hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > NÜZUL SIRASINA GÖRE TEBYîNÜ'L -KUR'AN İŞTE KUR'AN ve VİDEOLARI Hakkı Yılmaz > İniş Sırası ile Sureler > 49. Kasas (kıssalar) sures

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 28. September 2008, 01:48 AM   #1
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart Kassas sûresi’ne giriş

Adını 25. ayette geçen “ القصصKasas” sözcüğünden alan sure, Mekke’de 49. sırada inmiştir. Ancak, bazı kaynaklarda 85. ayetin hicret yolculuğu sırasında, 52–55. ayetlerin de Medine’de indiği ileri sürülmüştür. (Mükatil; Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Üslûp ve içerik olarak 47. ve 48. sırada inmiş olan Şuara ve Neml surelerine çok benzeyen Kasas suresinde, genel olarak:
- Peygamberimize karşı tavır alanlara, şüphelerinin yersizliği ile mazeretlerinin anlamsızlığı gözler önüne serilmek suretiyle itiraz edilmiş,
- Allah’ın inananlara yardım edeceği, inanmayanları ise yardımsız bırakacağı mesajı verilmiş,
- Allah’tan başka her şeyin faniliği vurgulanmıştır.

Surenin Musa peygamberin doğumu ve gençliğine ait bilgilerin verildiği ayetlerinde ise Şuara suresinin 18–21. ayetleri tefsir edilmiştir.

Hakkı Yılmaz\'ın Kur\'an ve İslam 302.Bölüm. Kasas Suresi 1. Bölüm.

Hakkı Yılmaz’ın Kur’an ve İslam 303.Bölüm Kasas Suresi 2. Bölüm

Hakkı Yılmaz\'ın Kur\'an ve İslam 304. Bölüm. Kasas Suresi 3.Bölüm.

Hakkı Yılmaz\'ın Kur\'an ve İslam 305. Bölüm. Kasas Suresi 4. Bölüm.

Hakkı Yılmaz\'ın Kur\'an ve İslam 306. Bölüm. Kasas Suresi 5. Bölüm.





RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA

MEAL:

1 - Tâ [9], Sîn [60], Mîm [40].
2 - Bunlar, apaçık/ açıklayıcı kitabın ayetleridir.
3 - Biz, iman edecek bir kavim için Musa ve Firavun’un önemli haberlerinden bir kısmını sana hak ile okuyoruz [takip ettiriyoruz].
4 - Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve ehlini grup grup kıldı; onlardan bir taifeyi güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi.
5 - Biz ise istiyoruz ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar yapalım.
6 - Ve onları yeryüzünde sağlamca yerleştirelim, Firavun, Haman ve bu ikisinin askerlerine, onlardan çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.
7- Ve Biz Musa’nın anasına vahyettik: “Onu emzir. Eğer onun için korkarsan onu denize bırakıver, korkma ve üzülme. Şüphesiz Biz onu sana döndüreceğiz ve kendisini elçilerden biri yapacağız.”
8 – Sonra da Firavun ailesi onu, kendileri için bir düşman ve üzüntü olmak üzere buluntu olarak aldı. Şüphesiz Firavun, Haman ve bu ikisinin askerleri hata edenler idiler.
9 – Ve Firavun’un karısı: “Benim ve senin için göz aydınlığı! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlât ediniriz” dedi. Ve onlar, şuurlarını kullanmıyorlar [işin farkında olmuyorlar].
10 – Musa’nın anasının yüreği bomboş sabahladı. - Eğer Biz, inananlardan olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu açığa vuracaktı.-
11 – Ve o [Musa’nın annesi] onun [Musa’nın] kız kardeşine, “Onun izini takip et” dedi. O da hemen, onlar farkına varmazken uzaktan onu gözetledi.
12 – Ve Biz daha önce, ona sütanalarını haram ettik. Bunun üzerine o [Musa’nın kız kardeşi], “Size, onun bakımını sizin namınıza üstlenecek ve ona nasihatte bulunacak [eğitecek] bir aile göstereyim mi?” dedi.
13 - Böylelikle Biz onu, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilsin diye annesine geri verdik. - Velâkin onların pek çoğu bilmezler.-
14 – Ve Musa yiğitlik çağına girip oturaklaşınca, Biz ona hüküm ve ilim verdik. Ve Biz güzel davrananları işte böyle karşılıklandırırız.
15 – Ve Musa, şehir halkının habersiz olduğu bir anda şehre girdi. Sonra orada, biri kendi tarafından diğeri düşman tarafından savaşan [birbirlerini öldürmeye çalışan] iki adam buldu. Sonra kendi tarafı olan, düşmana karşı ondan [Musa’dan] yardım diledi. Musa da ötekine hemen bir yumruk indirdi de onun aleyhine gerçekleşti [o öldü]. O [Musa]; “Bu, şeytanın işindendir, şüphesiz o, saptırıcı, apaçık bir düşmandır” dedi.
16 – O [Musa], “Rabbim! Şüphesiz kendime zulüm ettim. Artık beni bağışla!” dedi de O [Allah], onu bağışladı. Şüphesiz O, çok bağışlayıcının, çok merhamet edicinin ta kendisidir.
17 – O [Musa], “Rabbim! Bana nimet olarak verdiğin şeylere ant olsun ki, artık hiçbir zaman suçlulara arka olmayacağım” dedi.
18 – Sonra da o [Musa], şehirde korku içinde, kontrol ederek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse feryat ederek ondan yardım istiyor. Musa ona: “Şüphesiz sen, apaçık bir azgınsın!” dedi.
19 - Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o [o adam]; “Ey Musa! Dün bir nefsi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen sadece yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun ve sen düzelticilerden olmak istemiyorsun” dedi.
20 – Ve şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal çık! Şüphesiz ki ben öğüt verenlerdenim.”
21 – Sonra da o [Musa] korka korka, kontrol ederek oradan çıktı. “Rabbim! Beni zalimler kavminden kurtar!” dedi.
22 – Ve o [Musa] Medyen’e doğru yöneldiğinde, “Rabbimin bana yolun doğrusunu göstereceğini umarım” dedi.
23 – Ve o [Musa], Medyen suyuna varınca, orada sulayan insanlardan bir ümmet buldu. Ve o [Musa], onların astlarından, geri çeken iki kadın buldu. Dedi ki: “Hâliniz nedir?” Dediler ki: “Çobanlar sulayıp çekilmeden biz sulamayız; babamız da şeyh-i kebirdir [çok yaşlı bir ihtiyardır].”
24 - Bunun üzerine o [Musa], ikisi için suladı. Sonra gölgeye çekildi de “Rabbim! Şüphesiz ki ben, hayırdan [iyilikten] bana indirdiğin şeye muhtacım” dedi.
25 - Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona [Musa’ya] geldi. Dedi ki: “Şüphesiz babam, bizim yerimize sulamanın ücretini karşılamak için seni çağırıyor.” O [Musa], ona [kızın babasına] geldi ve kıssaları ona anlattı. O [kızın babası]; “Korkma, o zalim kavimden kurtuldun” dedi.
26 – Onun iki kızından biri; “Babacığım! Onu ücretle tut. Şüphesiz ücretle tutulan kimselerin en iyisi, güçlü ve güvenilir olanıdır” dedi.
27 – O [Kızların babası] dedi ki: “Sekiz yıl bana çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; sana ağırlık vermek de istemem. İnşallah beni salihlerden bulacaksın.”
28 – O [Musa]; “Bu seninle benim aramdadır; bu iki ecelden [iki süreden] hangisini gerçekleştirirsem demek ki, bana karşı düşmanlık/ sorumluluk yok. Ve söylediklerimize Allah vekildir” dedi.
29 - Artık Musa eceli [süreyi] gerçekleştirip ehliyle [ailesiyle, yakınlarıyla] yola çıkınca, Dağ tarafından bir ateş hissetti. Ailesine, “Benim size bir haber getirmem için siz (burada) durun; ben bir ateş hissettim. Yahut ısınırsınız diye o ateşten bir parça getiririm” dedi.
30- 32- Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Musa! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ın ta kendisiyim! Ve asanı at! -Asayı yılan gibi deprenir görünce de dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.”
33, 34 – O [Musa] dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben onlardan bir can öldürdüm, şimdi onların beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun’u da. O dil itibariyle benden daha fasihtir. O nedenle onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”
35 – O [Allah] dedi ki: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikiniz için bir kudret kılacağız. Sonra da onlar ayetlerimiz sebebiyle size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve size tabi olanlar üstün olanlarsınız.”
36 - Musa onlara apaçık ayetlerimiz ile gelince, “Bu, sadece uydurulmuş bir sihirdir. Ve biz önceki babalarımızdan bunu işitmemiştik” dediler.
37 - Musa da dedi ki: “Benim Rabbim, kendi katından kimin hidayet rehberi ile geldiğini ve yurdun akıbetinin kim için daha iyi olacağını daha iyi bilendir. Şüphesiz ki zalimler, kurtuluşa eremezler.”
38 –Firavun da; “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmedim. Ey Haman, benim için çamur üzerine hemen ateş yak [tuğla imal et] da Musa’nın ilâhına muttali olmam için bana bir kule yap. Ve şüphe yok ki onun yalancılardan biri olduğuna kesinlikle inanıyorum” dedi.
39 - O [Firavun], kendisi ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerine inandılar.
40 - Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Şimdi, zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!
41 – Ve onları, ateşe çağıran imamlar [önderler] kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyecekler de.
42 – Ve bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmiş/ uzaklaştırılmış kimselerdendirler.
43 – Ve Ant olsun ki Biz, ilk nesilleri helâk ettikten sonra Musa’ya, öğüt alırlar diye, insanlar için apaçık deliller, kılavuz ve rahmet olarak Kitap`ı [Tevrat`ı] verdik.
44- Ve Musa’ya o emri gerçekleştirdiğimiz sırada sen batı yönünde değildin. Şahitlerden [hazır bulunanlardan, görenlerden] de değildin.
45- Ama Biz nice nesiller var ettik de, onların ömürleri uzadıkça uzadı. Sen onlara ayetlerimizi okur halde Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin; Fakat Biz elçi gönderenleriz.
46, 47- Ve Biz, seslendiğimiz zaman, Tur’un [dağın] yanında da değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı [peygamber] gelmeyen bir kavmi uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde hemen, “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, ayetlerine uysak ve müminlerden olsak” diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet olarak… (orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik).
48 – İşte onlara tarafımızdan o hakk gelince de, “Musa`ya verilen şeyler [mucizeler] gibi ona da verilmeli değil miydi?” dediler. Daha evvel Musa’ya verileni inkâr etmemişler miydi? “Birbirine sırt veren [destekleyen] iki sihir” dediler. Ve “Şüphesiz biz hepsini inkâr edeceğiz” dediler.
49 - De ki: “Eğer doğrular iseniz, hemen Allah katından bu ikisinden [bana ve Musa`ya inen kitaplardan] daha çok doğruya kılavuz olan bir kitap getirin de ben de ona uyayım!”
50 - Buna rağmen eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar, yalnızca heveslerine uymaktadırlar. Allah’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık/ şaşkın [aşağı] kim olabilir? Kesinlikle Allah zalim kavme yol göstermez.
51 – Ve ant olsun Biz, Söz’ü [vahyi, Kur’an’ı] öğüt alırlar diye birbiri ardınca uladık.
52 - Ondan [Sözden; vahiyden, Kur’an’dan] önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona [Söz’e; vahye, Kur’an’a] da inanırlar.
53 – Ve onlara o [Söz; vahy, Kur’an] okunduğu zaman onlar; “Biz ona [Söz’e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık [Müslümanlardık]” dediler.
54 - İşte onlar; sabretmelerinden ötürü onların mükâfatları iki kere verilecektir. Ve onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerini rızklandırdığımız şeylerden infak ederler.
55 – Ve onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “Bizim işlerimiz yalnızca bizim için, sizin işleriniz de yalnızca sizin içindir. Size selâm olsun! Biz cahilleri aramıyoruz” derler.
56 – Kesinlikle sen sevdiğini doğru yola iletemezsin; ama Allah dilediğine doğru yolu gösterir ve O, doğru yola girecek olanları daha iyi bilir.
57- Ve onlar; “Biz seninle beraber hidayete uyarsak, yurdumuzdan atılırız” dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızk olarak, her şeyin semerelerinin toplanıp kendisine getirildiği, güvenli, haram [dokunulmaz] bir yere [Mekke’ye] yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.
58 – Ve Biz, geçimleriyle şımarmış nice kenti helâk etmişizdir. İşte, onların yerleri! Kendilerinden sonra pek az oturulmuş olan meskenleri. Ve Biz, vârislerin ta kendisiyiz.
59 - Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi anakente göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir. Zaten Biz, halkı zalim olmayan memleketleri helâk edici değiliz.
60 – Ve size verilen şeyler, basit hayatın kazanımı ve onun süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz?
61 - Şu hâlde, Bizim kendisine güzel bir vaatle vaatte bulunup da ona kavuşan kimse, basit hayatın kazanımını kazandırdığımız ve sonra kıyamet gününde huzurumuza getirilenlerden [huzurumuzda ‘hazırol’da tutulanlardan] olan kimse gibi midir?
62 – Ve o gün O [Allah] onlara seslenir de der ki: “Yanlış olarak inanmış olduğunuz Benim ortaklar hani nerede?”
63 - Haklarında Söz gerçekleşen kimseler; “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak, işte bunları da öylece biz azdırdık. Biz Sana karşı uzak olduk. Onlar sadece bizlere tapmıyorlardı” derler.
64 – Ve “Ortaklarınızı çağırın!” denir, onlar da çağırırlar. Sonra da onlar kendilerine cevap vermezler ve azabı görürler. -Ne olurdu onlar doğru yola girmiş olsalardı!-
65 – Ve o gün O [Allah], onlara seslenir de; “Gönderilenlere [elçilere] ne cevap verdiniz?” der.
66 – İşte, o gün onlara bütün önemli haberler kapkaranlık olmuştur; artık onlar birbirlerine de soramazlar.
67 - Fakat tövbe etmiş, iman etmiş ve salihi işlemiş kimseye gelince; o, kurtuluşa erenlerden olmayı umabilir.
68 – Ve senin Rabbin, dilediği şeyi yaratır ve onlar için hayırlı olan şeyleri seçer/ onlar için ise seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve yüceler yücesidir.
69 – Ve senin Rabbin, onların, sinelerinde gizledikleri şeyleri ve açığa vurdukları şeyleri bilir.
70 – Ve O, kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah’tır. İlkinde ve sonuncuda hamd O’nundur, hüküm yalnızca O’nundur. Ve ancak O’na döndürüleceksiniz.
71 - De ki: “Gördünüz mü [Düşündünüz mü hiç], eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka size ışık getirecek ilâh kimdir? Hâlâ kulak vermeyecek misiniz?”
72 - De ki: “Gördünüz mü [Düşündünüz mü hiç], eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka, istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?”
73 – Ve O’nun [Allah’ın] rahmetindendir ki O, geceyi ve gündüzü; onda [gecede] dinlenesiniz ve [gündüzün] O’nun lütuf ve kereminden arayasınız ve şükredesiniz diye kıldı.
74 - Ve o gün O [Allah], onlara seslenip der ki: “Yanlış olarak inandığınız Benim ortaklar hani, nerede?”
75 – Ve Biz her ümmetten bir şahit çekip çıkardık da “Haydi, kesin delilinizi getirin!” dedik. Artık bildiler ki, hakikat Allah’a aittir ve uydurageldikleri şeyler kendilerinden ayrılıp kaybolmuştur.
76, 77 – Şüphesiz Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, şüphesiz onun anahtarları güçlü kuvvetli bir topluluğa ağır gelirdi. Bir zaman kavmi ona demişti ki: “Şımarma! Şüphesiz ki Allah şımarıkları sevmez. Ve Allah’ın sana verdiğinde ahiret yurdunu iste. Dünyadan da nasibini unutma! Allah`ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun. Ve yeryüzünde bozgunculuğu isteme. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.”
78 – O [Karun]; “O [servet], bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi.” dedi. Bilmez miydi ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok topluluğu [taraftarı, birikimi] olan kimseleri kesinlikle helâk etmişti. Ve günahkârlar günahlarından sorulmaz [Allah onların hepsini bilir].
79 - Derken o [Karun], ziynet [ihtişam] içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyen kimseler; “Keşke Karun’a verilen gibi bizim de olsaydı! Şüphesiz ki o [Karun], çok büyük bir nasip sahibidir” dediler.
80 – Ve kendilerine ilim verilmiş olan kimseler ise; “Yazıklar olsun size! İman eden ve salihi işleyen kimseler için Allah’ın mükâfatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir” dediler.
81 – Sonunda Biz onu ve evini yere geçirdik. Artık Allah’ın astlarından kendisine yardım edecek bir taraftar da olmadı ve o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.
82 – Ve daha dün onun yerinde olmayı isteyenler, “Demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı genişletiyor ve daraltıyor. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Ve demek ki inkârcılar felâh bulmuyorlar” diyerek sabahladılar.
83 - İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimseler için kılarız. Ve akıbet, takva sahipleri içindir.
84 - Kim bir iyilik getirirse ona ondan daha hayırlısı/ ona ondan dolayı bir hayır vardır. Ve kim bir kötülük getirirse; işte o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları şeyler ile karşılıklandırılırlar.
85 – Şüphesiz ki Kur’an’ı sana farz kılan kişi [Allah], elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki: “Benim Rabbim, kimin hidayetle geldiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu daha iyi bilendir.”
86- Ve sen Kitap’ın sana ilka edileceğini [indirileceğini] umuyor değildin. [O] ancak Rabbinden bir rahmet olarak [verildi]. Öyleyse sakın kâfirlere arka çıkma [yardımcı olma].
87 – Ve onlar [müşrikler] sana indirildikten sonra, sakın seni Allah’ın ayetlerinden alıkoymasınlar. Ve Rabbine davet et. Ve asla müşriklerden olma!
88- Ve Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarma. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun yüzünden [zatından] başka her şey yok olacaktır. Hüküm [yasa-ilke] yalnızca O’nundur. Siz de ancak O’na döndürüleceksiniz.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
ÖmerFurkan Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
khaos (28. April 2012)
Alt 28. September 2008, 01:49 AM   #2
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

TAHLİL:

1 – Tâ [9], Sîn [60], Mîm [40].

Surenin bu ilk ayeti Şuara suresinin ilk ayeti ile aynı olduğundan, açıklama için Şuara suresinin “huruf-u mukattaa” ile ilgili kısmına bakılmasını öneriyoruz.

2 - Bunlar, apaçık/ açıklayıcı kitabın ayetleridir.

Birinci ayet gibi, bu ayet de Şuara suresinin ikinci ayetiyle aynıdır. Bazı bilginler, bu ayette geçen “apaçık / açıklayıcı kitap” ile Tevrat’ın kastedildiğini ileri sürmüşlerdir. Biz, “apaçık/ açıklayıcı kitap”ın Kur’an olduğu inancındayız. Çünkü buradaki “ تلكtilke [bunlar]” işaret zamiri ile işaret edilenler [bundan sonra gelen ayetler], Musa peygamberin hayat hikâyesine ait ayetlerdir ve bunların Musa peygambere verilen kitapta bulunması söz konusu değildir.
Ayrıca Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurmuştur:

Yunus; 1, 2: Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, o yasalar içeren kitabın ayetleridir.
İnsanları uyar ve inananlara Rableri nezdinde kesinlikle “kademe sıdk” olduğunu müjdele diye kendilerinden bir adama vahyedişimiz onlara tuhaf mı geldi? O kâfirler: “Hiç şüphesiz bu kesinlikle apaçık bir sihirbazdır/ sihirdir.” dediler.

Açıkça anlaşıldığı üzere, Yunus/1, 2. ayetlerde işaret edilen “Hakîm Kitap”, Kur’an’dır ve insanları uyarmak, inananlara müjde vermek için kendisine vahyedilen kişi de Allah elçisi Muhammed’dir. Dolayısıyla, konumuz olan 2. ayette “ تلك tilke” işaret zamiriyle kastedilenler de Kur’an ayetleri olmalıdır.

3 – Biz, iman edecek bir kavim için Musa ve Firavun’un önemli haberlerinden bir kısmını sana hakk ile okuyoruz [takip ettiriyoruz].

Ayetteki “iman edecek bir kavim” ifadesiyle, bu kıssanın ancak inanacak bir kavme yararı olacağı vurgulanmıştır. Dolayısıyla kıssanın inanmayan, inatla arkasını dönen kimselere fayda vermemesi doğaldır.
Ayette, teb’îz [kısmilik] anlamı içeren “ منmin” edatı getirilerek Musa peygamber ve Firavun’a ait kıssalardan birkaçının anlatılacağı ifade edilmiştir. Nitekim suredeki kıssa Musa peygamber ve Firavun’a ait kıssaların tamamı değil, bir bölümüdür. Söz konusu kıssaların tamamına ulaşmak için Kur’an’daki birçok bölümün bir araya getirilmesi gerekir. Bu kıssalar şu surelerdedir: Bakara/47–59, A`raf/103–141, Yunus/75–92, Hud/96–100, İsra/101–104, Meryem/51–53, Ta Ha/1–99, Müninun/45–49, Şuara/10–68, Neml/7–14, Ankebut/39–40, Mümin/23–44, Zühruf/46–56, Duhan/17–37, Zariyat/38–40, Naziat/15–26].
Ayette “okuyoruz [takip ettiriyoruz]” şeklinde çevirdiğimiz sözcüğün aslı “ تلاوة tilavet” sözcüğüdür. “Tilavet” sözcüğü her ne kadar “okumak” olarak meşhur olmuşsa da, Türkçedeki “okumak” fiili “tilavet” sözcüğünün ifade ettiği anlamı tam olarak karşılamamaktadır.
“Tilavet” sözcüğü, Şems suresinin 2. ayetindeki “Ve takip ettiği zaman Ay’a kasem olsun ki” ifadesinde görüldüğü gibi, “takip etmek, arkasına düşmek, yakın takip” demektir. (Lisanü’l Arab, c:1, s:623-625, “tlv” mad.) Dolayısıyla konumuz olan ayetteki “tilavet” sözcüğü ile Allah’ın kendi elçisine vahyini, emirlerini, yasaklarını, kıssalarını dikkatle ve yakından takip ettirmesi kastedilmiştir.


4 – Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve ehlini grup grup kıldı; onlardan bir taifeyi güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi.

Bu ayetle Musa peygamber ve Firavun kıssasına başlanılmış ve Firavun’un genel politikası ilk kez burada açıklanmıştır. Bildirildiğine göre kendisini yüceler yücesi gören Firavun, emri altındaki halkı gruplara ayırmış ve bunlardan güçsüzleştirmek istediği gruba bir nevi jenosit [soykırım] uygulamıştır. Erkek çocuklarının öldürülüp kız çocuklarının sağ bırakılması suretiyle uygulanan bu soykırımın hedefi hem İsrailoğullarının nüfusunu azaltmak hem de ileride İsrailoğullarının kızları ile Kıpti erkekleri evlendirip onlardan Kıpti çocukların doğmasını sağlamaktır. Firavun’un bu politikası, daha sonra karşımıza gelecek başka ayetlerde de açıklanmıştır:

Ve hani bir zaman sizi, sizi azabın en kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardık. Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir bela vardır. (Bakara/49)

Ve hani Musa kavmine demişti ki: "Allah`ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; Hani O, sizi, sizi işkencenin en kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardı. Ve işte bunda Rabbinizden size büyük bir bela vardır. (İbrahim/6)

Ayette geçen “Şüphesiz ki Firavun yeryüzünde yüceldi” ifadesindeki “yüceldi” sözcüğü “tekebbür etti, zorba oldu, büyüklük tasladı ve azdı” anlamlarına gelir. Bununla Firavun’un kuvveti, kudreti kastedilmiştir. İfadede yer alan “yeryüzünde” tümleci ise bütün yeryüzünü değil, sadece Firavun’un idare ettiği beldeyi belirtir.
Bu konu hakkındaki tarihî bilgilerin ayetin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Ancak bu konudaki tek yazılı kaynak Kitab-ı Mukaddes’tir:

Kitab-ı Mukaddes; Çıkış; 1/ 8–22:

8- Derken Yusuf hakkında bilgisi olmayan biri Mısır Kralı oldu.
9- Halkına, "Bakın, İsrailliler sayıca bizden daha çok" dedi,
10- "Gelin, onlara karşı aklımızı kullanalım, yoksa daha da çoğalırlar; bir savaş çıkarsa, düşmanlarımıza katılıp bize karşı savaşır, ülkeyi terk ederler."
11- Böylece Mısırlılar İsrailliler`in başına onları ağır işlere koşacak angaryacılar atadılar. İsrailliler Firavun için Pitom ve Ramses adında ambarlı kentler yaptılar.
12- Ama Mısırlılar baskı yaptıkça İsrailliler daha da çoğalarak bölgeye yayıldılar. Mısırlılar korkuya kapılarak
13- İsrailliler`i amansızca çalıştırdılar.
14- Her türlü tarla işleri, harç ve kerpiç yapımı gibi ağır işlerde yaşamı onlara zehir ettiler. Bütün işlerinde onları amansızca kullandılar.
15- Mısır Kralı, Şifra ve Pua adındaki İbrani ebelere şöyle dedi:
16- "İbrani kadınlarını doğum sandalyesinde doğurturken iyi bakın; çocuk erkekse öldürün, kızsa dokunmayın."
17- Ama ebeler Tanrı`dan korkan kimselerdi, Mısır Kralı`nın buyruğuna uymayarak erkek çocukları sağ bıraktılar.
18- Bunun üzerine Mısır Kralı ebeleri çağırtıp, "Niçin yaptınız bunu?" diye sordu, "Neden erkek çocukları sağ bıraktınız?"
19- Ebeler, "İbrani kadınlar Mısırlı kadınlara benzemiyor" diye yanıtladılar, "Çok güçlüler. Daha ebe gelmeden doğuruyorlar."
20- Tanrı ebelere iyilik etti. Halk çoğaldıkça çoğaldı.
21- Ebeler kendisinden korktukları için Tanrı onları ev bark sahibi yaptı.
22- Bunun üzerine Firavun bütün halkına buyruk verdi: "Doğan her İbrani oğlan Nil`e atılacak, kızlar sağ bırakılacak."

Yukarıdaki metinden anlaşıldığına göre; Yusuf peygamberin ölümünden sonra Mısır’ın başına geçen yönetici, kendi kavmini [Kıptîleri] İsrailoğullarına karşı baskın hâle getirmek için her vasıtaya başvurmuştur. Yönetim tarafından izlenen bu ırkçı politika sebebiyle İsrailoğulları sadece en ağır işlere koşulmak suretiyle küçük düşürülüp aşağılanmakla kalmamışlar, yeni doğan erkek çocuklarının öldürülmesi gibi insanlık dışı bir uygulamaya da maruz bırakılmışlardır.
Firavun’un bu politikayı hangi gerekçe ile izlediği, yukarıdaki alıntının 10. cümlesinden açıkça belli olmasına rağmen, bu konuda Talmud ve diğer İsrailiyat kalıntılarına itibar edilerek aşağıdakilere benzer birçok hikâye düzülmüştür:

Bir kâhin, Firavun’a, "İsrailoğulları arasında, falanca gecede doğacak bir çocuk sebebiyle, senin mülkün ve devletin yok olup gidecektir" demiş, o belirtilen gecede de oniki erkek çocuk doğmuş, Firavun ise onları öldürtmüştür.
Müfessirlerin ekserisine göre, bu işkence, İsrailoğulları arasında uzun seneler devam etmiştir. Vehb şöyle demektedir: "Kıptîler, Musa [a.s]`yı bulabilmek için, İsrailoğullarından doksanbin kişiyi öldürdü."
Süddî`ye göre Firavun, rüyasında, Beyt-i Makdis yönünden bir ateşin geldiğini; Mısır diyarını da içine aldığını, derken İsrailoğullarını değil de Kıptileri yakıp kül ettiğini görmüş. Böylece de, rüyasını tabircilere sormuş, onlar da, İsrailoğullarının geldiği ve onların içinden Mısır`ın helâkine sebep olacak olan bir adamın açacağını söylemişler. Bunun üzerine Firavun da İsrailoğullanının erkeklerinin öldürülmesini emretmiştir. (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)


FİRAVUN`UN İFSADI

Ayette Firavun’a yönelik olarak geçen “Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi” ifadesiyle Firavun’un erkek çocuklarının öldürülmesi talimatını vermekle yaptığı işin sadece kargaşa çıkarmaktan ibaret bir bozgunculuk mesabesinde olduğuna işaret edilmektedir. Yoksa bu uygulamasıyla Firavun’un Allah’ın takdirine engel olması mümkün değildir.

5 - Biz ise istiyoruz ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar yapalım.
6 - Ve onları yeryüzünde sağlamca yerleştirelim, Firavun, Haman ve bu ikisinin askerlerine, onlardan çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.

Bu ayetlerde, yapılan zulmün ortadan kaldırılmasına yönelik Sünnetüllah, olaya özgü bir üslûpla ifade edilmiştir. Bilindiği gibi, Rabbimiz, rahmeti üzerine borç yazmış ve bunun gereği olarak da insanlığın fesattan kurtulup adil ortamlarda yaşaması için elçi göndermiş, kitap indirmiş, zalimlere hiç müsamaha göstermemiştir. Nitekim tarihe bakıldığında küfür dönemlerine rastlamak mümkündür ama yıkılmadan devam etmiş bir zulüm dönemi görmek mümkün değildir.
6. ayette geçen “çekinmekte oldukları şeyleri” ifadesi, “istemedikleri, başlarına gelmesinden korktukları” anlamına gelmektedir. Bu, onların iktidarlarının son bulması, devletlerinin yıkılması demektir. İlâhî plân bununla da kalmayacak, ayrıca İsrailoğullarının Firavun’un sahip olduğu nimetlere konmaları, çeşitli lütuflara kavuşmaları ve toplumlara önder olmaları şeklinde tezahür edecektir.

HAMAN

Bu isim, bu surenin 6. ve 38. ayetleri ile Mümin suresinin 36. ayetinde olmak üzere Kur’an’da toplam üç kez geçmektedir. Bu ayetlerden anlaşıldığına göre Haman, Firavun’a çok yakın olan birisidir. Ancak bizim görüşümüz, “Haman” isminin o kişinin özel ismi olmayıp unvanı olduğu yolundadır. Büyük bir ihtimalle “Haman” ismi eski Mısır dininde tanrı Amon’a nispet edilen yüksek sınıftan rahiplere verilen “Ha-Amen” unvanının Arapçalaşmış şeklidir. Bu durumda, o çağda Mısır’da hâkim olan Amon kültünü temsil eden en yüksek dereceli rahibin, yönetimde Firavun’dan sonra gelen ikinci adam olması da gayet doğaldır. Ayrıca Haman’dan “kule yapıcısı” olarak söz edilmesi, büyük Mısır piramitlerinin dinsel amacına ve başrahibin piramitlerin baş mimarı olarak üstlendiği fonksiyona işaret ediyor olabilir. Haman ile ilgili bir araştırmayı burada sunmakta yarar görüyoruz:


HAMAN İSMİNİN SIRRI
Firavun dedi ki: "Ey Haman! Benim için yüksek bir kule dik de yollara erişeyim." (Mümin/36)
Firavun dedi ki: "Ey ileri gelenler! Ben sizin için benden başka bir tanrı tanımıyorum. Ey Haman! çamurun üzerinde bir ateş yakıp bana yüksek bir kule yap ki Musa`nın tanrısına ulaşayım. Gerçekten de ben onun yalancılardan olduğunu sanıyorum." (Kasas/38)
Firavun`un tanrılık iddiasında, Hz. Musa`ya karşı çıkışında, yardımcılarından ve destekçilerinden biri olarak Haman`ın ismi Kuran`da birkaç ayrı surede anılır. Firavun, Haman`a yüksekçe bir kule yaptırıp Musa`nın varlığını bildirdiği Tanrı`yı insan işi yüksek bir kulenin tepesinde arama cahilliğini ve alaycılığını göstermiştir.
Fransız bilim adamı Prof. Dr. Maurice Bucaille yakın zamanlarda "Musa ve Mısır" adlı bir kitap yazdı. Bu kitap Kuran`da Haman isminin kullanılışını, bu ismin kullanılışına tarihte yapılmış olan itirazları ve bulunan eski hiyeroglif yazıların çözümünün Kuran`ın doğruluğunu onaylamasını anlatmaktadır.
Haman ismi Tevrat`ta da geçer ve Kuran`ın işaret ettiği kişiden ayrı bir Pers hükümdarını belirtir. Kuran`da hata bulmaya çalışan hata avcıları Kuran`ın Tevrat`tan yanlış olarak kopyalandığını, Haman isminin kullanılış tarzının buna delil olduğunu söylediler. (Kuran`da Haman ismi 5 kez geçer.) Kuran`ı insan yazması sanan bu kişiler Kuran`ı yazdığını düşündükleri kişinin [Hz. Muhammed] yanlış bir kopyalama yaptığını ileri sürdüler.
TAŞ OCAĞI ŞEFİ
Bu tartışmalar Fransız Jean François Champollion tarafından çözülen Rosetta Stone adı verilen bir yüzü Yunanca, bir yüzü eski Mısır hiyeroglifi ve bir yüzü de geç dönem hiyeroglifle [Demotik tarz] yazılmış bir yazıtla başka bir boyut kazandı. Artık hiyeroglifler okunuyor ve isim listeleri çıkartılıyordu. Yine Viyana`daki Hof Müzesi`nde Haman`ın Firavun`a yakınlığı anlatılmaktadır (Bakınız Walter Wreszinski, Aegyptische Inschriften aus dem K. K. Hof Museum in Wien, 1906, J. C. Hinriesche Buchhandlung). Yeni Krallık Listeleri sözlüğünde ise "Haman" ismi aynen Kasas suresindeki gibi "Taş ocağı işçilerinin şefi" olarak kayıtlıdır. [Bakınız Herman Renke; Die Aegyptischen Personnennamen, Vierzeischnis der namen, Verlag Von J. J. Augustin in Glückstadt, Band I, 1935]
Maurice Bucaille "Haman" ismini bir Fransız Mısır Bilimcisine verir ve bunun 7. yüzyıldaki bir Arap el yazmasından alıntı olduğunu söyler. [Bu ismin Kuran`da geçtiğini söylemeden, 7. yüzyıldaki Arap el yazması diyerek Mısır bilimcisinin tepkisini ölçer.] O da, 7. yüzyıldaki bir Arap el yazmasında hiyerogliflere ait bir bilginin geçirilmiş olmasının mümkün olmadığını, fakat Firavun sarayının isim listelerine bakacağını söyler; Dr. Maurice Bucaille`a da "Dictionary of Personal Names of the New Kingdom by Ranke" adlı Mısır isimleri sözlüğünü önerir. Bucaille ise Almanca hiyeroglif transliterasyon listesinden Haman`ın “Taş Ocakları İşçilerinin Şefi” olduğunu bulur. Dahası Haman ismi Viyana`daki bir anıtta da kazılıdır. Haman`ın isminin yanındaki ayıraç ise Firavun`un yanındaki önemini göstermektedir. (Mısırlılar kelimelerini çok özel bir durum olmadıkça hep bitişik yazarlardı.)
Anlaşılıyor ki, Kuran`a karşı yapılan her itiraz geçersiz çıkmaktadır. Hatta bu itiraz yapılan nokta araştırılınca, Kuran`ın yeni bir mucizesi daha anlaşılmaktadır. Haman isminin rasgele bir şekilde Kuran`a konması mümkün değildir. Vahiy dışı hiçbir kaynak Kuran`a bu ismi bu şekilde yerleştirmiş, her kelimeyi bu şekilde yerli yerinde, mükemmel bir tarzda kullanmış olamaz. (Kur’an Araştırma Gurubu; Kur’an Hiç Tükenmeyen Mucize)
Fakat bazıları, Kur’an’da geçen “Haman” ile Kitab-ı Mukaddes’teki “Haman”ı birbirine karıştırmışlar ve bu karıştırmaya bağlı olarak da konumuz olan ayetle ilgili eleştiride bulunmuşlardır. Onlara göre Haman; Musa peygamberden bin sene sonra yaşamış Pers Kralı I. Artakserkses’in nedimidir (Kitab-ı Mukaddes; Ester). Ancak bu iddia, dünyada Artakserkses’in nedimi olan Haman’dan başka “Haman” isimli bir şahsın yaşamadığı anlamına gelmektedir ki, dünyadan tek bir Haman’ın geçtiğinin kabul edilmesi demek olan bu iddiaya itibar edilmemesi gerekir.


7- Ve Biz Musa’nın anasına vahyettik: “Onu emzir. Eğer onun için korkarsan onu denize bırakıver, korkma ve üzülme. Şüphesiz Biz onu sana döndüreceğiz ve kendisini elçilerden biri yapacağız.”
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28. September 2008, 01:49 AM   #3
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Yukarıda, 3. ayette konu edilen tilavet [okuma, yakından izletme ve anlatım], o günlerin genel durumu hakkında bilgi veren 4–6. ayetlerden sonra bu ayetten itibaren Yüce Allah’ın Musa’nın anasına vahyetmesiyle başlamış olmaktadır. Buradaki “vahiy”, “ilham etme, içe doğurma, kalbe doğurma” anlamındadır. Vahyin şekilleri ve anlamları ile ilgili olarak Necm suresinde bakılabilir. (Tebyinü’l-Kur’an; c:1 s:407-409)
İsrailoğullarının erkek çocuk doğuran diğer kadınları gibi, Musa’nın (as) annesinin de öldürülmeye mahkûm bir erkek çocuk dünyaya getirmesi üzerine, Yüce İrade tarafından ona ilk olarak çocuğun emzirilmesi vahyedilmiştir. Çocuğun suya bırakılması ile ilgili ilham ise çocuğun tehlikede olduğunu sezmesi koşuluna bağlı olarak verilmiştir.
Musa peygamberin annesine yapılan vahiy, Ta Ha suresinde şöyle yer almıştır:

‘Onu [Musa’yı] tabut içine koy da denize bırak, sonra da deniz onu sahile atsın. Onu Bana düşman olan ve ona düşman olan biri alsın.’ Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım ve Benim gözetimim altında yetiştirilmen için, (Ta Ha/39)


Musa peygamberin doğumu Kitab-ı Mukaddes’te ise şöyle anlatılmaktadır:

Çıkış Bab; 2/ 1-10:

1- Levili bir adam kendi oymağından bir kızla evlendi.
2- Kadın gebe kaldı ve bir oğlan doğurdu. Güzel bir çocuk olduğunu görünce, onu üç ay gizledi.
3- Daha fazla gizleyemeyeceğini anlayınca, hasır bir sepet alıp katran ve ziftle sıvadı. İçine çocuğu yerleştirip Nil kıyısındaki sazlığa bıraktı.
4- Çocuğun ablası kardeşine ne olacağını görmek için uzaktan gözlüyordu.
5- O sırada Firavun`un kızı yıkanmak için ırmağa indi. Hizmetçileri ırmak kıyısında yürüyorlardı. Sazların arasındaki sepeti görünce, Firavun`un kızı onu getirmesi için hizmetçisini gönderdi.
6- Sepeti açınca ağlayan çocuğu gördü. Ona acıyarak, "Bu bir İbrani çocuğu" dedi.
7- Çocuğun ablası Firavun`un kızına, "Gidip bir İbrani sütnine çağırayım mı?" diye sordu, "Senin için bebeği emzirsin."
8- Firavun`un kızı, "Olur" diye yanıtladı. Kız gidip bebeğin annesini çağırdı.
9- Firavun`un kızı kadına, "Bu bebeği al, benim için emzir, ücretin neyse veririm" dedi. Kadın bebeği alıp emzirdi.
10- Çocuk büyüyünce, onu geri getirdi. Firavun`un kızı çocuğu evlat edindi. "Onu sudan çıkardım" diyerek adını Musa koydu.


8 – Sonra da Firavun ailesi onu, kendileri için bir düşman ve üzüntü olmak üzere buluntu olarak aldı. Şüphesiz Firavun, Haman ve bu ikisinin askerleri hata edenler idiler.

Ayetten anlaşıldığına göre Musa peygamberin annesi bir tehlike sezmiş ve kendisine vahyedildiği gibi bebeğini suya bırakmıştır. Bu noktadan sonra Yüce İrade işe müdahale etmiş, bebeğin Firavun ailesi tarafından “buluntu” olarak alınmasını sağlamıştır. Bu eylem ayette “ إلتقاطiltikat” sözcüğü ile ifade edilmiştir. Bu sözcük “bir şeyi almak, bir şeyi aramaksızın, istemeksizin bulmak, kılları yolmak” demektir.
Rabbimiz, bebeğin bulunmasını sağlama nedenini “kendileri için bir düşman ve üzüntü olmak üzere” diye açıklamıştır. Demek ki bebek ve annesi için bir nimet olan bu hadise, Firavun ve Haman için bir ceza durumundadır. Çünkü onlar, kendi yönetimlerine son verecek olan kişinin bulunan çocuk olduğunun farkında değillerdir. Onlar, üzerinde bulundukları küfür ve zulümden dolayı suçludurlar ve Allah da onları ileride helâklerine sebep olacak kimseyi [en büyük düşmanlarını] kendi ellerinde büyütmelerini sağlamak suretiyle cezalandırmıştır.

لقطةLUKATA

Ayetten anlaşıldığına göre, Firavun bebeğe “لقطة lukata” kurallarına göre sahip çıkmıştır. “لقطة Lukata” kuralı Kur’an’da geçmemekle beraber bütün dinlerde ve evrensel hukukta var olan “malı koruma” prensibine dayanması sebebiyle Kur’an’dan onay alır.
“لقطة Lukata”, bir hukuk terimi olarak “mülkiyetini veya üzerindeki hakkını terk etme niyeti olmaksızın sahibinin iradesi dışında kaybolmuş ve başkası tarafından bulunup sahibine verilmek üzere alınmış; bulanın sahibini bilmediği, üzerinde sahibinden başkasının tasarruf hakkı olmayan mal” şeklinde tanımlanmıştır. Hukuk alanında “لقطة lukata”, tanık göstermekten duyuru yapmaya, sahibine teslim şartlarından bulanın sahibi çıkmayan buluntudan yararlanma koşullarına, kısımlarından vergisine kadar ayrıntılı olarak incelenmiştir.

9 – Ve Firavun’un karısı: “Benim ve senin için göz aydınlığı! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlât ediniriz” dedi. Ve onlar, şuurlarını kullanmıyorlar [işin farkında olmuyorlar].

Firavun’un karısının bu ayette geçen “Benim ve senin için göz aydınlığı! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlât ediniriz” şeklindeki sözleri gerçekleşmiş ve Musa bebeğin ileriki yıllarda ona büyük faydası olmuştur. Sonradan iman eden bu saygıdeğer kadın, Rabbimiz tarafından tüm insanlığa örnek gösterilmiştir:

Allah, inananlara da Firavun’un karısını örnek gösterdi. Bir zaman o demişti ki: “Rabbim! Bana nezdinde cennetin içinde bir ev yap, beni Firavun’dan ve onun işinden kurtar. Ve beni şu zalimler toplumundan kurtar!” (Tahrim/11)

9. ayetin sonundaki “Ve onlar, şuurlarını kullanmıyorlar [işin farkında olmuyorlar]” ifadesi bir parantez içi cümle olup Rabbimize aittir. Bu ifadeden “onlar kendi helâklerinin Musa sebebiyle ve onun elinden olacağının farkında değiller” veya “izlendiklerini bilmiyorlar” anlamlarını çıkarmak mümkündür. Ancak bu sözlerin Firavun’un karısına ait olduğu kabul edilerek “İsrailoğulları ve Mısır halkı bizim onu bulduğumuzun farkında değiller” şeklinde de anlaşılabilir.

Firavun’un karısının “onu öldürmeyin” demesi, Firavun’un ve hizmetçilerin bebeğin varlığından rahatsızlık duyduklarını düşündürmektedir. Ama Ta Ha suresinin “Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım ve Benim gözetimim altında yetiştirilmen için” anlamındaki 39. ayetinde bildirildiği gibi, Rabbimiz Firavun’un karısının kalbine bir sevgi bahşetmiş ve onun bebeği sahiplenmesini sağlamıştır.


10 – Musa’nın anasının yüreği bomboş sabahladı. -Eğer Biz, inananlardan olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu açığa vuracaktı.-
11 – Ve o [Musa’nın annesi] onun [Musa’nın] kız kardeşine, “Onun izini takip et” dedi. O da hemen, onlar farkına varmazken uzaktan onu gözetledi.
12 – Ve Biz daha önce, ona sütanalarını haram ettik. Bunun üzerine o [Musa’nın kız kardeşi], “Size, onun bakımını sizin namınıza üstlenecek ve ona nasihatte bulunacak [eğitecek] bir aile göstereyim mi?” dedi.
13 - Böylelikle Biz onu, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilsin diye annesine geri verdik. -Velâkin onların pek çoğu bilmezler.-

Bu ayet grubunda ilâhî plânın nasıl işlediği açık ve net olarak gösterilmektedir. Hatırlanacak olursa, kıssanın bu bölümündeki olaylar, Ta Ha suresinin 40. ayetinin içinde iki cümle ile özetlenmişti:

Hani kız kardeşin yürüyordu da; ‘Sizi onun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi!’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Ve sen, bir can öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve Biz seni fitnelendirdikçe fitnelendirdik. Sonra da yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir karar üzerine geldin, ey Musa! (Ta Ha/40)

Ayetlerden anlaşıldığına göre, bebeğin kız kardeşi onu saraya kadar izlemiş ve ne olup bittiğini öğrenmek için orada kalmıştır. Bebeğin hiçbir sütanneyi kabul etmemesi üzerine kraliçeye “Size, onun bakımını sizin namınıza üstlenecek ve ona nasihatte bulunacak [eğitecek] bir aile göstereyim mi?” demiştir. Dikkat edilirse, kız kardeş buradaki ifadesinde “uygun bir sütanne” değil de, bebeğe sevgi ve özenle bakacak ve onu eğiterek yetiştirecek bir aile tavsiye edebileceğini belirtmiştir. Çocukların doğumlarından itibaren iyi bakılıp yetiştirilmeleri için kendilerine dadılık da yapabilecek sütannelere verilmesi, varlıklı aileler arasında eskiden beri uygulana gelen bir gelenektir. Bu gelenek Araplarda da vardır ve nitekim peygamberimiz de sütannesi Halime tarafından büyütülmüştür.
Kız kardeşin tavsiyesi üzerine bebeğin ailesine verilmesi, bebeğin annesi bakımından büyük bir bahtiyarlıktır. Çünkü kadın hem öz çocuğunu emzirecek, büyütecek, eğitecek, hem de bu iş için Firavun’dan ücret alacaktır.
Görüldüğü gibi, Allah tarafından yürürlüğe konulan bu esrarlı plânın bir güzel noktası da, Musa’nın (as) Firavun tarafından sarayda bir prens olarak değil, kendi ailesi içinde İsrailoğullarının inancı ve kültürüne göre yetişecek olmasıdır. Nitekim Musa (as) bu plân gereği Firavun sınıfının, halkının bir üyesi olmamış, tam bir İsrailoğlu olmuştur.
Kitab-ı Mukaddes’te ve Talmud’ta çocuğa “Moses [Musa]” isminin Firavun’un sarayında verildiği yazmaktadır. İbranice olmayıp Kıptîce olan bu sözcük “Onu sudan çıkardım” anlamına gelmektedir. Zira Kıptî lisanında “mo”; “su” demektir ve “oshe” de ibarenin diğer kısmına karşılıktır. (Kitab-ı Mukaddes dipnotları)
13. ayetin sonundaki “Velâkin onların pek çoğu bilmezler” ifadesi, “Allah’ın takdirinin ne olduğunu bilmezler” şeklinde anlaşılmalıdır. Çünkü insanlar bir olayın kendileri için iyi veya kötü olacağını, bu konudaki takdiri baştan bilemezler. Dolayısıyla, sonu kendileri için kötü olacak bir olaydan hoşnut olabilir, kendileri için hayır getirecek nahoş görünümlü bir gelişmeden de hoşlanmayabilirler:

Ve insan, hayrı davet eder gibi kötülüğü davet eder. Ve insan çok acelecidir. (İsra/11)

Ve savaş sizin için hoş olmayan bir şey olmasına rağmen o size yazıldı [farz kılındı]. Olabilir ki siz, sizin için hayırlı olan bir şeyden hoşlanmazsınız. Yine olabilir ki, siz, sizin için şerli olan bir şeyi seversiniz. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara/216)

Ey iman etmiş kişiler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal olmaz. Ve onlara verdiğinizin bir kısmını götürmeniz için açık bir fahışe getirmedikleri sürece onları sıkıştırmayınız. Ve onlara iyi davranın. Ve eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmasanız da Allah onda [sizin hoşlanmadığınız şeyde] birçok hayır kılacak olabilir. ( Nisa/19)



14 – Ve Musa yiğitlik çağına girip oturaklaşınca, Biz ona hüküm ve ilim verdik. Ve Biz güzel davrananları işte böyle karşılıklandırırız.

Bir kimseye “huküm ve ilim verilmesi”, ona peygamberlik verilmesi demektir. Buna göre ayet, Musa peygambere elçilik verildiğini ve hayatının bu döneminde yiğitlik çağına girip oturaklaştığını bildirmektedir. Ayette geçen “yiğitlik çağı”, yukarıda mealini verdiğimiz Ta Ha suresinin 40. ayetinden de anlaşılacağı gibi, Musa peygamberin çeşitli badirelerden geçirildikten sonraki çağıdır. Bu durum, Şuara suresinin 18–22. ayetlerinde Musa peygamberin kendi ağzından nakledilmiştir:

O [Firavun]: “Biz seni çocukken içimizde terbiye etmedik mi? Hayatının birçok yıllarından içimizde kalmadın mı? Sonunda o yaptığın işi de yaptın. Sen inkârcılardan / nankörlerden birisin de!” dedi.
O [Musa]: “Ben, o işi şaşkınlardan olduğum zaman yaptım. Sizden korkunca da hemen sizden kaçtım. Sonra Rabbim bana hüküm bahşetti ve beni gönderilmişlerden [elçilerden] kıldı. O başıma kaktığın nimet de İsrailoğullarını kendine köle edinmiş olmandır” dedi. (Şuara/18-22)

Sünnetüllah’taki “çeşitli badirelerden geçirip olgunlaştırdıktan sonra hüküm ve ilim verme” uygulaması, Yusuf peygamberin hayatında da aynen görülmektedir. O da çeşitli badirelerden geçirilip olgunlaştırıldıktan sonra kendisine ilim ve hikmet verilmiştir. İlim ve hikmet verilmesi, Kur’an bağlamında elçi yapılmakla aynı anlama gelmektedir.
Konumuz olan ayette geçen “olgunlaşma” ile hem bedenî kuvvetlerin kemale ermesinin, hem de zihinsel kuvvetin mükemmelleşmesinin kastedildiği açıktır. Ancak; içsel ve çevresel faktörlere göre kişiden kişiye değişen olgunluk çağının hangi yaşa tekabül ettiği belirtilmemiştir. Rabbimiz bu hususu başka bir ayette belirtmiş ve olgunluk çağına ulaşmayı “kırk seneye gelme” olarak ifade etmiştir:

Ve Biz insana ana ve babasına ihsanı [iyilik yapmayı / güzel davranmayı] tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı [doğurdu]. Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır. Nihayet insan olgunluk çağına ulaşıp, kırk seneye geldiğinde der ki: “Rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salihi işlememi sağla. Benim için soyumdan salih kimseler kıl. Şüphesiz ben sana yöneldim. Ve ben şüphesiz teslim olanlardanım.” (Ahkaf/15)

Gerçekten de, yapılan araştırmalar insanın bedensel ve zihinsel gelişiminin 40. yaşa kadar sürdüğünü göstermektedir. 40. yaştan sonra bedensel faaliyetlerde gerileme başlarken aklî melekelerde ise artışlar devam etmektedir. Bu durum, olgunluk yaşının 40. yaş olarak kabul görmesine yol açmıştır. Rabbimizin vahiy için 40. yaşı seçmesi bu inceliklerden dolayıdır. Nitekim peygamberimiz de, tarihî belgelere ve tevatüren gelen bilgilere göre 40 yaşlarında iken elçi olarak görevlendirilmiştir.


15 – Ve Musa, şehir halkının habersiz olduğu bir anda şehre girdi. Sonra orada, biri kendi tarafından diğeri düşman tarafından savaşan [birbirlerini öldürmeye çalışan] iki adam buldu. Sonra kendi tarafı olan, düşmana karşı ondan [Musa’dan] yardım diledi. Musa da ötekine hemen bir yumruk indirdi de onun aleyhine gerçekleşti [o öldü]. O [Musa]; “Bu, şeytanın işindendir, şüphesiz o, saptırıcı, apaçık bir düşmandır” dedi.
16 – O [Musa]; “Rabbim! Şüphesiz kendime zulüm ettim. Artık beni bağışla!” dedi de O [Allah], onu bağışladı. Şüphesiz O, çok bağışlayıcının, çok merhamet edicinin ta kendisidir.
17 – O [Musa]; “Rabbim! Bana nimet olarak verdiğin şeylere ant olsun ki, artık hiçbir zaman suçlulara arka olmayacağım” dedi.
18 – Sonra da o [Musa], şehirde korku içinde, kontrol ederek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse feryat ederek ondan yardım istiyor. Musa ona “Şüphesiz sen, apaçık bir azgınsın!” dedi.
19 - Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o [o adam]: “Ey Musa! Dün bir nefsi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen sadece yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun ve sen düzelticilerden olmak istemiyorsun” dedi.
20 – Ve şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal çık! Şüphesiz ki ben öğüt verenlerdenim.”
21 – Sonra da o [Musa] korka korka, kontrol ederek oradan çıktı. “Rabbim! Beni zalimler kavminden kurtar!” dedi.

Musa peygamberin hayatından bir başka kesit içeren bu ayet grubunda iki nokta dikkat çekmektedir.
Birinci nokta: Yukarıdaki paragrafın 15–17, 21. ayetlerinde ve sonra gelen 22, 24. ayetlerde bildirildiğine göre, Musa delikanlılık çağında da Allah’ı tanımakta, O’na yalvarmakta, şeytanın zararlarını bilmekte, tövbe etmekte ve zalime yardım etmemektedir. Bu davranışlar onun Kıpti inanışlarından farklı bir inanca sahip olduğunu göstermektedir. Ki, onun bu inancını İsrailoğulları [ailesi] arasında büyüyerek edindiği, Kur’an’ın kıssa ile ilgili diğer ayetlerinden de anlaşılmaktadır.
İkinci nokta: Musa bir cinayet işlemiş olmasına rağmen Allah onu affetmiştir. Diğer bir ifadeyle Allah, Musa’nın üzerindeki kul hakkını da bağışlamıştır.

Bu ayet grubunda nakledilen olaylar Kitab-ı Mukaddes’te şöyle yer alır:

Çıkış; 11. Bab: 11–14:

11- Musa büyüdükten sonra bir gün soydaşlarının yanına gitti. Yaptıkları ağır işleri seyrederken bir Mısırlının bir İbrani`yi dövdüğünü gördü.
12- Çevresine göz gezdirdi; kimse olmadığını anlayınca, Mısırlıyı öldürüp kuma gizledi.
13- Ertesi gün gittiğinde, iki İbrani`nin kavga ettiğini gördü. Haksız olana, "Niçin kardeşini dövüyorsun?" diye sordu.
14- Adam, "Kim seni başımıza kâhya atadı?" diye yanıtladı, "Mısırlıyı öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun?" O zaman Musa korkarak, "Bu iş ortaya çıkmış!" diye düşündü.


Görüldüğü gibi, Kitab-ı Mukaddes’teki anlatım Kur’an’ın anlatımından farklıdır. Bu da demektir ki, Kur’an, Kitab-ı Mukaddes’teki tahrifatı düzeltilmiştir. Kur’an’daki anlatıma göre, olayda Mısırlı Kıpti değil, İsrailoğullarından olan adam suçludur. Görünüşe bakılırsa, Musa olayda duygusal davranmış ve hangi tarafın haklı olduğunu anlamaya çalışmadan İsrailoğullarından olan adamın yardımına koşmuştur. Ama işin aslını öğrenince sadece adamı öldürdüğü için değil, aynı zamanda peşin hükümle hareket ettiği için ciddî bir suç işlemiş olduğunu fark etmiştir.

MUSA’NIN ŞEHİR HALKININ HABERİ OLMADAN ŞEHRE GİRMESİ

15. ayetteki “Ve Musa, şehir halkının habersiz olduğu bir anda şehre girdi” ifadesi, Musa’nın yolların ıssız olduğu bir saatte, muhtemelen herkesin evlerinde bulunduğu bir vakitte ve şehir dışındaki bir yerden şehre geldiğini göstermektedir. Anlaşılan o ki, Musa, hayatının o döneminde, genel yerleşim bölgesinden uzak, şehir dışında bir yerde bulunan kraliyet sarayında yaşamaktadır ve şehre de ya sabahın erken saatlerinde, ya bir yaz mevsiminin öğle saatlerinde, ya da bir kış mevsiminin gece saatlerinde gelmiştir.


22 – Ve o [Musa] Medyen’e doğru yöneldiğinde, “Rabbimin bana yolun doğrusunu göstereceğini umarım” dedi.

Musa peygamberin Mısır’dan kaçarak Medyen’e yöneldiğini bildiren bu ayetten itibaren onun hayatından başka bir kesit anlatılmaya başlanmıştır.
Musa peygamberin başka yere değil de Medyen’e yönelmesi, bize göre, hem Medyen halkının İbrahim peygamberin soyundan geliyor olması, yani Medyenliler ile İsrailoğullarının akraba oluşu, hem de Medyen bölgesinin Firavun’un kontrolünde olmaması gibi nedenlerden dolayıdır. Medyen ile ilgili bilgiler A’râf suresinin tahlilinde verilmiştir. (Tebyinü’l-Kur’an; c:2 s:637)
Ayette görüldüğü gibi, Musa peygamber, yola çıkar çıkmaz Allah’ın kendisine yolun doğrusunu göstereceğine inanarak dua etmiştir. Bu duada geçen “yolun doğrusu” ifadesinden hem Medyen’e giden yolun, hem de zulümden, şirkten, küfürden uzak olan iman ve İslâm yolunun anlaşılması mümkündür.
Kitab-ı Mukaddes’te de Kur’an’ın verdiği bilgilere uygun olarak Musa peygamberin Mısır’dan ayrıldıktan sonra doğruca Medyen’e gittiği, Talmud’ta ise önce Habeşistan’a gittiği, orada krallığa kadar yükseldiği ve daha sonra 67 yaşında Medyen’e gittiği yazmaktadır.

23 – Ve o [Musa], Medyen suyuna varınca, orada sulayan insanlardan bir ümmet buldu. Ve o [Musa], onların astlarından, geri çeken iki kadın buldu. Dedi ki: “Hâliniz nedir?” Dediler ki: “Çobanlar sulayıp çekilmeden biz sulamayız; babamız da şeyh-i kebirdir [çok yaşlı bir ihtiyardır].”
24 - Bunun üzerine o [Musa], ikisi için suladı. Sonra gölgeye çekildi de “Rabbim! Şüphesiz ki ben, hayırdan [iyilikten] bana indirdiğin şeye muhtacım” dedi.
25 - Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona [Musa’ya] geldi. Dedi ki: “Şüphesiz babam, bizim yerimize sulamanın ücretini karşılamak için seni çağırıyor.” O [Musa], ona [kızın babasına] geldi ve kıssaları ona anlattı. O [kızın babası]: “Korkma, o zalim kavimden kurtuldun” dedi.
26 – Onun iki kızından biri: “Babacığım! Onu ücretle tut. Şüphesiz ücretle tutulan kimselerin en iyisi, güçlü ve güvenilir olanıdır” dedi.
27 – O [Kızların babası] dedi ki: “Sekiz yıl bana çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; sana ağırlık vermek de istemem. İnşallah beni salihlerden bulacaksın.”
28 – O [Musa]: “Bu seninle benim aramdadır; bu iki ecelden [iki süreden] hangisini gerçekleştirirsem demek ki, bana karşı düşmanlık / sorumluluk yok. Ve söylediklerimize Allah vekildir” dedi.

Bu ayet grubunda, Musa peygamberin Mısır’dan çıktıktan sonra Medyen’e ne kadar zamanda vardığına ve yolda neler olduğuna dair herhangi bir bilgi verilmeden, doğrudan Medyen’de yaşadıklarına değinilmektedir.
Musa peygamber ile kadınlar arasında geçen konuşmadan anlaşılmaktadır ki; babalarının çok yaşlı olması ve ailelerinde başka bir erkeğin bulunmaması gibi nedenlerle hayvanları sulama işini kadınlar üstlenmek zorunda kalmışlardır. Suyun başında hayvanlarını sulayan diğer çobanlarla başa çıkamadıkları için de onların kendi hayvanlarını sulayıp suyun başından ayrılmalarını beklemek zorundadırlar.
Müslümanlar arasında yaygınlaşmış rivayetlerde bu kadınların babaları Şuayb peygamber olarak geçmektedir. Hatırlanacağı üzere, A’râf suresinin 85-92 ve Şuara suresinin 176, 177. ayetlerinde de Medyen halkına elçi olarak Şuayb peygamberin gönderildiği bilgisi yer almaktadır. Ancak bu, kadınların olgun ve yüksek karakterli bir zat olduğu şüphesiz olan babalarının Şuayb peygamber olduğu anlamına gelmez. Çünkü konu olan ayetlerde kadınların babasının Medyen’de elçilik yaptığına dair bir işaret bulunmadığı gibi, bu kişinin Şuayb peygamber olduğuna dair de açık veya ima yollu bir ifade mevcut değildir. Bu sebeple biz, kadınların isimlerini bile “Ley Ya” ve “Saferiyye” olarak verme cüreti gösteren ciddiyetten uzak nakillere itibar etmiyor ve bu konuda Rabbimizin verdiği bilgilerle yetiniyoruz.
Kitab-ı Mukaddes’te ise kadınların babası olan kişi hakkında, bir yerde Revail [veya Reuel], başka bir yerde de Jethro denilmiş ve bu kişi Medyen’in kâhini olarak gösterilmiştir.

Çıkış, 2: 16-18:

16- Midyanlı bir kâhinin yedi kızı su çekmeye geldi. Babalarının sürüsünü suvarmak için yalakları dolduruyorlardı.
17- Ama bazı çobanlar gelip onları kovmak istedi. Ne var ki, Musa kızların yardımına koştu, hayvanlarını suvardı.
18- Sonra kızlar babaları Reuel`in yanına döndüler. Reuel, "Nasıl oldu da bugün böyle tez geldiniz?" diye sordu.

Çıkış, 3: 1:

1- Musa kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro`nun sürüsünü güdüyordu. Sürüyü çölün batısına sürdü ve Tanrı`nın dağına, Horev`e vardı.

Çıkış, 18: 5:

5- Yitro Musa`nın karısı ve oğullarıyla birlikte Tanrı Dağı`na, Musa`nın konakladığı çöle geldi.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28. September 2008, 01:50 AM   #4
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

25-27. ayetlerde anlatılan olaylar, aynı zamanda insanlığa ders verici bir nitelik de içermektedir. Bu dersi merhum Seyyid Kutub şöyle açıklamıştır:

“Yirmi yedinci ayetten öğreniyoruz ki, kızların babası gayet açık ve sade bir dille hangisi olduğunu belirtmeden kızlarından birini Musa`ya öneriyor. Belki de adam; daha önce de belirttiğimiz gibi delikanlı ile arasında karşılıklı güven ortamı oluşan kızının hangisi olduğunu sezmişti. Adam kızını nikahlamasını istiyor ve bundan utanmıyor. Bir aile kurmayı, bir yuva oluşturmayı öneriyor, bunda da utanılacak bir şey yoktur. Sıkılmaya, çekingen davranmaya, dolaylı sözlerle ima etmeye gerek yoktur. Normal fıtrattan sapan, yapay, boş ve anlamsız geleneklere kul-köle olan toplumlarda görülen zorlamalara, törelere gerek yoktur. Butür toplumlarda yaygın bu anlamsız gelenekler babayı ya da kızın velisini, kızını veya kız kardeşini ya da bir yakınını ahlâkını ve dinini beğendiği, evlilik hayatını sağlıklı bir şekilde yürüteceği yeterlilikte olduğunu düşündüğü birine önermesine engel oluştururlar. Bu toplumlarda erkeğin ya da velisinin yahut vekilinin ilk adımı atması bir zorunluluktur. Aksi takdirde teklifin kız tarafından gelmesi yakışık almaz. Bu tür sapık toplumların çifte standartlarından biri de şudur: Bu toplumlarda genç erkekler ve kızlar serbestçe buluşur, birbirleriyle konuşur, kaynaşırlar. Nişan ve evlilik niyeti söz konusu olmadan birbirlerinin vücutlarının gizli yönlerini görürler. Ama nişanlanma önerilince ya da evlilikten söz edilince birden herkesi yapmacık bir utanma alır, araya aşılması güç engeller konur. Açıklığa, sadeliğe ve kolaylığa engel olurlar.
Peygamber efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- döneminde babalar kızlarını erkeklere önerirlerdi. Hatta bizzat peygambere -salât ve selâm üzerine olsun- gidip kendileriyle evlenmesini, olmasa uygun gördüğü biriyle evlendirmesini isterlerdi. Bütün bunlar açık bir dille, tertemiz duygularla, güzel bir edeple ifade edilirdi. Hiç kimsenin onuru incinmez, kesinlikle utanç duymazdı. Nitekim Hz. Ömer -Allah ondan razı olsun- kızı Hafsa`yı Hz. Ebu Bekir`e önermiş ama Hz. Ebu Bekir ses çıkarmamıştı. Sonra Hz. Osman`a teklif etmiş, o da mazeret belirtmişti. Peygamber efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- bunları duyunca "belki de Yüce Allah her ikisinden daha iyi birisini ona nasip eder" diyerek Hz. Ömer`in gönlünü hoş etmişti. Daha sonra peygamberimiz Hz. Hafsa ile evlenmişti. Yine bir gün bir kadın peygamberimizden -salât ve selâm üzerine olsun- kendisiyle evlenmesini istemişti. Fakat peygamberimiz mazeret bildirerek kendisiyle evlenemeyeceğini belirtmişti. Bunun üzerine kadın istediği bir kişiyle evlendirmek üzere velayetini -evlendirme yetkisini- ona bırakmıştı. Peygamberimiz de onu Kur`an`dan iki sure ezbere bilmekten başka mal varlığı bulunmayan bir adamla evlendirmişti. Adam kadına bu iki sureyi öğretmiş, bu da kadının mehri yerine geçmişti.
İşte İslâm toplumu, aile binasını, organik yapısını, bu derece sade ve aydınlık bir ortamda gerçekleştiriyordu. Herhangi bir zorlamaya, lafı evirip çevirmeye, yapmacık ve eğri büğrü tavırlara yer vermeden...
Musa`nın yanındaki yaşlı adam da böyle yapmıştı. Musa`ya bu öneride bulunmuş ve kendisine zorluk çıkarmayacağına, ağır işlere koşturup yormayacağına söz vermişti. Allah`ın izniyle davranışları ve sözüne bağlılığı açısından Musa`nın kendisini iyi bir insan olarak bulmasını dilemişti. Bu da Yüce Allah`a karşı kendisinden söz ederken insanın takınacağı güzel bir edep tavrıdır. Buyaşlı adam da kendisini temize çıkarmıyor, kesinlikle iyi bir insan olduğunu söylemiyor. Sadece öyle biri olmayı ümit ediyor, bu işi de Yüce Allah`ın iradesine bırakıyor.
Musa öneriyi kabul ediyor, sözleşmeyi uyguluyor; aynı açıklık ve dikkatlilikle. Ve Allah`ı şahit tutuyor. (Seyyid Kutub; Fi Zılali’l-Kur’an)


29 - Artık Musa eceli [süreyi] gerçekleştirip ehliyle [ailesiyle, yakınlarıyla] yola çıkınca, Dağ tarafından bir ateş hissetti. Ailesine, “Benim size bir haber getirmem için siz [burada] durun; ben bir ateş hissettim. Yahut ısınırsınız diye o ateşten bir parça getiririm.” dedi.
30- 32- Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Musa! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ın ta kendisiyim! Ve asanı at! —Asayı yılan gibi deprenir görünce de dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.”
33, 34 – O [Musa] dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben onlardan bir can öldürdüm, şimdi onların beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun’u da. O dil itibariyle benden daha fasihtir. O nedenle onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”
35 – O [Allah] dedi ki: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikiniz için bir kudret kılacağız. Sonra da onlar ayetlerimiz sebebiyle size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve size tabi olanlar üstün olanlarsınız.”

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, Musa peygamberin kendi ailesi ve yakınları ile birlikte Medyen’den ayrılması hayatındaki yeni bir dönemin başlangıcını oluşturmuştur. Bu ayet grubu, bundan önce inmiş surelerde daha detaylı olarak aktarılmış olan olayların kısa bir hatırlatması mahiyetindedir. Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, Medyen’den yola çıkan ve aralarında Musa peygamberin kardeşi Harun’un da bulunduğu kafile, (Kitab-ı Mukaddes’e göre kafilede Musa peygamberin kayınpederi de vardır Mısır’a doğru gitmektedir. Çünkü Musa peygamberin ilk vahiy aldığı yer olan Tur Dağı, Medyen’den Mısır’a giden yol üzerindedir.
Musa peygamberin hayatının bu döneminde başından geçen olaylar, Kitab-ı Mukaddes’te bu ayet grubundakinden farklı bir sırada yer almaktadır:

Çıkış; 4/18:

18- Musa kayınbabası Yitro`nun yanına döndü. Ona, "İzin ver, Mısır`daki soydaşlarımın yanına döneyim" dedi, "Bakayım, hâlâ yaşıyorlar mı?" Yitro, "Esenlikle git" diye karşılık verdi.

Çıkış; 18/1-8:

1- Musa`nın kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro, Tanrı`nın Musa ve halkı İsrail için yaptığı her şeyi, RAB`bin İsrailliler`i Mısır`dan nasıl çıkardığını duydu.
2, 3- Musa`nın kendisine göndermiş olduğu karısı Sippora`yı ve iki oğlunu yanına aldı. Musa, "Garibim bu yabancı diyarda" diyerek oğullarından birine Gerşom adını vermişti.
4- Sonra, "Babamın Tanrısı bana yardım etti, beni Firavun`un kılıcından esirgedi" diyerek öbürüne de Eliezer adını koymuştu.
5- Yitro Musa`nın karısı ve oğullarıyla birlikte Tanrı Dağı`na, Musa`nın konakladığı çöle geldi.
6- Musa`ya şu haberi gönderdi: "Ben, kayınbaban Yitro, karın ve iki oğlunla birlikte sana geliyoruz."
7- Musa kayınbabasını karşılamaya çıktı, önünde eğilip onu öptü. Birbirinin hatırını sorup çadıra girdiler.
8- Musa İsrailliler uğruna RABB`in Firavun`la Mısırlılar`a bütün yaptıklarını, yolda çektikleri sıkıntıları, RABB`in kendilerini nasıl kurtardığını kayınbabasına bir bir anlattı.

Çıkış, 3/1:

1- Musa kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro`nun sürüsünü güdüyordu. Sürüyü çölün batısına sürdü ve Tanrı`nın dağına, Horev`e vardı.

Çıkış, 4/18:

18- Musa kayınbabası Yitro`nun yanına döndü. Ona, "İzin ver, Mısır`daki soydaşlarımın yanına döneyim" dedi, "Bakayım, hâlâ yaşıyorlar mı?" Yitro, "Esenlikle git" diye karşılık verdi.

Ayrıca Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’a göre, Musa peygamberin evinde yetiştiği Firavun, o Medyen’de iken ölmüş ve yerine başkası geçmiştir.

29. ayette, Medyen’den ayrılışın belirlenen sürenin tamamlanmasını takiben olduğu bildirilmiş ancak bu sürenin Musa peygamber ile kayınpederi arasında konuşulmuş sürelerden hangisi olduğu [sekiz sene mi, on sene mi olduğu] bildirilmemiştir. Bu konuda rivayet mekanizması yine boş durmamış ve süre kimine göre 10 sene, kimine göre 10+10 sene olmuş, kimine göre de peygamberimiz bunu Cebrail’e sormuş, Cebrail de on yılı tamamladığını haber vermiştir.
35. ayette Allah’ın Musa peygambere “Seni kardeşinle destekleyeceğiz” demesi, Musa peygamberin talebi üzerinedir. Musa peygamberin talebi ve bu talebin Allah tarafından kabul edilmesi başka ayetlerde de geçmektedir:

O [Musa]; “Rabbim! Seni çok arındırmamız ve Seni çok çok anmamız için göğsümü aç, işimi bana kolaylaştır. Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ve ehlimden; kardeşim Harun’u benim için bir vezir kıl, onunla arkamı kuvvetlendir. İşimde onu bana ortak et. Şüphe yok ki Sen bizi görüp duruyorsun.” dedi.
O [Allah] dedi: “Ey Musa! İstediğin sana verildi. (Ta Ha/25-36)


Ve rahmetimizden ona, kardeşi Harun’u bir peygamber olarak ihsan eyledik. (Meryem/53)

35. ayetin sonunda yer alan“Siz ikiniz ve size tabi olanlar üstün olanlarsınız” ifadesinde haber verilen galibiyet ile ya o şartlar altında Musa peygambere verilen hüccet ve delillerin sağlayacağı bir galibiyet ya da başka bir zamanda gerçekleşecek bir devlet galibiyeti kastedilmiştir. Bizim görüşümüze göre birinci şık ayetin lâfzına daha yakındır.
Yüce Allah, Musa peygambere verdiği destek ve güvenceyi bütün elçilerine vermiş, onları daima korumuş ve muzaffer kılmıştır. Şüphesiz ki, elçilerin izinde yürüyenleri de koruyacaktır:
Ey iman etmiş kişiler! Sizler Musa`ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. İşte, Allah onu [Musa’yı], onların [eziyet edenlerin] söylediklerinden temize çıkardı. Ve o, Allah katında mevki sahibi [değerli] biri idi. (Ahzab/69)
Ey Rasül! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun verdiği elçilik görevini iletmemiş [yerine getirmemiş] olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Allah kesinlikle, küfre batmış topluluğa doğru yolu göstermez. (Maide/67)
Allah: “Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir, Aziz’dir. (Mücadile/21)
Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere dünya hayatında ve şahitlerin kalktığı [şahitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz. (Mü’min/51)
Ve ant olsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle galip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle galip gelenlerin ta kendisidir.” (Saffat/171-173)

36 - Musa onlara apaçık ayetlerimiz ile gelince, “Bu, sadece uydurulmuş bir sihirdir. Ve biz önceki babalarımızdan bunu işitmemiştik” dediler.
37 - Musa da dedi ki: “Benim Rabbim, kendi katından kimin hidayet rehberi ile geldiğini ve yurdun akıbetinin kim için daha iyi olacağını daha iyi bilendir. Şüphesiz ki zalimler, kurtuluşa eremezler.”
38 – Firavun da; “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmedim. Ey Haman, benim için çamur üzerine hemen ateş yak [tuğla imal et] da Musa’nın ilâhına muttali olmam için bana bir kule yap. Ve şüphe yok ki onun yalancılardan biri olduğuna kesinlikle inanıyorum” dedi.
39 - O [Firavun], kendisi ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerine inandılar.
40 - Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Şimdi, zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!

Bu ayet grubunda, Musa peygamberin Mısır’a vardıktan sonra yaşadığı olaylar çok kısa olarak hatırlatılmakta ve kendilerine gösterilen açık mucizelere rağmen eski inançları üzerinde ısrar ederek büyüklük taslayan Firavun ve askerlerinin denizde boğularak yok edildikleri bildirilmektedir.
36. ayette sözü edilen, Musa peygamberin Firavun ve yandaşlarına getirdiği “apaçık ayetler”, tevhit mesajını iletirken ortaya koyduğu öğretilerdir ki, bu ayrıntılar Kur`an`da diğer ayetlerde zikredilmiştir:

Sonra de ki: “Arınmaya var mısın? Ve de seni Rabbine kılavuzlayayım da ona haşyet duyasın!” (Naziat/18, 19)

Hemen ona gidin de ona; ‘Şüphesiz biz Rabbinin iki elçisiyiz. Artık İsrailoğullarını bizimle gönder ve onlara azap etme; kesinlikle biz sana Rabbinden bir ayet ile geldik. Selâm kılavuza uyanlaradır.
Şüphesiz biz; kesinlikle bize, kesinlikle azabın yalanlayana ve sırt çevirene olduğu vahy edildi.’ deyiniz.” (Ta Ha/47, 48)

Firavun, 38. ayette kendisi için kullandığı “ilâh” sözcüğünü “yer ve göklerin yaratıcısı” anlamında kullanmamıştır. Çünkü böyle bir şey ancak bir deli tarafından ortaya atılabilir. Ayrıca Firavun’un o ayetteki sözleri, onun kendisinden başka ilâhların da var olduğunu kabul ettiği anlamına gelen sözlerdir. Nitekim Mısırlılar birçok tanrıya ibadet etmekteydiler ve bizzat Firavun, Güneş Tanrısı`nın hulûl ettiği şahıs hâline getirilmişti. Zaten Kur’an da Firavun`un birçok tanrısı olduğuna tanıklık etmektedir:

Firavun kavminden ileri gelenler de; “Seni ve senin ilâhlarını / seni ilâh edinmeyi terk etsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Musa’yı ve kavmini serbest bırakacaksın?” dediler. [Firavun da] Dedi ki: “Onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve biz onlar üzerinde kahredicileriz [ezici bir güce sahibiz].” (A`raf/127)

Dolayısıyla Firavun, kendisi için kullandığı “ilâh” sözcüğüyle kendisinin zarurî yaratıcı ve hakikî ulûhiyet sahibi olduğunu değil, tartışmasız yüce iktidar sahibi olduğunu kastetmiştir.

FİRAVUN’UN İNANCI

Kur’an’da Firavun’un inancı konusunda bilgi edinilebilecek ayetler mevcuttur:

Ve Firavun kavmine seslendi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yahut ben, nerede ise meramını anlatamayan, şu zavallı kişiden daha hayırlı değil miyim? Onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?” (Zühruf/51–53)

Ve Firavun ailesinden imanını saklayan bir adam: “Bir adamı ‘Rabbim Allah’ dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki o kesinlikle size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Ve eğer o bir yalancı ise bir bakarsın ki onun yalanı kendi aleyhine oluvermiştir. Ve eğer doğru ise size yaptığı tehditlerin bir kısmı başınıza gelir. Şüphe yok ki Allah aşırı giden bir yalancıya kılavuz olmaz. Ey kavmim! Yeryüzünde açığa çıkmış olarak bugün mülk [yönetim] sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Peki, eğer gelecek olursa Allah’ın hışmından bizi kim kurtarır?” dedi. Firavun: “Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve ben sadece size doğru yola kılavuzluk ediyorum” dedi.
O iman etmiş olan kimse de: “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin hakkınızda Ahzab’ın günü gibi; Nuh Kavmi’nin, Ad’ın, Semud’un ve daha sonrakilerin maceraları gibi korkuyorum. Ve Allah, kulları için bir zulüm istemez. Ey kavmim! Şüphesiz ben size gelecek o çağrışma gününden; arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizin için Allah’tan koruyan biri yoktur. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur” dedi.
Ve ant olsun ki, bundan önce size Yusuf delillerle gelmişti. O zaman da onun size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de “Bundan sonra Allah asla elçi göndermez” dediniz. Allah aşırı giden, şüpheci olan kişileri işte böyle saptırır.
O kişiler, kendilerine gelmiş bir güç olmaksızın, Allah’ın ayetleri hakkında mücadele ederler. (Bu durum) Allah katında ve iman edenler yanında buğz olarak büyüktür. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbi üzerine damga basar. (Mümin/28–35)

Yukarıdaki ayetler dikkatlice okunduğunda, Firavun’un Allah’ı ve melekleri inkâr etmediği anlaşılmaktadır. Fakat bazıları Firavun’un mübalâğalı iddiasına bakarak onun Allah’ı inkâr ettiği veya kendisini Allah yerine koyduğu anlamını çıkarmışlardır. Oysa Firavun’un Allah’ı göklerin hâkimi olarak kabul ettiği, özellikle Zühruf suresinin 53. ayetinden belli olmaktadır. Firavun’un reddettiği husus, Allah’ın elçiler göndererek emirler bildirmesi ve kendisinin yeryüzündeki hükümranlığına müdahale etmesidir. Çünkü Firavun kendisini teoride bütün insanlığın siyasî anlamda rabbi [hâkimi] olarak görüyor ve hükümranlığını kendisinin Güneş Tanrısının insan şeklindeki sureti olduğu iddiasına dayandırıyordu. Nitekim bu konuya “Mısır Dini” başlığı altında yer vermiş olan Ana Britannica Ansiklopedisi, Eski Mısır’da firavuna tapınmanın, onun Tanrı’nın oğlu kabul edilmesi sebebiyle olduğunu ve firavunun ülkesini, Mısır tanrıları adına yönettiğini yazmaktadır. (Ana Britannica; c:22, s:373) Sonuç olarak, bazıları tarafından ileri sürülmüş olan Firavun’un kendisini gerçek ilâh ve Rabb yerine koyduğu tezi, hem Kur’an’a hem de bilimsel araştırmalara uymamaktadır.

36, 37. ayetlerde nakledilen Musa peygamber ile Firavun arasındaki konuşma Şuara suresinde şöyle geçmektedir:

O [Musa]: “Eğer yakinen bilmiş olsanız O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbi’dir.
O [Firavun], etrafında bulunanlara; “İşitmiyor musunuz?” dedi.
O [Musa]; “O, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın da Rabbidir.” dedi.
O [Firavun]; “Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle mecnundur.” dedi.
O [Musa]; “Şayet aklınızı kullansanız O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir” dedi. (Şuara; 24–28)

Firavun ve yandaşları da Musa peygambere tekrar tekrar şu cevapları vermişlerdir:

Onlar: “Sen atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çeviresin ve yeryüzünde saltanat ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmayız" dediler. (Yunus/78)

O [Firavun]: “Ey Musa! Sen sihrinle bizi arzımızdan çıkarmak için mi geldin bize? O hâlde biz de onun gibi [senin sihrin gibi] bir sihirle sana geleceğiz. Şimdi bizimle senin aranda bir buluşma zamanı / yeri kıl [belirle] ki; bizim ve senin karşı çıkmayacağımız düz ve geniş bir yer olsun” dedi. (Taha/57, 58)

Ve Firavun: “Bırakın beni, öldüreyim Musa`yı, o da Rabbini çağırsın. Şüphesiz ben onun, sizin dininizi değiştirmesinden veyahut yeryüzünde kargaşa çıkarmasından korkuyorum” dedi. (Mümin/26)

Firavun’un Haman’la yaptığı 38. ayetteki konuşma, başka ayetlerde de geçmektedir:

Ve Firavun: “Ey Haman! Sebeplere; göklerin sebeplerine olaşmam için bana bir kule yap da Musa’nın ilâhına muttali olayım [Musa`nın ilâhının ne olduğunu anlayayım]. Ve şüphesiz ben onun yalancı olduğuna kaniyim” dedi. İşte böylece Firavun`a amelinin kötülüğü süslü gösterildi de yoldan çıkarıldı. Ve Firavun düzeni yalnızca boşu boşunadır. (Mü’min/36- 37)

Firavun, Haman ve bu ikisinin emir erleri durumunda olanların üzerine, ahiretteki rezillikten önce bu dünyada da rezillik kılınmıştır. Yani onlar için iki dünyada da rezillik söz konusudur:

Kuvvetçe, seni çıkaran kentten daha şiddetli nice kentleri helâk ettik. Öyle ki kendileri için yardımcı diye bir şey olmadı. (Muhammed/13)


Ant olsun ki Biz Musa`yı da ayetlerimizle ve apaçık bir belge ile Firavun ve ileri gelenlerine gönderdik [elçi yaptık]. Ama onlar Firavun`un emrine uydular. Hâlbuki Firavun`un emri Reşit [doğruya ulaştıran] değildir.
O [Firavun] kıyamet günü, kavminin önüne düşer. -Artık o [Firavun], bunları [kavmini] ateşe götürmüştür. O varılan yer de ne kötü bir yerdir!-
Ve bunda [bu dünyada] ve kıyamet gününde lânetle izlendiler. -Verilen bu vergi ne kötü vergidir!- (Hud/96-99)

Firavun’un Haman’a kule yaptırıp gökte ilâh araması, İslam karşıtlığında ölçüyü kaçıran zihniyetin çağımızda sergilediği bazı densizce yaklaşımlara benzemektedir. Bu zihniyetin çağdaş temsilcilerinden biri olan Marksist kozmonot Yuri Gagarin de uzaya gidip geldikten sonra benzer alaycı bir ifadeyle gökte -hâşâ- Allah görmediğini söylemiştir. Allah’ı bir kuleden görmek isteyen eski zaman aptalı ile Allah`ı uzayda arayıp bulamadığını söyleyen bugünkü türdeşleri arasında dikkat çekici bir benzerlik söz konusudur.
Kur’an, Firavun’un gerçekten böyle bir kule inşa ettirip de onun üzerinden Allah’ı görmeye çalışıp çalışmadığı konusunda herhangi bir açıklama getirmemiştir.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28. September 2008, 01:50 AM   #5
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

41 – Ve onları, ateşe çağıran imamlar [önderler] kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyecekler de. 42 – Ve bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmiş / uzaklaştırılmış kimselerdendirler.

Bu ayetlerde, kendilerine gelen onca mucizeye rağmen büyüklük taslayarak iman etmemiş, böylece hayatlarını zayi etmiş olanların dünya ve ahiretteki durumlarına değinilmektedir.
Rabbimiz, zulüm işleyen, hakikati inkâr eden, inkârda sonuna kadar direten ve hakka karşı batılı savunmak için her türlü vasıtayı kullanan bu kişileri “ateşe çağıran önderler” kıldığını bildirmektedir. Onlar bu durumlarıyla kendilerinden sonra gelecek kuşaklara da öncü ve örnek olacaklardır. İnsanlara yanlış yolları gösterip cehennemi kazanacak olan böyleleri, kendi suçları yetmezmiş gibi bir de arkalarına taktıkları, örnek oldukları kişilerin veballerini de taşıyacaklardır. Gerek ateşe çağıran bu önderler, gerekse onların takipçileri hep birlikte aynı felâkete doğru koşacaklardır:

O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kendi kitaplarını okuyacaklar ve onlar kandil fitili/ çekirdeğin iplikçiği kadar [en küçük] bir haksızlığa uğratılmayacaklar. (İsra/71)

Rabbimizin 42. ayetteki “Ve bu dünyada arkalarına lânet taktık” ifadesinden anlaşıldığına göre, arkadan gelen nesiller, kendilerini ateşe çağıran bu önderlere sürekli olarak lânet edeceklerdir. Buradan, Rabbimizin, elçilerine tâbi olan inanmış kullarının diliyle, insanları ateşe çağıran o tür önderlere lâneti [dışlanmışlığı] meşru kıldığı anlaşılmaktadır.

43 – Ve Ant olsun ki Biz, ilk nesilleri helâk ettikten sonra Musa’ya, öğüt alırlar diye, insanlar için apaçık deliller, kılavuz ve rahmet olarak Kitap`ı [Tevrat`ı] verdik.
44 - Ve Musa’ya o emri gerçekleştirdiğimiz sırada sen batı yönünde değildin. Şahitlerden [hazır bulunanlardan, görenlerden] de değildin.
45 - Ama Biz nice nesiller var ettik de, onların ömürleri uzadıkça uzadı. Sen onlara ayetlerimizi okur halde Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin; Fakat Biz elçi gönderenleriz.

Bu ayetlerde Rabbimiz, insanlara rahmeti gereği elçi, uyarıcı göndermenin gereklerini anlatmak suretiyle insanların nakledilen kıssaları öğrenmelerini ve peygamberlerin talimatından dönen önceki kuşakların helâk oluşlarından ibret almalarını istemektedir. Ayrıca bu kıssaların Allah tarafından vahyedilen ve elçisinin bilmediği, tanık olmadığı olaylar olduğunu vurgulamaktadır.
44. ayetteki “batı yönü” ifadesi ile Hicaz`ın batısına düşen Sina [Tur] Dağı kastedilmiştir. Çünkü Musa peygambere ilk vahiy bu dağda gelmiştir. Yine aynı ayette geçen “şahitler” de Musa peygamber ile birlikte olan ve ona verilecek ilkeleri takip edeceklerine dair sözleşmede bulunmak üzere davet edilen İsrailoğullarıdır.
45. ayetteki “Sen onlara ayetlerimizi okuyarak Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin” ifadesinin takdirini şu şekilde yapmak mümkündür: “Musa Medyen’e ulaşıp hayatının uzunca bir bölümünü orada geçirdiğinde ve sonra oradan Mısır’a gitmek üzere ayrıldığında sen yoktun. Ayetlerimizi Medyen sakinlerine okuyan da sen değildin. Sen Mekke halkına tebliğde bulunmaktasın. Sen, anlatılan bu binlerce sene evvel meydana gelmiş olayların görgü şahidi de değilsin. Bütün bu bilgi sana, kesinlikle başka bir yolla değil, tarafımızdan vahyedilerek verilmektedir.”
45. ayetteki “Fakat Biz (elçi) gönderenleriz” ifadesinin anlamı, “Peygamberlerimizin ilki sen değilsin; Nuh’u, Hud’u, Salih’i, İbrahim’i, Musa’yı ve Şuayb’i nasıl kendi halklarına gönderdiysek, seni de kendi halkına elçi olarak gönderdik” demektir.


46, 47 - Ve Biz, seslendiğimiz zaman, Tur’un [dağın] yanında da değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı [peygamber] gelmeyen bir kavmi uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde hemen, “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, ayetlerine uysak ve müminlerden olsak” diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet olarak… (orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik).

Bu ayetlerde Rabbimiz, elçi göndermesindeki birbirine bağlı iki amacı açıklamaktadır. Bunlar, uyarmak ve mazerete fırsat vermemektir. Daha evvel birçok ayette bildirildiği gibi, Rabbimiz, elçi göndermediği, kitap indirmediği [yasa koymadığı] toplumları cezalandırmamış, cezayı hak etmiş olanlara da “Uyarılsaydık doğru yoklu bulabilirdik” bahanesini ileri sürmesinler diye elçi göndermiş, kitap indirmiştir.

Ve bu [Kur’an], “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa [Yahudi ve Hıristiyanlara] indirildi; biz ise, onların okumasından habersizdik [o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk]” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve takvalı davranın. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah’ın ayetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız. (En’âm/155-157)


Elçilerden sonra insanların Allah`a karşı bir delilleri olmasın diye müjdeciler ve uyarıcılar olarak elçiler gönderdik. Ve Allah Aziz’dir ve Hakiym’dir. (Nisa/165)

Ey kitap ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada; "Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi" demeyiniz diye, size tebyin yapan [açıkça ortaya koyan] elçimiz geldi. İşte kesinlikle müjdeleyici ve uyarıcı size geldi. Allah, her şeye en çok gücü yetendir. (Maide/19)

Ve biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi önde gelenlerine emrederiz de onlar orada fasıklık ederler. Artık oranın üzerine Söz hak olur da Biz orayı kökünden darmadağın ederiz. (İsra/16)

Ve [inkâr edenler]; “Rabbinden bize bir ayet [mucize] getirse ya!” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helâk etseydik, muhakkak; “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin ayetlerine uysaydık.” diyeceklerdi. (Ta Ha/133, 134)


ARAPLARA DAHA ÖNCE PEYGAMBER GELDİ Mİ?

Rabbimiz, 46. ayetteki“Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı [peygamber] gelmeyen bir kavmi uyarman için …” ifadesiyle peygamberimizin kavmine daha önce uyarıcı göndermediğini beyan etmiş olmaktadır. Dolayısıyla, peygamberimizin uyarılmamış bir kavme mensup olan anasının, babasının, dedesinin ve daha önceki atalarının cezalandırılmaları söz konusu değildir.
Kur’an’da ibret alınması için anlatılan kıssalar çok eski zamanlarda geçtiği için peygamberimizin bu kıssalardaki olaylara tanık olması mümkün değildi. Rabbimizin bildirdiğine göre bu olayları başkalarından da dinlememişti. Zaten tebliğde bulunduğu halkın içinden biri olarak geçmiş hayatı hep göz önündeydi, hayatına ait bilinmeyen bir dönem söz konusu değildi. Peki, o hâlde peygamberimiz bunları nasıl biliyordu, nereden öğrenmişti? İşte, Kur’an’da anlatılan bütün bu kıssalar bir taraftan insanların kendilerine hisse çıkarmalarını sağlarken, diğer taraftan da peygamberimizin elçiliğinin en belirgin kanıtlarını teşkil etmekteydi; hâlâ da öyledir.

İşte bu, gaybın önemli haberlerinden sana vahyettiklerimizdir. Ve Meryem`e hangisi kefil olacağına kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Ve onlar tartışırlarken sen yanlarında değildin. (Âl-i Imran/44)

İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip mekir [kötü plân] yaparlarken sen onların yanında değildin.
Sen şiddetle arzulasan da, insanların çoğu iman ediciler değildir. (Yusuf/102, 103)

İşte bunlar [Nuh ile ilgili anlatılanlar], sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz akıbet, takvalı davrananlarındır. (Hud/49)

48 – İşte onlara tarafımızdan o hakk gelince de, “Musa`ya verilen şeyler [mucizeler] gibi ona da verilmeli değil miydi?” dediler. Daha evvel Musa’ya verileni inkâr etmemişler miydi? “Birbirine sırt veren [destekleyen] iki sihir” dediler. Ve “Şüphesiz biz hepsini inkâr edeceğiz” dediler.
49 - De ki: “Eğer doğrular iseniz, hemen Allah katından bu ikisinden [bana ve Musa`ya inen kitaplardan] daha çok doğruya kılavuz olan bir kitap getirin de ben de ona uyayım!”
50 - Buna rağmen eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar, yalnızca heveslerine uymaktadırlar. Allah’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık / şaşkın [aşağı] kim olabilir? Kesinlikle Allah zalim kavme yol göstermez.

Peygamberimizle Mekkeli müşrikler arasında geçen konuşmaların nakledildiği bu ayetlerde; daha önce Musa peygambere verilenleri inkâr ettikleri hâlde ona verilen asa mucizesi, parlayan el mucizesi, taş levhalar üzerinde yazılı emirler mucizesi gibi fiziksel mucizelerin peygamberimize verilmemiş olmasını bahane olarak ileri sürdükleri görülmektedir. Müşriklerin bu itirazları Sebe’ suresinde de dile getirilmiştir:

İnkâr edenler ‘Biz kesin olarak, ne bu Kur`an`a inanırız, ne ondan önceki [indirile]ne.’ dediler. Sen o zulmedenleri, Rabbleri huzurunda tutuklanmış, sözü [suçlamaları] birbirlerine karşı evirip-çevirip birbirlerine atıp dururken bir görsen! Zaafa uğratılanlar [müstaz`aflar], büyüklük taslayanlara `Eğer sizler olmasaydınız, gerçekten bizler mümin [kimse]ler olurduk` diyecekler.” (Sebe’/31)

Müşriklerin bu bahanelerine karşı, Rabbimiz 49. ayette elçisine onların beklemediği tarzda bir emir vermiştir: “Eğer doğrular iseniz, hemen Allah katından bu ikisinden [bana ve Musa`ya inen kitaplardan] daha çok doğruya kılavuz olan bir kitap getirin de ben de ona uyayım!”
Rabbimiz, bu büyük mucizeyi görüp de inanmayanları ve hevasına uyarak inat edenleri akılsızlık ettikleri için kınamakta ve 50. ayetteki “Allah’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık/ şaşkın [aşağı] kim olabilir?” ifadesiyle bu kimselerin gidişatlarının bozuk olduğunu bildirmektedir. Akıllı insanın inanış ve yaşayışının bilgiye dayalı olması gerektiğini gösteren bu ifade, aynı zamanda taklitçiliğin yanlışlığına dair delillerin de en büyüklerindendir.

De ki: “Allah’a, bize indirilene [Kur’an’a], İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rabblerinden verilenlere inandık. Onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz, biz O’na teslim olmuşlarız.”
Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan asla kabul edilmeyecek ve o ahirette de zarar edenlerden olacaktır.
İnandıktan, Peygamber’in hakk olduğuna şehadet ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâra sapan bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalimler güruhunu doğru yola iletmez.
İşte onların cezaları, Allah’ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti onların üzerlerindedir. (Âl-i Imran/84-87)

51 – Ve ant olsun Biz, Söz’ü [vahyi, Kur’an’ı] öğüt alırlar diye birbiri ardınca uladık.
52 - Ondan [Sözden; vahiyden, Kur’an’dan] önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona [Söz’e; vahye, Kur’an’a] da inanırlar.
53 – Ve onlara o [Söz; vahiy, Kur’an] okunduğu zaman onlar, “Biz ona [Söz’e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık [müslümanlardık]” dediler.

Bu ayet gurubunda Rabbimiz; insanları akıllarını başlarına almaya yönelten ayetlerini sürekli, ardı ardına indirdiğini vurgulamakta ve daha evvel indirilmiş kitaplara inanarak Allah’ı tanımış kişilerin bu ayetleri [Kur’an’ı] duyar duymaz sahiplendiklerini, hemen kabul edip inandıklarını, hatta böyle bir beklenti içinde bulunduklarını açıkça ifade ettiklerini bildirmektedir.
Bu ayetlerle Mekkelilerin utandırılması da amaçlanmış, sanki onlara “Siz kendi şehrinizden çıkarılıp gönderilmiş bir lütfu tepiyorsunuz. Oysa uzak beldelerden insanlar onu işittiklerinde kadrini bilmek ve kendisinden istifade etmek üzere buraya geliyorlar” denilmiştir.
Esbab-ı nüzul kayıtlarına göre bu ayetler tarihî bir olay üzerine inmiştir.
Şöyle ki:

Habeşistan hicretinden sonra Rasûl`un mesajı ve zuhuruyla ilgili haberler bu ülkeye de yayılınca 20 kişilik bir Hıristiyan heyeti işin aslını anlamak için Mekke`ye geldi ve Rasûlullah`la Mescid-i Haram`da karşılaştılar. Kureyş`den bir kalabalık da olup biteni izlemek üzere orada toplandılar. Heyet üyeleri Rasûlullah`a bir takım sorular sordu, Hz. Rasûl de cevapladı. Sonra onları İslâm`a davet etti ve önlerinde Kur`an`dan ayetler okudu. Kur`an`ı dinlerken gözyaşlarını tutamayan heyet üyeleri okunanın Allah Kelâmı olduğunu tasdik edip Rasûlullah`a iman ettiler. Toplantı sona erip de halk dağılınca Ebu Cehil ve avanesi Hıristiyan grubun yolunu keserek onları şiddetle payladı: "Şimdiye kadar buraya sizden daha şapşal bir topluluk gelmedi. Ey aptallar güruhu, siz buraya kavminiz tarafından bu adam hakkında bilgi toplamak için geldiniz. Fakat henüz onunla yeni karşılaşmışken, itikadınızdan vazgeçtiniz." Bu keremli topluluk şu cevabı verdi: "Selâm olsun size, sizinle tartışmak gibi bir niyetimiz yok. Siz kendi itikidınızdan mes`ulsunuz, biz kendi itikadımızdan. Şu var ki, bile bile kendimizi hayırdan mahrum etmeye de yanaşmayız. (İbn Hişam, c:2, s:32; el-Bidaye ve`n-Nihaye, c:3, s:82)
Mukatil ise bu ayetin kırk kişililik bir Hıristiyan grubu hakkında indiğini, bunlardan bir kısmının Cafer b. Ebi Talip ile birlikte Habeşistan’dan, sekiz tanesinin de Şam’dan gelmiş olduklarını ve bu sekiz kişinin isimlerinin Bahira, Ebrehe, Eşref, Bureyd, Temam, Eymen, İdris ve Nafi olduğunu bildirmiştir. (Mukatil; ilgili ayet hakkındaki açıklamasından)
53. ayetin sonunda Allah nezdindeki dinin sadece İslâm olduğuna işaret edilmiştir. Yaratılışın başından beri gönderilen her elçi hep bu hayat tarzını getirmiş, her elçi daima “Müslim” olmuş, takipçilerine de “Müslümanlar” denmiştir.

Şüphesiz Allah nezdinde din, İslâm’dır. … (Âl-i Imran/19)

Ve kim İslâm`dan başka bir din ararsa, o takdirde hiçbir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve o [İslâmdan başka din arayan] ahirette zarar edenlerden olacaktır. (Âl-i Imran/85)

Bir de onlara Nuh`un önemli haberlerini oku: Hani o kavmine: “Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum / size karşı çıkışım ve Allah`ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah`a tevekkül etmişimdir. Artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar veriniz. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana gerçekleştirin, bana mühlet de vermeyin. Sonra da eğer yüz çevirirseniz; zaten ben sizden bir ücret istemedim! Benim ücretim sadece Allah’ın üzerinedir. Ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum.” demişti. (Yunus/71, 72)

Rabbi ona, “İslâm ol!” dediği zaman o [İbrahim], “Ben âlemlerin Rabbi için İslâm oldum.” dedi.
Ve İbrahim, kendi oğullarına vasiyet etti: “Ey oğullarım! Şüphesiz ki, bu dini size Allah seçti. Onun için uzak durun, yalnızca Müslümanlar olarak can verin!” Yakub da [oğullarına vasiyet etti].
Yoksa siz Yakub’a ölüm hâli gelip çattığı zaman, oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman, onların; “Biz, bir tek ilâh olarak senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak`ın ilâhına ibadet edeceğiz. Ve biz sadece O`na teslim olanlarız” dediklerine tanıklar mı idiniz. (Bakara/131-133)

İbrahim Yahudi ve Hıristiyan değildi. O Müslüman bir hanifti. O, müşriklerden de değildi. (Âl-i Imran/67)

Rabbimiz! Bizim ikimizi Senin için teslim olanlar kıl. Soyumuzdan da senin için teslim olan bir ümmet kıl [getir]. Ve bize kulluk yöntemlerini göster, tövbemizi de kabul et. Şüphesiz Sen tövbeleri çokça kabul edenin ve çok merhametli olanın ta kendisisin. (Bakara/128)

Fakat Biz orada Müslümanlardan bir evden başkasını bulmadık. (Zariat/36)

-“Rabbim! Sen bana mülk verdin ve bana ehadisin [olacakların/ sözlerin] tevilinden öğrettin. Gökleri ve yeri yoktan var eden! Sen benim velimsin sensin, benim canımı Müslüman olarak al ve beni dünya ve ahirette salihler arasına kat!”- (Yusuf/101)

Ve Musa: “Ey kavmim! Siz Allah`a iman ettinizse, sadece O’na teslim olan Müslümanlardan oldunuzsa, artık sadece O’na tevekkül edin” dedi. (Yunus/84)

Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen takip etti. Nihayet boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı`dan başka tanrı olmadığına ben de inandım ben de teslim olanlardanım” dedi. —Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun.- Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün senin bedenini kurtaracağız. Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim ayetlerimizden gafildirler. (Yunus/90-92)

İçinde hidayet ve nur bulunan Tevrat`ı, Şüphesiz Biz indirdik. Teslim olmuş kişiler olan peygamberler onunla Yahudilere hükmederler, Rabbaniler [kendilerini Allah’a adamış kişiler] ve Ahbar [âlimler] da, Allah`ın kitabından kendilerinden korumaları istenilen ve kendilerinin de üzerine tanıklık ettikleri şeylerle hükmederler. İnsanlara saygı duyup ürpermeyin Bana saygı duyup ürperin. Benim ayetlerimi de az bir paraya satmayın. Ve kim Allah`ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. (Maide/44)


Ona “köşke gir!” denildi. Sonra o, onu görünce derin bir su sandı ve eteğini çekti. O [Süleyman], “Bu billurdan yapılmış, şeffaf bir zemindir” dedi. O [Melike]: “Rabbim! Ben gerçekten kendime zulüm etmiştim. Süleyman ile beraber, âlemlerin Rabbi olan Allah`a teslim oldum” dedi. (Neml/44)

Ve hani havarilere: “Bana ve elçime inanın” diye vahyetmiştim de onlar, “İnandık ve bizim gerçekten teslim olduğumuza tanık ol” demişlerdi. (Maide/111)
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 28. September 2008, 01:51 AM   #6
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 450
Tesekkür: 33
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Bilindiği üzere “ إسلامİslâm”, مسلمMüslim”, “ مسلمانMüslüman” sözcükleri Arapçadır. Kur’an, ilk kez Arap kavmine ve o kavmin Arap bir mensubuna indiği için bu mesajlar Arapça sözcüklerle ifade edilmiştir. Aslında doğal olarak diğer peygamberler kendi halklarının dili ile konuştuklarından o kavimler “İslâm” ve Müslüman” kelimelerinin kendi dillerindeki karşılığını kullanmışlardır.

Rabbimizin Ehlikitap bilginlerinin Kur’an’a inanacaklarını haber veren 52. ayetteki ifadesi başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

Ve şüphesiz ki kitap ehlinden, Allah’a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah`a boyun eğerek inananlar vardır. Onlar Allah’ın ayetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rableri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Âl-i Imran/199)

De ki: Siz ona [Kur’an’a] ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine ilim verilenler; o [Kur’an] onlara okunduğunda onlar, secde ederek [teslimiyet göstererek] çeneleri üstü kapanırlar. Ve; “Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir” derler.
Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu [Kur’an] onların huşuunu [alçak gönüllüğünü] artırır. (İsra/107-109)


Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve rahipler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından “Biz Hıristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun.
Ve onlar elçiye indirileni [Kur’an’ı] dinledikleri zaman, onun hakk olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar; “Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi şahitler ile birlikte yaz!” derler. (Maide/82, 83)

De ki: “Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Eğer bu Kur’an Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrailoğullarından bir şahit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa siz de büyüklük tasladıysanız? Şüphesiz ki, Allah zalimler topluluğuna kılavuzluk etmez.” (Ahkaf/10)

Ve O, size Kitap’ı [Kur’an’ı] ayrıntılı olarak indirdiği hâlde, Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Ve kendilerine kitap verdiğimiz şu kişiler, onun [Kur’an’ın] şüphesiz Rabbinden hakk ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen sakın şüphecilerden olma. (Enam/114)

Yukarıdaki ayetlerden, Mekke’de yaşayan veya çeşitli zamanlarda Mekke’ye gelip giden Ehl-i Kitabın, Kur’an’ı tasdik ettikleri anlaşılmaktadır. Ama bu durum, onların kendi dinlerini bırakıp Müslüman oldukları anlamına gelmez. Nitekim 53. ayetteki “Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık” ifadesi de bunu göstermektedir.


54 - İşte onlar; sabretmelerinden ötürü onların mükâfatları iki kere verilecektir. Ve onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerini rızklandırdığımız şeylerden infak ederler.
55 – Ve onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “Bizim işlerimiz yalnızca bizim için, sizin işleriniz de yalnızca sizin içindir. Size selâm olsun! Biz cahilleri aramıyoruz” derler.

Bu ayetlerde Kur’an’ı hemen kabul etmiş olan Ehlikitap övülmektedir. Bunlar her zaman Allah’ı tanımış, yeni bir kitap ve elçi beklentisi içinde olan, yeni kitaba da inandıktan sonra inancından taviz vermeyen ve hayatlarını Kur’an’daki ilkelere göre düzenleyen kimselerdir. Bunların ilklerinden olanların isimleri 51-53. ayetlerin tahlilinde verilmişti. Ayetlerin ifadesinden anlaşıldığına göre, bu kimseler taşradan gelip giden Ehlikitap değil, Mekke’de yaşayan, baskı ve korku altında tutulan Ehlikitap’tır. Zira inanç turizmine zarar verir kaygısıyla Mekke zorbalarının taşradan gelip gidenlere baskı yapması söz konusu değildir.
54. ayette bu kimselerin çifte ödül alacakları bildirilmektedir. Bizim düşüncemize göre bu ödüllerin birincisi İsa peygambere, ikincisi de peygamberimize iman etmelerinden ötürüdür. Çünkü onlar Mesih`in şahsiyeti karşısında büyülenip zihinlerini donduranlar gibi olmadıklarını ve yalnızca İslâm`ı izlediklerini yeni bir peygamberin gelişiyle karşılaştıkları zorlu imtihanda göstermişler, hiç tereddüt etmeden yeni peygamberin liderliğindeki İslâm yoluna girmişlerdir. Kavmî ve ırkî önyargıları reddederek hakk itikat üzerinde sebat gösteren bu kimseler, gelen yeni peygamberin daha önce Mesih`in tebliğ ettiği İslâm`ı tekrar getirdiğini görerek Hıristiyanlığa takılıp kalmışların yolundan vazgeçmişler ve böylece Mesih`e değil, yalnızca Allah`a taptıklarını davranışlarıyla ispatlamışlardır.
Rabbimiz, bu kimselerin peygamberimize yakın olduklarını Maide suresinde de belirtmiş ve onların bu ayetlerde sözünü ettiği özelliklerini başka ayetlerde de dile getirmiştir:

Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve rahipler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından “Biz Hıristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun.
Ve onlar elçiye indirileni [Kur’an’ı] dinledikleri zaman, onun hakk olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar; “Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi şahitler ile birlikte yaz!” derler. (Maide/82, 83)

Ve gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara / Allah’ı unutmayanlara bir öğüttür. (Hud/114)

Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler. (Furkan/72)

Ve Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler. (Furkan/63)

Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rabblerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar.
Ve o kişiler Rabblerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, namazı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan gizli ve açık infak etmişlerdir. Ve onlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra’d/21-24)

Hem iyilik de bir değildir, kötülük de. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle kendi arasında bir düşmanlık olan kişinin, sanki samimi bir dost gibi olduğunu görürsün.
Bu olgunluğa ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak hayırdan büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur.
Ve eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa hemen Allah’a sığın. Şüphesiz ki O, en iyi duyan ve en çok bilendir. (Fussılet/34-36)



56 – Kesinlikle sen sevdiğini doğru yola iletemezsin; ama Allah dilediğine doğru yolu gösterir ve O, doğru yola girecek olanları daha iyi bilir.

Peygamberimize, sevdiği bile olsa kimseyi zorla doğru yola sokamayacağını bildiren bu ayet, aynı zamanda onu teselli de etmektedir. Çünkü Allah, tercih yeteneğine sahip olan insanları özgür bırakmıştır ve yine ayette bildirildiği gibi hidayet Allah’a aittir.
İfadesi genele yönelik olmasına rağmen, bu ayetin peygamberimizin bir türlü imana gelmeyen amcası Ebutalib’in bu durumuna çok üzülmesi üzerine indiği ileri sürülmüştür.

57 - Ve onlar “Biz seninle beraber hidayete uyarsak, yurdumuzdan atılırız” dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızk olarak, her şeyin semerelerinin toplanıp kendisine getirildiği, güvenli, haram [dokunulmaz] bir yere [Mekke’ye] yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.

Bu ayette, inanmamakta direnen Kureyşli müşriklerin tevhidi kabul etmemek için ileri sürdükleri mazeret açıklanmakta ve onların Kur’an hakk olmadığı için değil, çıkarlarından olmamak için hidayete uymadıkları bildirilmektedir. Bu, onların şirk ve küfür ticareti yaparak sağladıkları kazançtan mahrum kalmamak için peygamberimize uymayı reddettikleri anlamına gelmektedir. Mekkeli müşriklerin bu mantığını tam olarak kavrayabilmek, ancak İslâm`ı kabul etmeleri hâlinde meydana gelmesinden korktukları durumun ne olduğunu görebilmekle mümkündür. Bu da söz konusu olaya tarih perspektifinden bakmayı gerektirmektedir. Hatırlanacak olursa, Kureyş suresinin tahlilinde Kureyş kabilesinin çok önemli bir özelliğine değinmiş, onların Arabistan’da yaygın şekilde İsmail’in torunları olarak bilinip tanındıklarını, Arapların onlara “peygamber çocukları” gözüyle baktıklarını, dokunulmaz kılınmış Mekke’ye gelen hacıların her türlü işlerini görerek geçindiklerini, bundan dolayı da bu işlerden iyi kazanç sağladıklarını dile getirmiştik. İşte Kureyşli müşrikler bu kazançtan, bu geçimden mahrum kalmaktan korkmakta ve bu sebeple küfrü ve şirki tercih etmektedirler.
Dolayısıyla Rabbimizin buradaki “Biz onları kendi katımızdan bir rızk olarak, her şeyin semerelerinin toplanıp kendisine getirildiği, güvenli, haram [dokunulmaz] bir yere [Mekke’ye] yerleştirmedik mi?” şeklindeki sözleri, doğrudan bu anlayıştaki müşriklere yöneliktir. Rabbimiz bu ifadesiyle onların saltanatlarının kendi eserleri olmadığını, sağladıkları kazançları ve güvenliklerini Allah’ın Mekke’de Rabbülbeyt inşasını plânlayıp gerçekleştirmesine borçlu olduklarını bildirmektedir.
Mekke’nin “Güvenli Şehir” olması ile ilgili olarak Kureyş suresinin tahlilinde ayrıntılı bilgi verilmiştir. Bu açıklamaların tekrar okunmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz. (Tebyînü’l_Kur’an; c:1, s:582-585)

Bu nedenle, önceki açıklamalara ek olarak aşağıdaki ayeti ve Mukatil’in kaydettiği şu tarihi bilgiyi sunmakla yetiniyoruz:

Şüphesiz, insanlar için mübarek ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Bekke’dekidir [Mekke’dekidir] .
Onda apaçık deliller; İbrahim’in makamı vardır. Oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir. (Al-i Imran/96, 97)

Mukatil b. Süleyman, 57. ayetin Kureyşli Haris b. Nevfel b. Abdimenaf’ın peygamberimize yaptığı bir açıklama üzerine indiğini nakletmektedir. Naklettiğine göre, bu kişi peygamberimize şunları söylemiştir:
“Senin dediklerinin hak olduğunu biz çok iyi biliyoruz. Bizim seninle birlikte hidayete uymamızı engelleyen şey, Arapların bizi yurdumuzdan, yani Mekke’den çıkartmalarından korkmamızdır. Çünkü biz, Araplara göre bir baş yiyip doyacak kadar azınlığız ve bizim onlara karşı koyacak gücümüz yoktur.” (Mukatil)

58 – Ve Biz, geçimleriyle şımarmış nice kenti helâk etmişizdir. İşte, onların yerleri! Kendilerinden sonra pek az oturulmuş olan meskenleri. Ve Biz, vârislerin ta kendisiyiz.
59 - Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi anakente göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir. Zaten Biz, halkı zalim olmayan memleketleri helâk edici değiliz.
60 – Ve size verilen şeyler, basit hayatın kazanımı ve onun süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz?

Peygamberimize mazeret ileri süren Kureyşli müşriklere yapılan uyarı bu ayetlerde de devam etmektedir. Bu ayetlerin mesajını şöyle takdir etmek mümkündür: “Kaybederiz korkusuyla haktan yüz çevirip bâtıla yapıştığınız ve bunca övünüp durduğunuz dünya refah ve servetine bir zamanlar Ad, Semud, Sebe’, Medyen ve Lut kavmi de sahipti. Onları helâk ettik, işte onların kalıntıları... Sizden önce helâk edilmiş bu topluluklar da ahlâksızlığa dalmışlardı. Onları son bir kez uyarmak için Allah peygamberlerini gönderdi. Fakat onlar kulak bile asmadılar. Aynı şey şimdi sizin için de geçerli... Siz de ahlâksızlığa daldınız ve sizi uyarmak için size de bir elçi geldi. Eğer küfür ve inkârınızda ısrar ederseniz refah ve rahatınızı korumak yerine onları tehlikeye atmış olacaksınız. Korkup durduğunuz yıkım, inanmanız hâlinde değil, inanmayı reddetmeniz hâlinde sizi yok edecektir.”

MEKKE MÜŞRİKLERİ NİÇİN İMHA EDİLMEDİ?

Şirk ve küfür ticareti ile hayatlarını sürdüren Mekkelilerin peygamberimizin elçilikle görevlendirilmesinden önce helâk edilmeme sebebi, 59. ayetin 1. cümlesindeki “Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi anakente göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir” ifadesiyle açıklanmıştır. Bu husus başka ayetlerde de belirtilmiştir:

Allah bir şehri misal olarak verdi: [Bu şehir] güvenli, huzurlu idi, Oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini [felâketini] tattırıverdi.
Ant olsun ki, onlara içlerinden bir peygamber de gelmişti. Onu da yalanladılar. Bunun üzerine, onlar zulüm yaparlarken azap da onları yakalayıverdi. (Nahl/112, 113)

Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir Peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra/15)

Ve senin Rabbin, halkları ıslahatçı [düzeltici, reformist] iken, o memleketleri haksız yere / zulüm sebebiyle helâk edecek değildir. (Hud/117)

Ey cinn ve ins topluluğu [tüm insanlar]! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze kavuşacağınız hususunda sizi uyaran kendinizden elçiler gelmedi mi? Onlar, “Kendi aleyhimize şahidiz” dediler. Basit yaşam onları aldattı ve onlar kendilerinin kesinlikle kâfirlerin ta kendisi olduklarına şahitlik ettiler.
İşte bu; Rabbinin, halkı gafil iken ülkeleri zulüm ile helak edici olmayışıdır.
Ve hepsi için yaptıklarına göre dereceler vardır. Ve senin Rabbin onların yaptıklarından gafil değildir. (Enam/130, 132)

İşte böylece Biz kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur`an vahyettik. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. (Şûra/7)

Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları o ümmî peygamber, o elçiye uyarlar. O hâlde, ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A’raf/157)

De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?”. De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi kendisiyle uyarayım diye bana bu Kur`ân vahyolundu. Allah’la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem”. De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve kesinlikle ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım”. (En’am/19)

Artık onlar [dünyayı isteyenler] hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan ve kendisini Allah’tan bir şahidin takip ettiği ve de kendinden önce bir önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı bulunan kimse gibi midir? İşte onlar [Böyle olanlar] ona [Kur’an’a] inanırlar. Hangi hizipten olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona vaat edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de bundan [Kur’an’dan] şüphe içinde olma. Kesinlikle o Rabbinden bir haktır/gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmiyorlar. (Hud/17)

Ve hiç bir şehir yoktur ki, kıyamet gününden önce Biz onu helâk etmeyelim yahut şiddetli bir azap ile azaplandırmayalım. Bu, Kitap’ta satırlaştırılmıştır. (İsra/58)

Peygamberimiz kendilerine elçi olarak gönderildikten sonra onunla mücadele etmelerine rağmen Mekkeli müşriklerin helâk edilmemelerinin sebebi ise, yine 59. ayetin 2. cümlesindeki “Zaten Biz, halkı zalim olmayan memleketleri helâk edici değiliz” ifadesiyle açıklanmıştır. Bu ifadeden, Mekkelilerin hepsinin de zalim [şirke batmış] kimseler olmadığı anlaşılmaktadır ki, bu durum herkesin bildiği bir gerçektir. Yüce Allah o gün için iman etmemiş olanların bir kısmının daha sonra iman edeceğini; hayatlarının sonuna kadar iman etmeyecek olanların ise, soylarından gelecek bazı kimselerin iman edeceklerini biliyordu ve bu sebeple de onları helâk etmiyordu. Nitekim bu husus aynen gerçekleşmiş, o günün müşriklerinden ve onların soylarından birçok kişi mümin olmuştur.

61 - Şu hâlde, Bizim kendisine güzel bir vaatle vaatte bulunup da ona kavuşan kimse, basit hayatın kazanımını kazandırdığımız ve sonra kıyamet gününde huzurumuza getirilenlerden [huzurumuzda ‘hazırol’da tutulanlardan] olan kimse gibi midir?

Bu ayet de müşriklerin ileri sürdükleri mazerete karşı verilen bir cevaptır. Burada onlara basit hayatta kazandırılanlar ile Allah’ın gösterdiği yolda gidip Allah’ın vaat ettiklerini hak edenlerin bir olmayacağı söylenmektedir.
Bu ayeti anlamak için iki noktanın dikkate alınması lâzımdır:
Birinci olarak: İnsan, dünya hayatı ile ahiret hayatı arasındaki farkı iyi kavramalı, mukayeseyi iyi yapmalıdır. Dünya hayatı, ister nimet ister külfet itibariyle olsun, basit, iğreti, değişken ve geçicidir. Ahiret hayatı ise sonsuzdur ve değişken değildir. Bu durumda akıllı insanın ahiret hayatını tercih etmesi gerektiği apaçık ortadadır.
İkinci olarak: İnsan, “Rabbimiz kullarından ne istiyor?” bunu iyi bilmelidir. O, insanlardan mal mülk edinmemelerini, bu dünyanın nimetleriyle ilgilenmemelerini, sefil yaşamalarını değil, çok çalışmalarını ve kazandıklarını doğru yolda çokça harcamalarını istemektedir. Burada bize verilen mesaj, “geçici” için “ebedî”nin terk edilmemesi ve “geçici”yi elde etmek için şirk, zulüm, inkâr, fısk ve fücur yollarına tevessül edilmemesidir. Kısaca dünya nimetlerinin meşru sınırlar içinde kazanılması ve yine meşru sınırlar içinde harcanmasıdır:

Ve Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir de ölçülendirir de. Onlar ise basit hayat ile ferahladılar. Oysa basit hayat, ahirette sadece bir kazanımdır. (Ra’d/26)

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır[zâlike metâu’l-hayati’d-dünya]. Ve Allah, varılacak güzel yer kendi katında olandır.
De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takva sahibi olan kişiler için Rabblerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan hoşnutluk vardır. Allah kulları en iyi görendir.” (Âl-i Imran/14, 15)

Kendilerine “Elinizi çekin, namazı ikame edin, zekatı verin” denenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah’ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı çok azdır. Ahiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar bile haksızlığa uğratılmayacaksınız.” (Nisa/77)

Ey iman etmiş kişiler! Ne oldu ki size, Allah yolunda savaşa kuşanın denildiği zaman yere ağırlaşıp kaldınız [çakılıp kaldınız]. Ahiretten cayıp basit hayata mı razı oldunuz? Ama ahirettekine göre, bu basit hayatın kazanımıpek azdır[Fema metâu’l-hayati’d-dünya fi’l-âhıreti illâ kalîl]. (Tövbe/38)

62 – Ve o gün O [Allah] onlara seslenir de der ki: “Yanlış olarak inanmış olduğunuz Benim ortaklar hani nerede?”
63 - Haklarında Söz gerçekleşen kimseler, “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak, işte bunları da öylece biz azdırdık. Biz Sana karşı uzak olduk. Onlar sadece bizlere tapmıyorlardı” derler.
64 – Ve “Ortaklarınızı çağırın!” denir, onlar da çağırırlar. Sonra da onlar kendilerine cevap vermezler ve azabı görürler. -Ne olurdu onlar doğru yola girmiş olsalardı! -
65 – Ve o gün O [Allah], onlara seslenir de “Gönderilenlere [elçilere] ne cevap verdiniz?” der.
66 – İşte, o gün onlara bütün önemli haberler kapkaranlık olmuştur; artık onlar birbirlerine de soramazlar.

Bu ayet grubunda, basit dünya zevklerini ahiret hayatına tercih etmeleri sonucu ahirette kötü durumlara düşenlerin ve onları bu durumlara düşüren zavallıların birbirleriyle davalaşmaları gözler önüne serilmektedir. Bu sahneler Saffat suresinde şöyle canlandırılmıştır:

Ve onların bazısı bazısına, dönmüş [yüz yüze gelmiş] soruşuyorlar [birbirlerini sorumlu tutuyorlar].
Onlar: “Şüphesiz siz bize [uğurlu görünerek] sağdan gelir dururdunuz” derler.
Diğerleri derler ki: “Bilakis, siz müminler olmamıştınız. Bizim size karşı bir gücümüz de yoktu. Bilakissiz azmış bir kavimdiniz. Onun için üzerimize Rabbimizin Söz’ü hak oldu. Şüphesiz biz tadıcılarız. Sonra biz, sizi kışkırttık. Çünkü biz kışkırtıcılar idik.”
Şu halde şüphesiz onlar o gün azapta ortaktırlar. (Saffat/27-33)

Dikkat edilirse, burada hesaba çekilenler “kandırılan akılsız kimseler”dir. Allah ortak koşanlara sormaktadır ama cevap verenler bizzat ortak koşulanlardır. Akılsızlar tarafından suçlanan bu kişiler, güçler, varlıklar, suçlamalar karşısında “Biz bunları zorla yaptırmadık, onları ne görme, ne işitme kuvvetlerinden, ne de düşünme melekesinden mahrum ettik ve ne de onlar hak yola girmek istediklerinde onları zorla bâtıl yola çekebileceğimiz bir durum söz konusu idi. Gerçek şudur ki, nasıl biz kendi özgür irademizi kullanarak saptıysak, onlar da kendi özgür iradeleriyle bizim kendilerine sunduğumuz yanlış yolu tercih ettiler. Dolayısıyla onların yaptıklarından biz sorumlu değiliz; onlar kendi yaptıklarından, biz kendi yaptıklarımızdan sorumluyuz” diyerek suçlamaları kabul etmeyeceklerdir.
Ortak koşanlarla ortak koşulanlar arasındaki bu çekişme, birçok ayette dile getirilmiştir:
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16. April 2012, 07:16 AM   #7
Hasan Akçay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 798
Tesekkür: 0
147 Mesajina 214 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 20
Hasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud of
Standart

Alıntı:
ÖmerFurkan Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster

27 – O [Kızların babası] dedi ki: “Sekiz yıl bana çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; sana ağırlık vermek de istemem. İnşallah beni salihlerden bulacaksın.”
Merhaba.

"Sekiz YIL"in Arapca metindeki karsiligi olan "semâniye hıcec-حجج"de YIL kelimesi yok. YIL diye tercüme edilen hicec HAC kelimesinin bir cogulu. HAC ise burada panayir anlamina geliyor.

Suyab nebinin niyeti genc Musa'yla sekiz panayir süreli bir is anlasmasi yapmak. Genc Musa ona sekiz panayir süresince hizmet edecek yani koyunlarini güdecek; kirpip yün alacak; sagip yag, peynir üretecek. Sonra bunlari Medyen panayirina götürüp sativerecek.

Sekiz YIL degil sekiz panayir. Genc Musa eger Medyen panayiri yilda iki kez kuruluyorsa 4 yil hizmet edecek; yilda dört kez kuruluyorsa 2 yil.

Hâc 27'deki HÂC kelimesi de bu anlamda olup "Mekke panayiri"na bir atiftir: Insanlara o hâc ile duyur - Fe ezzin fîn nâsi bi el hâc. Yani Ibrahim nebi Mekke panayirina gelen insanlara dinî hacci duyuracak.

Benim anladigim bu.

Sevgi ile,
Hasan Akcay

Konu Hasan Akçay tarafından (16. April 2012 Saat 07:19 AM ) değiştirilmiştir.
Hasan Akçay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16. April 2012, 03:26 PM   #8
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.936
Tesekkür: 3.498
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Selamun Aleykum! Değerli Hasan Akçay Kardeşim!


Alıntı:
Hasan Akçay Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Merhaba.

"Sekiz YIL"in Arapca metindeki karsiligi olan "semâniye hıcec-حجج"de YIL kelimesi yok. YIL diye tercüme edilen hicec HAC kelimesinin bir cogulu. HAC ise burada panayir anlamina geliyor.

Suyab nebinin niyeti genc Musa'yla sekiz panayir süreli bir is anlasmasi yapmak. Genc Musa ona sekiz panayir süresince hizmet edecek yani koyunlarini güdecek; kirpip yün alacak; sagip yag, peynir üretecek. Sonra bunlari Medyen panayirina götürüp sativerecek.

Sekiz YIL degil sekiz panayir. Genc Musa eger Medyen panayiri yilda iki kez kuruluyorsa 4 yil hizmet edecek; yilda dört kez kuruluyorsa 2 yil.

Hâc 27'deki HÂC kelimesi de bu anlamda olup "Mekke panayiri"na bir atiftir: Insanlara o hâc ile duyur - Fe ezzin fîn nâsi bi el hâc. Yani Ibrahim nebi Mekke panayirina gelen insanlara dinî hacci duyuracak.

Benim anladigim bu.

Sevgi ile,
Hasan Akcay
Allah razı olsun. Çalışmalarınızın sonuçlarını bizlerle paylaşıyorsunuz. Buradaki yıl bizim bildiğimiz yıl/sene değildir.

Bizim bildiğimiz - on iki ay/365 gün- “yıl/sene” , “âm” sözcüğüyle ifade edilir.

"العامÂM" sözcüğü , “yaz ve kışı kapsayan dönem” olarak tarif edilir. (Lisanü’l-Arab; 6/530, “avm” mad.)


"السنةSENE" sözcüğü ise aslında “şiddet, kıtlık, zorlu, iyiliğin azlığı” demektir ki, zorlu, meşakkatli geçen yıllara denir. (Lisanü’l-Arab; 4/720, “sene” mad.)

Kur’an’a baktığımızda da A’raf/130, Yusuf/42, 47, Ta Ha/40’ta da “sene” sözcüğünün “zorlu, sıkıntılı, kıtlıklı yıllar” anlamında kullanıldığını görmekteyiz.


Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16. April 2012, 04:41 PM   #9
Hasan Akçay
Uzman Üye
 
Üyelik tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 798
Tesekkür: 0
147 Mesajina 214 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 20
Hasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud ofHasan Akçay has much to be proud of
Standart

Alıntı:
dost1 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Buradaki yıl bizim bildiğimiz yıl/sene değildir.
Sayin dost1, siz burada derken acaba Kasas 27'den baska bir ayeti mi kastediyorsunuz?

Burada benim üzerinde durdugum ayet Kasas 27'dir. Kasas 27'de yil anlamina gelen hicbir kelime yok; el âm (العام) yok, el seneh (السنة) yok; hicec var.

Eger Tevbe 36'yi kastediyorsaniz orada da yil anlamina gelen hicbir kelime yok.

Sevgi ile,
Hasan Akcay

Konu Hasan Akçay tarafından (16. April 2012 Saat 08:26 PM ) değiştirilmiştir.
Hasan Akçay isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 16. April 2012, 08:34 PM   #10
dost1
Site Yöneticisi
 
dost1 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 2.936
Tesekkür: 3.498
1.077 Mesajina 2.376 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
dost1 is on a distinguished road
Standart

Selamun Aleykum! Değerli Hasan Akçay Kardeşim!

Siz, kasas 27 de yıl olmadığını belirtiyorsunuz. Ben de size katılıyor ve burada "yıl" diye sözü edilen sözcüğün bizim kullandığımız yıl/sene anlamında olmadığını belirtiyorum ve hazır konu açılmış iken Kur'an'da kullanılan "sene ve âm" sözcükleri ile ilgili açıklama yapıyorum.


Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.
__________________
Halil Ay
dost1 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
giriş, kassas, sûresi’ne, sûresi’ne


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 07:07 AM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam