hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > NÜZUL SIRASINA GÖRE TEBYîNÜ'L -KUR'AN İŞTE KUR'AN ve VİDEOLARI Hakkı Yılmaz > İniş Sırası ile Sureler > 40. Cinn Suresi

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 27. September 2008, 11:44 PM   #1
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart Cinn sûresi’ne giriş

“Kul uhıye” suresi de denilen Cinn suresi, Mekke’de 40. sırada inmiş olup, adını 1. ayette geçen “el cinn” sözcüğünden almıştır.
Surenin ilk bölümünde, Mekke’ye dışarıdan gelen bir grup yabancının Kur’an dinledikleri, dinledikleri Kur’an’dan etkilendikleri, inanmış olarak yurtlarına döndükleri ve yurtlarında da kendi halklarına anlattıkları (Kur’an’dan öğrendikleri gerçekler, eski inançlarının çürüklüğü) nakledilmiştir. Surede ayrıca gaybin bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu, tevhit ilkesi ve Kur’an’ın nitelikleri de yer almaktadır.
Cinn suresinin inmesi ile Mekke dışında da inanmış kişilerin var olduğu anlaşılmış ve bu kişilerin inananları destekleme kararı aldıkları öğrenilmiştir. Bu bilgi ise, başta peygamberimiz olmak üzere tüm inananlara manevî bir güç kaynağı olmuştur. Yani Cinn suresi, kılavuzu sadece Kur’an olan o günkü inananlar arasında böyle yararlı bir etki yapmıştır.
Buna karşılık, halk arasında meşhurlaşmış anlamı Kur’an öncesi zamanlara dayanan “cinn” sözcüğünü, Kur’an’da kullanılan anlamı dışında değerlendireler tarafından ise Cinn suresi hep yanlış anlaşılmıştır. Surenin doğru anlaşılmasını sağlayacağı düşüncesiyle biz, “Cinn Kavramı ve Kur’an’da Cinn” adlı yazımızı ve İslâm Ansiklopedisi’nden alıntıladığımız “Akabe Beyatleri” maddesini, ayetlerin tahliline geçmeden önce dikkatlerinize sunmuş bulunmaktayız:


“CİNN” KAVRAMI ve KUR’AN’DA “CİNN”

“Cinn” kavramı, “şeytan”, “İblis”, “melek” kavramları gibi muhtemelen tarih öncesinden itibaren insanların yaşamları içine girmiş kavramlardan biri olup, yine bu kavramlar gibi tüm dinlerde önemli bir yere sahip olmuştur. Ne var ki bu kavramların halk kültüründe edindiği yer, ilkel toplumların yaşadıkları ilkel koşullar içinde zihinlerinde oluşturdukları vehim ve kuruntulara dayalı inançların etkisinden kurtulamamıştır. Bugün de hâlâ, ilkel toplumlardan gelme yanlış anlayış ve inanışlar devam etmekte ve işin kötüsü bunlar dine fatura edilmektedir. Bizi ilgilendiren husus da budur. Biz, dinimizin saf, halis, Allah’a ait bir din olarak yaşanmasından yana olduğumuz için bu kavramları, içlerine yuvalanmış batıl inanç ve hurafelerden temizlemeyi bir görev olarak addetmekteyiz.
Halk kültürüne göre cin; “insan gibi yiyip içen, üreyen, inanan, bazen ehil insanlarca işçi gibi çalıştırılan, olağan üstü güç ve bilgilere sahip, insanları çarpan, istediklerine zarar veren, erdirici yüksek değerler ilham eden gizli destekçi güç, görünmeyen yaratık”tır.
Bu anlayış doğrultusunda halk arasında, psikolojik rahatsızlıklara uğramışlara, yüz felci olmuşlara… cin çarpmış, cin uğramış (uğrak olmuş) denmektedir. Eski dönemlerde ise başarılı, çalışkan zanaatkârlara, şairlere, kâhinlere hatta peygamberlere de “mecnun (cinlenmiş)” denirdi. Bundan maksat, onların delirmiş olduklarını anlatmak değil, cinler (görünmez varlıklar) tarafından desteklendiklerini, yardım gördüklerini ifade etmekti.
Günümüzde “cinn” kavramını doğru olarak öğrenebilmek için yapılacak ilk hareket, bu konuda şimdiye kadar bilinen ve halk arasında yaygın, kulaktan duyma anlayışın bir tarafa bırakılması olmalıdır.

“Cinn” sözcüğü, “cenn” kökünden türemiş bir sözcük olup sözcüğünün asıl anlamı; “bir şeyi duyulardan saklamak”tır. Arapçada“cennehülleylü (gece onu örttü)”, “ecennehü (onu örttürdü)”, “cenne aleyhi (üzerine örttü)” şekillerinde kullanılır. Nitekim Kur’an’da İbrahim peygamberi konu alan bir pasajda “fellema cenne aleyhilleylü (ne zaman ki gece kendisini sakladı, iyice karanlık çöktü)” diye yer almıştır (En’âm; 76).
Aşağıdaki sözcükler de “cnn” kökünden türemiştir:
Cennet: “Toprağı ağaç yapraklarıyla saklanmış yer” demektir.
Cinnet: “Aklı, fikri saklanmak, delirmek” demektir.
Cenin: Ana karnında saklandığı için bu adı almıştır.
Cünnet: Kalkan; kişiyi oktan mızraktan sakladığı için bu ad verilmiştir.

“Cinn” sözcüğü bütün eski ve yeni sözlüklerde; “İnsanın beş duyusuyla kavrayamadığı, algılanamayan, ama somut veya soyut, varlığı kesin olan güçler” olarak yer alır.
Sözlüklerdeki bu tarife göre melek ve şeytan terimleri de “cinn” kavramı kapsamına girmektedir. Yani her melek ve şeytan (algılanamadığı için) “cinn”dir. Ama her “cinn”in şeytan veya melek olduğu söylenemez.
Kur’an’dan ve eski kaynaklardan yaptığımız tespitlere göre “cinn” sözcüğü çok kapsamlı olarak kullanılmaktadır. Nitekim Araplar yavaş hareket ettiği için hareketi gözle izlenemeyen küçük bir yılan türüne “cann” derler. “Cann” sözcüğü bu anlamıyla Kur’an’da iki yerde; Kasas suresinin 31. ve Neml suresinin 10. ayetlerinde, Musa peygamberin asası ile ilgili olarak kullanılmıştır. Ayrıca “cinn” sözcüğü Kur’an’da “cinnet” kalıbıyla da yer almıştır.
“Cinn” sözcüğü, anlam olarak “insan” sözcüğünün karşıtıdır. Bu sebeple “cinn” sözcüğünü daha iyi anlamak için karşıtı olan “ins, insan” sözcüklerinin de bilinmesinde yarar vardır.

İns, insan:

Sözcük anlamı; “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran” demek olan “insan” sözcüğü, “fi’liyan” kalıbında olup “ens” sözcüğünden türemiştir. “İnsan” sözcüğünün aslı “insiyan” sözcüğüdür.
Sözcük, anlam olarak evrendeki tüm görünen (cisimli) varlıkları kapsamasına rağmen sadece insanlara isim olarak verilmiştir. Bunun nedeni, insanın yaratılış itibariyle ünsiyete muhtaç, yani sosyal bir varlık olmasıdır.
İbn-i Abbas gibi bazı tefsirciler “insan” sözcüğünün “nisyan” sözcüğünden türemiş olduğunu ve insanın verdiği sözleri unuttuğu için bu isimle isimlenmiş olduğunu söylemiş olsalar da bu görüş hem dil bilimcileri tarafından itibar görmemiştir hem de Kur’an’daki kullanıma ters düşmektedir.
Sözcük anlamı itibariyle birbirinin karşıtı olan “cinn” ve insan, varlık olarak da yaradılıştan gelen bir karşıtlık içindedirler. Böyle olduklarını da bize Kur’an göstermektedir:


İnsan ve “cinn”in yaratılışı:

Rahman; 14–15: O, insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan (değişken maddeden) yarattı.
Ve cannı ateşin dumansızından (enerjiden) yarattı.

Hicr; 26, 27: Ve hiç kuşkusuz biz, insanı (görünen, bilinen varlıkları) çınlayan kilden, işlenebilen çamurdan (hâlden hâle giren maddeden) yarattık.
Ve cannı daha önce, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden (engel tanımayan enerjiden) yaratmıştık.

Ayetler, insanın, “pişmiş çamurdan, kuru balçıktan, çınlayan kilden, işlenebilir çamurdan” yaratıldığını söylemektedir. Bu ifadeler, “madde”nin hâlden hâle girmesini çağrıştırmakta olup, insanın genel anlamda maddeden yaratıldığını anlatmaktadır. “Cann”ın, “ateşin dumansızından, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden” yaratıldığını söyleyen bu ifadeler ise, daha ilk bakışta akla “enerji”yi getirmektedir.
Öyleyse “cann ateşten yaratılmıştır” demek; “elektrik, manyetik dalgalar, ışın gibi gözükmez güçler, enerjiden yaratılmıştır” demektir. “İnsan topraktan yaratılmıştır” demek de; “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran cisimli varlıklar, maddeden yaratılmıştır” demektir.

Kur’an’da “cinn”:

“Cinn” sözcüğü Kur’an’da; melekler için, İblis için ve kendileri görülse de kimlikleri açıkça belli olmayan kişiler için kullanılmıştır:

1 – “Cinn” sözcüğünün Kur’an’da melekler için kullanılışı:

Saffat; 158: Onlar, Allah ile cinnlerarasında bir soy bağı (nesep) kurdular. Oysa ant olsun, cinnler de onların gerçekten hazır bulundurulacaklarını bilmişlerdir.

En’âm; 100: Ve cinnleri Allah’a ortak koştular. Oysa onları da O yaratmıştır. Bir de bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. O ise nitelendirdikleri şeylerden yücedir/ uzaktır.

Sebe; 41: Melekler derler ki: “Sen yücesin, bizim velimiz sensin, onlar değil. Hayır, onlar cinnlere tapmaktaydı ve çoğu onlara iman etmişlerdi.

Bu üç ayette “cinler” sözcüğü ile kastedilen “melekler”dir. Çünkü biz, Nahl; 57, Necm; 21, Saffat; 149, 153, Zühruf; 16, Tur; 39 ayetlerinden biliyoruz ki müşrikler, Allah ile melekler arasında soy bağı kurmuşlar, Allah’ın kızları olarak melekleri görmüşler ve Allah yerine meleklere tapmışlardır. Yani Kur’an, Allah’a ortak koşulan melekleri, Saffat; 158, En’âm; 100 ve Sebe; 41’de “cinn” olarak ifade etmiştir.

2 – Cinn sözcüğünün Kur’an’da İblis için kullanılışı:

Kehf; 50: Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinnlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, benim astımdan onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!

“İblis” konusunda ayrı bir çalışmamız olduğu için burada detaya girilmemiştir.

3 – Cinn sözcüğünün Kur’an’da kendileri görülse de kimlikleri açıkça belli olmayan kişiler için kullanılışı:

Bu başlık altında topladığımız cinnler ya da kişiler için Kur’an’da üç örnek mevcuttur:

a) Süleyman peygamberin cinleri:

Sebe; 12–14: Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgârı boyun eğdirdik; erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinnler de vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırırdık.
Ona dilediği şekilde kaleler/ mihraplar, heykeller/ manzara resimleri/ güzel motifler, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın.” Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır.
Böylece onun ölümünü gerçekleştirdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp düşünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinnler gaybi (Süleyman’ın öldüğünü) bilmiş olsalardı böylesine aşağılayıcı bir azap içinde kalıp yaşamazlardı.

Neml; 39: Cinnlerden İfrit: “Sen makamından kalkmadan önce, ben onu sana getiririm, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim.” dedi.


Görüldüğü gibi bu ayetlerde Süleyman peygamberin emrinde çalışan, ona zoraki hizmet eden “cinn”lerden bahsedilmektedir. Ve bunların hünerli zanaatkâr kimseler olduğu açıklanmaktadır.
Süleyman peygamberin emrine verilen bu “cinn”lerin kim olduklarını anlamak için, eldeki tarihî bilgilerin değerlendirilmesi gerekir. Süleyman peygamber, Yakup peygamberin soyundan gelen bir Beniisrail peygamberi olup, Davut peygamberin oğlu ve ülkesi İsrail’in hükümdarı idi (M.Ö. 10. yy ortaları). Süleyman peygamber hakkındaki bilgilerin hemen hemen tamamı, Ana Britannica ansiklopedisinin de belirttiği gibi (Cilt: 28, s: 434), Eski Ahit’ten kaynaklandığı için, bu bilgileri Tevrat’ın 1. Krallar ve 11. Tarihler bölümlerinden almayı daha uygun buluyor ve 11. Tarihler, bölümünün 11. Bab’ını aynen aktarıyoruz:

1- Ve Süleyman RABBİNismine bir ev ve kendi krallığı için bir ev yap*maya niyet etti. 2- Ve Süleyman yük ta*şıyan yetmiş bin adam ve dağlarda taş kesen seksen bin adam ve onların üze*rinde iş başı olan üç bin altı yüz adam saydı. 3- Ve Süleyman Sur kralı Huram’a gönderip dedi: “Babam Davud’a yaptığın gibi ve içinde oturmak için kendisine ev yapsın diye ona erz ağaç1arı gönder*diğin gibi, bana da öyle yap. 4- İste, ben Allah’a tahsis edeyim ve onun önünde hoş kokulu buhur yakayım diye, Allah’ım RABBİN ismine bir ev yapacağım ve o daimi huzur ekmeği için ve sabah akşam, Sebtlerde ve ay başlarında ve Allah’ımız RABBİNbelli bay*ramlarında yakılan takdimeler için ola*caktır. Bunlar İsrail üzerine ebedi kanundur. 5- Ve yapmak üzere olduğum ev büyüktür, çünkü Allah’ımız bütün ilah*lardan büyüktür. 6- Ve kimin kudreti var ki, ona bir ev yapsın? Çünkü gök ve göklerin göğü onu alamaz. Ve ben ki*mim ki, ona bir ev yapayım? Ancak onun önünde buhur yakmak için yapıyo*rum. 7- Ve şimdi, babam Davud’un hazır*lamış olduğu Yahuda’da ve Yeruşalim’*de yanımda bulunan hünerli adamlarla beraber olmak üzere bana bir adam gönder, altın ve gümüş ve tunç ve demir ve erguvani ve kırmızı ve lacivert işlerinde hünerli olsun ve her türlü oyma işlerini oyabilsin. 8- Ve bana Libnan’dan erz ağacı ve servi ve sandal ağacı gön*der: Çünkü bilirim ki, senin kulların Libnan’dan kereste kesmeği bilirler. 9- Ve iste. Bana bol kereste hazırlasınlar diye kullarım senin kullarınla beraber ola*caklar: Çünkü yapacağım ev büyük ve şaşılacak bir şey olacaktır. 10- Ve iste, se*nin kullarına, kereste kesenlere, yirmi bin ölçek dövülmüş buğday ve yirmi bin ölçek arpa, ve yirmi bin bata şarap, ve yirmi bin bat zeytin yağı veririm. 11- Ve Sur kralı Huram, Süleyman’a gönderdiği yazı ile cevap verdi: RABkavmini sevdiği için seni onların üzerine kral etti. 12- Ve Huram dedi: RABiçin bir ev ve kendi kra1lığı için bir ev yapacak olan basiret ve anlayış sahibi akıllı bir oğlu kral Davud’a veren, Göğü ve yeri yaratan RAB,İsrail’in Allah’ı mübarek olsun. 13- Ve iste, senin hünerli adamlarınla ve baban efendim Davud’un hünerli adamları ile beraber kendisine bir yer verilsin diye, hüner ve an1ayış sahibi bir adamı, benim Huram Babayı gönderdim. 14- Dan kızlarından bir kadı*nın oğludur, ve babası Surlu bir adamdı; altın ve gümüş, tunç, demir, taç ve kereste, erguvani, lacivert ve ince keten ve kırmızı işlemede ve her çeşit oyma işinde ve her çeşit icatta hünerlidir. 15- Ve efendimin söy1emiş olduğu buğdayı ve arpayı, zeytinyağını ve şarabı kullarına göndersin; 16- ve sana lazım olduğu kadar Libnan’dan kereste keseriz ve onu sallarla denizden Yafa’ya kadar sana getiririz ve sen onu Yerüşa1ime çıkarırsın. 17- Ve Süleyman, babası Davud’un İsrail diyarında olan bütün garipleri saydığı sayıdan sonra onları saydı ve yüz elli üç bin altı yüz kişi bulundular. 18- Ve onlardan yük taşıyan yetmiş bin ve dağlarda taş kesen seksen bin ve kavmi işletmek için iş başı olarak üç bin altı yüz kişi koydu.

Yukarıdaki bilgilere göre, Süleyman peygamberin hizmetinde bulunanlar, halk kültüründeki cinler değil, Süleyman peygamberin babası Davut peygamberin hünerli zanaatkâr adamları ve onlara ustabaşılık yapan Sur kralının gönderdiği Hurram Baba ile emrindeki hünerli kişilerdir.
Yani, burada da görmekteyiz ki “cinn” sözcüğü, başka ülkelerden getirilmiş hünerli zanaatkâr yabancı işçiler için kullanılmıştır.

b) Peygamberimizi dinleyen “cinn”ler:

Ahkâf; 29–32: Hani cinnlerden birkaçını, Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: “Kulak verin”, sonra bitirilince de kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.
Dediler ki: “Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve dosdoğru olan yola yöneltip iletmektedir.
Ey kavmimiz, Allah’a davet edene icabet edin ve ona iman edin; günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.”
Kim Allah’a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak değildir ve onun O’ndan başka velileri de yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.


Buradaki anlatım aşağıda göreceğiniz gibi Cinn suresinde de yer almıştır.

Cinn; 1–14: De ki, “Bana gerçekten şu vahyolundu: Cinnlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler: “Doğrusu biz hayranlık veren bir Kur’an dinledik.
O, gerçeğe ve doğruya yöneltip iletiyor. Bu yüzden biz ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.
Elbette bizim Rabbimizin şanı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.
Doğrusu şu: Bizim beyinsizlerimiz, Allah’a karşı bir sürü saçma şeyler söylemişler.
Hâlbuki biz, ins ve cinnin (hiçbir kimsenin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini zannediyorduk.
Bir de şu gerçek var: İnsten bazı kimseler cinnden bazı kimselere sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını artırırlardı.
Ve onlar, sizin de sandığınız gibi Allah’ın hiç kimseyi kesin olarak diriltmeyeceğini sanmışlardı.
Doğrusu biz göğü yokladık (falcılığı denedik); fakat onu güçlü koruyucular ve şihap / ateş alevleri, göz kamaştıran parıltılar, yakıcı ışınlarla kaplı bulduk.
Oysa gerçekte biz, dinlemek için onun oturma yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa hemen kendisini izleyen bir şihap bulur.
Doğrusu bilmiyoruz; yeryüzünde olanlara bir kötülük mü istendi, yoksa Rabbleri kendileri için bir hayır mı diledi.
Gerçek şu ki, bizden salih olanlar da vardır ve bunun dışında olanlar da. Biz türlü türlü yolların fırkaları olmuşuz.
Biz şüphesiz, Allah’ı yeryüzünde asla âciz bırakamayacağımızı, kaçmak suretiyle de onu hiçbir şekilde âciz bırakamayacağımızı anladık.
Elbette biz, o yol gösterici Kur’an’ı işitince, ona iman ettik. Artık kim Rabbine iman ederse, o ne eksileceğinden korkar ve ne de haksızlığa uğrayacağından.
Ve elbette bizden Müslüman olanlar da var, zulmedenler de. İşte Allah’a teslim olanlar, artık onlar gerçeği ve doğruyu bulmuş olanlardır.”
Bu iki ayet grubunda nefer bir sayıda (üç ile on arası) oldukları bildirilen cinnler, tüm tefsirlerde ve tarih kitaplarında ittifakla belirtildiği gibi, Nusaybin’den veya Yesrib’ten (Medine’den), kimliklerini açığa vurmadan peygamberimizin yanına gizlice gelip Kur’an dinleyen ve imana gelen, sonra da kavimlerini uyarmak için geri dönen Nusaybin’li veya Yesrib’li (Medine’li) Yahudilerdir. Hatta “Cinn Gecesi Hadisi” olarak şöhret bulmuş olan bir rivayete göre bu “cinn”ler, peygamberimizle birlikte ateş yakmışlar, yemek yemişlerdir ve peygamberimiz de “cinn”lerin izlerini başkalarına göstermiştir.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:44 PM   #2
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

c) “Cinn”lerin bahsettiği “cinn”ler:
Yukarıda mealini verdiğimiz Cinn suresine ait ayetler, peygamberimizi dinleyen “cinn”lerin memleketlerine dönüp kavimlerine anlattıklarının, Rabbimiz tarafından peygamberimize gayb haberi olarak bildirilmesidir. Dolayısıyla ayetlerdeki konuşmalar, “cinn”lerin konuşmalarıdır. Dikkat edilirse bu konuşmalar esnasında 6. ayette, konuşan “cinn”, kendilerini “ins” olarak niteleyip başkalarına “cinn” demektedir.
“İns” sözcüğünün; “tanınıp, bilinen”, “cinn” sözcüğünün de; “tanınmayan, yabancı” olan anlamlarını yerine koyduğumuzda, ayet, gayet mantıklı, anlaşılır şekilde şöyle çevrilebilir:

Cinn; 6: … İnsten (bizim tanıyıp bildiklerimizden) bazı kimseler, cinnden (tanımadığımız yabancılardan) bazı kimselere sığınırlardı. …

Bu ayette Nusaybin’li veya Yesrib’li (Medine’li) Yahudilerin sözünü ettiği “cinn”ler, bize göre, peygamberimiz aleyhinde propaganda yapmak için Nusaybin’e veya Yesrib’e (Medine’ye) gelmiş Mekke’li ajanlardır.

“İns ve cinn” kalıbı:

“Cinn” konusu kapsamı içerisinde, hassas ve Kur’an’ı doğru anlamak için çok önemli bulduğumuz bir nokta da; “ins” ve “cinn” sözcüklerinin bir arada “ins ve cinn (ins-cinn)” şeklinde takım (kalıp) hâlinde kullanılışıdır. Bu kullanılış genellikle “İnsanlar ve Cinler” olarak çevrilmektedir. Hâlbuki bu tarz kalıp ifadelerde, sözcüklerin anlamı farklılaşmakta, başkalaşmakta ve zenginleşmektedir.
Bu durumu Kur’an’dan örnek vererek açıklamakta yarar vardır:
- Mağrib (batı) ve meşrik (doğu) sözcükleri, “batı-doğu” şeklinde söylendiklerinde anlam sadece iki yönü ifade etmeyip tüm yönleri içine alır. Örnek olarak Müzzemmil suresinin 9. ayetindeki “Rabbulmeşrigı velmağribi (doğunun, batının Rabbi)” ifadesi sadece doğu ile batıyı anlatmayıp tüm yönleri ve mekânları ifade etmektedir. Yani “Allah her yerin Rabbidir” demektir. Bu sözcükler ile ilgili diğer örnekler şu ayetlerde görülebilir: Nur; 35, Bakara; 115, 142, 177, Şuara; 28, Rahman; 17.
- Dünya ve ahiret sözcükleri beraber söylendikleri zaman “her yerde ve her zaman” anlamını ifade eder. Bu sözcükler ile ilgili Kur’an ayetleri şunlardır: Bakara; 217, 220, Âl-i Imran; 22, 45, 56, Nisa; 134, Tövbe; 69, 74, Yunus; 64, Yusuf; 101, Hacc; 15, Nur; 14, 19, 23 ve Ahzab; 57.
- Yaş ve kuru sözcükleri beraberce kullanıldıkları zaman “ her ne varsa, her şey” anlamını içerir. Örneğin En’âm suresinin 59. ayetindeki “… Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” ifadesi sadece yaşı ve kuruyu ifade etmeyip “her ne varsa canlı-cansız hepsini” ifade etmektedir.
- Sabah ve akşam sözcüklerinden oluşan “sabah akşam” kalıbı da Kur’an’da sıkça yer almakta ve “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu sözcükler ile ilgili Kur’an ayetleri de şunlardır: A’râf; 205, Ra’d; 15, Nur; 36, Mümin; 46, 55, En’âm; 52, Kehf; 28, Meryem; 11, 62, Fetih; 9, Furkan; 5, Ahzab; 42, İnsan; 25, Âl-i Imran; 41.

İki zıt anlamlı sözcüğün bir arada takım halinde söylenişi ile takımın yeni bir anlam kazanması sadece Arapça için söz konusu olmayıp, dünyanın tüm dillerinde mevcuttur.
Meselâ Türkçe’de:
- Sağ ve sol sözcükleriyle oluşturulan “sağda-solda” kalıbı; “her yerde” anlamına gelir.
- İleri ve geri sözcükleriyle oluşturulan “ileri-geri konuşma, söz söyleme” kalıbı; “yersiz, yakışıksız konuşma, söz söyleme” anlamına gelir.
- Sabah ve akşam sözcükleriyle “sabah-akşam” kalıbı aynı Arapça’daki gibi; “daima, her zaman” anlamına gelir.
Veya Japonca’da:
- Doğu ve batı sözcüklerinden oluşturulan “doğu-batı” kalıbı ile kuzey ve güney sözcüklerinden oluşan “kuzey-güney” kalıbı; “bütün ülke, Japonya” anlamına gelir.
- İyi, kötü sözcüklerinden oluşturulan “iyi-kötü” kalıbı; “doğadaki denge” anlamına gelir.
- Gelmek, gitmek sözcüklerinden oluşturulan “geliş-gidiş” kalıbı; “dolaşmak” anlamına gelir.

Konumuz olan “ins ve cinn” kalıbında da durum aynıdır. “Cinn” ve “ins” sözcüklerinin her birinin anlamını yukarıda açıklamıştık. Bu sözcüklerin birlikte oluşturdukları kalıp ise; “gördüğünüz, görmediğiniz; bildiğiniz, bilmediğiniz; tanıdığınız, tanımadığınız: herkes” anlamına gelir. Nitekim bu kalıp Kur’an’da da aynı anlama gelmektedir:

Zariyat; 56: Ben, cinn ve insi (herkesi) yalnızca, bana ibadet/ kulluk etsinler diye yarattım.

İsra; 88: De ki: “İns ve cinn (herkes) bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar, yine de, onun benzerini, ortaya koyamazlar.”

Cinn; 5: “Oysa biz, insanların ve cinnlerin (herkesin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.”

Rahman; 33: Ey cinn ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak sultan/ üstün bir güç olmadan aşamazsınız.

Rahman; 56: Orada daha önce ins ve cinn (hiç kimse) dokunmamış (elle ve gözle değinilmemiş), bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır.

Bu konuyla ilgili Kur’an’daki diğer örnekler şunlardır: En’âm; 112, 130, A’râf; 38, 179, Fussilet; 25, 29, Ahkâf; 18, Neml; 17, Rahman; 39, 74, Nas; 6, Hud; 119 ve Secde; 13.



AKABE BEY`ATLARI


Hz. Peygamber (s.a.s.)`in Medine`den gelip ilk müslüman olanlarla 621-622 yıllarında Mekke`nin Akabe adı verilen mevkîinde yaptığı iki anlaşma ve ahidleşme.

Mekke`ye üç km. kadar uzaklıkta bulunan Mina ile Mekke arasındaki bir mevkiye verilen Akabe adına bölgenin başka yerlerinde de rastlanmaktadır. Aynı adı taşıyan birçok yer bulunmasına rağmen Akabe denince ilk defa bu meşhur ahidleşme ve anlaşmaların yapıldığı mevkî hatıra gelmektedir.

İslâm`ı çeşitli kabile ve gruplara anlatmağa çalışan Resulullah (s.a.s.) özellikle Hacc mevsiminde Mekke`ye gelen kabileler arasında dolaşıyor ve onlara bu yeni mesajı iletmeye uğraşıyordu. Bu hac mevsimlerinin birinde Yesrib (Medine)`den gelen ve bu şehirde yaşayan iki Arap kabilesinden biri olan Hazrec kabîlesine mensup bazı kimselerle karşılaşan Hz. Peygamber, onları İslâm`a davet etti. Peygamberliğinin onbirinci yılında onun bu çağrısına adı geçen kabileden altı kişi icabet edip, büyük bir samimiyetle bu yeni dine sarıldılar. Zira yıllardır Yesrib`teki diğer Arap kabilesiyle aralarında sürüp gitmekte olan Buas savaşlarından bezmiş olduklarından bu yeni dinin aralarında bir barış ortamı oluşturacağını ümit ediyorlardı. Yesrib`e geri döndüklerinde bu olaydan ve yeni dinlerinden kardeş kabîle Evs`e bahsedip onları da İslâm`a davet edeceklerine ve gelecek yıl yine Hacc mevsiminde aynı yerde Resulullah`la buluşacaklarına dair söz verip ayrıldılar
Medine`de yaşayan bu iki kabîlenin dışında ayrıca üç Yahûdi kabîlesi daha bulunuyordu. Bunlar müşrik Arapları dinlerinden ve putperestlik anlayışlarından dolayı hep hor görüyorlardı. Yahûdiler ellerindeki Tevrat`a, ayrıca âlimlerinden ve atalarından işitip durduklarına göre yakında bu bölgede zuhur edecek bir peygambere iman edeceklerini ve bu peygamberin desteğiyle putperestliğe son vererek Arapları ortadan kaldıracaklarını söyleyip duruyorlardı. Yahûdilerin bu sözleri Yesrib`li Evs ve Hazrec kabilelerinin zihninde yer etmişti. Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Akabe`de görüşünce, yahûdilerden önce davranıp bu peygamberin yanında yer almakta hiç tereddüt etmediler. Bu ilk müslüman Yesribliler Resulullah`a iman ederek şöyle dediler: "Kavmimiz çok zor günler yaşıyor, hiç iyi bir durumda değiliz. Yıllardır süren çatışmalar aramızda sonu gelmez bir anlaşmazlığa sebep oldu. Bu yeni dinin bizleri biraraya getireceğine ve bizleri barıştırıp kaynaştıracağına inanıyoruz." Gerçekten Yesribliler Buas savaşlarının artık son bulmasını istiyorlardı. Hz. Peygambere iman eden Hazrecliler şu kişilerden ibaretti: Es`ad b. Zurâre, Avf b. Hâris, Râfi` b. Mâlik, Ukbe b. Âmir, Kutba b. Âmir ve Câbir b. Abdullah b. Riab. Bunlardan ilk ikisi Neccaroğullarına mensup idi.
(İbn Hişâm, Sîre, II, 70 vd.; İbn Sa`d, Tabakât, I, 217 vd.).

İslâm`a gönül veren bu ilk Medineli müslümanlar memleketlerine geri dönerek bütün güçleriyle bu yeni dini tanıtmaya ve akrabalarının da iman etmelerini temine çalıştılar. Bu küçük grubun Yesribliler üzerinde büyük etkileri oldu. Evs ve Hazrec`ten bir çok kimse bunların aracılığıyla İslâm`a girdi. Özellikle Resulullah`ın dayılarından olan Neccaroğullarına mensup Es`ad b. Zurâre ile Avf b. Hâris müslümanlıklarını asla gizlemeksizin büyük bir gayretle insanları İslâm`a davet ettiler. Gerçekten İslâm akîdesi Yesrib de yıllardır süren savaşların sona ermesinde büyük bir etken oldu. Düşmanlıklar sona erdi ve insanlar Allah`ın rahmeti sâyesinde kısa zamanda kardeşler oluverdiler. Ertesi yıl yani peygamberliğin onikinci yılında yine Hacc mevsiminde Mekke`ye gelen Yesrib`li oniki kişi Akabe mevkiinde Resulullah (s.a.s.) ile geceleyin gizlice buluştular. Bunlardan altısı bir önceki yıl müslüman olan kişilerdi. Birinci Akabe Bey`atı adı verilen bu bey`atta bulunan sahâbelerden Ubâde b. es-Sâmit, hadiseyi söyle anlatır:
"Refahta olduğu kadar sıkıntıda, sevinçte olduğu kadar üzüntüde de onu destekleyecek ve her konuda emirlerine itaat edeceğimize, Resulullah`ı kendi nefislerimizden aziz tutup, durum ne olursa olsun ona muhalefet etmeyeceğimize, Allah yolunda hiç bir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza, Allah`a asla şirk koşmayacağımıza, hırsızlık ve zina yapmayacağımıza, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, kendiliğimizden uyduracağımız yalan ve dolanlarla hiç kimseye iftirada bulunmayacağımıza, hiç bir hayırlı işte Resulullah`a muhalefet etmeyeceğimize dair bey`at ettik. Ayrıca bizden birinin verdiği sözünde durmasına karşılık onun ecir ve mükâfâtının Allah`a ait olduğuna ve ona Cennet nimetinin verileceğine; kim insanlık haliyle bunlardan birini işler de ondan dolayı dünyada cezaya çarptırılırsa bunun ona keffâret olacağına; kim de yine bunlardan birini işler de işlediği o suçu Allah açığa vurmazsa onun işinin Allah`a kalacağına; Allah`ın dilerse onu bağışlayıp dilerse azaba uğratacağına dair Resulullah`ın bize bildirdiği hususlara sadık kalacağımıza da söz verdik."
Bu birinci Akabe Bey`atına katılan oniki kişiden altısı bir önceki yıl iman eden kimselerdi. Diğer altısı ise Muaz b. Hâris, Zekvân b. Kays, Ubâde b. es-Sâmit, Yezid b. Sa`lebe, Abbâs b. Ubâde ve Ebu`l-Heysem Mâlik b. Teyyihan idiler. Bazı kaynaklarda bir önceki yıl Resulullah ile tanışan altı kişiden biri olan Câbir b. Abdullah yerine Uveym b. Saide`nin birinci Akabe Bey`atında bulunduğu ifade edilir.
Medineliler, hacdan geri dönerlerken, yanlarında, İslâm`ı öğretmek üzere Resulullah tarafından tayin edilen Mus`ab b. Umeyr`i götürdüler. Kısa surede Medine-i Münevvere`de İslâmiyet hızla yayıldı. Mus`ab b. Umeyr, Rasûlullah`ı Medine`deki her hareketten haberdar ediyordu. Kısa zamanda Evs ve Hazrec kabilesinin bütün evleri İslâm`ın nuruyla aydınlanmaya başladı. Artık Medine, bir İslâm devletinin doğuşuna hazır hâle gelmişti. Mus`ab b. Umeyr`in gayret ve etkisiyle Yesrib`in ileri gelenlerinden Sa`d b. Muaz ve Useyd b. Hudayr müslüman oldular. Bu iki büyük reisin İslâm`a girmesiyle İslâm, Medine`de bir hayli kabul gördü. Bunun üzerine Medineliler Hz. Peygamberi şehirlerine dâvet etmeye karar verdiler.
Birinci Akabe Bey`atından bir yıl sonra Medineliler yeniden hac için Mekke`ye geldiler. İçlerinde ikisi kadın yetmiş beş müslüman vardı. Allah Resûlünün bu defa onlarla ilgi kurması İslâm`ın tebliğinden ibaret değildi. Çok önemli kararlar arifesindeydiler. Buluşma yeri yine Akabe mevkii oldu. Buluşma gizli yapılacak ve hiç kimseye haber sızdırılmayacaktı. Gece yarısına doğru, Medineliler, gayet tedbirli hareket ederek kararlaştırılan yerde toplandılar.
Rasûl-i Ekrem Akabe`ye bu defa amcası Abbâs ile birlikte geldi. Abbâs henüz ya müslüman olmamış, yahut müslümanlığını gizliyor, ancak yeğenini himaye ediyordu. Böylesi bir toplantıda bulunmayı bir aile borcu kabul etmişti. Toplantıda ilk sözü Hz. Abbâs aldı:
- Ey Hazrecliler, Muhammed (s.a.s.)`in aramızdaki mevkii bildiğiniz gibidir. Biz, onu düşmanlarından koruduk ve koruyacağız. Kendisi burada, ailesinin yanında, nezdimizde izzet ve ikrâm içindedir. Fakat sizinle bir andlaşma yapmak ve size katılmak istiyor. Ona verdiğiniz sözü tutmak, kendisine muhalefet edenlere karşı gelmek hususunda azminiz kuvvetli ve sağlam ise buna bir diyecek yoktur. Fakat onu ele verecek, yanınıza geldikten sonra yalnız başına bırakacaksanız, bunu şimdiden söyleyiniz ve onu kendi haline bırakınız.

Medineli Müslümanların cevabı şöyle oldu:

-Dediklerinizi dinledik. Ey Allah`ın resulü, siz söyleyin! Kendiniz adına, Allah adına istediğiniz andı bizden alınız. Biz hazırız.
Resulullah Hz. Muhammed (s.a.s.) Kur`an-ı Kerim`den bazı ayetler okuduktan sonra şöyle buyurdular:
"Kadınlarınızı ve çocuklarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öylece korumak üzere size elimi veriyorum"
Elini ilk uzatan, Berâ b. Ma`rur oldu. O, şöyle dedi:
-Bey`at ettik ya Resulullah, seni Hak dinle gönderen Allah`a yemin ederiz ki kendimizi, çocuk ve hanımlarımızı koruduğumuz gibi seni de koruyacak ve savunacağız. Biz, zaten harp içinde yoğrulmuş kimseleriz. Zırha alışkınız. Bu, bize atalar mirasıdır.
Bera`dan sonra söz alan Ebu`l Heysem de:
- Ya Resulallah, dedi. Bizim yahudilerle bir takım bağlantılarımız vardır. Bu bağlantıları keseceğiz. Biz bunu yaptıktan sonra siz de Allah`ın inâyetiyle muvaffak olunca bizi bırakıp kendi kavminizin yanına döner misiniz?
Resulullah (s.a.s.) gülümsediler ve dediler ki:
"Kanım sizin kanınızdır. Siz bendensiniz, ben de sizdenim. Kiminle dövüşürseniz" ben sizin yanınızdayım. Kiminle barış yaparsanız, ben de onunla barış yaparım. "
Resulullah (s.a.s.)`in bu sözlerini duyan herkes, bey`at etmek üzere elini uzatıyordu. Bu sırada Abbâs b. Ubâde ortaya atılarak şunu söyledi:
-Hazrecliler! Bu zata niçin bey`at ettiğinizi biliyor musunuz? Ona bey`atla insanların kırmızısına ve siyahına, yani Arap ve Arap olmayana karşı savaşa hazır olmayı kabul etmiş oluyorsunuz. Bir felâkete uğradığınız ve ulularınızın maktul düştüğünü gördüğünüz zaman onu yalnız başına bırakacaksanız şimdiden bırakınız. Bu, daha doğru olur. Yoksa dünyada ve ahirette rüsvay olursunuz. Fakat ona verdiğiniz sözü tutacak, malca felâkete uğramayı, büyüklerinizin ölümüyle karşılaşmayı göze alacaksanız, bunu yapınız. Çünkü dünya ve ahiret hayrı bundadır.

Hepsi kabul ettiler ve sordular:

- Ey Allah`ın Resulü, buna karşılık bize ne va`d ediyorsunuz?
- Resulullah:
- "Cennet" dedi.
Bey`at kısa zamanda tamamlandı. Hepsi de darlıkta ve genişlikte her halükarda itaate, sözün ancak doğrusunu söylemeye ve Allah yolunda hiç bir kınayıcının kınamasından korkmamaya söz verdiler.
Bey`attan sonra Resulullah (s.a.s.), Hazrec`den dokuz, Evs`den üç kişi olmak üzere on iki nakip seçtiler. Es`ad b. Zurâre de hepsinin başı ve emîri seçildi. Bunlardan her biri bir kabîlenin reisi idiler. Bunun anlamı, oniki kabilenin İslâmiyeti kabul etmesiydi.
Bey`at gece karanlığında tenhada ve gizlilik içinde yapılmıştı. Fakat bey`atın bitiminde bir çığlık karanlığın perdesini yırttı:
- Ey Kureyş, Muhammed ile atalarının dininden çıkanlar, sizinle döğüşmek için andlaşma yaptılar!..
- Fakat müslümanların artık kimseden çekindikleri yoktu. Bu sesi duyar duymaz Abbas b. Ubâde şöyle dedi:
- Ya Resulallah, seni hak ile gönderen Allah`a yemin ederim ki istersen sabah olur olmaz kılıçlarımızı kınından sıyırır üzerlerine saldırırız. Resulullah (s.a.s.) ise şöyle buyurdular:
- Hayır... Bize savaş izni daha verilmiş değildir. Şimdilik hepiniz yerlerinize dönünüz."
- İslâm`a teslim olup Resulullah`a tam anlamıyla bey`at eden bu ilk müslüman kitle için emre itaat mutlak idi. Akabe`deki bu toplantı dağıldı ve herkes yerine döndü. Sabah olunca Kureyşli müşrikler bu bey`attan haberdar olmuşlardı. Müşrikler bu anlaşmanın mahiyetini araştırmağa başladılar. Fakat henüz müslüman olmamış olan Yesribliler`in Hz. Peygamber ile anlaşmalarına bir türlü anlam veremiyorlardı. Mekkeli müşrikler bu gizli anlaşma hakkında bir bilgi alamadan Yesrib`li müslümanlar şehri terk etmişlerdi .
İslâm Devleti`nin kurulmasında önemli bir dönüm noktası olan ikinci Akabe bey`atına, Resulullah`ın savaş ve barışta korunacağına dair prensiplerin tesbit edildiği ve kararların alındığı bir bey`at olmasından dolayı, "Bey`atü`l-Harb" adı verilir. İkinci Akabe bey`at`ının gerçekleşmesiyle İslâm tarihinde yeni bir dönem başlıyor ve o gün İslâm Devleti`nin temeli atılmış oluyordu. (İSLAM Ans. AKABE Beyatleri Mad)
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:45 PM   #3
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

40 / CİNN SURESİ

Rahman Rahîm Allah adına

Ayetlerin meali:

1, 2- De ki: Bana vahyedildi ki şüphesiz cinnden bir grup Kur’an dinleyip de demişlerdir ki: “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’an dinledik. Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız.
3- Hakikat şu ki, Rabbimizin şanı çok yüksektir. O, bir dişi arkadaş (zevce) ve de bir çocuk edinmemiştir.
4, 5- Ve hiç şüphesiz bizim sefih (aklı ermez), Allah üzerine saçma sapan şeyler söylüyormuş. Doğrusu biz ins ve cinnin (bildik, bilmedik her kişinin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceğine inanıyorduk.
6- Gerçekten de insten (çok iyi tanıdığımız kimselerden) bazı kimseler, cinnden (tanımadığımız yabancı kimselerden) bazı kişilere sığınırlar idi. Böylece de onların azgınlıklarını artırırlardı.
7- Gerçekten de onlar sizin inandığınız gibi, Allah’ın asla kimseyi peygamber göndermeyeceğine / diriltmeyeceğine inanmışlardı.
8–10- Ve gerçekten biz göğe dokunduk da onu kuvvetli bekçiler ve parlak alevlerle doldurulmuş bulduk. Ve hiç şüphesiz ki biz gökten duyum almak için oturulan yerlere oturur idik. Peki, şimdi her kim duyum almak için uğraşsa kendine, gözetleyen parlak bir alev buluyor. Biz de, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir doğruluk mu diledi bilmiyoruz.
11- Şüphesiz bizler; bizlerden bir kısmı salihlerdendir, bizden bazıları da bunun aşağısındandır. Biz çeşit çeşit yollarda idik.
12, 13- Ve kesinlikle, Allah’ı yeryüzünde asla âciz bırakamayacağımızı, kaçmakla da O’nu asla âciz bırakamayacağımızı iyice anladık. Ve biz o kılavuzu (Kur’an’ı) dinlediğimizde ona iman ettik. Onun için kim Rabbine inanırsa, o hakkının eksik verilmesinden ve haksızlığa uğramaktan korkmaz.
14, 15- Ve gerçekten biz (bize gelince, bizim durumumuz ise); Müslümanlar bizdendir, zalimler de bizdendir. Ama kimler teslim olduysa (Müslüman olduysa), işte onlar rüşdü (doğruyu, güzeli, iyiyi, gerçeği) arayanlardır. Ama zalimlere gelince, onlar da cehennem için odun olmuşlardır.”
16, 17- Ve eğer onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette onlara, kendilerini saf hâle getirmek için bol bir su verirdik. Kim Rabbinin anılmasından / Rabbinin zikrinden (Kur’an’dan) yüz çevirirse O da onu, gittikçe yükselen bir azaba sokar.
18- Ve şüphesiz ki mescitler kuşkusuz Allah içindir. O nedenle Allah ile birlikte herhangi kimseye yalvarmayın.
19- Ve şu bir gerçek ki Allah’ın kulu (Peygamber) O’na çağırarak ayaklandığı (harekete geçtiği) zaman onlar (“cinn” den bir grup) onun etrafında neredeyse bir keçe olacaklar (kenetlenecekler).
20- De ki: “Ben kesinlikle Rabbime dua ederim ve hiçbir şeyi de O’na ortak koşmam.”
21- De ki: “Şüphesiz ben, size bir zarara ve reşata (iyiliğe, kötülüğe, güzele doğruya götürmeye) güç yetiremem.”
22, 23- De ki: “Gerçek şu ki Allah’tan beni Allah’tan tebliğler ve onun elçiliği görevleri dışında hiçbir kimse hiçbir zaman kurtaramaz. Ben O’nun astlarından bir sığınak da hiçbir zaman bulamam. Artık kim Allah’a ve onun elçisine karşı çıkarsa, onun için cehennem ateşi vardır. Onlar orada ebediyen kalıcıdırlar.
24- Nihayet tehdit edildikleri şeyi gördükleri zaman, kimin yardımcı yönünden en zayıf ve sayıca da daha az olduğunu hemen bileceklerdir.
25–28- De ki: “O tehdit olunduğunuz şey yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi kılacak ben bilmiyorum. (Rabbim) Bütün gaybı bilendir. Ve de elçilerden seçip memnun olduğu kişi müstesna gaybına hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Çünkü O, Rabblerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun önünden ve ardından (her tarafından) gözetleyiciler salar. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır. Her şeyi de sayısı ile saymıştır.”
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:45 PM   #4
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Ayetlerin tahlili



Surenin 1–15. ayetleri tek bir cümle olduğundan, ayetlerin tek tek tahliline başlamadan önce bu ayetlerden oluşan orijinal metni bir cümle yapısında sunuyoruz:

De ki: Şüphesiz cinnden bir grubun Kur’an dinleyip de; “Şüphesiz biz, hayret verici bir Kur’an dinledik. O rüşde kılavuzluk ediyor. Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız. Doğrusu, Rabbimizin şanı çok yüksektir. Ne bir dişi arkadaş (zevce) edinmiştir, ne de bir çocuk. Meğer bizim sefih (aklı ermez), Allah üzerine saçma şeyler söylüyormuş. Doğrusu biz ins ve cinni (bildik bilmedik her kişiyi) Allah’a karşı asla yalan söylemez sanıyorduk. Doğrusu insten (çok iyi tanıdığımız kimselerden) bazı kimseler, cinnden (tanımadığımız yabancı kimselerden) bazı kişilere sığınırlardı. Bununla da onların azgınlıklarını artırırlardı. Ve gerçekten onlar sizin zannettiğiniz gibi, Allah’ın asla kimseyi peygamber göndermeyeceğini/ diriltmeyeceğini sanmışlar. Gerçekten biz göğe yapıştık, onu kuvvetli bekçiler ve alevlerle doldurulmuş bulduk. Hâlbuki gerçekten biz gökten duyum almak için oturulan yerlere oturur idik. Hâlbuki her kim duyum almak için uğraşsa kendine, gözetleyen parlak bir alev buluyor. Doğrusu biz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rabbleri onlara bir hayır mı diledi bilmiyoruz. Doğrusu bizler; kimimiz iyi olanlardır, kimimiz de bundan aşağıdadır. Biz çeşit çeşit yollara ayrılmışız. Doğrusu biz anladık ki, Allah’ı yeryüzünde asla âciz bırakamayız. Kaçmakla da O’nu asla âciz bırakamayacağız. Ve biz o hidayet rehberini dinlediğimizde ona gerçekten iman ettik. Kim Rabbine inanırsa, o hakkının eksik verilmesinden ve kendisine kötülük dilmesinden korkmaz. Ve gerçekten biz, kimimiz Müslümanlardan kimimiz de zalimlerden. Müslüman olanlar ise, işte onlar doğru yolu aramış olanlardır. Ama zalimlere gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.” dedikleri bana vahyedildi.

1, 2. Ayetler:

De ki: Bana vahyedildi ki şüphesiz cinnden bir grup Kur’an dinleyip de, demişlerdir ki: “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’an dinledik. Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız.

Cinnlerden bir grup


Cinnlerden (yabancılardan) bir grup, ayette “nefer” sözcüğü ile ifade edilmiştir. Türkçeye yanlış olarak “bir kişi” anlamında geçmiş olan “nefer” sözcüğü; “sayıları 3 ilâ 10 kişi arasında olan bir grup” demektir. Buna göre Kur’an dinleyen bu cinnlerin (yabancıların) sayısı 3 ilâ 10 kişiden ibarettir.
Mekkeli olmayıp, Mekke’ye dışarıdan gelmiş ve dolayısıyla da Mekkelilerin tanımadıkları yabancılar oldukları için “cinn” denilen bu kişilerden Ahkaf suresinde de söz edilmiştir:

Ahkaf; 29–32: Hani cinnlerden birkaçını, Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman dediler ki: “Kulak verin” sonra bitirilince de kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.
Dediler ki: “Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve dosdoğru olan yola yöneltip iletmektedir.
Ey kavmimiz, Allah’a davet edene icabet edin ve ona iman edin; günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.
Kim Allah’a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak değildir ve onun O’ndan başka veliyyleri de yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”

Bu suredeki “cinn”lerle Ahkaf suresindeki “cinn”lerin aynı “cinn”ler olduğu hususu, klâsik eserlerin ve bu konudaki rivayetlerin tümünde de vardır. Ama rivayet tefsirlerindeki konunun ayrıntılarına dair anlatımlar, uydurmacılık alanında avcı hikâyelerini geride bırakmaktadır. Bunlardan birkaçını ibret-i âlem için kısaltarak sunuyoruz:

Bu olayın nasıl olduğu hususunda iki görüş vardır: Birincisi, Said b. Cübeyr demiştir ki; cinler gök kapılarını dinlerlerdi, ne zaman ki taşlanıp kovuldular gökte olan bu olay her halde yerde bir şeyden dolayı olsa gerektir diye sebebini aramaya gittiler. O sırada Hz. Peygamber (s.a.v) Mekke halkının kendisine uymalarından ümitsiz olarak İslâm`a davet için Taif`e çıkmıştı. Mekke`ye dönmek üzere bulunduğu zamana tesadüf ediyordu. Batnı Nahil denilen vadide kalkmış sabah namazında Kur`ân okuyordu. İşte oraya Nusaybin cinlerinin ileri gelenlerinden bir bölük cin uğramıştı. Çünkü İblis onları göğün taşlamalarla korunmasını icab ettiren sebebi öğrenmek üzere göndermişti. Kur`ân`ı işittiler ve sebebin o olduğunu anladılar.
İkinci görüş: Allah Teâlâ peygambere cinleri de uyarıp davet etme ve kendilerine Kur`ân okuma görevini de vermişti. Onun için Allah Teâlâ ona Kur`ân dinlemek ve kavimlerini uyarmak üzere bir takım cin göndermişti.
Ebu Hayyan da Bahir`de der ki: Cin kısası iki defa olmuştu, birincisi Taif`ten dönüşündeki. Siyercilerin anlattıkları kıssaya göre onlardan yardımcı aramaya çıkmıştı. Nahle vadisinde namaz kılarken dinlediler, o bilmiyordu sonra Allah Teâlâ onların dinlediklerini haber verdi. Diğer bir defasında da Allah Teâlâ, Peygamber`e cinleri uyarıp onlara Kur`ân okumasını emir buyurmuştu. Bunun üzerine bana cinlere Kur`ân okumam emredildi, arkamdan kim gelecek dedi, bunu üç kere söyledi, Abdullah b. Mesud`dan başkası ses çıkarmamış önlerine bakmışlardı.

Abdullah b. Mesud (r.a) demiştir ki: Cin gecesi benden başka kimse hazır olmadı, gittik. Hacun`daki dağ yoluna vardığımızda bana bir hat çizdi, ben gelinceye kadar bundan çıkma dedi, sonra Kur`ân okumaya başladı. Ben şiddetli bir gürültü işittim hatta Resulullah`a bir şey olmasından korktum, onu birçok karartılar kapladı, onunla benim arama engel oldu hatta sesini işitmez oldum, sonra bulut parçalanır gibi parçalandılar, sonra bana bir şey gördün mü dedi. Evet, beyaz elbiselere bürünmüş siyah adamlar gördüm, dedim, işte onlar Nusaybin cinleri diye buyurdu.

Taberi tefsirinde der ki: Allah Teâlâ "Hani biz cinlerden bir takımını sana yöneltmiştik" buyurduğu cin grubunun kaç adet olduğu hakkında tefsirciler ihtilaf etmişlerdir. Bazısı yedi kişi idi, dedi. Bu cümleden olarak İbnü Abbas`tan İkrime rivayet ederek demiştir ki Nusaybin halkından yedi kişi idiler. Resulullah onları kavimlerine elçi yaptı, diğer bazıları da dokuz kişi idi, dediler. Bunlardan Zirr b. Hubeyş demiştir ki Hz. Peygamber (s.a.v) Nahle vadisinde iken "onun huzuruna vardıkları zaman" âyeti indirildi. Dokuz idiler, birisi birisi Zevbaa idi. صرفنا sarafna sözü sözü yani Allah`ın Resulüne yönelttiği cin grupları peygamberin huzuruna vardıklarında demektir.
Alûsî de şunları kaydetmiştir. İbnü Ebi Hatim`in Mücahid`den rivayetine göre yedi kişi idiler. Üçü Harran`dan, dördü Nüsaybin`den, isimleri de: Hasâ, Mesâ, Şasır, Masır, Elerdevanyan, Serme, el-Ahkam yahut el-Ahkab idi.
Taberânî Evsat`ta ve İbnü Merduyye cinnin Resulullah`a iki kere gönderildiğini nakletmişlerdir. Hafaci`nin Şihab`ında Kâdi haşiyesinde Cin Sûresi`nin tefsirinde denilmiştir ki hadisler cinnin gönderilmesi altı kere olduğuna delalet etmektedir. Rivayetlerde gerek adet ve gerek diğer hususta görülen ihtilaf da bununla bağlanmıştır. Nitekim Ebu Nuaym rivayet etmiştir ki: Nüsaybin halkından dokuz kişi nahle vadisinden gittiler, bunlardan fulan ve fulan ve fulan ve`l-Erdevanyan el-Ahkab kavimlerine uyarıcı olarak vardılar, sonra da çıktılar. Resulullah`a heyet halinde yetkili delege olarak geldiler üç yüz kişi idiler. Hacun`a kadar geldiler el-Ahkab geldi Resulullah (s.a.v)`a selam verdi ve kavmimiz seninle görüşmek üzere Hacun`da hazır bulunuyorlar dedi. Resulullah da Hacun`da geceden bir saate söz verdi. İbnü Ebi Hatim de İkrime`den bu âyette onların Musul ceziresinden on iki bin olduklarını rivayet etmiştir. Bu adedi Keşşaf`ta da hikâye eder. Resulullah`ın onlara okuduğu sûre yani Alak Sûresi idi. Bununla beraber Bahir`de İbnü Ömer ve Cabir b. Abdullah (r.a)`dan nakledilmiştir ki; Resulullah (s.a.v) onlara (Rahman) sûresini okudu. "Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz." dedikçe, hayır Rabbimizin âyetlerinden hiçbir şey yalanlamayız "Ey Rabbimiz sana hamd olsun" derlerdi. Bir de Ebu Nuaym Delâil`de Resulullah`a cinlerin gelişinin, peygamberliğin on birinci senesinde olduğunu rivayet etmiştir. Bu kıssanın hicretten üç sene önce olduğunun söylenmesi de bu mânâdadır.” (RAZİ vd.)

Bu konudaki asılsız, dayanaksız saçmalıkların sergilendiği rivayetlere ne yazık ki peygamberimizin eşi Ayşe’den başlayıp, saf din için Abdullah b. Mübarek ile birlikte mücadele vermiş olan saygın kişilerden Ömer b. Abdülaziz’e kadar pek çok kişi malzeme yapılmıştır. Meselâ bu kişilere dayandırılan ve bir kısım saf insanların, yılanların “cinn” olduğuna inanmasına sebep olan ve binlerce “yılan–cinn” öyküsünün uydurulmasına kaynak teşkil eden bir rivayet; pek çok yılanın, bu “cinn”lerden birisi olması sebebiyle kefenlenip, namazı kılınmak suretiyle defnedildiğinden söz etmektedir. Rivayetlerde ayrıca bu “cinn”lerin, ancak 12 yaşındaki bir çocuk kadar akıllı oldukları, insan atıklarıyla beslendikleri, içlerinde Habil’in Kabil’i öldürdüğünü görenlerin bulunduğu gibi ilginç (!) ayrıntılar da yer almaktadır. Bazı rivayetlerde ise bunların nereli ve kim oldukları hakkında malûmat verilmektedir. Meselâ Katade’nin; “Bu cinnler Ninova halkından idiler” demesine karşılık, bunların aslında Diyarbekir tarafından Nusaybin cinnleri olduğunu ama bunlara Ninovalı da denildiğini ileri süren rivayetler de vardır. İkrime’ye göre Musul yarımadasından olan bu cinnler, İbn-i Abbas’a göre Nasibin cinnlerinden olup 7 kişidirler ve peygamberimiz tarafından kendi kavimlerine elçi tayin edilmişlerdir. İbn-i Düreyd’in bunların isimlerini Şasir, Masir, Menşi, Maşi, ve Ahkab olarak vermesine karşılık Mücahid’e göre bunlar Harran halkından idiler ve isimleri Hişi, Misi, Minşi, Masır, Erd, Enyan, ve Ahkam’dır.
Birbiriyle çelişki içinde olan ve bir sürü saçma senaryo içeren bu hikâyelerin bir kısmı, yine başka nakillerle çürütülmüştür. Meselâ Darukutni’nin tespitlerine göre İbn-i Mes’ud cinn gecesinde bulunmamıştır. Çünkü Alkame b. Kays ve Ebu Ubeyde b. Abdillah’ın naklettiklerine göre İbn-i Mes’ud; “Ben cinn gecesinde bulunmadım.” demiştir. Ayrıca nakledildiğine göre Amr b. Murre de Abdullah b. Mes’ud cinn gecesinde hazır bulunup bulunmadığını Ebu Ubeyde’ye sormuş ve “hayır” cevabı almıştır.
Bu uydurma rivayetlerin bir kısmı ise tarihî gerçeklerle çelişmektedir. Meselâ söz konusu olayın, İbn-i Abbas’ın doğduğu yılda gerçekleşmiş olmasına rağmen, olayı İbn-i Abbas’ın görgü şahitliğiyle anlatan birçok rivayet vardır. Ayrıca, peygamberimizin o tarihte henüz inmemiş olan Rahman, Nebe’ ve En’âm surelerini okuduğunun rivayet edilmesi de çok ilginçtir (!). Hatta İbn-i Mes’ud’un rivayetindeki abdest alma sahnesi, abdest ayetinin Medine’de son dönemde indiği dikkate alındığında, tam bir garabeti yansıtmaktadır.
Aslında ayrıntılar bir tarafa bırakılıp da bu konudaki rivayetler “Takdim” bölümünde verdiğimiz “Akabe Beyatleri” alıntısı ile karşılaştırılırsa, tüm rivayetlerin ansiklopedik bilgi olan “Akabe Beyatleri” alıntısına tamamen ters olduğu görülmektedir. Çünkü tüm rivayetlerin aksine “Akabe Beyatleri” alıntısı, bu cinnlerin Yesrib’li insanlar olduklarını bildirmektedir. Onların “cinn” olarak nitelenmesi ise, hem yukarıda da söylediğimiz gibi onların Mekke’nin ve peygamberimizin yabancısı olmaları, hem de Mekkeli müşriklerin muhtemel saldırılarına maruz kalmamaları için güvenlikleri sebebiyledir. Bu durumda, söz konusu “cinn”lerin hayalî yaratıklar olduğunu iddia eden Müslüman din adamlarının da, İslâm’ı baltalamak isteyen yabancıların din adamları gibi saçma sapan uydurmalarda bulundukları ortaya çıkmaktadır.
Söz konusu “cinn”lerin başka boyuttan bir varlık olarak düşünülmesi Kur’an’a da uymamaktadır. Çünkü onlarca ayette vurgulandığı gibi peygamberimiz bir beşerdir, beşere elçi olmuştur ve “sizden, içinizden biri” olarak nitelenmiştir. Yani o bizden biridir ve başka boyuttaki varlıklara değil, bize elçi gönderilmiştir. Eğer bu “cinn”ler başka boyuttan bir varlık olsa idiler, zaten sünnetüllah gereği onlara gönderilen elçinin de kendi cinslerinden olması gerekmektedir:

İsra; 95: De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, Biz de elbette, onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.”

Hayret verici Kur’an


Ayette geçen “acaben” sözcüğü, kalıp olarak mübalâğa anlamı ifade eder. Dolayısıyla buradaki “cinn”lerin “Biz hayret verici bir Kur’an dinledik” ifadesi; “Biz öyle bir Kur’an dinledik ki, dil ve konu itibariyle şahane, emsali yok, alışılmışın dışında, diğer kitaplardan çok farklı” anlamına gelmektedir. Nitekim dinleyenler, Kur’an’ın ilâhî bir mesaj olduğunu hemen anlamışlar, Kur’an’ın kılavuzluğunu kabullenmişler ve hemen iman etmişlerdir.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:46 PM   #5
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Kur’an, rüşde kılavuzluk etmektedir


Kur’an’ı dinleyen “cinn”lerin (yabancıların), kendi toplumlarının insanlarına anlattıkları kılavuz öyle bir şeydir ki, “cinn”ler ondan hemen etkilenip imana gelmişler ve artık Rabblerine ortak koşmamaya karar vermişlerdir. Buradan, “cinn”lerin (yabancıların) daha önce şirk içinde oldukları ve Kur’an’daki uyarılar sayesinde akıllarını başlarına alıp şirkten kurtuldukları anlaşılmaktadır. Kur’an’dan bu şekilde etkilenmeleri ise, onların Kur’an’ın özelliklerini iyi tanımış olmalarını gerektirmekte ve Kur’an’ı peygamberimizden Arapça dinleyip anladıkları için de bu “cinn”lerin Arapçaya iyice vakıf olan birileri olduklarını göstermektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da, kılavuz olarak elçinin değil, Kur’an’ın gösterilmesidir. Gerçekten de Kur’an iyi tetkik edilirse görülmektedir ki, gerçeklere kılavuzluk edenler elçiler değil, “VAHY”lerdir. Bu kılavuzluğun rüşde olması ise, üzerinde ayrıca durulması gereken bir husustur.

Rüşd


Bakara; 186, 256, A’râf; 146, Nisa; 6, Kehf; 10, 17, 24, 66, Enbiya; 51, Cinn; 10, 14, 21, Mümin; 29, 38, Hucurat; 7, Hud; 78, 87, 97 ve bu ayette olmak üzere farklı türevleriyle Kur’an’da 19 kez yer alan “rüşd” sözcüğü; “doğru ve eğriyi ayırt etme bilinci, zihinsel olgunluk, doğru yolu bulup ona girmek, iyi ve doğru olan şeyleri yapabilme olgunluğuna ulaşmak” demektir.
“Reşit olma”, “rüşdüne erme”, “irşat etme”, “mürşit” gibi türevleri Türkçede de kullanılan “rüşd” sözcüğünün Kur’an ayetlerindeki manasını da kısaca; “İslâm’ın öngördüğü olgunluğa ulaşmak ve yaşamak” diye tarif etmek mümkündür.
Buna göre “rüşde kılavuzluk eden Kur’an” ifadesi; “Kur’an’ın insanları akıl kullandırtarak bilinçlendirdiği, olgunluğa ulaştırdığı, başka bir ifade ile de kimseyi büyülemediği, kimsenin beynini yıkamadığı” anlamına gelmektedir.

3. Ayet:

Hakikat şu ki, Rabbimizin şanı çok yüksektir. O, bir dişi arkadaş (zevce) ve de bir çocuk edinmemiştir.

Kur’an’dan öğrendiklerini kendi toplumuna aktarmaya devam eden cinn (yabancı) bu ayette çok önemli iki hususu; Allah’ın şanının yüceliğini ve O’nun eş ve çocuk edinmemiş olduğunu dile getirmiştir.
Eş ve çocuk, yaratılış özellikleri gereği insanların basit hayatta duydukları bir takım gereksinmelerine cevap vermektedir. Fiziksel dürtüler insanı bir eşe; neslini devam ettirip gelecekte yalnız kalmama, daha güçlü ve daha güvende olma endişesi de çocuk sahibi olmaya yöneltmektedir. Ama Allah her türlü noksanlıklardan arınık olduğu için basit hayatın bu zaaflarından münezzehtir. Zaten ayetteki, Allah’ın bir dişi arkadaş ve çocuk edinmediğini bildiren ifade de, Rabbimizin eş ve çocuk edindiği yolunda yapılan yakıştırmaların ve batıl inançların, kesinlikle reddedilmesi gerektiğini bildiren bir ifadedir. Buradan da, söz konusu “cinn”lerin (yabancıların), Yahudi ve Hıristiyanların bu konudaki sapık inançlarını bildikleri ve dinledikleri Kur’an sayesinde gerçekleri öğrendikleri anlaşılmaktadır.

4, 5. Ayetler:

Ve hiç şüphesiz bizim sefih (aklı ermez), Allah üzerine saçma sapan şeyler söylüyormuş. Doğrusu biz ins ve cinnin (bildik, bilmedik her kişinin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceğine inanıyorduk.

Klâsik anlayış sahiplerinin, bu ayetteki “bizim sefih” ifadesinden İblis’i anlamaları ve tüm kabahati İblis’e yüklemelerine karşılık biz, “bizim sefih” ifadesi ile kastedilen kişinin, “cinn”lerin (yabancıların) kendi imamları, yani ÖNDERLERİ olduğu görüşünü taşımaktayız.
Anlaşıldığına göre o toplumda değer verilen, saygı gösterilen bu önder, toplumunu, Allah hakkında yalan yanlış bir sürü saçmalıklarla kandırmıştır. Zira gözünü maddî-manevî hırslar bürümüş inançsızların Allah hakkında yalan düzmeleri sık karşılaşılan bir durumdur ve bunların Allah’tan korkacak hâlleri yoktur. Bu sebeple de Rabbimiz Kur’an’da “sizi kandıran Allah ile kandırmasın” diye uyarıda bulunmaktadır:

Tövbe; 34: Ey inanmış olan kişiler! Kesinlikle hahamlardan, rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar. Ve kesinlikle altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar; hemen onlara acıklı bir azabı müjdele!

Fatır; 5: Ey insanlar! Kesinlikle Allah’ın vaadi haktır. O nedenle sakın bu basit yaşam sizi aldatmasın. Sakın o aldatıcı da sizi, Allah ile aldatmasın.

Aynı uyarılar Lokman; 33 ve Hadid; 14’te de vardır.

Ayette geçen “cinn ve ins” terkibi, ayrıntısını “Takdim” bölümündeki “Cinn Kavramı ve Kur’an’daki Cinn” yazımızda açıkladığımız gibi; “bildik bilmedik; herkes” anlamına gelmektedir.

Şatat


“Saçma sapan şeyler” olarak genelleyerek çevirdiğimiz “şatat” sözcüğü; “aşırılık, küfürde aşırıya gitme, aşırı yalan, anlamsız şey, hakktan uzak olma” demektir. Bu “saçma şeyler” ile kastedilen ise; Allah’a eş, çocuk edinmişlik yakıştırma, meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia etme, Yahudilerin Allah’ın seçkin kulları olduğunu zannetme gibi davranışlardır.

6. Ayet:

Gerçekten de insten (çok iyi tanıdığımız kimselerden) bazı kimseler, cinnden (tanımadığımız yabancı kimselerden) bazı kişilere sığınırlar idi. Böylece de onların azgınlıklarını artırırlardı.

Dikkat edilirse bu ayette “ins” ve cinn” sözcükleri, “ins-cin” kalıbında kullanılmamıştır. Bu sebeple her iki sözcük de kendi özgün anlamlarıyla, yani “ins” sözcüğü; “çok iyi tanıdığımız kimseler” ve “cinn” sözcüğü de; “tanımadığımız yabancı kimseler” olarak çevrilmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da, surenin kahramanı olan “cinn”lerin (yabancıların) kendilerini “ins” olarak, tanımadıkları ve kentlerinde ajan olarak dolaşan yabancıları da “cinn” olarak nitelemeleridir. Anlaşıldığına göre surenin kahramanı olan “cinn” (yabancı) grubunun tanıyıp bildiği bazı kişiler (insten olan bazı kişiler), bu grubun tanımadığı bazı kişilere (cinnden bazı kişilere) sığınmakta ve onlardan yardım görmekte, akıl almaktadırlar.



Rical


“Rical”; “kişiler, kimseler” demektir. Ama bazıları buradaki “rical” sözcüğünü özelleştirip, bu sözcükle “vadinin sahibi cinnler”in kastedildiğini uydurmuşlardır. Nitekim klâsik kaynaklarda, bu ayetlerle ilgili açıklamaların başında, bu uydurma doğrultusunda İbn-i Abbas’a atfedilen hayli mantıksız bir bilgi verilmekte ve “cinne sığınma” eylemi bu mantıksız bilgi ile ilişkilendirilmektedir. Verilen bilgi ise, Cahiliye döneminde Arapların, ıssız ve ürkütücü yerlerden geçerlerken veya böyle yerlerde konaklama yaparlarken; “Bu vadinin sahibi olan cinne sığınıyoruz” dedikleri ve bu sayede başlarına gelebilecek kötülüklerden korunduklarına inandıkları yönündedir.
Bize göre cahil Arapların bu inançlarının ve bu davranışlarının, konumuz ile bir alâkası bulunmamaktadır. Çünkü ayette, kendisine sığınılan cinnin, kendisine sığınanları etkileyip onların sapıklıklarını arttırdığından bahsedilmektedir. Nitekim 7. ayette de görüleceği gibi cinn, kendisine uyanların inançlarını bozmakta, Allah’ın kimseyi peygamber göndermeyeceğine veya kimseyi ölümünden sonra diriltmeyeceğine inandırmak suretiyle onların sapıklıklarını arttırmaktadır. Dolayısıyla ayette bahsi geçen “sapıklık arttıran cinn” ile cahil Arapların korku ile sığındıkları “metruk örenlerin var olmayan cinni (!)” arasında herhangi bir ilişki kurmak çok yanlıştır.
Biz, ayette bildirilen bu “inanç bozan cinn”in, Ebucehil, Velid b. Muğıyre gibi Mekke ileri gelenleri tarafından peygamberimizi etkisiz kılabilmek için çevredeki kentlere, toplumlara gönderilen ajanlar olabileceği kanaatini taşımaktayız.

7. Ayet:

Gerçekten de onlar sizin inandığınız gibi, Allah’ın asla kimseyi peygamber göndermeyeceğine / diriltmeyeceğine inanmışlardı.

Bu ayetteki “zann” sözcüğü, Arapçanın klâsik kuralı gereği “yakin (kesin bilgi)” anlamındadır. (Bu önemli kural İşte Kur’an’ın 3. cildinde Sad suresinin ekinde bulunan “Zann” yazımızda açıklanmıştır.)
Burada, insanı rüşde kılavuzlayan Kur’an’ı dinleyerek hakikati kavramış olan cinnler (yabancılar), kendilerine yabancı olan ama içlerinde faaliyet gösteren karanlık kişilerin neler yaptıklarını, sürekli saçma şeyler ortaya atarak halkı nasıl yanlışa yönelttiklerini açıklamaktadırlar.
Ayette geçen “yeb’ase ehaden” ifadesini iki farklı anlamda değerlendirmek mümkündür. Çünkü “beas” sözcüğü; “öldükten sonra diriltme” anlamına geldiği gibi, “ölmüş toplumu peygamber göndererek canlandırma” anlamında da kullanılır. Buna göre ifadenin;
- “Allah’ın asla kimseyi peygamber göndermeyeceğine inanmışlardı” şeklinde veya,
- “Allah’ın asla kimseyi diriltmeyeceğine inanmışlardı” şeklinde çevrilmesi ve anlaşılması yanlış olmaz. Ancak, Kur’an’da toplam olarak 68 yerde geçen “beas” sözcüğü çoğu yerde “elçi gönderme” anlamına gelmektedir.

Bakara; 213: İnsanlar tek bir ümmet idi. Sonra Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve ...

A’râf; 103: Sonra onların (o elçilerin / o toplumların) arkasından Musa’yı ayetlerimizle (mucizelerimizle) Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. Tuttular o ayetlere (mucizelere) zalimlik ettiler. Hele bir bak, o bozguncuların akıbetleri nasıl oldu!

Yusuf; 75: Dediler ki: “Onun cezası, kimin yükünde çıkarsa, o kendisi onun cezasıdır(o, köle olarak alıkonur). Biz zalimlere işte böyle ceza veririz.”

İsra; 94: Ve insanlara yol gösterme gelince, kendilerinin iman etmelerine engel olan sebep sadece: “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demeleridir.

8–10. Ayetler:

Ve gerçekten biz göğe dokunduk da onu kuvvetli bekçiler ve parlak alevlerle doldurulmuş bulduk. Ve hiç şüphesiz ki biz gökten duyum almak için oturulan yerlere oturur idik. Peki, şimdi her kim duyum almak için uğraşsa kendine, gözetleyen parlak bir alev buluyor. Biz de, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rabbleri onlara bir doğruluk mu diledi bilmiyoruz.

Bu ayetlerdeki ifadeden anlaşıldığına göre, Kur’an dinleyerek gerçekleri görmüş ve imana gelmiş olan yabancılar, Kur’an ile tanışmadan önceki durumlarını özeleştiri olarak dile getirmektedirler. Çünkü konuşmacı olan cinn ayette, kendilerinin daha önce müneccimlik yaptıklarını, umutlarını yıldızlardan alacakları bilgilere bağladıklarını, bu amaçla sürekli rasathanelere oturup beklediklerini, ama göklerin yıldızlarla ve meteorlarla dolu olduğunu, bunlara bakarak istedikleri bilgileri elde edemediklerini, sonuç olarak da hiç kimse için yarının ne getireceğini öğrenemediklerini sayıp dökmektedir.
İşin aslı bu olmasına rağmen bu ayet gurubu hakkında yapılan açıklamalar, mantık dışı söylentiler sebebiyle komediye dönüşmüştür:

Süheyli’nin naklettiğine göre, Şeytan daha önce yedi kat semaya girip çıkıyordu. İsa’nın doğumuyla ona üç tanesi yasaklandı. Muhammed’in doğumuyla da yedisinin tamamı yasaklandı. Başka rivayetlere göre de Muhammed elçi olunca büyük bir meteor yağmuru meydana geldi. Bu, Taif sakinlerini korkuttu. Ama onların kabile reislerinden biri dedi ki: Eğer bunlar, gecenin karanlığında kendilerine bakarak yolumuzu bulduğumuz yıldızlar ise, bu dünyanın sonu demektir. Aksi halde korkmamız gereken, başka bazı şeyler olmaktadır ve Allah bir şey irade etmiştir. (M. Hamidullah)

Razi’den de naklediyoruz:

Cinlerin Göğü Yoklamaları
Yedinci Nev: Cenâb-ı Hakk`ın, "Biz ciddi bir surette göğe erişmek istedik, fakat onu sert bekçilerle ve şihablarla doldurulmuş olarak bulduk" (cin, 8) ayetinin beyan ettiği husustur.
لمس(lems), mess anlamında olup, "tecessüs etti, araştırdı; yokladı" manasında, istiare yoluyla kutlanılmıştır. Çünkü dokunan kimse, arayan ve tanımak isteyen kimsedir. Nitekim Arapça`da, "Dokundu; dokundu, araştırdı..." denilir. Ki, bunun bir benzeri de (cess) köküdür. Nitekim Arapça`da "Onu gözleriyle takip ettiler; onun hakkında tecessüste bulundular. Buna göre ayetin manası, "Biz, semaya çıkıp da, oradakilerin sözlerini dinlemek istedik" şeklinde olur. Hares (الحرس), tıpkı Hadem (الخدم) kelimesinin (hizmetçiler) anlamına gelmesi gibi, manasında tekil bir isimdir. İşte bundan dolayı müfret olan شديداşediden kelimesiyle nitelenmiştir. Şayet bunun anlamı gözetilmiş olsaydı, o zaman شدادا şidaden denilirdi.


Gökten Kovulmaları
Sekizinci Nev: Cenâb-ı Hakk`ın, "Halbuki, hakikaten biz, dinlemek için, göğün bazı kısımlarında oturacak yerler bulup oturuyorduk. Fakat, şimdi, kim dinleyecek olursa, kendisini gözetip duran bir şihabın karşısında bulur" (cin, 9) ayetinin beyan ettiği husustur. Bu ifade, "Biz dinliyorduk, ama şu anda her ne zaman dinlemek istesek, şihablarla kovuluyor ve taşlanıyoruz.." demektir.

Şihap
Ayetteki, شهابا رصدا şihaben rasaden` tabiri hususunda şu İzahlar yapılabilir:a) Mukâtil, "Şihablann taşlaması, meleklerin de gözetmesi ile karşılaşırız..." manasını vermiştir.
b) Mananın böyle olması halinde kelamın takdirinin, شهابا رصدا şihaben rasaden şeklinde olması gerekir. Çünkü (gözetleyiciler) رصد, شهاباşihaben`den başka birşey olup, راصد rasıd (gözetleyen) kelimesinin çoğuludur.
c) Ferrâ da, "Kendisini taşlamak için, gözetleyen bir şihab..." anlamını vermiştir ki, buna göre رصدا rasıd kelimesi شهابا şihaben kelimesinin sıfatı olup, mef`ûl anlamında bir masdardır.
d) رصدا rasaden kelimesinin ism-i fail anlamında راصدا rasıd olması da mümkündür. Çünkü o cinler için hazırlanmış olunca, adeta sanki, onları gözetleyen ve bekleyen gibi olmuş olur. Bil ki biz, bu meseleyi, (Mülk, 5) ayetinin tefsirinde tafsilatlı bir biçimde ele almıştık.


Şihablar Bi`setten Önce Yok Muydu?
Buna göre şayet, "Şuhûblar, Hz. Peygamber (s.a.s)`in peygamber olarak gönderilmesinden önce de vardı. Delili ise şunlardır:
1) Eski felsefecilerin tamamı, şuhublann akmasının sebepleri hususunda pekçok şey söylemişlerdir. Ki, bu, bunların Hz. Peygamber (s.a.s)`in nübüvvetinden önce de mevcut olduğunu gösterir.
2) (Mülk, 5) ayeti. Çünkü Cenâb-ı Hak bu sûrede, yıldızların
yaratılması hususunda iki gayeden, yani tezyîn ve şeytanların taşlanmasından bahsetmiştir.
3) Bu akma, batma işi, cahlliyye şiirinde de yer almıştır. Nitekim Evs ibn Hicr, "Derken, peşinden, yağmuru sicim sicim eleyen bir birikintisi gelen bir inci gibi kayıverdi, akıverdi" derken, ?Avf İbn el-Hır o da,? "Kervan bize, sevgilisiz geliyor. Ya da, kendisini kanın izlediği bir inci gibi burcun (batımı)" beytinde yine şihabdan bahsetmiştir.
Zührî de, Ali İbn Hüseyin`in İbn Abbas`tan şunu rivayet ettiğini söylemektedir: "Bir gün Allah`ın Resulü, Ensâr`dan olan bir topluluk içinde oturuyordu. Derken, bir yıldız aktı da, etrafı aydınlattı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "Sizler bu gibi şeyler hakkında cahiliyye döneminde ne derdiniz?" diye sorunca, onlar da, "Bizler, (herhalde şu anda), "Büyük bir zat doğdu veya öldü..." derdik" dediler. Biz bu hadisi, Cenâb-ı Hakk`ın, Mülk 5. ayetinin tefsirinde sonuna kadar yazıp ele almıştık.
Bunlar sözlerine devamla şöyle demektedirler: "Bütün bu sebeplerle, "şuhub"un, Hz. Peygamber (s.a.s), peygamber olarak gönderilmeden Önce de mevcut oldukları sabit olmuştur. Binâenaleyh, bu hadisenin, Hz. Muhammed (s.a.s)`in peygamber olarak gönderilmesine tahsis edilmenin manası ve hikmeti nedir?" denilirse, buna şu iki mukaddime ile cevap verebiliriz:
Birinci Mukaddime: Bu şihablar, Hz. Peygamber (s.a.s)`in, peygamber olarak gönderilmesinden önce mevcut değildi. Bu, İbn Abbas (r.a) ile Ubeyy İbn Ka`b`ın görüşüdür. Ibn Abbas`ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "cinler göğe çıkıyor ve vahyi dinliyorlardı. Fakat onlar (gökten) bir kelime duyduklarında, ona dokuz tane de ilavede bulunuyorlardı. O tek kelime doğru ve haktı. Ama ilaveler, bâtıl (yalan) idi. Hz. Peygamber (s.a.s), peygamber olarak gönderilince, o şeytanlar (cinler), gökte oturup vahiy dinledikleri o yerlerden koğuldular. Bundan önce ise, o yıldız (kaymaları) görülmüyordu. Bunun üzerine İblis, onlara, "Bu ancak yeryüzünde meydana gelen (önemli) bir hadiseden dolayı olmuştur" dedi ve askerlerini, araştırmak için dört bir tarafa gönderdi. Derken onlar, Resûlüllah (s.a.s), ayakta namaz kılıyorken buldular gördüler..."
Ubeyy b. Ka`b (r.a) da şöyle demiştir: "Hz. İsa (a.s) göğe kaldırıldığından beri, hiç yıldızla taşlama olmadı. Hz. Muhammed (s.a.s), peygamber olarak gönderilince, yıldızlarla taşlama başladı. Böylece Kureyş, daha evvel görmediği bir hadiseyi görmeye başladı. Dolayısıyla da, "Artık dünyanın sonudur" zannıyla, hayvanlarını salıvermeye, kölelerini azad etmeye başladı. Bu durum, onların büyüklerinden birine ulaştı ve o, "Bunu niçin yaptınız?" deyince, onlar da, "Yıldızlar atıldı (kaydı) ve onları gökte birbiriyle çarpışıyor olarak gördük" dediler. Bunun üzerine o, "Sabredin. Eğer bu bilinen bir yıldız ise, zaman insanların yok edileceği zamandır. Yok eğer bilinmeyen bir yıldız ise, ortada yeni meydana gelen bir hadise vardır" dedi. Onlar da araştırmaya başladılar ve (koyan-çarpan) o yıldızın, tanınmayan bir yıldız olduğunu anladılar. Durumu o adama haber verdiler. Bunun üzerine o, "Hüküm vermekte acele etmeyin. Böyle bir şey, yeni bir peygamber geldiğinde olabilecek bir şeydir" dedi. Aradan çok geçmeden Ebû Süfyan, mallarının başında olarak geldi ve o topluluğa, Muhammed b. Abdullah (a.s)`ın ortaya çıkıp, kendisinin peygamber olarak gönderildiğini (vazifelendirildiğini) iddia ettiğini haber verdi."
Belki de bu kimseler, evvelki semavî kitapların tahrif edildiğini söylemişler; şeytanları yıldızlarla taşlama mucizesini, sonrakilerin bu kitaplara kattıklarını mı iddia etmişlerdir. Keza cahiliyye devrine ait nakledilen şiirlerin ise uydurma olduklarını ileri sürmüşlerdir.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:46 PM   #6
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Şihabların Artırılması
İkinci Mukaddime: Doğruya en yakın görüşe göre, bu şihablar, Hz. Peygamber (s.a.s)`den önce de mevcuttu. Fakat o, peygamber olarak gönderildikten sonra iyice artırılmış ve en mükemmel, en güçlü hale gelmiştir. İşte bu, ayetin lafzının kendisine delalet ettiği görüştür. Çünkü ayette, "Fakat onu, sert bekçilerle ve şihablarla doldurulmuş olarak buldular" buyurulmuştur ki bu, sonradan meydana gelen hususun, doldurma ve çoğaltma olduğunu gösterir. Ayetteki, "Halbuki hakikaten biz, dinlemek için onun bazı kısımlarında, oturacak yerler bulup oturuyorduk" cümlesi de aynı manayı ifade etmekte olup, "Biz orada, bazı oturma yerlerini, bekçilerden ve şihablardan boş olarak buluyorduk. Ama şu anda bütün oturma yerleri doldu" demektir. Buna göre, cinleri belde belde dolaşıp, bu hadisenin sebebini araştırmaya sevkeden şey, şihablarla püskürtmenin iyice artması ve kendilerinin kulak hırsızlığından tamamen menedilişleridir.
Dokuzuncu Nev (çeşit): Hak Teâlâ`nın şu ayetinin beyan ettiği şeydir:
"Doğrusu biz, yerdekiler için bir şer mi murad ediliyor, yoksa Rableri onlar için bir hayır mı murad ediyor, bilmiyoruz" (Cin, 10).
Bu ayetle ilgili olarak şöyle iki görüş var:
1) Ayet, "Biz, bu hırsızlıktan menedilişin gayesinin, yerdekiler için şer olarak mı, yoksa hayır ve güzel olarak mı düşünüldüğünü (uygulandığını) kestiremedik" manasındadır.
2) Bu, "Biz, bu sebeple hırsızlık yapmaktan menedildiğimiz peygamber olarak gönderilişinin maksadının, onlar onu yalanlasınlar da böylece, önceki yalanlayıcı ümmetlerin helak oluşu gibi helak olsunlar diye mi, yoksa iman etsinler de böylece hidayete ersinler için mi olduğunu kestiremedik" demektir. (RAZİ: Mefatih ül Gayb)

Lems

“Lems” sözcüğü; “dokunmak, elle yoklamak” demektir. Dokunmak eylemi genellikle bilgi almak, bir nesnenin sertlik, yumuşaklık, sıcaklık, soğukluk yönünden niteliğini öğrenmek amacıyla yapıldığı için, sözcük burada mecazen; “bilgi almak maksadıyla gökteki yıldızlarla kurulan temas”ı, yani yıldızların incelemeye alınmasını ifade etmektedir.

El’an (şimdi)

Bu sözcük gökyüzü için değil, “cinn”ler (yabancılar) için kullanılmış olup, onların iman etmiş hâllerini ifade etmektedir. Yani, eskiden, gerçek imana ermeden, Allah’ı tanımadan, tevhidi öğrenmeden önce, yıldızlara bakarak bir takım hesaplarla gaybe ait bilgileri öğrendiklerini iddia eden kâhinler tarafından kandırılan bu grup, ŞİMDİ, dinledikleri Kur’an sayesinde hem Allah’ı tanımışlar hem de kâhinlerin yıldızlardan bir şey öğrenemediklerini ve onların sadece yalan söylediklerini anlamışlardır. Çünkü kâhinlerin (şimdiye kadar) herkesi, Allah’ın gökte melekleri ile sohbet ettiği, yarının (geleceğin) kimin için iyi kimin için kötü olacağını konuştuğu, onlarla beraber plân program yaptığı masallarıyla uyuttukları ve gökte yapılan bu plânların emirleri altındaki cinnler tarafından kulak hırsızlığı yapılarak, yani kimseye çaktırmadan dinlenerek kendilerine aktarıldığı (bu aktarım faks cihazı ile mi oluyordu acaba?) palavrasıyla sömürdükleri, Kur’an sayesinde ortaya çıkmıştır. Şimdi artık Kur’an dinleyenler bilmektedirler ki, gayb bilgisi sadece Allah’a mahsustur ve bu bilginin Allah’ın izni dışında öğrenilmesi asla mümkün değildir.
Gizlice dinlemek suretiyle gaybden haber alındığı yalanıyla yapılan sahtekârlık Hicr suresinin 16–18. ve Saffat suresinin 6–10. ayetleri için de söz konusu edilmiştir. Gerçi Hicr ve Saffat surelerindeki kulak hırsızları Kur’an’da “Şeytan-ı Racim (İblis) ve “şeytan-ı marid” olarak nitelenmiştir ama, konuyu suistimal edenler bunları da, duyum almak için oturulan yerlere oturan cinnlerle aynı telâkki etmişlerdir. Bu sebeple, aslında Hicr suresinin 16–18. ayetleri hakkındaki açıklamalarımızı içeren yazımızı burada dikkatlerinize sunuyoruz:


KULAK HIRSIZLIĞI YAPAN ŞEYTANLAR (!)

Bu konu Kur’an’da, Hicr suresinin 16–18. ayetleri ile Saffat suresinin 6–10. ayetlerinde yer almaktadır. Piyasadaki meal ve tefsir kitaplarının hepsi bu konuyu aşağı yukarı aynı anlamda açıklamışlardır. Ancak günümüz teknolojisi, bu ayetlerdeki bazı ifadeleri müteşabih sayılmaktan çıkarmış ve bugüne kadar bu müteşabih ifadeleri açıklamak için uydurulmuş hikâyelere ters düşmesin diye bazı dil bilgisi kurallarını ihmal etmeye (veya bilerek yanlış kullanmaya) artık gerek kalmamıştır.
Yukarıda sözünü ettiğimiz ayetler, eski tefsircilere göre müteşabih sayıldığı için iyi anlaşılamamış ve bu konuda mantıksız, akıl dışı, hatta din dışı açıklamalar ve inançlar ortaya çıkmıştır. Yanlışların görülmesi bakımından bu inançların ne olduğunun özetlenmesinde yarar vardır:
Bu inançlara göre güya Kur’an inmeye başlamadan önce şeytanlar diledikleri gibi göklerde dolaşırlar, meleklerin arasına sızarak meleklerin Allah’tan öğrendikleri geleceğe ait; gaybe ait bilgileri kaparlar, bu bilgilerin içine biraz da yalan katarak kâhinlere anlatırlar, kâhinler de bu bilgileri halka anlatırlarmış. Böylece peygamberler ile şeytanlar arasında bir sürtüşmedir devam eder gidermiş. O zamanlarda, bazılarına göre gökyüzünde yıldız yokmuş, bazılarına göre ise yıldızlar varmış ama kovalamaca işi yokmuş. Sonradan yıldızlar yaratılmış ve şeytanlar gökyüzüne sokulamaz olmuş. Fakat yine de içlerinden bazıları, meleklerden bir şeyler öğrenmek için onların aralarına sızmaya çalışırmış. İşte meleklerin arasına sızmaya çalışan bu şeytanlara yıldız fırlatılırmış ve alev topu halinde üzerilerine gelen yıldızı gören şeytanlar gerisingeri dünyaya kaçarlar, elleri boş kalırmış. Yalnız bu inançta net olmayan bir nokta varmış. O da; acaba yıldızlar yeni mi yaratılmış yoksa eskiden beri varmış da şeytanlara karşı silâh olarak kullanılmaya sonradan mı başlanmış? (!)
İbn-i Abbas’a göre, şeytanlar önceleri göğe çıkmaktan menedilmemişti. Bundan dolayı göklerde dolaşıyor, meleklerden gaybın haberlerini duyuyor ve haberleri kâhinlere ulaştırıyorlardı. Kâhinler de bu aldıkları kelimelere dokuz daha katarak bunları yeryüzündekilere anlatıyorlardı. Bu kelimelerin dokuzu batıl birisi hak idi. İsa peygamber doğunca, onlar üç kat gökten menedildiler. Peygamberimiz doğunca da, bütün göklerden menedildiler. Dolayısıyla bu şeytanlar, kulak hırsızlığı yapmak istediklerinde, ateş parçaları ile taşlanmakta, uzaklaştırılmaktadırlar. (Hicr suresi tefsiri, Mefatih ul Gayb, İmam Razi ?ve Kurtubi?, Cilt 10 s. 20,21) (!)
Bu konu en uzun teferruatlı anlatımıyla Kurtubi’de yer almıştır.
Yukarıda özetlediğimiz inançlar ve özellikle İbn-i Abbas patentli açıklamalar doğrultusunda konuyla ilgili ayetlerin Türkçeye nasıl çevrildiğinin tipik örneği de malûm, meşhur, muteber sayılan Elmalılı’nın mealidir:

Hicr; 16–18: Andolsun biz, gökte birtakım burçlar yarattık ve bakanlar için onu süsledik.
Ve göğü taşlanan bütün şeytanlardan koruduk.
Ancak kulak hırsızlığı eden şeytan hariç, onu apaçık bir alev sütunu takip eder.

Saffat; 6–10: Gerçekten biz dünya göğünü (o yakın göğü) bir zinetle, yıldızlarla süsledik.
Onu her inatçı şeytandan koruduk.
Onlar yüksek (melekler) topluluğunu dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar.
Uzaklaştırılırlar. Onlara ardı arkası kesilmez bir azab vardır.
Ancak kulak hırsızlığı yapanlar olur. Onu da yakıcı bir alev takip eder.

Bu ayetler hakkında bizim görüşlerimiz ve çevirimiz ise aşağıdadır:

Hicr; 16–18: Hiç kuşkusuz, gökte burçlar oluşturduk ve seyredenler için onu süsledik.
Ve onu Şeytan-ı Racim’in hepsinden koruduk;
az da olsa vahye kulak veren ve kendisini açık bir alev takip edenler hariç.

18. ayetin, 17. ayetin devamı olması münasebetiyle iki ayeti tek bir cümle hâlinde ifade dersek cümle şöyle şekillenir:
“Ve onu, az da olsa vahye kulak veren ve kendisini açık bir alevin takip ettiklerinin haricindeki tüm Şeytan-ı Racim’lerden koruduk.
Yani sema “azıcık da olsa vahye kulak veren ve kendini açık alev takip edenlerin dışındaki tüm Şeytan-ı Racim’lere” kapalıdır. Az da olsa vahye kulak kabartanlara açıktır, onlara serbesttir, onlardan korunmamıştır.

Saffat; 6–10: Gerçekten biz en alt semayı ziynetlerle; yıldızlarla süsledik.
Asi inatçı şeytanın tümünden koruduk;
onlar mele-i a’lâya hiç kulak vermezler ve her taraftan taşlanırlar,
kovulmak için… Ve onlara sürekli azap vardır,
ancak bir kırıntı kapan ve kendisini şihab-ı sakıp takip eden hariç.

Burada da 7–10. ayetler tek bir cümle olduğu için bunları da tek cümle hâlinde ifade edelim:
“Biz semayı, mele-i a’lâdan bir kırıntı kapan ve kendisini şihab-ı sakıp takip edenler hariç, sürekli azap içinde olan, kovulmak için her taraftan taşlanan ve mele-i a’lâya hiç kulak vermeyen ‘şeytan-ı marid’in tümünden koruduk.”
Ayetin özetini alırsak; gökyüzü ‘şeytanı marid’e kapalı olup mele-i a’lâdan azıcık bilgi kırıntısı sağlayan ve kendini delici alevin takip ettiklerine açıktır.
Ayetlerin daha iyi anlaşılabilmesi için, ayetlerde yer alan bazı sözcüklerin açılımları gerekmektedir:

Büruc:

Ayette geçen “بروج büruc” sözcüğü, “برج burç” sözcüğünün çoğuludur. “Burç”; yüksek köşk demektir. Gökte toplanan yıldız kümelerine de “burç” adı verilmiştir. Ayette çoğul olarak kullanılmış olduğundan gökyüzünde birçok burcun olduğu anlaşılır. Bazı tefsirciler on iki burcun varlığını ileri sürmüş ve bunları koç, balık, kova… burçları olarak adlandırmışlardır. Henüz kozmoloji (evrenbilim) ve astronomi (gökbilim) tam kemale ermediğinden biz, burçların sayısını kesin ifade etmenin doğru olmayacağı kanaatindeyiz.

Şeytanı-ı Racim ve Şeytan-ı Marid

Racim
“رجيم Racim” sözcüğünün mastarı “رجم recm” olup, bu sözcüğün ilk anlamı; “قتل öldürmek” demektir. Öldürmeye “recm” denmesinin sebebi, Arapların öldürecekleri kimseyi taşlamak suretiyle öldürmeleri, öldürecekleri kimseye ölene kadar taş atmalarıdır. Sonradan her öldürme işine “recm” denilir olmuştur. Kur’an’da yeri olmamasına rağmen zina suçlularına verilen cezanın adı da buradan gelir. “Recm” ve türevleri Kur’an’da 14 kez yer almasına rağmen hiçbir yerde bu anlamda kullanılmamıştır.
“Öldürmek” anlamı dışında “recm” sözcüğü şu anlamlarda da kullanılır olmuştur: “taş atmak”, “lânet etmek”, “sövmek, yermek”, “hicran”, “tart etmek, kovmak”, “zann ve zanna dayalı söz söylemek” (Lisan ül Arab Cilt 4 S.90).
Nitekim şeytan için bu anlamların hepsi uygun görülmüş, şeytana ism-i mef’ul anlamıyla “taşlanmış şeytan”, “lânetlenmiş şeytan”, “kovulmuş şeytan”, “sövülmüş şeytan” …” denilmiştir.

Marid
“مارد Marid” sözcüğü; “azgın, inat ve isyanda benzerlerinden çok ileri giden, karşı çıkan” demektir. Bu sözcüğün mübalâğa kalıbı olan “مريد merid” sözcüğü, “şeytan-ı merid” olarak Hacc suresinin 3. ve Nisa suresinin 117. ayetlerinde, geçmiş zaman kipiyle de “مردوا على النّفاق mered-u alennifakı/ münafıklık üzerine inatlarını sürdürdüler” şeklinde Tövbe suresinin 101. ayetinde yer alır. “Marid” sözcüğünün mastarı olan “مرد merd” sözcüğünün türevleri, sözcüğün öz anlamı ekseninde farklı kalıplarda birçok değişik anlam kazanmıştır. Bunlardan en önemlisi ise, “معرّى soymak –soyunmuşluk” anlamıdır. Araplar, yapraktan soyunmuş (yaprağı olmayan) ağaca “شجر امرد şecerün emred”, bitki bitmeyen kumluklara “رملة مرداء remletin merdai”, köseye (sakalı bitmeyen kimseye) de “امرد emred” derler. (Lisan ül Arab cilt 8, S. 247–250)
“تمرّد Temerrüt (uzun bir süre inat etme)” sözcüğü de aynı kökten türemedir.
“Marid” sözcüğü, “soymak, soyunmuşluk, çıplaklık” anlamıyla değerlendirildiğinde “şeytan-ı marid”; ism-i mef’ul anlamıyla “hayırlardan, güzelliklerden soyunmuş şeytan”; ism-i fail anlamıyla “hayırlardan, güzelliklerden soyan şeytan” demek olur. Bu anlam, A’râf suresinin 27. ayetinde farklı bir üslûp ile kullanılmıştır.
“Marid” sözcüğü ile İblis’e (düşünce yetisi) yakıştırılan “inat ve isyanda çok ileri gitme” sıfatı, Kur’an’da anlatılan olaylardaki İblis’in (Şeytan-ı Racim’in) davranışları ile birebir örtüşmektedir. İblis’e (düşünce yetisi), Âdem’e secde et (Âdem’e boyun eğ) denildiğinde, Allah’ın onu yarattığı özelliğe uygun olarak secde etmemiş, kendisine yapma denileni yapmış, yap denileni yapmamış, Âdem’i yaklaşılması yasaklanan ağaca yaklaştırmıştır.
Şihab-ı Mübin ve Şihab-ı Sakıp:
“شهاب Şihap” sözcüğü, bildiğimiz odun ve ot alevidir. Sözcük Hıcr suresinde “شهلب مبين şihab-ı mübin (açık, parlak alev)” şeklinde, Saffat suresinde ise “شهلب ثاقب şihab-ı sakıp (delici alev)” şeklinde kullanılmıştır. Her iki kullanış şekli birlikte değerlendirildiğinde, ayetlerde sözü edilen alevin “delici ve parlak” olduğu anlaşılmaktadır.
Bize göre bu delici, parlak alev; bu ifadelerin geçtiği ayetlerdeki “فأتبعه feetbeahü (kendisini izler, kendisinin arkasından gelir)” fiilinin de ipucu olmasıyla UZAY ROKETİ’nin arkasındaki alevdir.
Geçmiş zaman tefsircileri ayetlerdeki bu ifadeleri “yıldız kayması”, “meteor düşmesi” olarak açıklamışlar ve yıldızlar ile meteorların, ne olduğunu anlayamadıkları şeytanların arkasından bir top mermisi gibi fırlatıldığına inanmışlardır. Ama bu bombardımanın sonucu hakkında, şeytanların parlak, delici alevlerden kurtulup kurtulamadıklarına, ölüp ölmediklerine dair bir uydurma yapamamışlardır.
Az da olsa Vahye kulak verme (Kulak hırsızlığı):
Hıcr suresinin 18. ayetindeki “استرق isteraka” fiili, genellikle “kulak hırsızlığı yapan” diye çevrilmiş olup, Kur’an’da sadece bu ayette geçer. Fiilin üç harfli hali olan “سرق seraka”nın anlamı; “çaldı, hırsızlık etti” demektir. Konumuz olan beş harfli kalıptan anlamı ise; “kulak kabarttı, kulak misafiri oldu, kaş altından baktı, çaktırmadan gözüyle izledi” demektir (Lisanül Arab cilt 4. S. 565). Yani “إستراق istirak”, hem kulak hem de gözle sinsice bir şeyler öğrenmek demektir.
Bu fiil konumuz olan ayette “من استرق السّمع Men isteraka s sem’a (Sem’a kulak kabartan” cümlesi içinde yer almıştır. Burada “سمع sem’” sözcüğü tümleç yapılmış olduğundan, “استرق isteraka” fiili, (kulak kabartılarak ne kadar öğrenilebilirse) “dinleme yoluyla az bir bilgi edinen, az bir şey öğrenen” demektir.
Diğer taraftan cümlede geçen “sem’a”; vahyi yani Kur’an’ı işaret etmektedir. Bu yargıya ise aşağıdaki ayetler delâlet etmektedir:

Mülk; 10: Ve yine derler ki: “Eğer kulak vermiş olsaydık veya akletmiş olsaydık, sair / cehennem halkı arasında olmazdık.”

Furkan; 44: Yoksa onların çoğunu vahye kulak verir veya akleder mi sanıyorsun? Onlar sırf hayvan gibidirler, hatta gidişatça daha sapıktırlar.

Bu konu ile ilgili olarak ayrıca, şu ayetler de tetkik edilebilir: A’râf; 100, Yunus; 67, Nahl; 65–69, Rum; 21–24, Secde; 26, Enfal; 21, 22, Kehf; 101, Kaf; 37.
Hıcr suresinin 18. ayetindeki “استرق isteraka” fiili, konumuz olan diğer sure Saffat’ın 10. ayetinde “من خطف الخطفة men hatıfel hatfete (bir kırıntı kapan)” diye açıklamıştır.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:47 PM   #7
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Mele-i a’lâ:

“Dolmak” anlamına gelen “ملؤ mil” sözcüğünden türemiş olan “ملأ mele” sözcüğünün ilk anlamı “dolu olan (depo)” demektir. Sonraları reisler, başkanlar, bir toplumun ileri gelenleri, toplumun erdemlileri için de “mele” denilir olmuştur. Bunlara “ملأ mele” denilmesinin sebebi, kendilerinin ihtiyaç duyulan bilgi, deneyim ve anlayışla dolu olmalarıdır. Yani “boş adam” olmamalarıdır. Sözcük bu anlamıyla Kur’an’da 28 kez geçmektedir.
Araplar ayrıca “ahlâk”a da “mele” demektedirler (Lisanül Arab c. 8 S. 344-346).
Eski tefsirciler “mele” sözcüğünün “reisler, ileri gelenler (konsey), erdemliler” demek olan mecaz anlamını esas almışlar ve sözcüğün “أعلى a’lâ (yüce)” sıfatıyla birlikte kullanıldığı “الملأ الأعلى el mele-il a’lâ” deyimine “yüce konsey” demişlerdir. Ancak bu “yüce konsey”in ne olduğu ve kimlerden oluştuğu konusunda sağlam bir kanıt olmadığı için, bunun, “göklerdeki melekler”, “Kerrubiyun/ mukarrebun (Allah’a en yakın olan melekler)” olduğunu söylemişlerdir. Böyle olunca da, kulak hırsızlığı yapmaya çalışan şeytanları, Allah’ın başucundaki meleklerin muhabbetlerini dinlemek için göklere çıkarmışlar ve onları oradan ancak yıldızlarla bombardımana tutmak suretiyle kovabilmişlerdir(!).
Bize göre ise sözlük anlamı “yüce dolular (yüce depo)” olan “melei a’lâ” sözcüğü; vahydir, Kur’an ayetleridir. Çünkü Kur’an, insanlığın ihtiyaç duyduğu her şeyi içermektedir ve herkesin ihtiyaç duyacağı bilgiler ile dopdoludur. Kur’an’ın içindekiler önemsiz şeyler olmayıp, en değerli yüce şeylerdir. (Bu husus ile ilgili birçok ayet vardır.)
“Mele-ı a’lâ” ifadesi Kur’an’da bu ayetten başka bir de Sad suresinin 69. ayetinde geçmektedir. Bu ayetin iyi anlaşılabilmesi için önünü ve arkasını birlikte ele almak gerekir:

Sad; 65–70: De ki: “Ben sadece bir uyarcıyım. O Vahid ve Kahhar Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.
Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbidir O. Aziz ve Gaffardır…”
De ki: “Büyük bir haberdir o (Kur’an).
Yüz çevirip duruyorsunuz ondan.
Tartışıp durdukları mele-i a’lâya dair benim hiçbir bilgim yoktu.
Bana sadece açık bir uyarıcı olduğum vahyediliyor.”

Görüldüğü gibi “mele-i a’lâ” ifadesi, bu ayette de Kur’an anlamında kullanılmıştır. Zira tartışılan Kur’an’dır ve kendisine vahy gelene kadar peygamberimizin Kur’an hakkında hiçbir bilgisi yoktur.
Yukarıdaki bilgiler ışığı altında, her iki surenin ayetleri birlikte değerlendirilirse diyebiliriz ki, Sem’a kulak kabartmak, Mele-i a’lâdan bir kırıntı kapmak; Kur’an’dan azıcık da olsa istifade edebilmektir.
Mele-i a’lâdan bir parça koparmakla, yani vahye kulak kabartmakla elde edilenin ne olduğuna gelince: Kur’an’da kozmolojiye ve astronomiye ait birçok ayet vardır. Çağımızda bunlar eski çağlara göre binlerce kat daha iyi anlaşılmakta ve bu ayetlerin her biri günümüzde taze birer mucize olmaktadır. İşte bu ayetlerden bir tanesi de şudur:

Rahman; 33: Ey ins ve cinn topluluğu! Göklerin ve yeryüzünün çaplarından aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa hemen aşın geçin. Ancak üstün bir güçle (sultan ile) geçebilirsiniz.

Ayette konu edilen “sultan (üstün güç)” bilim ve teknolojidir. Şihab-ı sakıp, mübin / delici parlak alev (roket alevi) de sultanın (üstün bir gücün) göstergesi, işaretidir. Bu ayet, istisnalı bir cümledir ve devamı olan ayette “Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?” diye sorulmak suretiyle insanlara “Gidin görün bakalım o gördükleriniz karşısında Rabbinizin hangi nimetini yalanlayabileceksiniz” denilmektedir. Yani, ayetin bu ifadesi insanlara acziyetlerini hatırlatan bir meydan okuma olmayıp, “Bu üstün güce sahip olursanız semavat ve arzın çaplarından çıkabilirsiniz, ama bu üstün güce sahip olmazsanız bunu başaramazsınız.” diyen bir yol göstermedir.

“illa” istisna edatı

Konumuz olan pasajlardaki ayetler (Hıcr; 18 ve Saffat; 10. ayetler), “illa” istisna edatıyla başlamaktadır. Böyle olunca istisna edatından sonraki bölüm, daha evvelki yargıdan dışlanmış olmaktadır. Ayetleri birlikte değerlendirirsek ayetlerin anlamı; “semayı… şeytandan koruduk ama, vahye kulak veren (mele-i a’lâdan bir parça alan) ve kendisini şihabın takip ettiği kişilerden korumadık.” demek olur.
Dikkat ederseniz piyasadaki meal ve tefsirlerde olması lâzım gelen bu meal maalesef yoktur. Ayetlerdeki “illâ” edatı yokmuş gibi davranılmış ve “من men” ism-i mevsulü, şart edatı gibi değerlendirilmek suretiyle, cümle, şart cümlesi anlamıyla “kim kulak hırsızlığı yaparsa alev topu onu yakalayıverir” diye çevrilmiştir. Kısacası istisna cümlesinin anlamını eski tefsirciler hafsalalarına sığdıramamışlardır. Aslında o dönemlerde bir insanın Kur’an’dan duyacağı bir ayetten, gökyüzüne çıkabileceğini ama bunu başarmak için arkasında parlak ve delici alevi olan bir makineye ihtiyaç olduğunu öğrenmesi de mümkün değildir. Çünkü o günkü bilgi ve teknoloji buna imkân vermemektedir.
Sonuç olarak bizim düşüncemiz şudur: Ham fikir, uzay ile ilgili bir şey üretemez. Ama insan, Kur’an’dan bir şeyler kaparak ham fikri tefekkür boyutuna ulaştırırsa, kendisini uzaya götürecek bir alev topu yani ROKET yapabilir ve onunla semaya gidebilir. Ona artık gökyüzü açıktır.

11. Ayet:

Şüphesiz bizler; bizlerden bir kısmı salihlerdendir, bizden bazıları da bunun aşağısındandır. Biz çeşit çeşit yollarda idik.

Kur’an’ı dinlemiş ve inanmış olan cinn (yabancı) gurubunun özeleştirisi bu ayette de devam etmekte ve toplumlarında “düzgün” nitelikte olanların da, bu nitelikten aşağı nitelikte olanların da var olduğundan, toplumda bir birlik bulunmadığından, yani kendi içinde bir takım yollara; mezheplere, meşreplere ayrılmış olduklarından dem vurulmaktadır.
Toplumda her zaman kötülerin arasında düzgün kişilerin olacağı, hatırlanacak olursa A’râf suresinde de bildirilmişti:

A’râf; 168: Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. Onlardan bir kısmı salihlerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve onları Biz, iyiliklerle ve kötülüklerle belâlandırdık (imtihan ettik) ki belki dönerler.

Gıded


“Gıded” sözcüğünün esas anlamı; “köseleden yapılan sicim” demek olup, bu sözcükle bu ayette “birbirine karışmayan, bulaşmayan, birbiriyle uzlaşmayan fırkalar, guruplar, hizipler, klikler” kastedilmiştir.

12, 13. Ayetler:

Ve kesinlikle, Allah’ı yeryüzünde asla âciz bırakamayacağımızı, kaçmakla da O’nu asla âciz bırakamayacağımızı iyice anladık. Ve biz o kılavuzu (Kur’an’ı) dinlediğimizde ona iman ettik. Onun için kim Rabbine inanırsa, o hakkının eksik verilmesinden ve haksızlığa uğramaktan korkmaz.

Buradaki “zann” sözcüğü de tıpkı 7. ayetteki gibi Arapçanın klâsik kuralı gereği “yakin (kesin bilgi)” anlamındadır.
Görülüyor ki Kur’an dinlemiş olan bu yabancı gurup, Kur’an’ı özümsemiş, Allah’tan kaçmanın kurtulmanın imkânsızlığını ve mutlaka O’na dönüleceğini iyice anlamış, ayrıca da Allah’a teslim olanın mutlaka bahtiyar olacağına ve onların kesinlikle haksızlığa uğramayacağına inanmıştır.
Düzgün kimselerin haksızlığa uğramayacağı hususu bir sünnetüllah olup, Kur’an’da çeşitli vesilelerle ifade edilmiş ve Ta Ha suresinde de bağımsız bir ayet olarak bildirilmiştir:

Ta Ha; 112: Ve her kim mümin olarak salihattan işlerse, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz.

Bu ayetin içeriğinden anlaşılmaktadır ki; bu cinn (yabancı) gurup, rivayetçilerin (söylenticilerin) ileri sürdükleri gibi sadece peygamberimiz namaz kılarken onun namazda okuduğu Fatiha suresini dinlememişlerdir. “Anladık, inandık” dedikleri konulara bakılırsa bu yabancı gurup, o görüşme gününe kadar inmiş ayetlerin hepsini ya da pek çoğunu dinlemişlerdir. Aksi hâlde bu derece bir bilince ermeleri mümkün değildir.

14, 15. Ayetler:

Ve gerçekten biz (bize gelince, bizim durumumuz ise); Müslümanlar bizdendir, zalimler de bizdendir. Ama kimler teslim olduysa (Müslüman olduysa), işte onlar rüşdü (doğruyu, güzeli, iyiyi, gerçeği) arayanlardır. Ama zalimlere gelince, onlar da cehennem için odun olmuşlardır.

Kıst

14. ve 15. ayetlerde “zalimler” olarak çevirdiğimiz “qâsitun” sözcüğü ezdattandır. Yani bu sözcük, iki zıt anlam (adalet ve zulüm) için de kullanılabilir ve sözcüğün “adil olanlar” anlamında çevrilmesi de mümkündür. Sözcüğün hangi yerde hangi anlamda olduğu, içinde geçtiği konudan anlaşılır. Sözcüğün burada “zalimler” olarak çevrilmesi; 14. ayette “Müslümanlar” sözcüğünün karşıtı olarak yer alması sebebiyledir. Sözcüğün bu özelliğine örnek olması bakımından, klâsik eserlerde yer alan bir metni, Razi’nin anlatımıyla dikkatlerinize sunuyoruz:

Saîd b. Cübeyr İle Haccac
Sa`îd b. Cübeyr`den rivayet edildiğine göre, Haccâc, öldürmek istediği zaman ona, "Benim hakkımda ne dersin?" demiş. Sa`îd de, "Sen kasıt ve âdilsin" demiş. Bunun üzerine oradakiler, Sa`îd bin Cübeyr`in onu âdil ve insaflı olarak nitelediğini sanarak, "Ne güzel söyledi" deyince, Haccâc, "Ey cahiller, o beni, zâlim ve müşrik diye tavsif etti" demiş; zalim olma ile ilgili olarak, Hak Teâlâ`nın, (Enam, 1) ayetini; müşrik olma ile ilgili olarak da, "Hem sonra o kafirler rablerinden udûl ederler, dönerler" (En`âm, 1) ayetini okumuştur.
Not: “Kıst” sözcüğü gibi “udl” sözcüğü de ezdattandır.

14. ve 15. ayetler, o yabancı gurubun kendi memleketlerindeki arkadaşlarına yaptıkları konuşmanın son bölümüdür. Bu konuşma dikkatle incelendiğinde, Kur’an’ın rüşde; iyiye, doğruya, güzele ne ölçüde kılavuzladığı iyice anlaşılmaktadır.
Bu konuşmada gözden kaçırılmaması gereken bir husus da, konuşmayı yapanların peygamberden hiç bahsetmeyişleridir. Bu konuşmanın yer aldığı pasaj tamamen Kur’an eksenlidir ve konuşmayı yapanlar da Kur’an’dan başka kılavuz olmadığını, olamayacağını öğrenmişler ve Hüda’ya; gerçek kılavuza yönelmişlerdir. Konuşmanın sonunda geçen “zalimler” sözcüğü ile birinci plânda şirk koşanların kastedildiği ise akıllardan hiç çıkarılmamalıdır. Çünkü zulüm, pek çok ayette “şirk koşmak” olarak açıklanmıştır.

Cehenneme odun olmak


Bu ifade ince bir özelliği dile getirmekte olup, müşriklerin hem kendilerinin yanacakları hem de başkalarını yakacak ısının kaynağı olacakları, yani bir bakıma cehennemin sıcaklığının, müşriklerin yanışlarından sağlanacağı anlamına gelmektedir:

Bakara; 24: Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan Ateş’ten korunun.

Tahrim; 6: Ey inanmış olan kişiler! Kendinizi ve ehlinizi(yakınlarınızı), yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir Ateş’ten koruyun. Onun üzerinde, Allah’a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır.

Klâsik eserlerde “cinn zaten ateşten yaratılmıştı, ateş ateşi yakar mı?” sorusuna cevap aranmış ve olmadık zorlama açıklamalara yer verilmiştir. Ama bize göre bu surede bahsedilen “cinn”; Mekkelilere yabancı olan insanlar olup, ateşten yaratılmış olan “cann” değildir. Bu sebeple de biz, söz konusu zorlama yorumların naklini gereksiz görüyoruz.

16, 17. Ayetler:

Ve eğer onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette onlara, kendilerini saf hâle getirmek için bol bir su verirdik. Kim Rabbinin anılmasından / Rabbinin zikrinden (Kur’an’dan) yüz çevirirse O da onu, gittikçe yükselen bir azaba sokar.

Kur’an dinleyen “cinn” gurubunun yaptığı konuşma yukarıda da belirttiğimiz gibi 15. ayetle son bulmuştur ve bu ayetler o ayet grubuna dâhi değildir. Ancak, genellikle, 16. ayetin başındaki “vav” bağlacı, 1. ayetteki “ennehüstemea...” üzerine atfedilmek suretiyle bu ayetlerin de “De ki: Bana vahyolundu ki…” diye başlayan on beş ayetlik cümlenin devamı olduğu kabul edilmiştir.
Biz ise bu görüşe katılmamaktayız. Dikkat edilirse 16. ayette “eğer onlar” diye üçüncü şahıs zamiri kullanılmış, açık isimler verilmemiştir. Bu durumda da “onlar” zamiri ile kastedilenlerin kim olduklarını bulmak bizlere düşmektedir. Hemen söylemek gerekir ki, bu ayetteki “onlar”, surenin 1–15. ayetlerindeki konuşmayı yapan “cinn” grubu değildir. Çünkü o “cinn” grubu Kur’an dinleyerek imana gelmiş, artık doğru yolu bulmuş kimselerdir. Oysa bu ayetlerde konu edilen “onlar”, henüz doğru yolu bulamamışlardır.
Bize göre bu ayetler, Cinn suresinden bir önceki sure olan A’râf suresindeki 179–188. ayetlerden oluşan paragrafın devamıdır. Bu ayetlerin A’râf suresindeki paragrafa eklenmesi hâlinde söz akışı aşağıdaki gibi olmaktadır:

Ve ant olsun ki, cinnden ve insten birçoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin (duyarsızların) ta kendileridir.
Ve en güzel isimler Allah’ındır. Öyleyse O’nu onlarla çağırın. O’nun isimlerinde eğriliğe sapanları da terk edin. Onlar yapmakta olduklarının karşılığını yakında görecekler.
Yine Bizim yarattıklarımızdan hakka kılavuzluk eden ve onunla adaleti uygulayan bir ümmet vardır.
Ve ayetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri yönden derece derece (yavaş yavaş) helâke yaklaştıracağız.
Ben onlara mühlet de veririm. Muhakkak ki Benim plânım pek çetindir.
Ve onlar arkadaşlarında hiç bir deliliğin / cinlenmişliğin bulunmadığını hiç düşünmediler mi? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.
Ve onlar göklerin ve yerin hükümdarlığına, Allah’ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra başka hangi söze inanacaklar?
Allah kimi saptırırsa, artık ona kılavuz diye bir şey yoktur. Ve O, bunları taşkınlıkları içinde şaşkın bir hâlde bırakır.
Sana, Saat’ten soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
De ki: “Ben kendi kendime Allah’ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim, elbette ben hayırdan arınmak isterdim. Ve bana hiçbir kötülük bulaşmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir kavme müjdeleyenim.”
Ve eğer onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette onlara, kendilerini saf hâle getirmek için bol bir su verirdik. Kim Rabbinin anılmasından / Rabbinin zikrinden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, O da onu gittikçe yükselen bir azaba sokar.


16. ayetteki “Eğer onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette onlara, kendilerini saf hâle getirmek için bol bir su verirdik.” ifadesinden, aslında insanların cennete girmelerinin istendiği ve doğru yola girdikleri takdirde kendilerine büyük fırsatlar verilerek yardım edileceği anlaşılmaktadır. Kur’an’da bu tarz özendirme mesajları veren birçok ayet vardır:

Maide; 65, 66: Ve hiç kuşkusuz eğer kitap ehli iman etmiş ve takva sahibi olsalardı, kesinlikle onların kötülüklerini örter ve kesinlikle nimeti bol olan cennetlere koyardık.
Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i, ve kendilerine Rabblerinden indirileni (Kur’an’ı) ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi (besleneceklerdi). Onlardan bir kısmı aşırı olmayan bir ümmettir. Onlardan çoğunun da yapmakta oldukları ne kötüdür!

Talak; 2, 3: … İşte bununla, Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilir. Kim Allah’tan saygıyla sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızklandırır. Kim de Allah`a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip, gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır (koymuştur, belirlemiştir).

Nuh; 10–12: Sonra dedim ki: “Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın, size mallar ve oğullar ile yardımda bulunsun, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın.”

A’râf; 96: Ve eğer o kentlerin ehli (halkı) inansalardı ve takva sahibi olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık; Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle (yaptıklarına karşılık) yakalayıverdik.

Ayetteki “bol bir su verirdik” ifadesi; “bolluk, bereket verirdik” anlamındadır. Toprağın yetiştirdiği tüm ürünler için su her şeyin başında geldiğinden, “dünya malı, nimeti”; “bol bol su” ifadesi ile anlatılmıştır. Çünkü Arabistan gibi sıcak yörelerde, insanların geçimleri büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayalıdır ve böyle coğrafyaların insanı için “su”, nimetlerin en önemlisidir. “Bol bol su” ifadesi ayrıca cennet ırmaklarından da kinayedir.
Ayette “kendilerini saf hâle getirmek için” diye çevirdiğimiz ifadenin orijinali “liyeftinehüm (onları fitnelendirelim diye)” olup, “fitne” sözcüğünün anlamının “bir kıymetli madeni potada eritmek suretiyle cürufundan ayırıp saf hâle getirmek” demek olması sebebiyle, ifade bu şekilde çevrilmiştir. “Fitne sözcüğü ile ilgili ayrıntılar, hatırlanacak olursa Sad suresinin sonuna eklediğimiz yazımızda mevcuttur.
Burada “bol su” şeklinde ifade edilen dünya nimetlerinin, insanlar için bir fitne; arınma, saf hâle gelme aracı olduğu başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

Enfal; 28: Ve biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız kesinlikle fitnedir. Kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir vardır.

Teğabün; 15: Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir kendi katında olandır.

Ta Ha; 131: Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız şeylere (mal, mülk, evlât ve saltanata) sakın gözlerini dikme (rağbetle bakma). Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir.

Bakara; 155, 156: Ve de kesinlikle Biz sizi korkudan, açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belâlandıracağız (imtihan edeceğiz).
Başlarına bir musibet geldiği zaman “Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve yalnız O’na döneceğiz.” diyen şu sabredenleri müjdele!

Âl-i Imran; 186: Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda belâlanacaksınız (imtihan olunacaksınız). Hiç kuşkusuz sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan birçok eza da işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’a takvalı davranırsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.

Rabbimizin elçileri dâhil tüm insanları niçin fitnelendirdiği ise şu ayetlerde açıklamıştır:

Ankebut; 2, 3: İnsanlar, fitnelendirilmeden, “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?
Ant olsun ki, Biz onlardan öncekileri de fitnelendirmiştik. Ki elbette Allah, doğru kimseleri bilmektedir ve elbette yalancıları da mutlaka bilmektedir.

Furkan; 20: Biz senden evvel de sadece yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Sizin bir kısmınızı bir diğerine fitne yaptık ki, bakalım sabredecek misiniz ve Rabbin çok iyi görendir.

En’âm; 53: Ve Biz, “Allah, aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu” desinler diye, onlardan bazısını bazısı ile fitnelendirdik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir?

Muhammed; 31: Kesinlikle Biz, içinizden cihat edenleri ve sabredenleri bilinceye kadar sizi belâlandıracağız. Haberlerinizi de belâlandıracağız.

En’âm; 165: Ve O sizi yeryüzünün halifeleri kılan, verdikleriyle sizi belâlandırmak (sınamak) için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Kehf; 7: Biz yeryüzündeki kendisine süs olan şeyleri onların hangisinin daha güzel amel edeceğini belâlandırmamız (sınamamız) için yaptık.

Mülk; 2: O ki, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı belâlandırmak (sınamak) için ölümü ve hayatı yarattı. O, çok üstündür ve çok bağışlayandır.

Ayette geçen “et tarikate (o yol)” sözcüğü marife (belirgin) olduğundan bu sözcüğü “Hakk yol, doğru yol” olarak değerlendirmek gerekir.
Ayette geçen “suud” sözcüğü; “yavaş yavaş artan şiddet, zorluk” demektir. Bu sözcük Allah’ın zikrinden uzak olanların sıkıntılarının sürekli yavaş yavaş artırılacağını belirtmektedir. Burada konu edilen sıkıntıları sadece ahiret sıkıntısı olarak değil, dünyadaki sıkıntılar olarak da görmek gerekir. Nitekim aynı mesajı veren başka ayetlerden de bu sıkıntıların dünya sıkıntılarını da kapsadığı anlaşılmaktadır:

A’raf; 40, 41: Şu, ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenenlere, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız.
Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız.

Ta Ha; 124: Kim Benim anılmamdan (Beni anmaktan) yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.

A’râf; 165, 166: Ne zaman ki onlar kendisiyle hatırlatma yapılan şeyleri umursamadılar, Biz o kötülükten sakındıranları kurtardık, o zalimleri de fasıklık etmelerinden dolayı şiddetli / fakir düşüren bir azapla yakaladık.
Ne zaman ki onlar kendisiyle yasaklandıkları şeyler konusunda büyüklendiler, Biz de onlara, “aşağılık maymunlar olun” dedik.

18. Ayet:

Ve şüphesiz ki mescitler kuşkusuz Allah içindir. O nedenle Allah ile birlikte herhangi kimseye yalvarmayın.

Bu 18. ayet de, surenin başındaki “meçhul fiil”in (uhıye) naib-i failidir (sözde öznesidir). Buna göre cümle şöyle takdir edilmelidir:
“De ki: Bana vahyolundu ki: şüphesiz ki mescitler kuşkusuz Allah içindir. O nedenle Allah ile birlikte herhangi kimseye yalvarmayın.”

Burada Rabbimiz, insanların tevhit ilkesinden sapmalarını engellemek için mescitlerde nasıl şirke bulaşabileceklerine işaret etmekte ve herkesi bu davranıştan yasaklamaktadır.

Mesacid (Mescitler)

“Mesacid” sözcüğü, “secde etme yeri” anlamındaki “mescid” sözcüğünün çoğuludur. Bu sözcük burada, sadece Müslüman mescitlerini, camileri değil, Hıristiyan kiliseleri ve Yahudi havraları dâhil tüm ibadet yerlerini kapsamaktadır. Aslında tüm evren secde yeri kılındığı için, bu sözcükle tüm evrenin kastedildiğini düşünmek daha isabetlidir. Çünkü Rabbimiz hiçbir yerde şirk koşulmasını istememektedir. Ama Müslümanların secde yerlerine “mescid” denmesi sebebiyle, Rabbimizin bizleri men ettiği bu hususa, yani şirke, özellikle mescitlerde dikkat edilmesi gerekmektedir.

Mescitler Allah içindir


Mescitlerin Allah için olduğu, Hacc suresinde farklı bir ifade ile bildirilmiştir:

Hacc; 26: Bir zamanlar Kâbe’nin yerini İbrahim’e, “Sakın Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada kıyam edenler (zulme baş kaldıranlar), secde edişin hanifleri (Allah’a boyun eğmeyi sağlayan hanifler) için evimi tertemiz et!” diye hazırlamıştık.

Allah ile birlikte herhangi birine yalvarma!

Ayetin açık ve net hükmü gereği mescitlerde, namazda sadece Allah’a dua edilmeli, sadece Allah’tan yardım dilenmeli, yönelmek şöyle dursun bir başkasının adı bile kesinlikle anılmamalıdır.
Gelenekçiler çoğunlukla, bu ayetin Yahudi ve Hıristiyanların Allah ile birlikte Musa’ya, İsa’ya, Meryem’e de dua etmelerine yönelik olduğunu söylemişler ve ayetteki mesajı kendi üzerlerine hiç almamışlardır. Bunlar, başta peygamberimizin türbeleşmiş kabrinin Medine’de dünyanın ikinci büyüklükteki mescidinin içinde bulunduğunu, Eyüp Sultan, Hacı Bayram gibi birçok kişinin türbeleşmiş mezarlarının camilerde olduğunu, bu kişilerin camilerde gömülü olmalarından etkilenen saf kimselerin de bu kişilerin mezar taşlarına yüz sürüp onlardan medet umduklarını hep görmezden gelmişlerdir. Bunlar, camilerin içinde hem de Kıble yönünde asılı olan Muhammed, Ebubekir, Ömer, Ali, Osman yazılı tabloların ne gereğinin olduğuna hiç bakmamışlardır. Biz ise burada, yaygın bir davranış hâline gelmiş ama Rabbimizin “Allah ile birlikte herhangi birine yalvarma!” talimatı ile hiç uyuşmayan iki konuya; tahiyyat ve türbeler konularına değinmeyi bir görev addediyoruz.

Teşehhüd / tahiyyat

“Teşehhüd” sözcüğünün sözlük anlamı; “şahadet getirmek” demektir. Bundan maksat ise, “kelime-i şahadet” denilen “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasülühü” cümlesinin söylenmesidir.
Terim olarak “teşehhüd”; namaz kılarken, namazın “ka’de” denilen oturma bölümlerinde, içerisinde “kelime-i şahadet” cümlesinin de bulunduğu “Ettehıyyatü lillahi vessalavatü vettayyibatü …” cümlelerinin okunmasıdır.
Üzerinde durulması gereken konu ise, “Ettahiyyatü lillahi ve-s salavatü …” diye başlayıp devam eden ve içerisinde “kelime-i şahadet” bulunan bu cümlelerin ne anlama geldiğidir.

“Tahiyyat” denilen metnin anlamı şudur:
“Tahiyyat (Dil ile yapılan kulluklar) ve salâvat (beden ile yapılan kulluklar) ve tayyibat (mal ile yapılan kulluklar) Allah içindir. EY PEYGAMBER! SELÂM, ALLAH’IN RAHMETİ VE BEREKETLERİ SENİN ÜZERİNE OLSUN. Selâm, bizim ve Allah’ın salih kulları üzerine olsun. Şahadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Yine şahadet ederim ki Muhammed Allah’ın resulüdür.”

Bu noktada bir de “namaz”ın ne olduğunu hatırlamak gerekmektedir: Namaz; yalnız ve yalnız Allah’a yönelerek yapılan, sadece O’na niyaz edilen, bu niyazın da gönülden ve bedenle huşu içinde ifade edildiği bir ibadettir. Dolayısıyla namaz ve niyazda Allah’ın yanında başka hiç bir şeye dua edilmez. Allah’tan başka hiçbir şey ve hiçbir kimse muhatap alınmaz. Tekbirden selâma kadar namaz içinde muhatap sadece Allah’tır. Peygamber de olsa namaz içinde hiç kimse muhatap alınamaz, ona seslenilemez. Bütün bunlar, namazın yerine getirilmesi zorunlu olan gereklerinden olup, Rabbimiz de konumuz olan 18. ayetteki “Allah ile birlikte bir başkasına yakarmayın!” talimatı ile çok açık ve net olarak bunları emretmiştir.

İşin gerçeği ve olması lâzım geleni bu olmasına rağmen, namazlarında yukarıdaki “tahiyyat” metnini okuyan Müslümanlar, ESSELÂMÜ ALEYKE EYYÜHENNEBİYYÜ (SANA SELÂM OLSUN EY PEYGAMBER) demek suretiyle namazlarının içinde peygamberi muhatap almakta, sanki peygamber karşılarındaymış gibi ona selâm vermektedirler. Allah her yerde ve her zaman hazır ve nazır olduğu için, her yerde ve her zaman O’nu anmamız normaldir. Ama ya peygamber? Ayrıca, Allah ile sanki yüz yüze imiş gibi yapılan bir diyalogda peygamberin işi nedir?
Her Müslüman’ın Allah’a en yakın olduğu bir anda, yani namazda iken en çok dikkat etmesi gereken şey; AĞZINDAN ÇIKANI KULAĞININ DUYMASIDIR, yani ne dediğini ne okuduğunu bilmesidir. Bu kural Arapça bilen için geçerli olduğu gibi, bilmeyen için de geçerlidir.
Bugünkü kitaplarda yer alan “tahiyyat” metni, hadis kitaplarına İbn-i Mes’ud kanalıyla geçen metindir. Bu metin, bazı ilâveler ve değişmelerle birlikte daha birçok rivayette yer almıştır. Ama maalesef hepsinde de bu “Esselâmü aleyke... (Selâm sana ey peygamber...)” ibaresi vardır. Bu ibare ise, bu rivayetleri nakleden ravilerin (aktarmacıların) hiç birinin, konuya tevhit ve namazın anlamı açısından yaklaşmadıklarını, yani konunun dirayet eleştirisini yapmadıklarını göstermektedir.
Bazı yerlerde (meselâ Sünen-i Ebu Davud’da) bu ifade sözcük farklılıklarıyla ESSELÂMÜ ALENNEBİYYİ (PEYGAMBERE SELÂM OLSUN) şeklinde; peygamberimizin “Muhatap (ikinci şahıs)” olarak değil de “Ğaip (üçüncü şahıs)” olarak alındığı bir ibareyle aktarılmıştır. Hadis kitaplarını şerh edenler de kitaplarında, İbn-i Mes’ud’un rivayetindeki hitabın peygamber öldükten sonra değiştirildiğini; artık “Selâm sana” diyerek peygambere yönelinmediğini, “Allah Peygambere selâmet versin” dendiğini yazmışlardır. Ama bu da özrün kabahatten büyük olmasından başka bir şey değildir. Çünkü bu çeşit yollarla namazda “tahiyyat” denilen ibarenin küçük değişikliklerle de olsa mutlaka okunmasını dayatanlar aslında, herkese namazı öğreten peygamberimizin de böyle namaz kıldığını iddia etmiş olmaktadırlar. Yani bunlar, namaz kendisine farz olan ve en doğru namazı kıldığından kimsenin kuşku duymadığı peygamberimizin namazlarında “peygambere selâm olsun” veya “Allah peygambere selâmet versin” dediğini kabul etmekte ve bu mantıksızlığı herkesin de kabul etmesini istemektedirler. Oysa bu hadis kitaplarının hepsinde; “Rasülüllah teşehhüdü gizli okurdu” diye yazmaktadır. Bu da demektir ki, hiç kimse peygamberimizin namazda teşehhüdü nasıl okuduğunu duymamıştır. Ama bu kaynaklar bu açmazlarını bir başka yalanla aşmaya çalışmışlardır. Bu kaynaklara göre, konumuz olan teşehhüd o kişilere güya peygamberimiz tarafından, namaz dışında öğretilmiştir.
Bir de bu “Ettehiyyatü” metnine bir kutsallık vermeye çalışan sivri akıllılar vardır. Bu uydurmacılara göre bu “Ettehiyyatü”, yine kendilerinin uydurduğu meşhur “Miraç” olayında Allah ile peygamberimiz arasında geçen konuşmadır:
Peygamberimiz, Allah’ın karşısına varıca selâm verir:
- Ettehıyyatü lillahi vesalavatü vettayyibatü
Allah da peygamberimize:
- Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllahi ve berekatühü
Peygamberimiz sadece kendisinin esenlikte olmasına pek razı olmaz:
- Esslamü aleyna ve ala ibadillahissalihin
Bu manzarayı izleyen Cebrail ve Melekler de:
- Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasülühü,
derler.
Nasıl senaryo ama?(!)
Evet bunlar uyutmaca, uyuşturmaca şeylerdir.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27. September 2008, 11:47 PM   #8
ÖmerFurkan
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 455
Tesekkür: 34
85 Mesajina 162 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
ÖmerFurkan will become famous soon enoughÖmerFurkan will become famous soon enough
Standart

Müslümanların bu hatası sadece namazdaki tahiyyatta kalmamıştır. Cuma günleri öğleyin, kandil (!) gecelerinde yatsı vakitleri ve cenaze ilânlarında okunan “salâ”da da aynı hatalar tekrarlanmaktadır. Her salâda “Essalâtü ve sselâmü ALEYKE ya rasülellah (salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın elçisi)” demek suretiyle, asırlarca evvel bu dünyadan göçüp gitmiş olan peygamberimize sanki sağ ve yanımızda hazırmış gibi seslenilmektedir. Böylece de peygamberimize beşer olmasının ötesinde bir sıfat yakıştırılmış olmaktadır. Bu durumun ise insanı şirke sürükleyeceği aşikârdır.

Sonuç olarak; bugünkü kitaplarda yer aldığı gibi teşehhüd / tahiyyat okumak, YANLIŞTIR VE GÜNAHTIR (SUÇTUR). Eğer bu sözler mutlaka okunacaksa, “esselâmü aleyke eyyühennebiyyü” bölümü “esselâmü alennebiyyi” şeklinde değiştirilerek okunmalıdır. Bu konuda tüm Müslümanların, maalesef hata içinde olan atalarının arkasına sığınmaktan vazgeçerek, birbirlerini AĞIZLARINDAN ÇIKANLARI KULAKLARININ DUYMASI konusunda uyarmaları ve bu bilince davet etmeleri gerekmektedir.

Türbeler


İnsanın bu dünyadaki esas varlığı ölümü ile biter ve insandan geriye toz-toprak olacak ceset kalır. Bu toprak olacak cesedin ve toprak olmuş maddelerin ise hiçbir değeri yoktur. Zaten insan bedeni de aslında yeryüzündeki değersiz (kıymetli olmayan) ve değişik maddelerin birleşmesinden oluşmuştur. Ölüm ile bedendeki can son bulunca, geriye kalan ve toprak olacak ceset çirkinleşir. Nitekim Maide suresinin 31. ayetinde de cansız beden (ceset) için “sev’at (çirkinlik)” sözcüğü kullanılmıştır. Dolayısıyla bu çirkinliğin kokuşup çevreye zarar vermeden ortadan kaldırılması gerekir. İşte, cesedin gömülmesi veya Uzakdoğu âdetlerinde olduğu gibi yakılması bu sebepledir.
Cesedin ortadan kaldırılma yöntemleri, insanlığın var oluşundan bu yana toplumlardaki gelenekler doğrultusunda değişiklik arz etmektedir. Cesedin yıkanması, kefenlenmesi, MEZARIN ŞEKLİ gibi defin işlemlerinin tümü, geleneklerin devamı olup, din dışıdır, hiç birisinin din ile ilgisi yoktur. Çünkü İslâm dini DİRİLERİ UYARMAK için vardır, Kur’an DİRİLERİ UYARMAK için inmiştir:

Ya Sin; 69, 70: Ona şiir öğretmedik, zaten bu, ona gerekmez de. Bu, bir ÖĞÜT ve apaçık bir Kur’an’dır.
DİRİ OLAN KİMSEYİ UYARSIN ve Söz inkârcıların zararına gerçekleşsin diye.

Hadis kitaplarında peygamberimizin mezarlar ve defin işlemleri hakkındaki uygulamalarına dair yazılanlar da hep o günkü toplumun geleneklerinden ibaret olan şeylerdir, kesinlikle İslâm dini ile ilişkilendirilmemesi gerekir.
Ölüm sonrası geride kalan cesedin maddî ve manevî herhangi bir değeri olmayınca, doğal olarak cesedin içine konulduğu kabrin de herhangi bir değerinin veya kutsiyetinin olması söz konusu değildir.
İslâm’da işin aslı bu iken ne yazık ki Müslümanlar, tıpkı İslâm öncesi cahil müşrik kitleler gibi, bazı kimselerin kabirlerine kutsallık vermişler, bu kabirleri mabetlerin içinde, bitişiğinde veya başka yerlerde türbeleştirmişlerdir. Müslümanların, Kur’an’da yer almayan, dolayısıyla da din dışı olan bu konuda böyle bir davranış içine girmelerinin sebebi; yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, hadis kitaplarında yer alan ve peygamberimizin uygulamaları olduğu ileri sürülen rivayetlerdir. Oysa aynı hadis kitaplarında, peygamberimizin kabir ziyaretlerini önce yasakladığı ve bu yasağı ancak toplumda tevhit bilincinin geliştiğini gördüğü zaman, insanların dünyaya olan bağlılığını kıracağı ve onlara ölüm sonrasını hatırlatacağı düşüncesiyle kaldırdığı da yazılıdır. Bu durumda, süslü kabir meraklısı olan ve bu eğilimlerini peygamberimize atfedilen hadislerden aldığını söyleyen Müslümanların, peygamberimizin koyduğu kabir ziyareti yasağını hangi gerekçe ile kaldırdığını anlatan hadislerden haberi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu hadislerde kabir ziyareti yasağının kalkması, bu ziyaretlerin insanlara ibret olup ders vermesi özelliğine dayandırılmıştır. Buna göre mezarların, yasağın kalkma gerekçesine uygun olarak, ibret verici bir yapıda olması gerekmektedir. Kabirlerin bu amaca hizmet edebilmesi ise ancak onların harap yapıları ile mümkündür. Beton ve mermer yapılı, şatafatlı kabirler ders ve ibret duygusu vermediklerinden, bize göre çirkin / mekruh sayılmalıdırlar.
Kur’an dışı olan bir konuda tevhit ilkesine aykırı olan davranışlarını, peygamberimize atfedilen hadislerle açıklayan ama yukarıda sözünü ettiğimiz kabir yasağı ve yasağın kaldırılmasına dair hadisleri de görmezden gelen Müslümanlar, davranışlarındaki bu yanlışlığı zaman içinde aşırılık boyutuna vardırmışlardır. Memleketimizin dört bir yanında olduğu gibi, diğer ülkelerde de yüzlerce örnek sergileyen bu zihniyet, binlerce sene evvel yaşamış kimselere kabirler tahsis etmiş, bu kabirlerin yanına mescitler / camiler inşa etmek suretiyle bu kişileri ve mezarlarını kutsallaştırmış, hatta bu kabirleri altınla kaplamıştır. Bazı kişiler ise, mescit / cami içine veya kenarına gömülerek “evliya” diye vasıflandırılmıştır. Cahil kitleler de, o mezarlarda yattığı kabul edilen kişileri, kendisi ile Allah arasında aracı, kendisine şefaatçi yapmak suretiyle sürekli o mezarlara yüz sürmekte, orada yatanlardan medet ummakta, yani imanını kirletmektedir. Bu çirkin davranışlarda bulunanlar ve bu davranışları onaylayanlar, yine kendilerine dayanak olarak uydurulmuş hadisleri göstermekte ve yine bu hadisler arasında yer alan ve peygamberimizin, kabirleri kendilerine mescit edinen Yahudi ve Hıristiyanlara lânet ettiğine dair olan bir hadisi hiç dikkate almamaktadırlar. (Sahih-i Buhari; Kitabü-l Libas, 19. Bab, 33 numaralı hadis, Kitabü-l Cenaiz, 61. Bab, 86 numaralı ve 96. Bab, 144 numaralı hadis.) Dikkate alanlar da bu hadisi ana konusunda değil de, gülünç ama gerçektir ki, peygamberimizin hastalığı anında üzerindeki battaniyeyi, yüzüne bir örtüp bir açması sebebiyle, battaniye örtmenin bir sakıncası olmayacağına mesnet olarak ele almışlardır.
Hadisleri din kaynağı olarak gören ve dinle hiç alâkası olmayan uygulamalara din kisvesi giydirenlerin, bize göre dikkate almaları gereken bir diğer hadis de, Sahih-i Buhari; Kitabü-s Salat, 48. Bab’ta yer alan 74 numaralı hadistir. Çünkü hadise göre peygamberimiz, Habeşistan’da, içinde tasvirler bulunan bir kilise ile ilgili olarak şöyle demiştir: “İşte onlar kıyamet gününde Allah katında halkın en şerlileridir.” Ama manzaraya bakıldığında, Allah’ın gönderdiği kılavuz yerine hadis adıyla uydurulmuş hikâyelere sarılanların, işlerine gelmediği zaman bu hikâyelere de kulak asmadıkları görülmektedir.
Biz, mescit / cami içlerinde veya kenarlarında bulunan kabir ve türbelerin, tevhidi zedeleyici davranışlara sebep olduğu görüşünü benimsemiş bulunuyoruz. Çünkü peygamberin mezarını veya “evliya” diye vasıflandırılmış Eyüp Sultan, Mevlâna, Telli Baba, Zilli Baba gibi kişilerin mezarlarını ziyaret ederek, bu kişiler hürmetine Allah’tan yardım istemek, bu kişilerin şefaatini ummak; İslâm’a göre ŞİRK olan davranışlardır. Bu sebeple de bize göre mescitlerin kabirlerden uzaklaştırılması veya kabirlerin mescit kenarlarından uzaklara taşınması gerekmektedir. BUNA PEYGAMBERİMİZİN MESCİDİ VE MEZARI DA DÂHİLDİR.
Her konuda olduğu gibi kabirler ve ölüler konusunda da bizleri felâketten (şirkten) kurtaracak bilgiler Rabbimiz tarafından Kur’an’da verilmiştir:

Nahl; 20, 21: Allah dışında yakardıklarınız hiçbir şey yaratamazlar. Onların kendileri yaratılmaktadır.
Hayat bulmaz ölülerdir onlar. Ne zaman diriltileceklerini bile bilmezler.

Fatır; 13, 14: Allah geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneş’i ve Ay’ı buyruk altına almıştır. Her biri belirlenen bir süreye kadar akıp gidiyor. İşte Rabbiniz Allah bu, mülk ve yönetim O’nundur. Onun dışında yakardıklarınız ise bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.
Onlara çağırsanız, çağrınızı duymazlar. Duysalar da size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin onları ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Hiç kimse sana, Habir olan Allah’ın verdiği gibi haber veremez.

Fatır; 22: Diriler de eşit olmaz, ölüler de. Allah dilediğine işittirir. Ama sen, kabirdekilere işittiremezsin.

19. Ayet:

Ve şu bir gerçek ki, Allah’ın kulu (Peygamber) O’na çağırarak ayaklandığı (harekete geçtiği) zaman onlar (“cinn”den bir grup) onun etrafında neredeyse bir keçe olacaklar (kenetlenecekler).

18. ayet gibi bu ayet de surenin başındaki “uhıye” fiilinin naib-i faili olup, cümle şöyle takdir edilmelidir:

De ki: “Bana vahyolundu ki: Şu bir gerçek ki Allah’ın kulu (Peygamber) O’na çağırarak ayaklandığı (harekete geçtiği) zaman onlar (cinnden bir grup) onun etrafında neredeyse bir keçe olacaklar (kenetlenecekler).”

Bu ayeti doğru anlamanın yolu, ayette “kade yekününe (neredeyse olacaklar)” ifadesi ile bildirilen davranışı kimin yaptığını, yani fiilin gizli zamirinin (öznesinin) kim olduğunu bulmaktan geçmektedir. Bize göre özne, surenin başında zikredilmiş olan “cinnden bir gurup”tur. Bu durumda ayetten; Kur’an’ı dinlemiş, anlamış ve iman etmiş kişiler olarak memleketlerine dönen “cinn” grubunun, kendilerine bu vahyi tebliğ eden Allah’ın kulunun, yani peygamberimizin Allah’a davet ederek harekete geçmesi hâlinde, onun çevresinde keçe gibi kenetlenecek ve ona yardımda bulunacak olduklarının, peygamberimize vahy yoluyla bildirildiği anlaşılmaktadır. Nitekim ayette bildirilenler aynen gerçekleşmiş ve bu bir avuç yabancı daha sonra ENSAR diye anılan saygın sahabeler olmuşlardır.
Ayette geçen ve öznesi peygamberimiz olan “kame” fiili; “kalkmak” demektir. Ama bu kalkış, “otururken ayağa kalkma” veya “namazda ayakta durma” manasında olmayıp, “kıyam etme, haksızlığa baş kaldırma” anlamındadır. Gerçekte de peygamberimiz ayetteki “kame” sözcüğünün “kıyam” anlamına uygun bir tarzda haksızlığa baş kaldırmış ve Kâbe’yi haksızlığa baş kaldırma merkezi yapmıştır.
Aynı baş kaldırı ifadesi “ashab-ı kehf” için de kullanılmıştır:

Kehf; 14: Ve Biz onlar ayaklanıp da: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’nun astlarına ilâh olarak yalvarmayız, yoksa kesinlikle saçma sapan konuşmuş oluruz.” dediklerinde onların kalplerini sağlamlaştırdık.

20, 21. Ayetler:

De ki: “Ben kesinlikle Rabbime dua ederim ve hiçbir şeyi de O’na ortak koşmam.”
De ki: “Şüphesiz ben, size bir zarara ve reşata (iyiliğe, kötülüğe, güzele doğruya götürmeye) güç yetiremem.”

Bu ayetlerle insanlara bir tevhit dersi verilmekte ve peygamberimizin kimseye bir zarara veya reşata güç yetiremeyeceği, yani kişilerin zarara uğramalarında yahut iyilik bulmalarında bir rolünün olmadığı, kendi ağzından duyurulmaktadır. Görüldüğü gibi, insanları doğruya kılavuzlamak elçiye ait bir görev değildir. Bu görev elçinin getirdiği mesaja aittir, yani kılavuzlayan elçi değil, mesajdır!

22, 23. Ayetler:

De ki: “Gerçek şu ki Allah’tan beni, Allah’tan tebliğler ve onun elçiliği görevleri dışında hiçbir kimse hiçbir zaman kurtaramaz. Ben O’nun astlarından bir sığınak da hiçbir zaman bulamam. Artık kim Allah’a ve onun elçisine karşı çıkarsa, onun için cehennem ateşi vardır. Onlar orada ebediyen kalıcıdırlar.

Klâsik kaynakların hepsinde yer aldığına göre, Mekkeli kodamanlar tevhit çağrısı yapan peygamberimize gelmişler ve ona; “Sen büyük ve riskli bir işe soyundun, böylece herkesin düşmanlığını kazandın. Gel bu işten vazgeç, biz sana hem yardım ederiz hem de seni koruruz.” demişlerdir. İşte bu ayetler de Mekke müşriklerinin bu teklifleri üzerine inmiştir.
22. ayetteki, peygamberimizin elçilik görevlerini, yani tebliğ ve tebyini yerine getirmekten başka bir rolünün olmadığını ve ancak bu görevi yaptığı takdirde kendisini kurtarabileceğini bildiren ifade, 21. ayetteki peygamberimizin kimseye zarar ve reşata güç yetiremeyeceğini bildiren ifadenin teyidi mahiyetindedir.
23. ayette Allah’ın astlarından bir sığınak bulunamayacağı bildirilerek tevhit ilkesi vurgulandıktan sonra, Allah ve elçisine karşı çıkanların, ebediyen kalmak üzere cehenneme gönderilecekleri bildirilmiştir. Bu ayetteki “Allah’a ve elçisine karşı çıkmak” ifadesinden, “lemem” denilen basit hatalar ve bilmeden işlenmiş suçlar anlaşılmamalıdır. Bu ifade ile kastedilen; “Allah’a ve elçisine savaş açmak”tır. Zaten Allah’a ve elçisine karşı çıkmanın karşılığında vededilen ceza da, Rabbimizin affetmeyeceğini bildirdiği şirk ve küfür suçlarına verilecek ceza ile aynıdır; “cehennem ateşi” ve “cehennemde ebediyen kalmak”.

24. Ayet:

Nihayet tehdit edildikleri şeyi gördükleri zaman, kimin yardımcı yönünden en zayıf ve sayıca da daha az olduğunu hemen bileceklerdir.

Bu ayet, Allah’ın elçisine “gel bu davadan vazgeç…” diye aba altından sopa gösteren Mekke kodamanlarına uyarı mesajıdır. Yani, onlar sonunda tehdit edildikleri şeyi gördükleri zaman, kimin yardımcı yönünden en zayıf ve sayıca da daha az olduğunu hemen bilecekler ama o zaman iş işten geçmiş olacak, onların malları, askerleri, çevreleri işe yaramayacaktır.
Burada müşriklerin sadece ahiretteki ceza ile tehdit edildiklerini düşünmek bize göre eksiktir. Onların bu dünyada karşılaşacakları hezimetler, rezillikler de bu tehdit kapsamındadır. Nitekim Bedir Savaşında bu kâfirler, sayıları ve imkânları itibariyle kendilerinden kat kat az olan Müslümanlar karşısında perişan olmuşlardır.

25–28. Ayetler:

De ki: “O tehdit olunduğunuz şey yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi kılacak ben bilmiyorum. (Rabbim) Bütün gaybi bilendir. Ve de elçilerden seçip memnun olduğu kişi müstesna gaybine hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Çünkü O, Rabblerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun önünden ve ardından (her tarafından) gözetleyiciler salar. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır. Her şeyi de sayısı ile saymıştır.”
Bu ayet grubunda tevhit ilkeleri ön plânda olmak üzere Allah-elçi-vahy ilişkisine değinilmiş, ayrıca da; gaybe ait bilgilerin Allah katında olduğu, Allah’ın bu bilgilerden bazılarını ancak kendi seçtiği ve hoşnut olduğu elçilere vahyederek öğrettiği, bunun dışında kimsenin gaybe dair bir şey bilemeyeceği ve Allah’ın hem vahyini hem de elçilerini koruduğu açıklanmıştır.
Ayrı bir necm olan bu ayet grubu, “De ki” ifadesiyle başladığı için, o tarihte yaşanmış bir olaya cevap niteliğindedir. Klâsik kaynaklarda yer aldığına göre de bu olay; 22. ve 23. ayetlerin tebliğinden sonra Mekke ileri gelenlerinden Nadr b. El Haris’in peygamberimize gelerek, “Bu bizi tehdit ettiğin şey ne zaman gelecek?” diye, bu tehditlere inanmadığını ve inanmayacağını belirtir mahiyetteki kafa tutmasıdır. İşte, ayet gurubunun “O tehdit…” diye başlamasının sebebi, klâsik kaynaklarda bu olayla açıklanmıştır.
Bu ayetin bir benzeri de Enbiya suresinde yer almıştır:

Enbiya; 109: Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, de ki: “Size dosdoğru açıkladım ve tehdit olunduğunuz şey yakın mı, uzak mı bilmiyorum.”

Allah’ın razı olduğu peygamberlere “gayb”i bildirmesi:

Rabbimiz bazı gayb haberlerini, seçtiği ve kendilerinden razı olduğu elçilere bildireceğini bu ayetlerden başka ayetlerde de bildirilmiştir:

Âl-i Imran; 179: Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar müminleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde (durumda) bırakacak değildir. Allah sizleri gayb üzerine muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse siz de Allah’a ve elçisine iman edin. Eğer iman eder ve takvalı davranırsanız, sizin için büyük bir ecir vardır.

Yusuf; 86: Dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah’a arz ederim. Ve sizin bilmediğiniz şeyleri Allah’tan biliyorum.

Yüce Allah, gayb haberlerini elçilerine -tıpkı Medine’de geçen konuşmaları bu surede peygamberimize vahyettiği gibi- vahyederek bildirir ve bu haberler, elçilerin daha önce bilmediği haberlerdir. Elçiler de görevleri gereği, kendilerine vahyedilen haberleri Allah’ın mesajı olarak insanlığa iletirler. Bunun böyle olduğunu gösteren Kur’an’da daha birçok ayet vardır:

Âl-i Imran; 44: Bunlar (Imran ailesi, Meryem ve Zekeriyya ile ilgili anlatılanlar), gayb haberlerindendir. Bunları sana vahyediyoruz. Çünkü onlardan hangisi Meryem’i sorumluluğuna alacak diye kalemlerini atarlarken (kur’a çekerlerken) sen yanlarında değildin. Onlar çekişirlerken de sen yanlarında değildin.

Hud; 49: Bunlar (Nuh ile ilgili anlatılanlar), sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz akıbet, takvalı davrananlarındır.

Yusuf; 102: İşte bunlar (Yusuf ile ilgili anlatılanlar) sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar işlerine birlikte karar verip tuzak kurarlarken sen yanlarında değildin.

Kasas; 44–46: Biz Musa’ya o emri yerine getirttiğimizde, sen batı tarafında değildin. Sen tanıklardan da değildin.
Ancak Biz birçok nesiller inşa ettik de onların üzerine ömürler uzayıp geçti. Ve sen Medyen içinde yaşayıp da ayetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş değilsin. Ancak gönderen Biziz.
Seslendiğimiz zaman da sen Tur’un yanında değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olmak üzere senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için. Umulur ki, öğüt alıp düşünürler diye.

Âl-i Imran: 49: Ve onu İsrailoğullarına bir elçi yapacak: “Şu bir gerçek ki, ben size Rabbinizden bir mucize getirdim. Ben, çamurdan kuş görünümünde bir şey yapar, ona üflerim de Allah’ın izniyle o kuş oluverir. Ben, körü ve abraşı iyileştirir, ölüleri Allah’ın izniyle diriltirim. Evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Eğer inananlarsanız bunda sizin için kesinlikle bir mucize vardır. Tevrat’tan önümde bulunanı doğrulayıcıyım. Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim. Rabbinizden bir mucize de getirdim size. Artık Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin.”

Allah’ın Kur’an’daki bu açıklamalarına rağmen bazı müşrik ahmaklar, peygamberimizin “gayb”i bildiğine dair kitaplar yazmışlar, bazıları da yazılan kitaplardan derlemeler yapmışlardır. Ama yukarıdaki ayetlerle de sabittir ki, Kur’an’da bildirilenler haricinde peygamberimize izafe edilen “gayb”i bilme haberlerinin tümü yalan ve uydurmadır.
Allah’ın mesajında yer alan bunca ayete rağmen hâlâ peygamberimizin gaybi bildiğini iddia eden ve bu asılsız iddiaya inanan insanlar, bize göre ya Kur’an okumamışlardır veya okudukları hâlde yukarıdaki ayetlere itibar etmemektedirler. Ama böyle de olsa bu insanlar, Allah’ın bahşettiği ve insan olma ayrıcalığının yegâne göstergesi olan akıllarını biraz işletseler ve sadece aşağıdaki basit akıl yürütmeleri yapsalar, yine de Allah’ın cehennem vaadine muhatap olmaktan kurtulabilirler:
- Tarih ve siyer kitapları yanında, “sahih” denilen hadis kitaplarında da genişçe yer verildiği gibi peygamberimiz, hem Mekke’de hem de Medine’de istihbaratçı casuslar kullanmıştır. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, BU YÖNTEME GEREK DUYMAZ, “gayb”i bildiği için durumu kendine göre değerlendirirdi.
- Yine tüm “sahih” hadis kitaplarında belirtildiği gibi peygamberimiz, mahkemelerde baktığı davalarda her iki tarafın da davalarını ispat edebilmeleri için mutlaka tanıklar getirmelerini istemiştir. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, TANIK BEYANINA GEREK DUYMAZ, “gayb”i bildiği için hükmünü ona göre verir geçerdi.
- İslâm tarihinde çok önemli bir yer tutan ve başta kendisi olmak üzere tüm Müslümanları tedirgin eden İFK olayında peygamberimiz, “gayb”i bilmediğinden çok üzülmüş, endişelenmiş ve eşi Ayşe’yi babasının evine göndermiştir. Ta ki, vahy gelip de Ayşe’nin suçsuzluğu, ona iftira edildiği açıklığa kavuşuncaya kadar. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, BUNLARA HİÇ LÜZUM KALMAZ, bu olayın bir iftiradan ibaret olduğunu söyler, hem kendisi hem de Müslümanlar üzülmezlerdi. Ama Allah, yukarıda görüldüğü gibi, razı olduğu peygamberine “gayb”i (Ayşe’nin suçsuzluğunu) bildirmiş ve peygamberimiz de Ayşe’nin suçsuzluğunu vahy ile öğrenmiştir.
- Mescid-i Dırar olayında da peygamberimiz münafıkların bu mescidi ne amaçla yaptıklarını bilemediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞİNDEN), olayı hoş görmüştür. Ama münafıkların kötü amaçlı oldukları ve oranın bir fesat yuvası olduğu kendisine Allah tarafından vahy ile bildirmiştir. (Tövbe; 107, 108)
- Tahrim suresinden öğrendiğimize göre peygamberimiz, eşlerinin kendisine kurdukları entrikaları bilmediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞİNDEN), olay kendisine Allah tarafından vahy ile bildirmiştir.
- Peygamberimiz, muhatap olduğu insanların, doğru sözlü mü, yalancı mı, mümin mi, münafık mı olduklarını bilmediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞİNDEN), bu konular yine kendisine Allah tarafından vahy ile bildirilmiştir. (Tövbe; 101)

Kur’an okumayan, Kur’an’a itibar etmeyen ve yukarıdakilere benzer akıl yürütmeleri de yapmayan bu insanlar ne gariptir ki, çok itibar ettikleri hadisler arasında yer alan ve peygamberimizin bizzat kendi ağzı ile “GAYB”İ BİLMEDİĞİNİ söylediği şu hadise de itibar etmemişlerdir:

Sahih-i Buhari, Kitab-ı Mağazi rivayet no 49
“....... Muavviz kızı Rubeyyi şöyle demiştir: ‘Ben gelin olduğum günün kuşluk vaktinde Peygamber benim evlenme törenime geldi. Ve senin oturduğun gibi benim döşeğim üzerine oturdu. O sırada bir takım kızlar def çalıp Bedir’de şehit olan babalarını övüyorlardı. Bu kızlardan birisi:
-İÇİMİZDE BİR PEYGAMBER VARDIR Kİ, O, YARIN NE OLACAĞINI BİLİR. dedi.
Bunun üzerine Peygamber:
- “ÖYLE SÖYLEME, söylemekte olduğun şeyleri söyle!” buyurdu.

Bütün bunlar göstermektedir ki, eğer akıl özürlü değiller ise, peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden ve bu iddiaya inanan insanların bu davranışları, peygamberimizi ilâhlaştırmak suretiyle sadece Allah’a ait olan dini yozlaştırma çabasından başka bir şey değildir.

Ayet grubundaki; “Çünkü O, Rabblerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun önünden ve ardından (her tarafından) gözetleyiciler salar. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır. Her şeyi de sayısı ile saymıştır.” ifadesiyle, Allah’ın emir ve vahyleri kuşattığı, O’nun ilminin dışında bir şeyin olmadığı açıklanmıştır. Bu husus, En’âm suresinde daha ayrıntılı olarak verilmiştir:

En’âm; 59: Ve gaybin anahtarları yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.

Allah’ın vahyini ve elçisini koruduğu hususu ise, farklı zamanlarda farklı ifadelerle tekrarlanmıştır:

Hicr; 9: Hiç kuşkusuz Biz, o ZİKİRİ Biz indirdik Biz. Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız.

Maide; 67: Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun verdiği elçilik görevini iletmemiş (yerine getirmemiş) olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Allah kesinlikle, küfre batmış topluluğa doğru yolu göstermez.
Hakkah; 44–47: Eğer o (elçi; Muhammed) bazı sözleri bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi,
Kesinlikle ondan sağ elini koparırdık (tüm gücünü alırdık).
Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik.
Sizin hiç biriniz ona siper de olamazdınız.

Hacc; 52: Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna bir şeyler atmış olmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın attığı şeyleri şüpheyi giderir. SonradaAllah, ayetlerini tahkim eder (güçlendirir). Ve Allah Alim’dir (her şeyi en iyi bilendir), Hakim’dir (yasalar koyan, güçlendirendir).



Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
ÖmerFurkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15. July 2010, 12:00 AM   #9
hiiic
Uzman Üye
 
hiiic - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Mar 2010
Mesajlar: 1.979
Tesekkür: 1.908
1.298 Mesajina 2.730 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 20
hiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud ofhiiic has much to be proud of
Standart

vay beee meğersem yıllarca korkusunu çektiğim ecünnü neymiş meğersem...
hep merak ederdim zaten bu ecünnüler neden gidip hırsızı dolandırıcıyı çarpmaz onlara musallat olmazda gider garibanın birine musallat olur. Cinci hocaların neden hala çarpılmadığı belli..

Ben cinci hocalara göre bir cinim çünkü tanımadığı birisiyim. Onlar aslında cinleri çarpıyorlar hemde öyle çarpıyorlar dolar hesabından. Açıkcası bu ve benzeri yazıları okuyana kadar insanların özellikle cinci hocaların Allah hakkında yalan söyleyeceklerini sanmazdım. ama okudum buna iman ettim. ben bir cinim. o ayetteki herbişeye iman ettim.
hiiic isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
hiiic Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
dost1 (15. July 2010), Miralay (15. July 2010)
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
cinn, giriş, sûresi’ne


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 06:23 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam