hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > KIYAMET VE HESAP GÜNÜ > Kıyamet > Cehennem

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 30. September 2008, 10:09 PM   #1
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 163 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart Cehennem İle İlgili Meseleler

Cehennem konusunda bugüne kadar ileri sürülmüş ve günümüzde de sürülmeye devam eden pek çok Kur’an dışı iddia mevcuttur. Bu iddiaların Kur’an’ın gerçeklerinden ayrıldığı hususlar, onun aşağıdaki beş soruya getirdiği açıklamalar çerçevesinde toplanabilir:
- Herkes cehenneme girecek mi?
- Günahkâr Müslümanların ahiretteki hâli nice olacak?
- Cennet ve cehennem ebedî midir?
- Cehennem ebedî ama azap süreli midir?
- İyi insan olarak bilinip de Müslüman olmayan bazılarının ahirette hâli nasıl olacak?
Bu başlıklar altında yapılacak bir tahlil, bize göre hem “cehennem” konusunun temel meselelerini ortaya koyacak, hem de hurafelerle bulandırılmış zihinlerde gerekli temizliği yapacaktır.
HERKES CEHENNEME GİRECEK Mİ?
Hurafelerde, imanlı imansız herkesin, hatta peygamberlerin bile önce cehenneme uğrayacağı, daha sonra cennete gidecekleri yolunda iddialar ortaya atılmış ve Meryem suresinin 71. ayeti de bu “zum”a malzeme yapılmıştır:
68–72. Ayetler:
Bunun için Rabbine ant olsun ki; Biz onları ve şeytanları mutlaka haşredeceğiz. Sonra onları dizleri üzerine çökmüş hâlde cehennemin dış kenarında [mahşer alanında] mutlaka hazır bulunduracağız.
Sonra her gruptan, Rahman’a karşı kafa tutmada daha şiddetli davrananlar hangileriyse, onları mutlaka ayıracağız.
Sonra elbette ki Biz, oraya atılmaya kimlerin daha lâyık olduğunu daha iyi biliriz.
Ve Rabbinin üzerine almış olduğu kesinleşmiş bir hüküm olarak, içinizden oraya [cehennemin dış kenarına; mahşer alanına] uğramayacak hiç kimse yoktur.
Sonra Biz, takva sahibi olmuşları kurtarırız. Zalimleri de orada [cehennemin dış kenarında; mahşer alanında] dizleri üzerine çökmüş hâlde bırakırız.
Bu ayet gurubunda insanların haşr esnasında ne ile karşılaşacakları bildirilmektedir. Allah’ın bu bildirime yeminle başlaması, yapılan açıklamaların ne kadar ciddî olduğunu göstermektedir. Buna göre, peygamberler de dâhil olmak üzere tüm insanlar, şeytanlarıyla [kendi iblisleriyle] birlikte, cehennemin dış kenarında bulunan mahşer alanında toplanılacaktır. Peygamberler de dâhil herkesin bu toplanmada hazır bulunacağı, 71. ayetteki “Oraya uğramayacak hiç kimse yoktur” ifadesinden anlaşılmaktadır. Cehennemin dış kenarındaki bu toplanma, hesap vermek için olacak, takva sahipleri bir an evvel oradan kurtarılıp cennete yollanırlarken, müşrikler diz üstü, perişan bir hâlde, oradan itibaren [cehenneme bile girmeden] azap çekmeye başlayacaklardır.
Haşre dair Kur’an’da pek çok ayet vardır:
Saffat 22, 23: Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. (Toplayın da) İletin onları cahimin [cehennemin] yoluna doğru.
Casiye 28: Ve her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet, kendi kitabına çağırılır: “Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığı size verilecektir.”
Zümer 31: Sonra siz kesinlikle kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda tartışacaksınız.
Haşr, Allah’ın kesin olarak aldığı değişmez bir karardır. Ancak bu ürpertici tablo müminleri asla korkutmamalıdır. Çünkü Yüce Allah müminlerin mahşer alanında güvende olacaklarını bildirmektedir:
Enbiya 101, 102: Şüphesiz tarafımızdan kendilerine güzellik hazırlanan kimseler; işte onlar ondan [cehennemden] uzaklaştırılmışlardır.
Onlar, onun [cehennemin] uğultusunu duymazlar. Onlar, nefislerinin istediği şeyler içinde sürekli kalıcıdırlar.
Neml 89: Kim iyilik ve güzellik getirirse, onun için ondan [getirdiğinden] daha hayırlısı vardır. Ve onlar o gün korkudan güvende olanlardır.


Rabbimizin ifadeleri gayet açık olmasına rağmen, İslâm düşmanları bu konuya da el atmışlar ve ne yazık ki bu ayet grubunu malzeme yaparak insanların, özellikle de Müslüman ve müminlerin zihinlerinde çok yanlış bir inanç oluşturmaya muvaffak olmuşlardır. Bu anlayışa göre; bütün insanlar dünyada işlemiş oldukları günahları sebebiyle önce cehenneme atılacaklar ve orada belli bir süre azap çektikten sonra günahlarından arınmış olarak cennete gireceklerdir. Dirayetsiz tefsirciler ve mealciler ile kendinden öncekilerden kopya çekmeye alışmış olan ulema tarafından aslı astarı olmayan rivayetlere dayandırılarak topluma yerleştirilmiş olan bu inanç, Kur’an’a tamamen ters ve maalesef Yahudi zihniyetine uygun bir inançtır.
Ayeti ve konuyu daha iyi anlayabilmek için öncelikle “havl” sözcüğünün ne anlama geldiğini bilmek gerekir.
HAVL
“Havl” sözcüğünün esas anlamı “bir şeyin değişmesi, değişime uğrayıp başkasından ayırt edilmesi” demektir. İnsanın ve başka bir şeyin iç ve dış dünyası, bedeni, kazancı gibi değişken işlerin ve şeylerin durumunu ifade eden “hâl [durum, vaziyet]” sözcüğü de aslında aynı anlama gelmektedir. Zaten “hâl” sözcüğü de bu anlamıyla Türkçeleşmiştir. Ancak “havl” sözcüğü genellikle “sene” anlamında kullanılır. Bunun sebebi, Dünya üzerindeki sabit bir noktadan bakıldığında, Güneş’in ufuktaki aynı noktadan iki defa doğması veya batması arasında geçen zamanın bir sene olmasındandır. Başka bir ifade ile söylenecek olursa, Dünya üzerindeki sabit bir noktaya göre her gün değişik noktadan doğan ve batan Güneş, bu değişik noktaları kapsayan turunu bir senede tamamlayıp, değişimin başladığı noktaya bir sene sonra döndüğü için, değişimlerin bittiği süre olan bir yıla “havl” denir. Meselâ Araplar “Halet’id-dâr (ev/yurt değişti)” şeklindeki deyimle “evin üzerinden bir sene geçtiğini” ifade etmek isterler. Klâsik Arap dilinde bunların birçok örneği mevcuttur.
Çoğulu “ahval” ve “huvûl” olarak söylenen “havl” sözcüğü, Kur’an’da da birçok ayette “sene” anlamında kullanılmıştır:
Bakara 233: Ve anneler, çocuklarını, emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri maruf ile [geleneklere uygun olarak] bir borçtur. Her nefis [her kişi] ancak gücüne göre mükellef olur. -Çocuğu sebebiyle bir anne de, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın.- Vârise düşen de bunun aynıdır. Eğer ana ve baba birbirleriyle istişare edip, her ikisinin de rızasıyla çocuğu memeden ayırmak isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz vereceğinizi maruf ile [geleneklere, günün şartlarına uygun olarak] verdikten sonra bunda da size bir günah yoktur. Ve Allah’a takvalı davranın ve bilin ki, Allah yaptığınız şeyleri görendir.
Bakara 240: Ve sizden eşler bırakarak vefat edecek olanlar, eşleri için senesinekadar evlerinden çıkarılmaksızın kendilerine yetecek bir malı vasiyet ederler. …
Kaynak olarak seçtiğimiz lügatlerde sözcük hakkında şu açıklamalar yer almaktadır: “Bir şeyin havli, üzerine dönebilecek, çevrilebilecek tarafıdır. Yani bir şeyin değiştiğini gösteren, belli eden tarafı [dış yüzü, dış kenarı] o şeyin havlidir.“Hile” sözcüğü de “havl” sözcüğünden gelir. (Tacü’l-Arus; c:14 s:179–186, Lisanü’l-Arab; c:2 s:664–673, Müfredat; s:137, 138)
“Havl” sözcüğü Kur’an’da 17 kez geçmektedir. Bunlardan ikisi (Bakara/233, 240) “sene” anlamında; 15 tanesi de (Meryem/68, Zümer/75, Âl-i Imran/159, Tövbe/101, 120, Ahkaf/27, Bakara/17, İsra/1, Şuara/25, 34, Mümin/7, En’âm/92, Ankebut/67, Neml/8, Şura/7) “bir şeyin dış kenarlarından birisi” anlamında kullanılmıştır. “Havl” sözcüğü Türkçemize “havlu [avlu, yapının yanı başında duvarla çevrili yer]” olarak geçmiştir.
Bu sözcük ile ilgili olarak yine çok önemli bir nokta, İsra suresinin 1. ayetinde işlenecektir.
Görüldüğü gibi, “havl” sözcüğünün anlamına göre ayette “havl-i cehennem” olarak belirtilen mahşer yeri “cehennemin dış kenarı, yanı başı” demektir. Burası ise gidilecek bir yer olup cehennem gibi girilecek bir yer değildir. Ayetlerin açık ifadesinden anlaşıldığına göre, mahşer günü toplanma, sorgu sual, ayrışma, yani cennete ve cehenneme sevk buradan [havl-i cehennemden / cehennemin dış kenarından, yanı başından] yapılacaktır. Herkesin diz üstünde bulundurulacağı bu yerde [cehennemin dış kenarında] sadece zalimlerin bırakılacağı ve muttakilerin oradan kurtarılacağı hususuna dikkat edilirse, konunun hiç de hurafelerde anlatıldığı gibi topluca cehenneme giriş şeklinde olmayacağı anlaşılmaktadır.
Bu yanlış anlamlandırmanın kaynağı, hiç şüphesiz, İslâm düşmanları ve Müslümanlar arasında da çok sayıda bulunan “Samiri”lerdir. Yaygınlaşarak pekişmesinin kabahati ise, İslâm düşmanlarının ve “Samiri”lerin bu tür yalanlarını Kur’an ayetleriyle doğrulamadan ve akıl ile sorgulamadan kabul eden Müslümanlarda aranmalıdır.
Ayetler bu kadar açıkken anlamların bu derece çarpıtılmasında bize göre üç türlü gayret rol oynamıştır:
- Meryem suresinin 71. ayeti, siyak ve sibakından koparılmıştır.
- Ayette geçen “variduhâ” ifadesindeki “hâ” zamiri “cehennem”e irca edilmiş, yani “cehennem” sözcüğüne işareten gönderme yapılmıştır.
- Her hurafede olduğu gibi birçok rivayet uydurularak yukarıdaki gayretler desteklenmiştir.
Herkes tarafından gayet iyi bilinir ki, eğer bir cümle, içinde bulunduğu pasajdan ayrı olarak değerlendirilirse, pasajdaki anlam bütünlüğü bozulur ve böyle bir durumda yanlış anlaşılmalar kaçınılmaz olur. Bu kural bütün metinler için geçerlidir. Ayetlerden yanlış anlamlar çıkartılmaması için bu kurala özellikle titizlik gösterilmesi gerekir. Ancak eğer ihmal ediliyorsa, bu ya Müslümanların büyük bir zaafı, ya da kötü niyetlilerin bir kastı olarak değerlendirilmelidir.
Yine herkesçe bilinen bir kural da, cümledeki bir zamirin merciinin o zamirden önce lâfzen, manen veya hükmen zikredilmiş olması zorunluluğudur. Çünkü bir zamirin kime dönük olduğu ancak bu merciin daha önce belirtilmiş olmasına bağlıdır. Bu kural doğrultusunda 71. ayette bulunan “ha” zamirinin mercii olarak gösterilen “cehennem” sözcüğü, ayette müstakil olarak değil, isim tamlaması hâlinde, yani “havle cehennem [cehennemin dış kenarı]” şeklinde yer almıştır. Bu durumda zamirin merciinin bu isim tamlamasının tamamı olması zorunluluğu vardır. Bu, aranan merciin “cehennemin dış kenarı” olduğunu anlamına gelir. Bu bilgiler ışığı altında, insanların diz üstü çökmüş vaziyette hazır bulundurulacağı ve bazılarının bu durumda bırakılacağı yerin “cehennem” değil, “cehennemin dış kenarı” olduğu anlaşılır. Nitekim bu basit kuralı ihmal ederek zamirin merciini “cehennem” olarak gösteren tefsircilerin yapmış oldukları hata, yukarıda verdiğimiz Enbiya suresinin 101, 102. ve Neml suresinin 89. ayetlerinde gün gibi ortaya çıkarılmış ve Rabbimiz bu ayetlerde muttakilerin cehennemden uzaklaştırılacaklarını ve güvende olacaklarını beyan buyurmuştur.
Diğer taraftan, herkesin cehenneme sokulması şeklinde yapılan çarpıtma veya hatalı anlamlandırmalar, peygamberlerin [özellikle peygamberimizin] de cehenneme gireceği sonucunu ortaya çıkarınca, bu uydurmacılar ne yapacaklarını iyice şaşırmışlar, hatalarından dönmek için nasıl bir çıkış yolu bulacaklarını bilememişler ve içinde bulundukları şaşkınlıkla bin bir türlü saçma sapan, mide bulandıran fikirler üretmişlerdir. Bazısı müminlerin cehenneme girmesinde hikmet arayan, bazısı ateşsiz cehennem ve yakmayan ateş icat eden, bazısı cehennemin içine tünel kazan, bazısı da cehennemin üstüne köprü kuran bu kişiler, tabiî ki meseleye bir çözüm üretememişler ve en sonunda kelimenin tam anlamıyla havlu atmışlardır.
Bu konudaki rivayetlerden on yedisi İbn-i Abbas’a, dördü de peygamberimizin eşi Hafsa’ya dayandırılmış, birbiriyle çelişik bu rivayetlere ve aynı türdeki daha nicelerine değişik kitaplarda yer verilmiştir. Mesela İbn-i Kesir’de bunların hepsi de yer almıştır.
Sonuç olarak, bu konuyu anlamak için hayalî anlatımlar yerine tafsilâtlı ve apaçık olan Kitab’ımıza bakmak ve “ba’s [diriliş]” vakti ile cennet veya cehenneme giriş arasındaki dönemi [mahşeri ve mahşerde yaşananları] göz önünde bulundurmak yeterlidir. Çünkü konu, insanların daha iyi anlamasını sağlamak için birçoğu temsilen canlandırılmış sahneler hâlinde Kur’an’da pek çok ayette açıklanmıştır. (Bakınız: Âl-i Imran/9, Nisa/172–175, En’âm/94, A’raf/6–9, Yunus/45, İbrahim/49, 50, Hicr/25, Nahl/84–89, İsra/71, Kehf/47, 48, 87, 99, Meryem/93–95, Ta Ha/108, Sebe’/40–45, Ya Sin/51–67, Zümer/68–75, Fussılet/19–25, Duhan/40–42, Casiye/28–32, Kaf/20–35, Teğabün/9, Hakkah/13–39, Kıyamet/10–15, Mürselat/29–44, Nebe’/18–40, Zelzele/6)
Siyak ve sibakından koparılan Meryem/71’in içinde bulunduğu paragraf [68–72. ayetler] yukarıdaki ayetler ışığında değerlendirildiğinde, peygamberler de dâhil olmak üzere herkesin hesap vermek üzere haşr mahallinde toplanacağı anlaşılmaktadır. Bu toplanma, Allah tarafından “hatmen makzıyyen [kesin, son, değişmez]” bir karar olarak uygulanacaktır. Toplanma yerinin de “havl-i cehennem [cehennemin kenarı]” olduğu bildirilmektedir. Burası “girilecek” bir yer değil, sorgu sualden sonraki ayrışmaya göre insanların cennete veya cehenneme sevk edilecekleri yerdir.
“Herkes cehenneme girecek mi?” sorusuna “evet” cevabını üretenler, bütün insanların önce dünyada işlemiş oldukları günahları sebebi ile cehenneme atılacaklarını ve orada belli bir zaman azap çektikten sonra günahlarından arınmış olarak cennete gideceklerini iddia etmişlerdir. Kur’an’a ters ve Yahudi zihniyetine denk olan bu iddia, kendilerinden öncekilerden alıntı yapmaya alışmış bazı taklitçiler tarafından asılsız rivayetlerle de desteklenerek toplumda yaygınlaştırılmış ve zamanla bir “inanç” hâline dönüşmüştür. Oysa itikatta zanna yer yoktur. Şekk üzerine yakin bina edilemeyeceği için, Kur’an’dan onay almayan bir fikir de itikat olarak benimsenemez. Nitekim cehenneme kimlerin, niçin gidecekleri Kur’an’da açık seçik belirtilmiştir: “Azgınlar, zalimler, hüsrana uğrayanlar, Hakk’a karşı duranlar, sapık ve kâfir atalarının izinden gidenler, doğru yoldan sapanlar, sapık yalancılar, Allah’ın yolunu değiştirmek isteyenler, Allah yolundan men edenler, Allah’a ve elçisine karşı gelenler, gönderilen kitap ve peygamberleri yalanlayanlar, Allah’a karşı yalan uyduranlar, ahireti inkâr edenler, ayetleri inkâr eden ve onlara karşı büyüklük taslayanlar, ayetleri yalan sayanlar, kıyameti yalanlayanlar, cehennemi yalanlayanlar, hesap gününü inkâr edenler, hesaba çekileceğini ummayanlar, haddi aşanlar ve Rabblerine inanmayanlar, namaz kılanlardan olmayanlar, sefahate dalanlar, malın mülkün kendisini ebedî kılacağını sananlar, büyüklük taslayanlar, yalnız kendini güçlü ve değerli sananlar, yeniden dirilmeyi inkâr edenler, şirk koşanlar, putlara tapanlar, ahiret hayatından şüphe edenler, ilâhlık iddia edenler, Allah’a kulluğa tenezzül etmeyenler …”
Bu listeye bakıldığında, cehenneme herkesin girmeyeceği, girecek olanların sadece kâfirler ve müşrikler olduğu hemen görülmektedir. Zaten aşağıdaki ayetler de konuyu net olarak ortaya koymaktadır:
Ta Ha 48: Doğrusu bize vahyedildi ki, azap yalanlayıp sırt çevirenindir.
Nahl 27: … İşte bugün rezalet ve kötülük inkâr edenlere aittir.
GÜNAHKÂR MÜSLÜMANLARIN AHİRETTEKİ HÂLİ NİCE OLACAK?
Yüce Allah, tövbe etmemizi emrederek bizlere tövbe kapılarını açmış ve cahillikle günah işlemiş kimseleri affedeceğini bildirmiştir. Bir adı da “Tevvab [Tövbeleri Çokça Kabul Eden]” olan Rabbimiz, günahkâr Müslümanları affedecek, onları cehenneme atmayacaktır:
Ankebut 1–7: Elif, Lâm, Mim.
İnsanlar, sınanmadan, yalnızca “inanıyoruz” demeleriyle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?
Oysa Biz, hiç kuşkusuz, bunlardan öncekileri de sınamıştık. Öyleyse Allah, elbette gerçeği söyleyenleri bilir ve hiç kuşkusuz yalancıları da bilir.
Yoksa kötülük yapanlar, Bizden kaçabileceklerini mi sanıyorlar? Karar verdikleri şey, ne kötüdür!
Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, evet, Allah’ın belirlediği zaman yoldadır. O duyandır, bilendir.
Ve kim savaşırsa, ancak kendisi için savaşır. Evet, Allah, gerçekten dünyalara karşı zengindir.
Ve inanan ve iyi işler yapanlara gelince, onların kötülüklerini, elbette sileceğiz ve onlara yaptıklarının daha güzeli ile karşılık vereceğiz.
Günah işleyen herkesin [Müslümanlar dâhil] önce cehennemde günahlarının cezasını çekecekleri, sonra da cennete gönderilecekleri yolundaki, Kur’an’dan onay alması mümkün olmayan rivayetler “haber-i vahit” türündedirler ve bu sebeple din konusunda delil sayılamazlar. Dolayısıyla, yukarıda da söylediğimiz gibi cehenneme sadece müşrikler, kâfirler girecektir.
CENNET VE CEHENNEM EBEDÎ MİDİR?
Kur’an, dünya hayatının geçici, ahiret hayatının ise ebedî olduğunu defalarca tekrarlamış ve ahiret yurdunu “beka [devamlı kalıcılık] yurdu” olarak nitelemiştir. Dolayısıyla ahiret hayatında müminlerin mükâfatlandırılacağı cennet ile isyan ehlinin cezalandırılacağı cehennem birer ebedîlik yurdu olmak durumundadırlar. Zaten Kur’an’ın birçok ayetinde müminlerin cennette, kâfirlerin ise cehennemde ebedî olarak kalacakları bildirilmek suretiyle bu husus açıkça belirtilmiştir.
Bir an için bunun aksi düşünülecek olsa, yani Allah’ın insanlara malları ve canları karşılığında sattığı cennet yurdu geçici bir mekân olsa, bu takdirde Allah’ın kullarına “sonu gelmeyen nimet”i vermeyi vaat ettiği ebedî “Dâru’l-Emân”ın neresi olduğu sorusu gündeme gelecektir. Kur’an’da cennetten başka böyle bir yerin varlığı hakkında herhangi bir malûmat yoktur. Diğer taraftan Kur’an’da süreklilik arz eden bir ceza mahalli olarak tanıtılan cehenneme girenlerin oradan çıkacağına, çıkabileceğine, çıkarılacağına dair en ufak bir işaret yoktur. Tam aksine, ayetler cehenneme sokulanların orada ebedî olarak kalacaklarını bildirmektedir:
Bakara 39: Küfre sapıp ayetlerimizi yalanlayalar ise, ateş ehlidirler, onlar orada (ebedî olarak) kalıcıdırlar.
Âl-i Imran 116: İnkâr eden kimselerin malları ve çocukları, Allah’tan yana onlara bir fayda vermeyecektir. İşte onlar ateş ehlidirler, onlar orada (ebedî olarak) kalıcıdırlar.
Bakara 161, 162: İnkâr edip de o hâlde ölenler var ya, işte, Allah’ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti onlaradır.
Onlar lânette (ebedî olarak) kalıcıdırlar. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmayacaktır da.
Tövbe 68: Allah, münafık erkek ve kadınlara ve inkârcılara, ebedî kalacakları cehennem ateşini vaat etmiştir. O, onlara yeter. Allah onlara lânet etmiştir! Ve onlara kalıcı bir azap vardır.
Zümer 71, 72: İnkâr edenler, bölük bölük cehenneme doğru sürülür. Nihayet oraya vardıklarında kapıları açılır; bekçileri onlara: “Size içinizden Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi?” derler. Onlar: “Evet geldi, lâkin azap sözü inkârcılara hak olmuştur.” derler.
Onlara: “(Ebedî olarak) kalacağınız cehennemin kapılarından girin; böbürlenenlerin durağı ne kötüdür!” denir.
Mümin 69–76: Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanları görmez misin? Nasıl da döndürülüyorlar? Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir. Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar. Sonra onlara: “Allah’ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir?” denir. Onlar: “Bizden uzaklaştılar; hayır, biz zaten önceleri hiç bir şeye kulluk etmiyorduk” derler. İşte Allah inkârcıları böyle saptırır. Onlara: “İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. (Ebedî olarak) kalacağınız cehenneme kapılarından girin!” denir. Büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür!
Cinn 23: Benim yaptığım yalnız, Allah katından olanı, O’nun gönderdiklerini tebliğdir. Allah’a ve peygamberine kim karşı gelirse ona, içinde ebedî/sonsuz ve temelli kalınacak cehennem ateşi vardır.
Nisa 93: Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde (ebedî olarak) kalmak üzere cehennemdir. Ve Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve onun için büyük azap hazırlamıştır.
Nisa 14: Kim Allah’a ve Peygamberine baş kaldırır ve yasalarını aşarsa, onu, içinde (ebedî olarak) kalmak üzere cehenneme sokar. Ve alçaltıcı azap onun içindir.
Furkan 68, 69: Onlar, Allah’ın yanında başka ilâh tutup ona yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa, cezasını bulur. Kıyamet günü azabı kat kat olur, orada, alçaltılarak ebedî olarak kalır.


Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Bakara/162, 257, Maide/37, 80, Tevbe/68, Yunus/52, Hud/106, 107, Furkan/11, 69, Secde/14, 20, Fatır/36, 37, Zümer/40, 72, Fussılet/28, Şûra/44, 45, Haşr/17.
Bazıları, azap ayetlerinde geçen “hulûd” sözcüğünün “uzun süreli kalış”ı ifade edip ebedîliği [sonsuzluğu] ifade etmediğini iddia ederek cehennemin ve cehennem azabının ebedî olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Oysa Kur’an’da hem cennetin hem de cehennemin sürekliliği aynı sözcüklerle [“hulud” ve “ebed”] ifade edilmiş, her iki mekân için de aynı kalıplar ve aynı ifade biçimi kullanılmıştır. Bir sözcüğün, bir yer için sonsuz, bir başka yer için sonlu anlamına gelmesi söz konusu olamayacağına göre, bu sözcüklerden cennetin “devamlı” olduğu gibi cehennemin de “devamlı” olduğu sonucu çıkmaktadır. Ama biz, bu hususun daha da netlik kazanması için, “hulûd” ve “ebed” sözcüklerinin lügat anlamlarının ve Kur’an’da kullanıldıkları yerler itibarıyla kazandıkları anlamların üzerinde durmakta yarar görüyoruz:
Noktalı “ha” harfiyle yazılan “halede” fiili ile bu fiilden türeyen “yahlüdü”, “hulden”, “hulûden” şeklindeki türevleri “devam etmek, kalmak, uzun zaman kalmak” anlamına gelir. Aynı şekilde, “halede” sözcüğünün içinde yer aldığı bileşik ifadeler de devamlılığı, sürekliliği ifade ederler. Meselâ, “halede ileyhi [meyletmek]”, “halede bihi [devam etmek, bağlı kalmak]”, “haledehû [ebedî, devamlı kalmak, ebedîleştirmek]” anlamlarına gelmektedir. (el-Müfredat; hld mad.)
Sözcükler bazen bulundukları cümlenin veya pasajın genel anlamı doğrultusunda lügat anlamlarından başka anlamlar da kazanabildiklerinden, “halede” sözcüğünün Kur’an’da nerelerde kullanıldığına da bakılması gerekir:
Enbiya 7, 8: Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz bazı peygamberler gönderdik. Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.
Biz onları yemek yemeyen varlıklar kılmadık. Ve onlar ölümsüz/ebedî de değillerdi.
Yukarıdaki 8. ayette “Ve onlar ölümsüz/ebedî de değillerdi” şeklinde çevirdiğimiz “ve mâ kânû hâlidiyn” ifadesindeki “halidiyn” sözcüğü, başına olumsuzluk edatı getirilmek suretiyle “dünyada ebedî kalmamak” anlamında kullanılmıştır.
Hud 105–108: O gün geldiğinde Allah’ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. O gün insanlardan bir kısmı bedbaht, bir kısmı da mutludur.
Bedbaht olanlar cehennem ateşindedirler. Onların orada öyle bir soluk alış verileri vardır ki; gökler ve yer durdukça onlar da o ateşte ebedî kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapmaya kadirdir.
Mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça cennette ebedî olarak kalacaklardır, ancak Rabbinin dilediği müstesna. Bu ardı arkası kesilmeyen bir ikramdır.
Bu ayetlerde geçen ve yukarıda söylediğimiz gibi süreklilik ifade eden “halidiyne fiha” ifadesi hem cennet ve cehennem için aynı kalıpta kullanılmış, hem de “dâme [sürekli, devamlı]” sözcüğüyle desteklenmiştir. 108. ayetin sonundaki “Bu bitmeyen / arkası kesilmeyen sürekli bir ikramdır” ifadesi ise bu anlamı pekiştirmektedir. Ayrıca herhangi bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek amacıyla, yukarıdaki ayetlerle ilgili olarak iki hususun daha açıklanmasında yarar görüyoruz:
- Ayetlerde geçen “yer ve gök durdukça” tabiri sadece Arapçada değil, başka birçok dilde de sonsuzluğu belirten bir deyimdir.
- “Allah’ın dilemesi müstesna” ifadesi, Allah’ın dilediğini yapmaya muktedir olduğu, her şeyin nihai kararını ancak Allah’ın vereceği, Allah’ın kimseden izin almayacağı ve kimseye hesap vermeyeceği anlamına gelen kısa ve kalıplaşmış bir ifadedir. Yoksa bu ifade Allah’ın vaadinden dönebileceği anlamına gelmez. Çünkü O, vaat ettiğini mutlaka yerine getirir ve vaadinden asla dönmez.
Sözlüklerde yer alan “El-ebedü [ebed]” sözcüğünün anlamı “sonsuzluk, sınırsız zaman, kadim, ezeli, daim” (Tacü’l Arus; c.4 S.327, ebd mad.) demektir. Çoğul hâli “abad” ve “ubud” şeklindedir. “Hulûd” sözcüğü gibi “ebed” sözcüğünün de türevleri aynı anlam eksenindedir. Meselâ: “Ebediyyü”, ebedî, sonsuz, daim; “ebedîyyetü”, sonsuzluk, ahiret; “ile’l-ebedi”, ebediyyen, daima; “ebeden” ise daima, her zaman, hiç anlamlarına gelmektedir.
“Ebed” sözcüğünün “uzun zaman” anlamını ifade etmesi, ancak dünyada herhangi bir şey için kullanılması hâlinde mümkündür. Mesela “Bu devlet ebediyen yaşayacaktır” ifadesindeki ebediyet, dünyanın ömrü ile sınırlıdır. Çünkü dünya ebedî değilken onun üzerindeki bir şeyin ebedî olması mantıksızdır. Dolayısıyla, bu tür kullanımlarda sözcük “uzun zaman” anlamına gelmektedir. Sözcük Allah ve ahiret için kullanıldığında ise anlamı kesinlikle “sonsuzluk” ifade eder.
“Ebed” sözcüğünün Kur’an’da nasıl kullanıldığı konusunda Nisa suresinin aşağıdaki ayetleri de gayet açık bir örnektir. Cehennemin devamlı ve ebedî olduğu, bu ayetlerde de “halidiyne fiha ebeda” ifadesiyle beyan edilmektedir:
Nisa 168, 169: Şüphe yoktur ki inkâr edip zulmedenleri Allah bağışlayacak değildir. Onları içinde temelli ve ebedî kalacakları cehennem yolundan başka bir yola da iletecek değildir. Bu Allah’a kolaydır.
Bu ayetler, azabın ve cehennemin devamlı olmadığını söyleyenlerin çok iyi incelemeleri gereken ayetlerdir. Çünkü Yüce Allah bu ayetlerde kâfir ve zalimleri asla bağışlamayacağını, onların sürekli cehennemde kalacaklarını ve cezalarının devamlı olacağını bildirmektedir. Ayetlerin sonunda yer alan “Bu Allah’a kolaydır” ifadesi ise, cezaların ve cehennemin ebedî olduğuna aklı yatmayanlara ve kimilerinin kanını donduran böylesine bir cezayı Allah’ın adaleti ile bağdaştıramayıp Allah’a adalet dersi vermeye kalkanlara yöneliktir. Bu ifade ile Yüce Allah sanki onlara “Siz kabul etmeseniz de bu böyledir!” demektedir.
Zühruf 74–78: Muhakkak ki kâfirler cehennem azabında ebedîdirler. Kendilerinden azap hiç hafifletilmeyecektir. Onlar kurtulmaktan da ümitlerini kesmişlerdir. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim kimselerdi.
(Cehennem bekçisine) “Ey Malik, artık Rabbin bizim işimizi bitirsin” diye seslenirler. Malik de: “Siz böyle kalacaksınız!” der. Ant olsun ki biz gerçeği getirdik, fakat çoğunuz gerçekten hoşlanmadınız.
Cehennem azabının ebedî olduğunu bildiren bu ayetlerdeki “müks, makis” sözcüğü “ikamet etmek, bir yerde durup beklemek” (Lisanü’l Arab; c.8, s.337 mks mad.) anlamına gelmektedir. Yani Malik’in ifadesiyle kâfirlere “Sizin ikametgâhınız burasıdır, siz artık buralısınız, başka yeriniz yok!” denilmektedir. “Müks” sözcüğünden başka, Kur’an’da kullanılan “seva” ve “lübs” sözcükleri de “ikamet edilen yer” anlamındadır. Bu sözcüklerle ifade edilen “ikamet etme” kavramı Kur’an’da hem Zühruf suresinin 77. ayetinde olduğu gibi cehennem için, hem de Kehf suresinde olduğu gibi cennet için kullanılmıştır:
Kehf 1–4: Hamd olsun o Allah’a ki, kendi katından şiddetli bir azabı haber vermek ve salih amel işleyen müminlere, içinde ebediyen kalacakları cenneti ve güzel bir mükâfatı müjdelemek ve “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için, kuluna içinde hiçbir eğrilik ve tezat bulunmayan dosdoğru kitabı indirmiştir.
Kehf suresinin 3. ayetinde geçen “makis” sözcüğü “ikamet edilen, kalınan yer” anlamındadır. Keza, “peltek se, vav, ya” ile yazılan “seva” sözcüğü de “makis” sözcüğü ile eş anlamlı olup yine “ikamet etmek, sabit olmak”(el-Müfredat; svy mad.) anlamına gelmektedir. Rabbimiz “müks” sözcüğünü Ra’d suresinin 13. ayetinde, yağmur suyunun köpüğünün gidip faydalı olan kısmının yerde kalmasını belirtmek için kullanmıştır.
Sonuç olarak şu söylenebilir: Ayetler manalandırılırken, ayette bulunan sözcüklerin Kur’an bütünlüğü içinde kazandığı anlamlara dikkat edilmeli, sözcüklerin lügat anlamları arasından ayetteki vakıaya uygun olanı seçilmelidir. Bunu konumuzla ilgili bir örnekle açıklayabiliriz: Allah Kur’an’da ebediyet âleminde sonu gelmeyen nimetler ikram edeceği müjdesini vererek inanan kullarının yüzlerini güldürmekte, zalim ve kâfir kullarının içlerini karartmak için de onları sonsuz azapla tehdit etmektedir. Hâl böyleyken, yukarıdaki ayetlerde geçen “ebedîlik cenneti” ve “devamlı kalınacak yer” anlamları yerine, “geçici cennet” ve “bir müddet kalınacak yer” anlamları konulursa, Allah’ın kullarına olan vaadinin geçici mekânlar için söz konusu olduğu gibi yanlış bir algılama ortaya çıkar. Bu yanlış algılama ise vaadin [mükâfatın] cazibesini, vaîdin [cezanın] de korkusunu sorgulanır hâle getirebilir. Böyle yanlışlara düşmemek ve doğru anlamlara ulaşmak için sözcüklerin Kur’an bütünlüğü içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Söz konusu sözcükler Kur’an’da bir örgü gibi birbirini tamamlayacak şekilde ve hep devamlılığı, sonsuzluğu ifade edecek anlamlarda kullanılmıştır. Zaten Kur’an’ın bütüncül mesajı da bu anlamları desteklemektedir.
Ayrıca bu sözcükler Kur’an’da soyut birer kavram olarak değil, anlamlarının kavranmasını kolaylaştıracak biçimde belirli bir inanışa, anlayışa dayanan ve temsilî anlatımlarla somutlaştırılmış bir âlemin niteliğini belirtmek için kullanılmıştır.
Furkan 13–16: Elleri boyunlarına bağlanmış olarak cehennemin dar bir yerine atıldıkları zaman, oracıkta hemen yok olup gitmeyi isterler.
(Onlara) “Bir defa yok olmayı değil, birçok defa yok olmayı isteyin!” denir.
De ki: “Bu mu daha iyidir yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi? Orası onlar için bir mükâfat ve gidilecek güzel bir yerdir.
Onlara orada temelli kalmak üzere diledikleri her şey vardır. Bu, Rabbinin yerine getirilmesini istediği bir vaattir.
CEHENNEM EBEDÎ AMA AZAP SÜRELİ MİDİR?
Bu soru ekseninde ileri sürülen iddialarda cennet ehlinin ebedî olarak cennette kalmasında hiçbir mahzur görülmemiştir. Bunlara göre sorun, cehennem ehlinin cehennemde ebedî olarak cezalandırılmasındadır.
Cehennem azabının ebedîliği konusu tarih boyunca tartışılmış ve çeşitli gerekçeler gösterilerek değişik kesimler tarafından azabın ebedî olmadığı savunulmuştur. Meselâ Yahudiler, ellerindeki kitapta olmamasına rağmen tahrif sonucu Allah adına bir yalan uydurmuşlar ve ne kadar süre ile suç işlenirse cehennemde de o kadar süre kalınacağına inanmışlardır. Musa peygamberin aralarından ayrıldığı kırk gün zarfında Allah’a inanmayı bırakıp “altın”a tapmaları hakkında da “Biz kırk gün günah işledik, kırk gün yanacağız. Başka günlerde bize ateş dokunmaz” demişlerdir. Ancak “Yahudi mantığı” deyiminin tipik örneği olan “cehennemde sayılı gün kalma” şeklindeki icat Yüce Allah tarafından Âl-i Imran suresinin 24. ayetinde “uydurulmuş bir yalan” olarak nitelenmiş, Bakara suresinin 80. ayetinde de “bilmedikleri bir şeyin Allah’a isnat edilmesi” olarak tanımlanmıştır:
Âl-i Imran 24: Bunun sebebi, onların “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demeleridir. Uydurmuş oldukları yalanlar, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır.
Bakara 80: Dediler ki: “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize asla dokunmayacaktır.” De ki: “Allah’tan bir ahit mi aldınız? Allah, ahdine asla ters düşmez. Yoksa siz Allah’a isnat ederek, bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”


Kendilerine verilen kitabı tahrif ettikleri Kur’an ile sabit olan Yahudilerin bu uydurmaları sadece cehennem azabının süreli olduğu inancından ibaret değildir. Onların Yahudi ve Hıristiyanlardan başkasının cennete giremeyeceği (Bakara/111), yalnız kendilerinin Allah’ın dostları oldukları (Cuma/6) gibi başka kuruntuları da vardır. Ancak dünyada işledikleri yüzünden ölümü istememeleri de (Cuma/7) göstermektedir ki, söyledikleri bütün bu yalanlara kendileri de inanmamaktadırlar. Bu yalanları uydurmakla işledikleri günah, sıradan bir günah değildir. Nitekim Kur’an’ın birçok ayetinde Yahudilerin pek çok sebeple kâfirleştikleri bildirilmiştir. Küfür ise süreli değil, sürekli olan bir suçtur. Bir kâfirin “On gün kâfirlik edeyim, sonra imana gelirim” diye düşünmesi söz konusu olamaz. Kâfirin ömrü ebedî olsa, küfrü de ebedî olur:
Fatır 36–38: Ve şu inkâr eden kişiler, cehennem ateşi kendileri için olanlardır. Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler. Kendilerinden, onun [cehennem ateşinin] birazı da hafifletilmez. İşte Biz her aşırı inkârcıyı böyle cezalandırırız.
Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış
olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” -Sizi düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık zalimler için bir yardımcı da yoktur.-
Kesinlikle, Allah göklerin ve yerin gaybini bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini çok iyi bilendir.
En’âm 27, 28: Ve onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman: “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık!” deyiverdiklerini bir görsen!
Hayır, işin aslı daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı. Geri çevrilselerdi yine menedildikleri şeye mutlaka dönerlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar.
Küfrün ebedî olması gibi, iman da süreli [üç günlük, beş yıllık] değildir. Buna göre, nasıl imanın mükâfatı ebedî ise, küfrün cezası da ebedî olmak durumundadır.
Müslümanlar arasında cehennem azabının ebedîliğinin Allah’ın adalet ve sonsuz rahmetiyle, O’nun Rahman ve Rahîm sıfatlarıyla bağdaşmadığını düşünerek cehennem ehlinin cehennemde ebedî olarak kalmayacağını ya da ebedî olarak acı çekmeyeceklerini savunanlar da olmuştur. Kendi akıllarına göre Allah’a din öğretmeye çalışan bu kişilerin başında Muhyiddin-i Arabî gelmektedir.
Cehennem azabının geçici olduğunu savunan Müslümanlar, ileri sürdükleri görüşlerine, zayıf rivayetler yanında, bazı ayetlerde geçen sözcüklerin “yan anlamlarını” da delil olarak göstermişlerdir. Bunlardan birisi Nebe’ suresindedir:
Nebe’ 21–26: Cehennem, gerçekten azgınları bekleyen bir pusu ve onların dönüp dolaşıp gelecekleri yerleri olacaktır. Orada darlık/kıtlık içinde oldukları hâlde kalacaklardır. Orada, ne bir serinlik, ne de içilecek bir şey tadarlar. Sadece bir kaynar su, bir de irin. Uygun bir ceza olarak.
Yukarıdaki 23. ayette geçen “ احقابا ehkaben” sözcüğüne lügatlerde “bir yıldan fazla bir zaman”, “uzun zaman”, “seksen sene” gibi anlamlar verilmiştir. (Müfredat; hkb mad.) Ahiret yurdunun süreli olduğunu iddia edenler, lügatlerdeki bu süreleri ahiret yurdu için yeterli görmemiş olacaklar ki, sözcüğü “asırlarca, çağlar boyu” diye tercüme etmişlerdir. Cehennem azabının ebedî olmadığını ileri sürenler, bu iddialarını ahiret yurdunda kalınacak süreyi ifade eden “ahkaben” sözcüğünün bir zaman dilimini belirtmekte oluşuna dayandırmaktadırlar.
“Ahkaben” sözcüğüne aynı zamanda hâl ve durum bildiren bir anlam vermek de mümkündür. Şöyle ki: Dikkat edilirse, sözcüğün geçtiği ayetten sonraki ayetlerde, cehennemde bulunanların serinlik ve içecek bir şey tadamayacakları, aksine kaynar su ve irin içecekleri ve onlar için azaptan başka bir şeyin artırılmayacağı bildirilmektedir. Bu şartlardaki bir insanın kısa sürede “deve semerini bağlayan kayış”a veya “semerin yükünü bağlayan ip”e dönmesi kaçınılmazdır. İşte, “ الحقب el-hakabu” sözcüğünün çoğulu olan “ahkab” sözcüğü de bu anlama gelmektedir. Gerçekten de cehennemdeki onca azabın içinde kaynar su ve irin içen kimselerin zayıflama sonucunda kayışa veya ipe benzetilmeleri, içinde bulundukları durumu anlatmak için son derece uygun bir benzetmedir. Bize göre bu sözcükle ilgili en isabetli görüşü Zemahşerî dile getirmiştir: (el-Keşşaf)
Ayetteki “ehkaben” kelimesi, yağmuru, hayır ve bereketi az olduğunda kullanılan “hakıbe âmünâ” deyimiyle, bol rızık elde edemeyen kimse hakkında kullanılan “Hakıbe fülanün fe hüve hakıbe” ifadesine varıp dayanır ki, bunun çoğulu da “ehkâb” olur. Böylece, ayetteki bu kelime “onlar orada, bir darlık ve kıtlık içinde oldukları halde beklerler …” takdirinde, “ehkâben” kelimesi hal olarak mensup olmuş olur. “Orada ne bir serinlik, ne de içilecek bir şey tadarlar” ifadesi de bunun tefsiridir.
Cehennem azabının geçici olduğunu savunanların delil olarak ileri sürdükleri bir diğer husus da En’âm ve Hud surelerindeki ayetlerde geçen “Allah’ın dilediği hariç” ifadesidir:
En’âm 128: O gün Allah onların hepsini oraya toplayacak ve “Ey cinler [şeytanlar] topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız” diyecek. Onların insanlardan olan dostları da “Ey Rabbimiz! Biz birbirimizden faydalandık. Bizim için tayin ettiğin ecelin sonuna ulaştık” diyecekler. Allah da buyuracak ki: “Allah’ın dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer cehennem ateşidir.” Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir. Her şeyi bilendir.
Daha önce de söylediğimiz gibi, “Allah’ın dilediği hariç” ifadesi, her zaman ve her koşulda güç ve kudretin Allah’a ait olduğunu, O’nun dilediğini yapacağını vurgulayan bir ifadedir. Bu ifadenin cümlede bildirilen hükmün bir istisnası olduğuna işaret ettiğini düşünmek yanlıştır. Çünkü ayette Rabbimizin “En-nâru mesvaküm halidine fiha [Sizin ebedî kalacağınız ikametgâhınız ateştir].” sözlerine muhatap olanlar, “cinn” ve “ins”den şeytanlara tâbi olan kâfirlerdir. Rabbimiz ise, kâfirler için cehennemin ebedî olduğunu ve onların bağışlanmayacağını, Nisa suresinin 168, 169. ayetlerinde açıkça bildirmiştir. Dolayısıyla bu hükümde bir istisna olduğunu düşünmek, Nisa suresinin ayetleriyle çelişmek olur.
Hud; 106, 107: Bedbaht olanlar cehennem ateşindedirler. Onların orada öyle bir soluk alış verişleri vardır ki!
Gökler ve yer durdukça onlar orada o ateşin içinde ebedî kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. Şüphesiz
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
cehennem, meseleler, İle, İlgili


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 07:49 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam