hanifler.com Kuran odaklı dindarlık  

Go Back   hanifler.com Kuran odaklı dindarlık > NÜZUL SIRASINA GÖRE TEBYîNÜ'L -KUR'AN İŞTE KUR'AN ve VİDEOLARI Hakkı Yılmaz > İniş Sırası ile Sureler > 87.Bakara Suresi

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 4. March 2010, 12:41 AM   #21
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

Yukarıdaki üç âyette yer alan vurgular dikkate alındığında, “Mescid-i Harâm”ın özellikleri hakkında şu tesbitler yapılabilir:

* Mescid-i Harâm veya Beytullâh veya Ka‘be (ki üçü de aynı şeyi ifade ediyor), insanlar için yeryüzünde hazırlanan evdir [okuldur].

* Orada İbrâhîm peygamberin, makamı [ayaklandığı, zâlimlere karşı kıyam ettiği, mücadele ettiği yer] vardır.

* Orada herkes güvende, dokunulmaz, hür olmalıdır, baskı ve zulüm olmamalıdır.

* Orada hikmetler [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler] yürürlüğe sokulmalı, herkes bilmediğini öğrenmelidir.

* Orası, orada dolaşanlar, âkifler, kâimler, rükû ve secde edenler için tertemiz tutulmalıdır.

* Müslümanlar, İbrâhîm'in makamından bir musallâ [salâtın ikâme edildiği yer, alan] edinmelidir.

* Gidip gelmeye imkân bulanlar oraya gidip gelmelidir.

Mescid-i Harâm'ın Kur’ân'da bildirilen özellikleri yukarıdaki gibi tesbit edildiğinde anlaşılır ki, yapılan vurgular Mescid-i Harâm, Beytullâh veya Ka‘be'nin fizikî yapısıyla ilgili değil, işlevleriyle ilgilidir. Bu durumda, İbrâhîm peygamberin Ka‘be'yi yapması da, tevhid okulunu açması ve işletmesidir. Buna göre, “Mescid-i Harâm tarafı” ifadesinden ne anlaşılması gerektiği ve “Mescid-i Harâm tarafına yönelmek” için nelerin yapılması lâzım geldiği kendiliğinden ortaya çıkar:

* Özerk ilâhiyât okulları (“tabii bilimler” de doğal olarak ilâhiyât okulunun müfredatı kapsamındadır) açılmalı ve bunlarda tevhid ve ilâhiyâtı öğreten öğretmenler [rükû edenler] ile öğrenciler [ilâhiyât eğitimi alarak ikna olanlar] gözetilmelidir.

* Salâtın ikâmesi için, sosyal destek kurumları açılmalıdır.

* Gerekli askerî güç ve organizasyonlar oluşturularak düşmanlardan üstün olunmalıdır. Bu alanda da eğitimciler ve subaylar yetiştirilmelidir.

İşte Kur’ân'daki kıble/strateji budur; insanların namazda fizikî olarak Mekke'ye dönmeleri değildir.

Bu strateji ile Rasûlullah topluma Allah'ın hikmetlerini öğretecek ve toplumda yönetici sıfatını kazanacaktır. Nitekim bu âyetlerden sonra, fiilen “Melik Elçi” olan Peygamberimiz, hem elçilik hem yöneticilik görevlerini yürütmüştür.

Şu âyetler o'nun bu görevlerine yöneliktir:

De ki: “Eğer siz Allah'ı seviyorsanız o zaman bana uyun. Allah sizi sevsin ve günahlarınızı sizin için bağışlasın. Ve Allah gafûr'dur, rahîm'dir. (Âl-i İmrân/31)

Kim Elçi'ye itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onlara bekçi olarak göndermedik. (Nisâ/80)

Allah'ın, o kent halkından, Rasûlü'ne verdiği ganimetler, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşmasın diye Allah'a, Elçi'ye yakınlık sahiplerine; göç eden fakirlere –ki onlar, Allah'ın lütuf ve rızasını ararken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah'a ve Elçisi'ne yardım ederler. İşte onlar, doğruların ta kendileridir,– yetimlere, miskinlere, yolcuya aittir. Elçi, size ne verdiyse onu hemen alın. Sizi neden alıkoyduysa ondan geri durun. Allah'a da takvâlı davranın. Şüphesiz Allah, kovuşturması çok çetin olandır. (Haşr/7-8)

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi'ye ve sizden olan emir sahibine itaat edin. Sonra eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi'ye havale edin. Bu, daha iyidir ve ilk iş olma bakımından daha güzeldir. (Nisâ/59)

152. Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Ve Bana şükredin, Bana nankörlük etmeyin.

Belirlenen yeni hedefle, hedef büyütülüp çıta yükseltilince mü’minlere de eskisinden daha fazla görev düşeceği; büyük hizmetlerin ve büyük stratejinin gerçekleşmesinin bilinç ve mâlî desteğe ihtiyaç duyacağı gayet tabiidir. Bu nedenle, Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Ve Bana şükredin, Bana nankörlük etmeyin buyurulmuştur.

Ve hani Mûsâ kavmine demişti ki: “Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O, sizi, sizi işkencenin kötüsüne çarpıtan, oğullarınızı boğazlayan ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardı. Ve işte bunda Rabbinizden size çok büyük bir bela vardır. Ve hani Rabbiniz ilan etmişti: ‘Andolsun ki şükrederseniz elbette size artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.’” (İbrâhîm/6-7)

Allah'ın anılması ve şükredilmesi hususunda daha evvel yaptığımız açıklamayı hatırlatıyoruz:

ŞÜKÜR

Şükür, “insana verilen nimetlerin cinsinden verilerek yapılabilecek bir karşılık verme”dir. Bu hususta Yâ-Sîn sûresi'nin sonundaki tahlilimize bakılabilir.[112]

ZİKİR

Zikrullah [Allah'ın anılması], elde tesbih, dil ile “Allah, Allah…” demek değildir. Zikrullah [Allah'ın anılması], “Allah'ın kulları üzerindeki hakklarını ve bahşettiği nimetleri düşünmek, O'na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi her an kontrol etmek, verdiği görevleri eksiksiz yapmak, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek ve daima bu bilinç içerisinde olmak”tır. Zikir hakkında A‘râf sûresi'nin sonunda yaptığımız izaha bakılabilir.[113]

196. Ve hacc ve umreyi Allah için tamamlayın. Buna rağmen, eğer alıkonulursanız, o zaman hediyeden kolayınıza gelen şey! Bununla beraber bu hediye, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden hasta olana veya başından ona [tıraşa] bir rahatsızlığı bulunana oruç veya sadaka yahut da ibâdetten bir fidye! Artık emin olduğunuz zaman da her kim umrede hacca kadar kazanç sağladıysa, artık hediyeden kolayına geleni! Fakat kim bulamazsa artık üç gün haccda, yedi de döndüğünüzde oruç tutması! Bu, tam ondur. Bu (hüküm), ailesi Mescid-i Harâm'da hazır olmayanlar içindir. Allah'a takvâlı davranın ve şüphesiz Allah'ın cezasının çok şiddetli olduğunu bilin.

197. Hacc, bilinen aylardır. Artık her kim o aylarda haccı başlayıp kendisine farz ederse; artık haccda refes [kadına yaklaşmak, çirkin söz söylemek], günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz de, Allah onu bilir. Ve azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı takvâdır. Ve ey düşünme yeteneği olanlar! Bana takvâlı davranın!

198. Rabbinizden bir lütuf istemenizde hiçbir sakınca yoktur. Artık Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde, Meş’ar-i Harâm'da hemen Allah'ı anın. Ve O'nu, O'nun size gösterdiği gibi anın. Ve siz bundan önce gerçekten sapıklardan idiniz.

200, 203, 199. Sonra da ibâdetlerinizi [görevlerinizi] gerçekleştirdiğinizde, tıpkı babalarınızı andığınız gibi hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. Ve Allah'ı sayılı günlerde anın. Artık kim iki gün içinde acele ederse ona günah yoktur. Kim de ertelerse ona da günah yoktur. Bu, takvâlı davranan kimseler içindir. Allah'a takvâlı davranın ve şüphesiz kendinizin O'na toplanacağınızı bilin. Sonra da insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin ve Allah'tan bağışlanma isteyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. İşte insanlardan bazısı, “Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!” diyen kimselerdir. Onun için de âhirette bir nasip yoktur.

201. Yine onlardan, “Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik-iyilik ve âhirette de bir güzellik-iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru!” diyenler vardır.

202. İşte onlar, kendileri için kazandıklarından bir nasip olanlardır. Ve Allah, hesabı çok çabuk görendir.

Bu âyetlerde haccın, kıble rüknünden sonraki unsurları açıklanmaktadır. Paragrafın başında “ve” bağlacının bulunduğu, cümlenin emir sîgası olduğu ve “tamamlamak” eyleminin “başlanılmış işi bitirmek” anlamına geldiği dikkate alındığında, bu paragrafın 152. âyetin devamı olduğu ortaya çıkar. Yani, hem teknik olarak, hem de anlam olarak yukarıdaki paragraf, 142-152. âyetlerin devamıdır. Bu sebeple tahlilimizi bu sıraya uygun olarak yaptık. Ayrıca, 203. âyet, 200. âyetteki Allah'ın zikri konusunun açılımı olduğundan, 203. âyet ile 200. âyetin mealini birlikte verdik.

Haccın ikinci aşamasının anlatıldığı bu âyetlerden anlaşılacağı üzere, hacc ve umre Mescid-i Harâm'daki görevlerle bitmemekte, ordugâh safhası da bulunmaktadır. Âyetteki, Ve hacc ve umreyi Allah için tamamlayın ifadesi, bu ikinci aşamanın da yapılmasını emretmektedir.

HACC

Hacc, “kasdetmek” demektir. حجّ الينا فلان[hacce ileynâ fulânun/filan kişi bizi kasdederek bize ayak bastı (geldi)] denilir.[114] Zebidî ise buna ilave olarak, حجّ [hacc], ‘ayak basmak, kanıtla gâlip gelmek, bir yere defalarca gitmek” gibi açıklamalarda bulunur.[115]

Bu açıklamalar netleştirilirse, hacc, fiil olarak, “bir şeyi zihne yerleştirmek ve onu yapmaktır” denilebilir. Bu sözcük, âyetlerde olduğu gibi Beyt, Ka‘be gibi kelimelerle tamlama yapıldığında, “Ka‘be'yi kafaya koyup oraya gitmek” manasına gelir. İsim olarak ise, “Ka‘be'de yüksek ilâhiyât öğretim ve eğitimini kafaya koyup oraya gitmek, orada İbrâhîmî eğitim ve öğretimle İbrâhîmleşmek; bir tevhid eri olmak” demektir.

UMRE

Ömür [hayat] sözcüğünün türevlerinden olan umre kelimesinin, “imar, mimar, tamir, tamirat” gibi birçok türevi Türkçe'ye de geçmiştir. Kalıbı itibariyle “bir kere/kısa süreli ömürlenmek” anlamında olan bu kelime, isimleştiği zaman da “bir kere/kısa süreli ömürlenme” anlamına gelir. Bu isim hâli Kur’ân'da [Bakara/196'da] iki kez yer almıştır.

Umre sözcüğü, Ka‘be, beytullah, hacc kavramlarıyla tamlama yapıldığında, “Ka‘be'den [yüksek ilâhiyât okulundan] kısa süreli yararlanma” demek olur ki, bu da bir nevi, “kurs, konferans, kongre, sempozyum niteliğindeki bir etkinlikle kısa süreli yararlanma, inanç ve amel açısından revize olma” demektir.

196. âyetteki, Buna rağmen, eğer alıkonursanız, o zaman hediyeden kolayınıza gelen şey! Bununla beraber bu hediye, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden hasta olana veya başından ona [tıraşa] bir rahatsızlığı bulunana oruç veya sadaka yahut da ibâdetten bir fidye! Artık emin olduğunuz zaman da her kim umrede hacca kadar kazanç sağladıysa, artık hediyeden kolayına geleni! Fakat kim bulamazsa artık üç gün hacda, yedi de döndüğünüzde oruç tutması! Bu, tam ondur. Bu (hüküm), ailesi Mescid-i Harâm'da hazır olmayanlar içindir ifadeleri ile, haccın ikinci aşamasını gerçekleştiremeyecek olanların ne yapması gerektiği açıklanmıştır. Buna göre, haccın ikinci aşamasına katılmayanlardan ailesi Mescid-i Harâm'da bulunmayanlar/taşradan gelenler, kendileri oraya gidemeseler de, haccın ikinci kısmına hedy yollamak ve sivilleşmemek durumundadırlar. Ayrıca, haccın ilk aşaması sırasında Mekke'de kazanç sağlamış olanlar da bir hedy yollamak zorundadırlar.

HEDY

Hedy, “hacıların yemek ihtiyacını karşılamak için Ka‘be'ye sevk edilen [hediye olarak gönderilen] canlı hayvan” demektir. Hedy konusunun detayı, Hacc sûresi'nde yer almaktadır:

İşte böyle! Ve kim Allah'ın dokunulmazlaştırdıklarına saygı gösterirse, bu, kendisi için Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar size helâl kılınmıştır. O hâlde Allah'a yönelmişler olarak, O'na şirk koşanlar olmayarak o putlardan olan kirlilikten kaçının, yalan sözden de kaçının. Bilin ki, Allah'a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir. İşte böyle! Her kim Allah'ın varlığına işaret olan şeylere saygı gösterirse, şüphesiz bu [saygı gösterme], kalblerin takvâsındandır. Sizin için onlarda belli bir süreye kadar birtakım faydalar vardır. Sonra, bunların varış yeri; Beyt-i Atik'edir [eski eve, özgür eve; Ka‘be'yedir]. Ve Biz, her ümmet için, Allah'ın kendilerine hayvanların behiminden rızık olarak verdikleri üzerine O'nun adını ansınlar diye bir mensek [ibâdet yeri/ibâdet biçimi] kıldık. İşte, sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. Onun için yalnız O'na teslim olun. Allah anıldığı vakit onların kalpleri titreyen, kendilerine isâbet edene sabreden, salâtı ikâme eden ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden o, Allah'a içtenlikle boyun eğenlere müjdele. Büyükbaş hayvanları da; Biz onları sizin için Allah'ın varlığının işaretlerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. O nedenle ön ayaklarının biri bağlı hâlde keserken/saf hâlindelerken üzerlerine Allah'ın adını anın. Sonra yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, ihtiyacını gizleyene ve isteyene de yedirin. Böylece Biz onları şükredesiniz diye size boyun eğdirdik. Onların etleri ve kanları kesinlikle Allah'a ulaşmayacaktır. Ancak O'na sizden takvâ ulaşır. Size kılavuzluk ettiği üzere Allah'ı büyükleyesiniz diye onları size boyun eğdirdi. Ve muhsinleri [iyilik-güzellik üretenleri] müjdele. Şüphesiz Allah, inanan kimseleri savunur. Şüphesiz Allah, aşırı hâin ve son derece nankörlerin tümünü sevmez. (Hacc/30-38)

197-203. âyetlerden oluşan paragrafta ise, haccın zamanı ve ikinci aşamasının uygulanması; geniş alanlarda eğitim-öğretim grupları oluşturulması ve belirlenmiş günlerde el-Meş’ari'l-Harâm'da Allah'ın zikrinin gerçekleştirilmesi söz konusudur.

HACC, BİLİNEN AYLARDIR

Klasik kaynaklarda, âyetteki bilinen aylar ile, “Şevval, Zilkade ve Zilhicce ayları”nın veya “Şevval, Zilkade ve Zilhicce'nin ilk on günü”nün kasdedildiği ifade edilir. Bu kabul, bir bakıma Kur’ân inmezden evvelki anlayışın devamıdır. Uzun zamandan beri hacc, maalesef sadece “Zilhicce” ayında uygulanmaktadır.

BİZİM TAHLİLİMİZ

Âyette, Hacc, bilinen aylardır buyurularak, haccın ne zaman, hangi aylarda yapılacağının belirlenmesi ve bunun İslâm âlemine duyurulması, Müslümanların da bu aylarda tertip tertip askere gider gibi hacca gitmeleri istenmektedir. Âyetteki eşhur sözcüğü çoğul olduğundan, haccdaki bir dönem [tertip; eğitim süreci], en az üç ay olmalıdır. Âyetteki, eşhurun ma‘lûmât ifadesi nekredir. Eğer İslâm öncesi kabul, tasvip görseydi bu ifade nekre değil marife gelirdi. Öyleyse, Müslümanlar bir “hacc organize komitesi veya hacc emiri” oluşturacaklar, bu kurum hacc dönemlerini belirleyerek ilan edip herkese bildirecek, Müslümanlar da ilan edilen dönemlerde gidip Komite'ye veya Emir'e teslim olacaktır. Orada kesinlikle başıboş dolaşılmayacak, komite tarafından belirlenip planlanan eğitim ve öğretim programı uygulanacaktır.

Ve hani Biz, bir zamanlar, “Sakın Bana hiçbir şeyi ortak koşma; dolaşanlar, orada kıyam edenler [zulme baş kaldıranlar], rükû edenler, secde edenler için evimi tertemiz et, kendilerine ait birtakım menfaatlere tanık olmaları ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerinde belli günlerde O'nun adını anmaları için insanlar arasında haccı duyur. Yürüyerek veya incelmiş [yorgun düşmüş] binekler üstünde her derin vâdiyi aşarak sana gelsinler! Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Eski evde/özgür evde [Ka‘be'de] dolaşsınlar” diye, o evin [Ka‘be'nin] yerini, İbrâhîm için hazırlamıştık. (…) –Siz de onlardan yeyin ve zorluk çeken fakiri doyurun.– (Hacc/26-29)

ARAFAT ve EL-MEŞ’ARİ'L-HARAM [MÜZDELİFE]

Âyette, hacc görevini yerine getiren mü’minlere, Artık Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde, Meş’ar-i Harâm'da hemen Allah'ı anın denilmektedir. Bu emrin uygulanabilmesi için iyi anlaması gerekir.

ARAFAT

“Bilgi, irfan” anlamındaki arf kelimesinin türevlerinden olan “Arafat”, Mekke civarında bir bölgenin adıdır. Lügat kitaplarında bu sözcüğün tekil-çoğul, çekimli-çekimsiz, nekre-marife, özel isim-cins isim olup olmadığı tartışılmıştır.

Temel harfleri olan arft'tan hareketle arafat sözcüğünün arf kökünden mastar bina-i merre, mastarı nev’inin çoğulu ve ism-i fâilin cem-i mükzekker müennesinin çoğulunun çoğulu olduğu söylenebilir. Bu durumda arft'ın, “arfât” ve “ırfât” diye okunması gerekirdi. Ne var ki ilk Mushaflardaki harfler harekesiz olmasına rağmen bu sözcüğü, “arfat” ve “ırfat” diye okuyan olmamıştır. Geriye bu sözcüğün, ism-i fâilin mükesser çoğulunun, çoğulun çoğulu olması kalmaktadır. Bu kalıptan olduğunu var sayarsak sözcük, “çok çok arifler; bilginler, anlayışlılar” anlamına gelir ve bu da, hacc dönemi süresinde öğretmenlik ve öğrencilik yapan kimseleri ifade eder.

Bir de Arapların sözcük kalıplarını çoğullaştırma kuralları vardır. Örneğin, ha-mim kesik harfleri Kur’ân'da ikiden fazla geçtiği için “havamim” [ha mimler]; ta-sin kesik harfleri de “tavasin” [ta sinler] diye çoğullaştırılır. Bu bilgileri, “Arafat” sözcüğünün böyle bir “kalıp sözcük” olma ihtimaline binaen verdik.

Lügat kitaplarında “Arafat” sözcüğü ile ilgili şu bilgiler verilmiştir:

Denildi ki: “Âdem ile Havva cennetten indirildikten sonra burada buluşup tanıştılar onun için buraya “Arafat” denilmiştir.”

Hacılar burada toplanıp birbirleriyle tanıştıkları için buraya “Arafat” denilmiştir.

Cebrâîl, İbrâhîm peygamberi eğitirken o'na sürekli olarak, “Ea‘râfte” [tanıdın mı, öğrendinmi]? diye sormuş, o da, “A‘râftü” [öğrendim, tanıdım] demiş, onun için buraya “Arafat (Arafe fiilleri kasdedilerek “arafeler”) denmiştir.[116]

Bu açıklamaların içeriğine değil ama sözcüğün, “arafeler” [bildinmiler, bildimler] şeklinde, fiillerin lafızlarının çoğullaştırılması hususuna katılıyoruz, ki bu da, öğretmen-öğrenci ilişkisini yansıtır.

Dolayısıyla burada konu edilen de, mecazı mürsel sanatıyla, “öğretmen ve öğrencilerin bulundukları yerler; eğitim öğretim merkezleri”dir.

Bir de sözcük Kur’ân'da çekimli ve nekre olarak kullanıldığından bu yerler, eskiden belirlenmiş yerlere değil, hacc döneminde, Mekke civarında sabit veya seyyar olarak oluşturulan ve oluşturulacak olan tüm eğitim-öğretim merkezlerine işaret eder.

MEŞ’AR-İ HARÂM

Âyette, marife [belirtili] olarak gelen “Meş’ar-i Harâm” ifadesi, bir nevi özel isim hükmünde olup, “dokunulmaz, bilgilenilen-bilinçlenilen yer” manasına gelir. Burası, Arafat ile Mina arasındaki bölgenin adıdır (bazıları “bir bölümünün adı olabilir” demişlerdir). Bugün bu yöre, Âdem ile Havva'nın buluştuğu yer kabul edilip, buna izafeten “yaklaştırılan yer” anlamında “Müzdelife” adıyla ünlenmiştir.

O halde, Artık Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde, Meş’ar-i Harâm'da hemen Allah'ı anın ifadesinden, Mekke civarında oluşturulan okullardaki mü’minlerin, belirlenmiş sayılı günlerde akın akın Meş’ar-i Harâm'a gelerek topluca “Allah'ı Anma” merasimi düzenlemeleri gerektiği anlaşılmaktadır.

SAYILI GÜNLER

Ve Allah'ı sayılı günlerde anın. Artık kim iki gün içinde acele ederse ona günah yoktur. Kim de ertelerse ona da günah yoktur. Bu, takvâlı davranan kimseler içindir. Allah'a takvâlı davranın ve şüphesiz kendinizin O'na toplanacağınızı bilin buyruğundaki “sayılı günler” ifadesi, hem çoğul hem de nekre [belirtisiz] olduğundan bu günler, Hacc Organize Komitesi veya Hacc Emiri tarafından belirlenecektir.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 4. March 2010, 12:42 AM   #22
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

ALLAH'IN ZİKRİ

Meş’ar-i Harâm'da yapılacak şey, eğitim ve öğretim, İbrâhîmleşme değil, sadece “Allah anma”dır. Bu konuya dair A‘râf sûresi'nin sonundaki “Zikir, Zikrullah” başlıklı yazımızın netice bölümünü burada da sunuyoruz:

Zikrullah [Allah'ın anılması], elde tesbih, dil ile “Allah, Allah…” demek değildir. Zikrullah, Allah'ın üzerimizdeki hakklarını ve bize sunduğu nimetleri düşünmek, O'na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi sürekli kontrol etmek, verdiği görevleri eksiksiz yapmak, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek ve daima bu bilinç içerisinde olmaktır.

VE DAĞILMA

Âyetteki, Sonra da insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin ve Allah'tan bağışlanma isteyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir (Bakara/199) ibaresi, artık hacc görevinin bittiğini, herkesin memleketine dönüp işine-gücüne bakmasını, memleketindeki görevlerini yerine getirmesini bildirmektedir. Ancak, fertlerin görevi burada bitmekle beraber, Hacc Organize Komitesi'nin ve Hacc Emiri'nin görevi bitmemiştir. Çünkü son görev, –tıpkı Peygamberimiz döneminde olduğu gibi– bir sonuç bildirgesi hazırlanıp yayınlanmasıdır:

BARA’E/ÜLTİMATOM [SONUÇ BİLDİRGESİ]

Bilindiği üzere Rasûlullah, hicrî 10. yılda bizzat hacc yapmış ve o'nun katılması sebebiyle bu hacca, “hacc-ı ekber” [en büyük hacc] denilmiştir, ki bu hacca katılanların sayısının 114.000 olduğu nakledilir. Bu haccın sonuç bildirgesini ise bizzat Allah, Tevbe sûresi'nin ilk 29 âyetini indirerek yapmıştır:

Allah'tan ve Elçisi'nden ahitleştiğiniz müşriklere bir ültümatom: “Artık yeryüzünde dört ay daha rahat dolaşın. Ve kesinlikle kendinizin, Allah'ı âciz bırakan olmadığını ve kesinlikle, Allah'ın, kâfirleri rezil-rüsvay eden olduğunu bilin.” Ve “en büyük hacc” günü, müşriklerden ahitleştiğiniz, size hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseyle yardımlaşmamış kimseler hariç, şüphesiz Allah'ın ve O'nun Elçisi'nin müşriklerden berî [ilişiksiz] olduğuna dair Allah'tan ve Elçisi'nden insanlara bir bildiri: “Artık eğer tevbe ederseniz, bu, sizin için hayırlıdır. Ve eğer sırt çevirirseniz o zaman şüphesiz kendinizin, Allah'ı âcizleştiren olmadığını biliniz.” Şu küfretmiş kişilere de acıklı bir azabı müjdele! Artık siz de müddetlerine kadar ahitlerini tamamlayın. Şüphesiz Allah, takvalı davrananları sever. Şu haram aylar çıktığı zaman da o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde onlar için oturun. Artık, eğer tevbe ederlerse, salâtı ikâme ederlerse ve zekâtı verirlerse artık onların yollarını serbest bırakın. Şüphesiz Allah, gafûr'dur, rahîm'dir. Eğer müşriklerden herhangi biri aman dilerse, Allah'ın kelâmını dinlemesi için ona aman ver. Sonra onu güvenli yerine ulaştır. Bu, şüphesiz onların bilmeyen bir toplum olmaları nedeniyledir. Mescid-i Harâm yanında ahitleştikleriniz hariç, o müşrikler için Allah katında ve Elçisi katında herhangi bir ahd nasıl olabilir? Artık onlar size karşı, doğru durdukça siz de onlara karşı doğru olun. Şüphesiz Allah, takvalı davrananları sever. Nasıl olabilir ki? Ve eğer onlar, size üstünlük sağlarlarsa, sizin hakkınızda bir yemin ve antlaşma gözetmezler. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışırlar, kalpleri ise dayatır. Ve onların çoğu fâsıktırlar: Onlar, Allah'ın âyetlerini çok az bir bedelle sattılar da O'nun [Allah'ın] yolundan alıkoydular. Şüphesiz onlar, yapmış oldukları kötü olanlardır. Onlar, herhangi bir mü’min hakkında yemin ve antlaşma gözetmezler. Ve işte bunlar, haddi aşanların ta kendileridir. Bundan sonra eğer tevbe ederlerse, salâtı ikâme ederlerse ve zekâtı verirlerse, artık onlar, dinde kardeşlerinizdirler. Ve Biz, âyetleri, bilen bir toplum için detaylandırıyoruz. Ve eğer verdikleri sözden sonra yeminlerini bozar ve dininize dil uzatırlarsa, vazgeçmeleri için o küfür öncüleriyle hemen savaşın. Şüphesiz onlar için yeminler diye bir şey yoktur. Yeminlerini bozan, Elçi'yi yurdundan çıkarmaya azmeden ve üstelik ilk önce size kendileri başlayan bir toplumla savaşmaz mısınız? Yoksa onlara haşyet mi duyuyorsunuz? Artık, eğer mü’min iseniz, Allah, Kendisine haşyet duymaya daha layık olandır. Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onları cezalandırsın ve onları rezil-rüsvay etsin. Sizi de, onlara karşı muzaffer kılsın ve mü’min bir toplumun göğüslerine şifa versin, göğüslerinin kinini gidersin. Allah dilediğinin tevbesini de kabul eder. Ve Allah, alîm'dir, hakîm'dir. Sizden çaba harcayanları, Allah'ın, Elçisi'nden ve inananların astlarından sırdaş [can dostu] edinmeyenleri Allah bilmeden [ortaya çıkarmadan] bırakılacağınızı mı sandınız? Ve Allah, yaptıklarınızdan çok iyi haberi olandır. Müşrikler, kendi inkârlarına kendileri şâhit olup dururlarken Allah'ın mescidlerini imar etmeleri söz konusu olamaz. İşte onlar, işleri boşa gitmiş kimselerdir. Ve onlar ateş içinde sürekli kalacaklardır. Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, salâtı ikâme eden, zekâtı veren ve sadece Allah'a haşyet duyan kimseler imar ederler. Artık işte onların, hidâyet üzere olanlardan olmaları umulur. Siz hacc yapanın sulanmasını ve Mescid-i Harâm'ı imar etmeyi, Allah'a ve âhiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad eden kimse gibi mi kılıyorsunuz? Bunlar, Allah katında eşit olamazlar. Ve Allah, zâlimler toplumuna hidâyet etmez. İman eden, hicret eden ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, Allah katında derece bakımından daha büyüktür. İşte bunlar, kurtulanların ta kendileridir. Onların Rabbi, onları Kendi katından bir rahmet, bir rıza ve içinde ebedî olarak kalmak üzere, içinde tükenmez nimetler bulunan kendilerine ait cennetlerle müjdeler. Şüphesiz Allah, katında çok büyük mükâfât olandır. Ey iman etmiş kimseler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfrü seviyorlarsa, onları velîler edinmeyiniz. Sizden her kim de onları velîleştirirse artık işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir.- De ki: “Eğer ki babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz [akrabalarınız, kabileniz], elde ettiğiniz mallar, kesâda uğramasından ürperdiğiniz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, O'nun Elçisi'nden ve O'nun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyiniz.” Ve Allah fâsıklar kavmine doğru yolu göstermez. Hiç kuşkusuz, Allah, birçok yerde ve Huneyn Günü size yardım etti. Hani çokluğunuz size güven vermişti de onun size bir faydası olmamış ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra da arkası dönenler hâlinde kaçmıştınız. Sonra Allah, Elçisi'nin üzerine ve mü’minlerin üzerine huzurunu indirdi ve sizin görmediğiniz ordular indirdi. Küfreden kimseleri de azaba uğrattı. Ve işte bu, o kâfirlerin cezasıdır. Sonra, bunun [bütün bu olup bitenlerin] arkasından Allah, dilediği kimseye dönüş nasib eder. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. Ey iman eden kimseler! Müşrikler sadece bir pisliktirler. Artık bu yıldan sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korktuysanız da Allah sizi dilediğinde lütuf ile yakında zenginleştirecektir. Şüphesiz Allah en iyi bilen, en iyi yasa koyandır. Kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Elçisi'nin harâm kıldığını harâm tanımayan ve hakk dini din edinmeyen kimseler ile, alçalmış oldukları hâlde, elden cizye verene kadar savaşın. (Tevbe/1-29)

Dolayısıyla Hacc Emiri tarafından, Allah'ın bu bildirgesi örnek alınarak her hacc döneminin sonunda, o döneme mahsus, o dönemin önceliklerini esas alan bir sonuç bildirgesi hazırlanmalı ve bu bildirge [bara’e/ültimatom], Hacc Organize Komitesi tarafından önce hacılara sonra da tüm insanlığa ilan edilmelidir.

VEDA HUTBESİ

Hicrî 10. yıldaki haccta Rasûlullah bir hutbe irad etmiştir. Rasûlullah'ın irad ettiği hutbe –ki Peygamberimizin son hacc hitabesi olması nedeniyle “Veda Hutbesi” adı verilmiştir– her ne kadar tek bir hutbe imiş gibi kabul edilmekteyse de, gerçekte Arafat'ta ve Mina'da olmak üzere farklı günlerde parça parça irad edilmiştir.[117] Farklı şekillerde rivayet edilen bu hutbe daha sonra tek bir hutbe olarak empoze edilmiştir ki meşhur olan metni şöyledir:

“Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha buluşamayacağım. Ey insanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mübarek bir şehir ise; canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle mukaddestir, her türlü saldırıdan emindir. Ashâbım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hâl ve hareketinizden sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski dalâletlere dönüp birbirinizin boynunu vurmayın. Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.

Ey ashâbım! Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımızın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerekir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artik yasaktır. Câhiliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmuttalib'in oğlu (amcam) Abbâs'ın faizidir.

Ashâbım! Câhiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen ortadan kaldırılmıştır, ilk kaldırdığım kan davası da Abdulmuttalib'in torunu (yeğenim) Rabîa'nin kan davasıdır.

Ey insanlar! Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü ebedî sûrette kaybetmiştir. Fakat bu kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.

Ey insanlar! Kadınların hakklarına riâyet etmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emaneti olarak aldınız. Ve onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların, aile şerefini korumaları ve evlerinizi sizin hoşlanmadığınız hiç kimseye açmamaları, çiğnetmemeleridir. Eğer onlar, razı olmadığınız herhangi bir kimseyi evinize alırlarsa, onları hafif bir şekilde dövebilir, azarlayabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakkları; örfe göre her türlü giyim ve yiyeceklerini temin etmenizdir. Ey mü’minler! Size bir emanet bırakıyorum ki siz ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiçbir zaman şaşırmazsınız. O emanet Allah'ın kitabı Kur’an'dır.

Ey mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhafaza ediniz. Müslüman Müslümanın kardeşidir ve bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helâl değildir. Ancak gönül hoşluğuyla verilen başka. Ashâbım! Nefsinize de zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır:

Ey insanlar! Cenâb-ı Hakk her hakk sahibine hakkını vermiştir; vâris için vasiyete gerek yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zinakâr için mahrumiyet cezası vardır. Babasından başkasına neseb iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına uymaya kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün Müslümanların düşmanlığına uğrasın. Cenâb-ı Hakk bu insanların ne tevbelerini ne de şehâdetlerini kabul eder.”

Rasûlullah sözlerinin burasında dinleyenlere sordu:

-- Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar. Ne dersiniz?

Ashâb-ı Kiram cevap verdi:

-- Allah'ın risâletini tebliğ ettin; risalet görevini yerine getirdin, bize vasiyyet ve nasihatte bulundun diye şehâdet ederiz.

Rasûlullah şehâdet parmağını semaya kaldırarak üç kez şöyle dedi:

-- Şâhit ol yâ Rabb! Şâhit ol yâ Rabb! Şâhit ol yâ Rabb!

Böyece Arafat'taki hutbesini bitirdi.

Ne yazık ki bu hutbede Rasûlullah'a iftira atılarak, Allah'ın âyetlerine ters düşen ifadeler Rasûlullah'ın ağzından hutbeye yerleştirilmiştir. Beşinci paragrafta, Kur’ân'a ters olarak, câhiliye Araplarının kadın ve kadın hakklarına yönelik ilkeleri hutbeye sokulmuş; kadınlar bir emtia yerine konulmuş, erkeklere kadınlara ceza verme ve bu cezayı infaz etme yetkisi tanınmıştır.

Ayrıca, bu hutbede yer alan, Ey mü’minler! Size bir emanet bırakıyorum ki siz ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiçbir zaman şaşırmazsınız. O emanet Allah'ın kitabı Kur’ân'dır ifadesine de, dini yozlaştırmak ve dinde Kur’ân dışı kaynak oluşturabilmek için kimi rivayetlerde Kur’ân'ın yanına “ve benim sünnetim”, kimi rivâyetlerde ise “ve ehl-i beytim” ibareleri ilave edilmiştir.

Son olarak, bu hutbenin değişmez bir parçası olarak nakledilen, Cenâb-ı Hakk her hakk sahibine hakkını vermiştir; vâris için vasiyete gerek yoktur ifadesini Rasûlullah'ın söylemiş olup olamayacağı, miras âyetlerinden doğacak hakksızlığı ortadan kaldırmaya yönelik hükümler içeren aşağıdaki âyetlere göre değerlendirilmelidir:

Sizden birinize ölüm hazır olduğu vakit, eğer bir hayır [mal] bıraktıysa, muttakiler üzerine bir hakk olarak, babası-anası ve en yakın akrabası için, ma‘rûf ile vasiyet etmek yazıldı [farz kılındı]. (Bakara/180)

Ve sizden eşler bırakarak vefat edecek olanlar, eşleri için senesine kadar evlerinden çıkarılmaksızın kendilerine yetecek bir malı vasiyet ederler. Artık onlar, çıkarlarsa, ma‘rûf ile kendilerinin yaptıklarında sizin için bir günah yoktur. Ve Allah azîz'dir, hakîm'dir. (Bakara/240)

SAÇLARI TIRAŞ ETMEME

Bu paragraftaki, Artık her kim o aylarda haccı başlayıp kendisine farz ederse; artık haccda refes [kadına yaklaşmak, çirkin söz söylemek], günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz de, Allah onu bilir. Ve azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı takvâdır. Ve ey düşünme yeteneği olanlar! Bana takvâlı davranın! Ve, Bununla beraber bu hediye, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden hasta olana veya başından ona [tıraşa] bir rahatsızlığı bulunana oruç veya sadaka yahut da ibâdetten bir fidye! Artık emin olduğunuz zaman da her kim umrede hacca kadar kazanç sağladıysa, artık hediyeden kolayına geleni! Fakat kim bulamazsa artık üç gün haccda, yedi de döndüğünüzde oruç tutması! Bu, tam ondur. Bu (hüküm), ailesi Mescid-i Harâm'da hazır olmayanlar içindir. Allah'a takvâlı davranın ve şüphesiz Allah'ın cezasının çok şiddetli olduğunu bilin ifadelerinden anlaşıldığına göre hacc yapan kimse, başını tıraş etmeyecek, refesten [kötü, çirkin söz ve cinsel ilişkiden], küçük-büyük suçtan, kavga-düşmanlık gibi davranışlardan uzak duracak ve avlanmayacaktır. Literatürde hem bu hükümlere, hem de kefen benzeri dikişsiz bir giysiye “ihram” [yasaklama] adı verilmiştir.

Bu hükümler şu âyetlerde de zikredilmiştir:

Ey iman etmiş kimseler! Sözleşmeleri yerine getirin. Siz dokunulmaz [hacc görevi sürdürür] iken avlanmayı helâl görmeksizin, size okunacaklar hariç, çeşitli hayvanlar size helâl kılındı. Şüphesiz Allah dilediğini hükmeder [dilediği yasayı koyar]. Ey iman edenler! Allah'ın alâmetlerine, harâm aya, hedylere, gerdanlıklarına ve Rabb'lerinden lütuf ve rıza bekleyerek Beytu'l-Harâm'ı [Ka‘be'yi] kasdedenlere sakın saygısızlık etmeyin. Dokunulmazlığınız kalktığında [hacc göreviniz bitince] da avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Harâm'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya da sevk etmesin. Ve iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'a takvâlı davranın. Hiç şüphesiz Allah azabı çok çetin olandır. (Mâide/1-2)

Ey iman etmiş kimseler! Siz dokunulmaz iken [hacc görevini sürdürürken] av hayvanı öldürmeyin. İçinizden kim kasten onu öldürürse, yaptığı işin vebalini tatması için, Ka‘be'ye ulaşacak bir hedy olmak üzere öldürdüğü hayvanın benzeri ona cezadır –buna içinizden iki adaletli kişi hükmeder– yahut kefaret olarak miskinleri doyurmak, yahut onun dengi oruç tutmaktır. Allah geçmişi affetmiştir. Fakat kim de tekrarlarsa, Allah ondan intikamını alır [yakalayıp cezandırarak adaleti sağlar]. Ve Allah, azîz'dir, intikam sahibidir. Kara avı ve onun yenilmesi, size ve yolculara yarar olmak üzere size helâl kılındı. Kara avı ise, siz dokunulmaz [hacc görevi sürdürür] olduğunuz müddetçe size harâm edilmiştir. Ve Kendisine toplanacağınız Allah'a takvâlı davranın. (Mâide/95-96)

Burada açıklanması gereken bir nokta da şudur: Hacca niyet eden ve Hacc Emiri'ne teslim olup İbrâhîmî eğitim alacak olanlar; iş, makam-mevki, sınıf-ırk, cinsiyet, mal-mülk, çoluk-çocuk gibi şeyleri geride bırakıp ölümü göze alıp sanki mezara girer gibi buraya gelenlerdir. Hacc süresince kefenvari bir giysi giymeleri de bundandır. (Böyle bir giysi Allah tarafından emredilmiş veya önerilmiş değildir. Kulun samimiyetinden doğan duygusal bir davranıştır. Haccedenlerin belirli bir üniforma giymelerinde veya farklı elbiseler giymelerinde bir sakınca yoktur.) Tıraş olmak, kişinin kendisiyle ilgilenmesinin ve kendisine değer vermesinin simgesidir. Hacc süresince Allah'a kulluk ve hizmetin önceliği olduğundan dolayı insan bu süreçte, bu gibi kişisel değerleri ön plana çıkarmaz.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 4. March 2010, 12:43 AM   #23
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

İNSAN TİPLERİ

Allah, hacc vazifesi ile insanların inanç ve yaşam tarzlarının değişeceğini, İbrâhîmî bir gelişme olacağını bildirdikten sonra, bu eğitim sonucu oluşan durumlar hakkında, İşte insanlardan bazısı, ‘Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!’ diyen kimselerdir. Onun için de âhirette bir nasip yoktur. Yine onlardan, ‘Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ve âhirette de bir güzellik ver ve bizi ateşin azabından koru!’ diyenler vardır. İşte onlar, kendileri için kazandıklarından bir nasip olanlardır. Ve Allah, hesabı çok çabuk görendir buyurarak, insanların iki tipine dikkat çekmiştir. Bunlardan ilki dünyacılar, ikincisi ise hem dünya hem de âhiret için Allah'a yönelenlerdir. Sırf dünya için çalışanların yarınları boş kalacak, dünya ve âhireti talep edenler ise hem dünyada hem de âhirette mutlu olacaklardır.

Bu âyet grubunda mükemmel bir dua örneği zikredilmiştir: Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik-iyilik ve âhirette de bir güzellik-iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru!

Âyetteki hasene [güzellik-iyilik], “sıhhat, emniyet, yeterli rızık, iyi evlat, iyi eş ve düşmanlara karşı güç” olarak değerlendirilebilir.

204. İnsanlardan kimi de vardır ki, onun basit yaşam hakkındaki sözü senin hoşuna gider ve o, kalbindekine Allah'ı şâhit tutar. Ve o, düşmanlığı en yaman olanıdır.

205. O, dönüp gitti mi/yetkilendi mi de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.

206. Ona, “Allah'a takvâlı davran!” dendiği zaman da kendisini izzet [büyüklük, güç], günah işlemeye sürükler. İşte öylesine cehennem yeter. O, ne kötü bir döşektir!

207. İnsanlardan kimi de vardır ki, Allah'ın rızasına ermek için kendini satar. Ve Allah, kullarına çok şefkatlidir.

Yukarıda sırf dünyayı isteyenler ile dünya ve âhireti isteyenler tanıtılmıştı. Bu âyetlerde ise farklı iki tip daha tanıtılmaktadır:

A) İmanını açığa vurup küfrünü gizleyen, olduğundan farklı görünen, muhatabının hoşnutluğunu kazanmak için tatlı diller döken münâfık tipi, ki O düşmanlığı en yaman olandır ifadesiyle, bunlara karşı tedbirli olunması gerektiğine dikkat çekilmiştir.

Bunların diğer nitelikleri de şunlardır:

* Onun, basit yaşam hakkındaki sözü hoşuna gider ve o, kalbindekine Allah'ı şâhit tutar.

* O, dönüp gitti mi/yetkilendi mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için çalışır.

* Ona, “Allah'a takvâlı davran!” dendiği zaman, izzet [büyüklük, güç], kendisini günaha sürükler.

Bu paragrafın iniş sebebi ile ilgili nakiller ise şöyledir:

es-Süddî ve ondan başka müfessirler şöyle demektedirler: Bu âyet-i kerîme el-Ahnes b. Şerik hakkında nâzil olmuştur. Onun asıl adı Ubey'dir. el-Ahnes ise ona verilen bir lakaptır. Çünkü o Bedir günü antlaşmalıları olan Zühreoğulları'ndan 300 kişi ile birlikte Rasûlullah (s.a) ile savaşmaktan saklanmış idi (el-Ahnes, “saklanan kimse” demektir). Nitekim bu hususa dair açıklamalar Âl-i İmrân sûresi'nde gelecektir. Bu, tatlı sözlü, güzel görünüşlü bir kimse idi. Daha sonra Peygamber'in (s.a) yanına gelip müslüman olduğunu açıkladı ve, “Allah benim doğru söylediğimi bilir” dedi. Daha sonra da kaçıp gitti. Yolda müslümanlara ait ekin ve eşeklere rastgeldi; ekini yaktı, eşekleri de kesti. Mehdevî der ki: İşte, Çokça yemin eden aşağılık ve değersiz her kişiye itaat etme. Ayıplayıp duran onun-bunun sözünü taşıyan kimsenin (Kalem/10-11) buyrukları ile Arkadan çekiştiren, yüze karşı da alay eden her kişinin vay hâline (Hümeze/1) buyrukları onun hakkında nâzil olmuştur.[118]

İbn Abbâs da der ki: Bu âyet-i kerîme er-Raci gazvesi'nde şehid edilen Âsım b. Sâbit, Hubeyb ve diğerleri hakkında ileri-geri konuşan birtakım münâfıklar hakkında nâzil olmuştur. Bu münâfıklar şöyle demişlerdi: “Şunlara yazıklar olsun. Ne evlerinde oturdular, ne de arkadaşlarının [Muhammed'in (s.a)] onlara verdiği görevi yerine getirdiler.” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme münâfıkların niteliklerini belirtmek üzere nâzil oldu. Daha sonra İbn Abbâs, Yüce Allah'ın, İnsanlardan öyle kimseler vardır ki Allah'ın rızasını arayarak kendi nefsini satar (Bakara/207) buyruğunu açıklarken, er-Raci gazvesi'nde şehid düşenleri söz konusu eder.[119]

Başkaları da, onun sözü hoşuna gider sözünün maksadının şu olduğunu söylemişlerdir: Ahnes ibn Şureyk, Bedir Günü, Zühreoğulları'na (savaştan) geri dönmelerini, kaçmalarını işaret etmiş ve onlara, “Muhammed sizin yeğeninizdir. Eğer o yalancı ise, diğer insanlar sizin yerinize o'nun hakkından gelir. Eğer doğru söylüyorsa, siz o'nun sayesinde insanların en bahtiyarı olursunuz.” Bunun üzerine Zühreoğulları, “Senin görüşün gerçekten güzel” dediler. Ahnes, sözünü şöyle sürdürdü: “Askerlere hareket emri verildiğinde, ben sizinle beraber geri kalırım; o zaman siz bana uyun.” Sonra o.Zühreoğulları'ndan 300 kişiyi Hz. Peygamber'le savaşmaktan caydırdı. İşte bu sebepten ötürü, o, “Ahnes” [caydıran, geri bıraktıran] adını aldı. Esas adı, Übeyy ibn Şureyk idi. Bu haber Hz. Peygamber'e ulaşınca o'nun hoşuna gitti.” Bana göre bu haber zayıftır, çünkü bu hareket tarzı kınanmayı ve zemmedilmeyi gerektirmez. Hâlbuki Allah Teâlâ'nın, İnsanlardan öylesi vardır ki onun dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider. Ve o, kalbindekine Allah'ı şahid tutar sözü zemm makamında getirilmiş bir ifâdedir. Binaenaleyh, sözü yukarıdaki manaya hamletmek mümkün değildir. Hatta birinci görüş daha doğrudur.[120]

İkinci rivâyet, İbn Abbâs ve Dahhâk'tan rivâyet edilen şu haberdir: Kureyş kâfirleri, Hz. Peygamber'e, “Biz müslüman olduk! Bunun için bize ashâbından bir grup alim gönder” diye haber yolladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara bir topluluk yolladı. Onlar Batn-ı Recî'de konaklayınca, bu haber kâfirlere ulaştı. Bunun üzerine onlardan 70 kişi at bindiler ve bu müslüman topluluğunu kuşatarak, onları öldürüp astılar. İşte bunun üzerine de, onlar hakkında bu âyet nâzil oldu.[121]

Süddî der ki: “Bu âyet, Ahmed ibn Şüreyk el-Sakîfî hakkında nâzil oldu. O Rasûlullah'a gelerek, içinden inanmadığı hâlde müslüman olduğunu izhâr etmişti.” İbn Abbâs'tan nakledilir ki: Bu âyet Recî vakasında öldürülmüş olan Hubeyb ve arkadaşları hakkında söz söyleyip onları kınayan münâfıklardan bir topluluk hakkında nâzil olmuştur. Allah münâfıkları zemmetmiş, Hubeyb ve arkadaşlarını medhetmiştir. İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah'ın rızâsına satar. Denildi ki: “Bu âyet bütünüyle mü’minler ve münâfıkları içine alacak umumiyettedir.” Katâde, Mücâhid, Rebî ibn Enes ve bir başka kişi de böyle demiştir. Sahîh olan da budur.[122]

Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi sebebin hususi olması, hükmün umumi olmasına engel değildir. Bu âyetlerde karakterize edilen kimseler, her zaman ve her yerde bulunabilir. Burada, bu tiplere karşı tedbirli ve uyanık olunması istenmektedir.

Âyetteki, Ve o, kalbindekine Allah'ı şâhit tutar ifadesinden, onun, iki de bir “Allah benim doğru söylediğimi bilir” dediği anlaşılmaktadır. Bu münâfık karakteri bu sûrede iki yerde daha konu edilmişti. Ayrıca, Münâfikûn sûresi'nde de detaylı olarak gelecektir. Biz Münâfikûn sûresi'nin ilk âyetlerini takdim ediyoruz:

Münâfıklar/ikiyüzlüler sana geldikleri zaman, ‘Biz gerçekten şehâdet ederiz ki, sen kesin olarak Allah'ın elçisisin’ dediler. Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin. Allah, şüphesiz münâfıkların yalan söylediklerine şâhitlik eder. Onlar, yeminlerini bir kalkan edinip Allah'ın yolundan alıkoydular. Doğrusu ne kötü şey yapıyorlar. Bu, onların iman etmeleri, sonra inkâr etmeleri dolayısıyla böyledir. Böylece kalplerinin üzerini mühürlemiştir, artık onlar kavrayamazlar. Onları gördüğün zaman cüsseli yapıları beğenini kazanmaktadır. Söyledikleri zaman da onlara kulak verirsin. (Oysa) sanki onlar (sütun gibi) dayandırılmış ahşap-kütük gibidirler. (Bu dayanıksızlıklarından dolayı da) her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp sakının. –Allah onları kahretti–; nasıl da çevriliyorlar. Onlara, “Gelin Allah'ın Rasûlü sizin için mağfiret [bağışlanma] dilesin” denildiği zaman, başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslamışlar olarak yüz çevirmekte olduklarını görürsün. (Münâfikûn/1-5)

Âyetteki, O, dönüp gitti mi/yetkilendi mi de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için çalışır ifadesiyle de, kendisinden korkulması gereken bu düşmanın neler yaptığı ve yapabileceği beyân edilmektedir. O, mü’minlerden uzaklaştığında veya bir şekti sahibi olduğunda yeryüzünü kargaşaya boğar, geçim kaynaklarını kurutur, toplumu ayakta tutan dinamikleri yok eder.

İnsanlardan bir kısmı da; inanan kişiler olmamalarına rağmen, “Allah'a ve âhiret gününe inandık” derler. Allah'ı ve inanmış kimseleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki onlar, sadece kendilerini aldatırlar da bilincine ermezler. Onların kalplerinde hastalık vardır da Allah, onlara hastalığı artırdı. Yalan söylemekte olduklarından dolayı da onlar için acı bir azap vardır. Onlara, “Yeryüzünde kargaşa çıkarmayın” denildiğinde de, “Biz ancak düzelten kişileriz” derler. Dikkatli olun! Şüphesiz onlar, kargaşa çıkaranların ta kendileridir, fakat bilincine ermiyorlar. Ve onlara, “İnsanların inandığı gibi inanın” denilince, “Biz, o aklı ermezlerin inandığı gibi mi inanacağız!” derler. Dikkatli olun! Şüphesiz onlar, aklı ermezlerin ta kendileridir. Velâkin bilmiyorlar. Onlar, inanmış kimselere rastladıkları zaman da, “İnandık” dediler. Şeytânlarıyla baş başa kaldıklarında ise, “Şüphesiz biz sizinle beraberiz, biz sadece alay edenleriz” dediler. Allah, onlarla alay eder ve tuğyanları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir. (Bakara/8-15)

Âyette, bu kişiler hakkında bir de, Ona, “Allah'a takvâlı davran!” dendiği zaman da kendisini izzet [büyüklük, güç], günah işlemeye sürükler buyurulmuştur. Bu psikolojik olguya Sâd sûresi'nde de dikkat çekilmişti:

Sâd/90. Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân'a kasem olsun ki, fakat o inkâr edenler bir gurur ve bölünme [muhalefet, ayrılıkçılık] içindedirler. Onlardan önce nice kuşakları helâk ettik Biz. Onlar da çağırıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi. Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf] bir şey!” dediler. Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler (ve dediler ki): “İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten, istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Zikir [öğüt] aramızdan o'nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim Zikrimden şekk [yetersiz bilgi] içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.– Yoksa çok güçlü ve çok bağış yapan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyle ise sebeplerin içinde yükselsinler! (Onlar) burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordudur! (Sâd/1-11)

B) 207. âyette profili çizilen ikinci grup kişiler ise, Allah'ın rızasına ermek için kendini satan, yani, “Allah yolunda malını-mülkünü harcayan ve canını ortaya koyan kişiler”dir.

Âyetin sebeb-i nüzûlü hakkındaki nakiller şunlardır:

Denildiğine göre bu âyet-i kerîme Süheyb er-Rûmî hakkında nâzil olmuştur. Rasûlullah'ın (s.a) yanına hicret etmek üzere yola koyulunca Kureyş'ten bir grup onu takip etti. Devesinden indi ve ok torbasında bulunan bütün okları çıkardı. Yayını aldı ve şöyle dedi: “Andolsun ki aranızda en iyi ok atanın ben olduğumu biliyorsunuz. Allah'a yemin ederim, bu torbamdaki bütün okları tek tek atmadıkça yanıma ulaşamayacaksınız. Sonra da, elimde kaldığı sürece kılıcımla çarpışıp duracağım. Ondan sonra da istediğinizi yapınız.” Ona şöyle dediler: “Sen bizim yanımıza bir sefil olarak gelmişken, senin zengin olarak bizi bırakıp gitmene fırsat vermeyeceğiz. Bunun yerine Mekke'de malının bulunduğu yeri bize söyle, biz de senin arkandan gelmeyeceğiz” dediler ve bu hususta ona söz verdiler. O da istediklerini yaptı. Rasûlullah'ın (s.a) huzuruna gelince Yüce Allah'ın, İnsanlardan öyle kimseler vardır ki Allah'ın rızasını arayarak kendi nefsini satar âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Rasûlullah (s.a) ona, “Yahyâ'nın babası, yaptığın alış-veriş oldukça kârlıdır” dedi ve ona bu âyet-i kerîmeyi okudu. Bunu Rezîn rivâyet etmiştir. Sa‘îd b. el-Müseyyeb (r.a) de böyle demiştir.[123]

Müfessirler de der ki: Müşrikler Süheyb'i yakalayıp ona işkence ettiler. Süheyb onlara, “Ben yaşı ilerlemiş bir kimseyim. Sizden veya sizden başkasından olmamın size bir zararı olmaz. Malımı alıp beni dinimle başbaşa bırakmaya ne dersiniz?” dedi. Onlar da bunu kabul ettiler. Buna karşılık onlardan bir binek ve yol masrafını vermelerini de şart koşmuştu. Medîne'ye çıkıp gitti, Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer (Allah ikisinden de razı olsun) ve bir grup müslüman onu karşıladı. Hz. Ebû Bekr ona, “Yahyâ'nın babası ticaretin kârlı oldu” deyince; Süheyb ona, “Senin ticaretin de asla ziyan etmesin. Böyle demene sebep ne?” diye sordu. Hz. Ebû Bekr de ona, “Senin hakkında işte Allah bunu indirdi” dedi ve âyet-i kerîmeyi ona okudu.[124]

İbn Abbâs'ın rivâyetine göre bu âyet, Abdullah ibn Ced’ân'ın kölesi olan Süheyb ibn Sinan, Ammâr ibn Yâsir, annesi Sümeyye, babası Yâsir, Hz. Ebû Bekr'in kölesi Bilâl, Habbâb ibn el-Eret ve Huveytıb'ın kölesi Abis hakkındadır. Müşrikler bu kimseleri yakalayarak, onlara işkence ediyorlardı. Süheyb, Mekkelilere, “Ben yaşlı birisiyim. Benim, malım-mülküm çok. Sizden veya sizin düşmanlarınızdan yana olmam size herhangi bir zarar vermez. Ben bir söz söyledim, bu sözümden de geri dönmeyi istemiyorum. Ben size malımı-mülkümü verip, karşılığında sizden dinimi satın almak istiyorum” der. Onlar da buna razı olarak, yolundan çekilirler. Böylece Süheyb, Medîne'ye hicret eder. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil olur. Süheyb Medîne'ye girince, Hz. Ebû Bekr onu karşılayarak ona, “Alış-verişin kârlı olsun!” dedi. Bunun üzerine Süheyb ona, “Senin alış-verişin de. Sen de zarar etme ama, ne oldu ki?” dedi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekr, “Allah senin hakkında, şunu indirdi” dedi ve âyeti ona okudu.

Habbâb ibn el-Eret ve Ebû Zerr'e gelince, bunlar kaçarak Medîne'ye geldiler. Sümeyye ise, iki devenin arasına bağlanıp, parçalandı. Sonra da, kargıyla öldürüldü. Yâsir de öldürüldü. Diğerleri de, kendilerine yapılan işkence sebebiyle, müşriklerin istedikleri şeylerin bir kısmını vererek canlarını kurtardılar. Bunlar hakkında, Mekkelilerin işkencesiyle, Azâb edildikten sonra hicret edenler yok mu? Biz onları dünyada muzafferiyyet ve ganimetler nasib etmek sûretiyle, güzellikle sınayacağız. Âhiret ecri ise daha büyüktür (Nahl/41) âyeti nâzil olmuştur.[125][BLOK

Bu profil de genel olup, her zaman ve her yerde bulunan ve bulunacak olan kimselere yöneliktir. Ki Allah'a gönül verenler her zaman Rabb'lerine kulak verip mal ve canlarını Allah için harcamaya hazırdırlar.

Şüphesiz Allah, inananlardan canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır: Onlar, Allah yolunda savaşırlar; sonra öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah'ın Tevrât, İncîl ve Kur’ân'daki gerçek bir sözüdür. Ve sözünü, Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alış-verişle sevinin. Ve işte bu büyük başarının ta kendisidir. (Tevbe/111)

Ey inanmış olan kimseler! Size, sizi can yakıcı bir cezadan kurtaracak, kazançlı bir ticaret göstereyim mi? Allah'a ve O'nun Elçisi'ne inanacaksınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla çaba harcayacaksınız. İşte bu, eğer bilirseniz, sizin için daha iyidir: Sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki hoş meskenlere girdirir. İşte bu, büyük kurtuluştur. Ey iman etmiş olan kimseler! Allah'ın yardımcıları olun! Hani Meryem oğlu Îsâ havarilerine, “Allah'a gidişte benim yardımcılarım kimdir?” demişti de, havariler, “Biz Allah'ın yardımcılarıyız” cevabını vermişlerdi. Bunun ardından İsrâîloğulları'ndan bir zümre iman etmiş, bir zümre de küfre sapmıştı. Nihâyet Biz, iman sahiplerini düşmanlarına karşı güçlendirdik de onlar üstün geldiler. (Saff/10-14)

Ey iman etmiş kimseler! Benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı velîler edinmeyin. Onlar, size hakktan gelen şeyleri inkâr ettikleri hâlde, siz onlara sevgi ulaştırıyorsunuz. Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Elçi'yi ve sizi çıkarıyorlar. Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, onlara sevgi mi gizliyorsunuz? Oysa Ben sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri bilirim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun doğrusundan sapmıştır. (Mümtehine/1)

158. Şüphesiz Safâ ve Merve Allah'ın alâmetlerinden birkaçıdır. Onun için her kim Beyt'i kasdeder, Beyt'e gider veya umre yaptırılırsa buralarda dolaşmasında kendisine bir sakınca yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah, karşılık verendir, en iyi bilendir.

Bu âyette, Allah evi olan Ka‘be'ye öğretmen veya öğrenci olarak giden [hacceden] kimselerin, Safâ ve Merve tepelerinde dolaşmalarında sakınca olmadığı, buraların da, Allah'ın diğer alametleri gibi birer emanet oldukları bildirilmektedir.

Âyeti tahlile başlamadan önce âyetin iniş sebebi ile ilgili klasik kaynaklarda yer alan rivâyetleri takdirlerinize sunuyoruz:

ÂYETİN ANLAŞILMASINA ve NÜZÛL SEBEBİNE DAİR RİVÂYETLER

Buhârî'nin Âsım b. Süleymân'dan rivâyetine göre şöyle demiş: Enes b. Mâlik'e Safâ ile Merve hakkında sordum. Şöyle dedi: “Biz bunların (arasında tavaf etmenin) câhiliyye işlerinden olduğu görüşünde idik. İslâm gelince onlardan uzak durduk. Yüce Allah da, Şüphe yok ki Safâ ile Merve Allah'ta alâmetlerindendir. Her kim Beyt'i hacceder veya umre yaparsa onlar arasında tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur buyruğunu indirdi.”

Tirmizî'nin rivâyetine göre Urve şöyle demiş: Ben Âişe'ye şöyle dedim:

-- Safâ ile Merve arasında tavaf etmeyen kimse aleyhinde bir şey olduğu görüşünde değilim ve ben ikisi arasında tavaf etmemeye de aldırmıyorum.

Bana şöyle dedi:

-- Kızkardeşimin oğlu! Ne kadar kötü bir söz söyledin. Rasûlullah (s.a) da müslümanlar da (ikisi arasında) tavaf ettiler. Müşellel'deki tâğût olan Menât için ihlal eden [hacc için telbiyede bulunan] kimseler. Safâ ile Merve arasında tavaf etmezlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah, Her kim Beyt'i hacceder veya umre yaparsa onlar arasında tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur buyruğunu indirdi. Eğer durum senin dediğin gibi olsaydı, “Onlar arasında tavaf etmemesinde kendisi için bir vebal yoktur” denmesi gerekirdi.

ez-Zührî der ki: Ben bunu Ebû Bekr b. Abdurrahmân b. el-Hâris el-Hişâm'a zikrettim de bunu beğendi ve, “Şüphesiz ki bu, bir ilimdir” dedi. Ben ilim ehlinden birtakım kimseleri şöyle derken dinledim: Safâ ile Merve arasında tavaf etmeyen Araplar şöyle derlerdi: “Bizim bu iki taş arasında tavaf etmemiz bir câhiliyye işidir.” Ensâr'dan olan başkaları ise şöyle dediler: “Bizler, Beytullâh'ı tavaf etmekle emrolunduk, Safâ ile Merve arasında tavaf etmekle emrolunmadık.” Bunun üzerine Yüce Allah, Şüphe yok ki Safâ ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir buyruğunu indirdi. Ebû Bekr b. Abdurrahman der ki: “Gördüğüm kadarıyla bu âyet-i kerîme hem bunlar, hem berikiler hakkında inmiştir.” (Tirmizî) der ki: “Bu hasen sahih bir hadistir.”

Buhârî de bu manada bu hadisi rivâyet etmiştir. Oradaki rivâyette Yüce Allah, Şüphe yok ki Safâ ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir buyruğunu indirdi; denildikten sonra şu ifade yer almaktadır:

Âişe dedi ki: “Rasûlullah (s.a) her ikisi arasında tavaf etmeyi bir sünnet olarak uyguladı. Herhangi bir kimsenin ikisi arasında tavaf etmeyi terketmesi yakışmaz.” Sonra bunu Ebû Bekr b. Abdurrahman'a haber verdim de şöyle dedi: “Şüphesiz ki bu bir ilimdir, daha önce bunu işitmemiştim.” İlim ehlinden birtakım kimselerin –Âişe'nin zikrettiklerinden başka– şunu söz konusu ettiklerini dinledim: Menat için ihrama giren birtakım kimseler Safâ ile Merve arasında tavaf ediyorlardı. Allah Kur’ân-ı Kerîm'de Beyt'in tavafını söz konusu edip Safâ ile Merve'den söz etmeyince şöyle dediler: “Ey Allah'ın Rasûlü! Biz Safâ ile Merve arasında tavaf ediyorduk. Allah Beytullâh'ın etrafında tavaf etme emrini indirdiği hâlde Safâ'dan söz etmedi. Safâ ile Merve arasında tavaf etmemizin bizim için bir mahzuru var mıdır?” Bunun üzerine Yüce Allah, Şüphe yok ki Safâ ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir âyetini indirdi. Ebû Bekr der ki: “Benim işittiğim şu ki, bu âyet-i kerîme her iki kesim hakkında nâzil olmuştur: Cahiliyye döneminde Safâ ile Merve arasında tavaf etmekten çekinen kimseler ile daha sonra İslâm geldikten sonra Yüce Allah Beyt'in tavafını emredip de Safâ (ile Merve)yi söz konusu etmediğinden dolayı Beyt'in tavafından sonra bilinen şekilde söz edinceye kadar ikisi arasında tavaf etmekten çekinen kimseler hakkında nâzil olmuştur.”

Tirmizî Âsım b. Süleymân el-Ahvel'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Enes b. Mâlik'e Safâ ile Merve hakkında sordum da şöyle dedi: “Safâ ile Merve, câhiliyye döneminin şeâirinden [alâmetlerinden] idi. İslâm gelince ondan uzak durduk. Bunun üzerine Yüce Allah, Şüphe yok ki Safâ ile Merve Allah'ın alâmetlerindendir. Her kim Beyt'i hacceder ve umre yaparsa onlar arasında güzelce tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur buyruğunu indirdi.” (Devamla) dedi ki: “Bu ikisi arasında tavaf (yani, sa‘y) tatavvudur.” (Nitekim Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır Gönül isteğiyle kim bir hayır işlerse gerçekten Allah şükredenlerin ecrini veren ve her şeyi çok iyi bilendir. Tirmizî der ki: “Bu hasen, sahih bir hadistir.” Bu hadisi Buhârî de rivâyet etmiştir.

İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Cahiliyye döneminde şeytânlar bütün gece boyunca Safâ ile Merve arasında sesler çıkartırlardı. Bu ikisi arasında putlar da vardı. İslâm gelince Müslümanlar, “Ey Allah'ın Rasûlü!” dediler, “Biz Safâ ile Merve arasında tavaf etmeyiz. Çünkü bunlar şirk (koşulan) varlıklardır.” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

eş-Şa‘bi der ki: “Câhiliyye döneminde Safâ üzerinde Îsâf, Merve üzerinde de Nâile adında birer put vardı. Tavaf yaptıklarında bu putlara sürünürlerdi. Müslümanlar bundan dolayı her ikisi arasında tavaf etmekten imtina ettiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.”[126]

İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: “Safâ ve Merve tepelerinin üzerinde birer put vardı. Câhiliyye Arapları onların etrafında tavaf ediyor, onlara ellerini-yüzlerini sürüyorlardı. İslâm gelince, müslüman olanlar, bu iki put yüzünden onlar arasında tavaf etmekten hoşlanmadılar. Cenâb-ı Allah bunun üzerine bu âyeti indirdi.”[127]

Sa‘yın dinî bir hüküm kılınmasının hikmeti, meşhur olan şu hikâyedir: Hz. İsmâîl'in annesi Hacer, hem kendisinin hem de oğlu İsmâîl'in susaması neticesi başı dara düştüğünde, Allah Teâlâ hem onun için hem de yavrusu için yerden su fışkırtarak, Hacer'in yardımına koşmuş ve böylece mahlûkâtına, dünya yurdunda her ne kadar Allah dostları çeşitli belâlarla mübtelâ olsalar da, Kendisine yalvarıp yakaran kimseleri genişliğe çıkarmasının yakın olduğunu bildirmiştir. Çünkü O, kendisinden yardım isteyenlere yardım eder. O hâlde, Hz. Hâcer ile İsmâîl'in hâllerine bir bak, Allah onlara nasıl yardım ve dualarını kabul etmiş, daha sonra da onların yaptıkları fiilleri bütün mükelleflere kıyâmete kadar bir taat kılmış, Allah'ın, yolunda muhsin olanların [iyi kullarının] mükâfâtlarını zâyî etmeyeceği bilinsin diye, onların yollarını bütün mahlûkat için uyulacak bir yol kılmıştır. Bütün bunlar, Cenâb-ı Allah'ın daha önce kullarını biraz korku, biraz açlık, biraz da mal, can ve ürünlerden noksanlaştırarak imtihan edeceğini, bütün bunlara sabredenlerin her iki dünyada mutluluğa ve saadete erişip en yüce maksadı elde edeceklerini haber vermesinden dolayı bir gerçektir.[128]

Anlatıldığına göre Safâ'ya bu adın veriliş sebebi seçilen [mustafa] Hz. Âdem'in bu tepe üzerinde durmasıdır. Onun bu adından dolayı buraya da Safâ denilmiştir. Hz. Havva ise Merve üzerinde vakfe yaptığından buraya da kadın ismi verilmiştir. Bundan dolayı da bu tepenin adı müennestir [dişildir].[129]

Kitap Ehlinin iddia ettiğine göre bu Îsâf ve Nâile Ka‘be'de zina etmişler, Yüce Allah da onları iki taşa dönüştürmüş ve onlardan ibret alınsın diye Safâ ile Merve üzerine koymuştur. Aradan uzun zaman geçtikten sonra Allah dışında bunlara ibâdet edilir olmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[130]

SAFÂ İLE MERVE'NİN MANASI

Buna göre safâ ve es-safâtu kelimeleri, sanki aynı manadadırlar. Müberred, “Safâ, ‘kendisine çamur gibi şeyler bulaşmamış veya toprak karışmamış her kaya’ya denir. Bu kelimenin kökü ise, ‘saf olmak’ manasına gelen safâ-yasfû fiilidir” demiştir. Merve kelimesine gelince, bunun hakkında Halil şöyle demiştir: “‘Pürüzsüz, bembeyaz, çok sert taşlar’a, merve denir.” Başkaları da, “O, küçük bir taş manasına gelir. Cem-i kıliet olarak mervâtun şeklinde, cem-i kesret olarak ise mervun şeklinde cemilenir.” Ebû Züeyb şöyle demiştir. “Öyle ki, hâdiseler karşısında ben sanki hissiyat safası ile her gün dövülen beyaz kara parçası gibiyim.”[131]

SAFÂ

Safâ, “büyük ve pürüzsüz, topraksız, düzgün kaya parçası”na verilen addır. Çamur ve toprağın karışmadığı her kaya parçası için kullanılır. Fiil kalıbında kullanıldığında, “saf ve duru olmak” manasına gelir. Bu sözcüğün safvan kalıbı, Bakara sûresi'nde yer almıştır:

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a ve son güne inanmadığı hâlde malını insanlara gösteriş için bağışlayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakarak ve eziyet ederek boşa çıkarmayın. İşte onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunup da üzerine bir sağanak isâbet ettiği zaman, sağanağın cascavlak olarak bıraktığı kayanın durumu gibidir. Onlar, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Ve Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez. (Bakara/264)

Ancak konumuz olan âyetteki Safâ, özel isim olup, Mekke'de Ka‘be'nin doğusunda bulunan bir tepenin adıdır.

MERVE

“Pürüzsüz, beyaz ve sert taş” demek olan Merve de, “Safâ” gibi özel isim olup Mekke'de Ka‘be civarındaki başka bir tepenin adıdır.

ŞE‘ÂİR

شعائر [şe‘âir] sözcüğü, “bilmek, akletmek, idrak etmek” anlamındaki شعر [şa‘r] kökünün türevlerindendir. Şi‘r sözcüğü de buradan gelir. Şi‘r'e bu ismin verilmesi, her konuda bilgi kaynağı olmasındandır. Bu sözcüğün türevlerinden şe‘ar, ağaç ve ağaçlık, sık orman, ağaçlı bahçe gibi ağaç eksenli olarak kullanılır. Yine bu sözcüğün, “iç çamaşırı, atın çulu, arpa, terazi dirhemi, develere işaret vurma” gibi daha birçok anlamlarda kullanılan türevleri de vardır.

شعار[şi‘âr], شعيرة[şe‘îra] (çoğulları, شعائر [şe‘âir] sözcüğü), “alâmet” [bilgi sağlayan/belirti] demektir, ki bu sözcük savaşta veya seferde askerlerin arkadaşlarını, bölüklerini, takımlarını bulmaları, kaybetmemeleri için koydukları bir belirtinin adıdır.[132]

Şe‘âir sözcüğü, Kur’ân'da bu âyetin dışında Mâide/2, Hacc/32, 36. âyetler olmak üzere üç yerde daha geçer. Hepsinde de, شعائر اللّه[şe‘ârillah/Allah'ın alametleri; Allah'ı tanımaya, bilmeye alamet olan her şey] anlamındadır. Ama her ne hikmetse kelimenin anlamı, araya bir “itaat” sözcüğü eklenmek sûretiyle “Allah'a itaatin alâmetleri, nişâneleri, sembolleri” şeklinde yaygınlaşmıştır. Oysa âyetlerde, “Allah'ın alâmetleri” diye geçmektedir. Âyette, من[min] edatı getirilerek, شعائر اللّه من [Allah'ın âyetlerinden bir kaçıdır] buyurulmuştur.

Safâ ile Merve'nin Allah'ın alâmetlerinden oluşu, şu âyetin delâletiyle daha iyi anlaşılmaktadır:

Görmedin mi gerçekten Allah gökten bir su indirdi? Biz onunla renkleri başka başka meyveler/ürünler çıkarıverdik. Dağlardan da yollar var; beyazlı, kırmızılı çeşitli renklerde [renklerin değişik tonlarında]. Ve kapkara topraklar/yollar da var. İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah'tan ancak bilginler haşyet ederler [derin hayranlık ve saygı duyup O'ndan uzaklaşmaktan korkarlar]. Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. (Fâtır/27-28)

Görülüyor ki yeryüzündeki varlıkların farklılığı, mutlak bir irâdenin, mutlak bir gücün ve mutlak bir yaratıcının varlığına kanıttır. Eğer varlıklar birbirinden farksız olsalardı, onlar mukayyed [kurala bağlı, sınırları belirli] bir irâdenin, mukayyed bir kudretin eserleri olurlardı. Safâ ve Merve de yapısal farklılığı ile Allah'ın sayısız alâmetlerinden ikisidir.

Âyetteki, Buralarda dolaşmasında kendisine bir sakınca yoktur ifadesinden anlaşıldığına göre, üzerlerinde şirk koşulması/kirletilmesi sebebiyle mü’minler, Safâ ve Merve tepelerinde dolaşmanın sakıncalı olduğunu düşünmüş olmalılar ki âyette, buralarda dolaşmalarında bir sakınca olmadığı, buraların da diğerleri gibi Allah'ın alametleri olduğu ifade edilmiştir.

Buradan, kilise ve havra gibi geçmişi kirli olan yerlerin, temizlendikten sonra mescid ve okul yapılmasında, oralarda dolaşılmasında sakınca olmadığı anlaşılıyor.

Bu âyetle ilgili olarak şu hususa da dikkat edilmelidir: Âyette, oralarda tavaf etmede buyurulmaktadır. Tavaf, “dolaşmak”, yani “bu tepelerde dolaşmak” demektir. Ne var ki Kur’ân'daki sözcüğün anlamı değiştirilerek, “iki tepe arasında yürümek, koşmak” şeklinde, uzun zamandır uygulanıp duran bir ritüel ortaya çıkarılmıştır.

Yukarıda yapılan “hacc” ve “umre” sözcüklerinin tahlilini –bu âyette de geçmeleri sebebiyle– tekrar veriyoruz:

HACC

Hacc, “kasdetmek” demektir. حجّ الينا فلان[hacce ileynâ fulânun/filan kişi bizi kasdederek bize ayak bastı (geldi)] denilir.[133] Zebidî ise buna ilave olarak, حجّ [hacc], ‘ayak basmak, kanıtla gâlip gelmek, bir yere defalarca gitmek” gibi açıklamalarda bulunur.[134]

Bu açıklamalar netleştirilirse, hacc, fiil olarak, “bir şeyi zihne yerleştirmek ve onu yapmaktır” denilebilir. Bu sözcük, âyetlerde olduğu gibi Beyt, Ka‘be gibi kelimelerle tamlama yapıldığında, “Ka‘be'yi kafaya koyup oraya gitmek” manasına gelir. İsim olarak ise, “Ka‘be'de yüksek ilâhiyât öğretim ve eğitimini kafaya koyup oraya gitmek, orada İbrâhîmî eğitim ve öğretimle İbrâhîmleşmek; bir tevhid eri olmak” demektir.

UMRE

Ömür [hayat] sözcüğünün türevlerinden olan umre kelimesinin, “imar, mimar, tamir, tamirat” gibi birçok türevi Türkçe'ye de geçmiştir. Kalıbı itibariyle “bir kere/kısa süreli ömürlenmek” anlamında olan bu kelime, isimleştiği zaman da “bir kere/kısa süreli ömürlenme” anlamına gelir. Bu isim hâli Kur’ân'da [Bakara/196'da] iki kez yer almıştır.

Umre sözcüğü, Ka‘be, beytullah, hacc kavramlarıyla tamlama yapıldığında, “Ka‘be'den [yüksek ilâhiyât okulundan] kısa süreli yararlanma” demek olur ki, bu da bir nevi, “kurs, konferans, kongre, sempozyum niteliğindeki bir etkinlikle kısa süreli yararlanma, inanç ve amel açısından revize olma” demektir.

Âyetteki, أو اعتمر[ev i‘tamera] –ki biz “umre yaptırılırsa” diye çevirdik– sözcüğü, kalıp olarak mutavaat [uyum] anlamı içerir. Burada hacc kastıyla değil de bilvesile/biri tarafından “kısa süreli ömürlendirilirse” demektir. Ki bu da haccedenlerin, yardımcılarını, hizmetçilerini, misafirlerini vs. kapsar.

Hacc, aylar boyu sürecek bir süreç iken, umre için süre öngörülmemiştir.

Âyetteki, Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah, karşılık verendir, en iyi bilendir ifadesiyle de, bu eğitime önem verilmesi, sık sık yapılması teşvik edilmektedir.

133. Yoksa siz Ya‘kûb'a ölüm hâli gelip çattığı zaman, oğullarına, “Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?” dediği zaman, onların; “Biz, bir tek ilâh olarak senin ilâhına ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk'ın ilâhına kulluk edeceğiz. Ve biz, sadece O'nun için islâmlaştıranlarız” dediklerine tanıklar mı idiniz.

134. Onlar, gelip geçen bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinedir, sizin kazandıklarınız da kendinizedir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu olmazsınız.

Bu âyetlerde, İbrâhîm soyunun durumu bildirilmektedir: Ya‘kûb peygamber ölüm döşeğinde, Benden sonra neye kulluk edeceksiniz? demek sûretiyle tevhidden ayrılmamayı öğütler, çocukları da, Biz, bir tek ilâh olarak senin ilâhına ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk'ın ilâhına kulluk edeceğiz. Ve biz, sadece O'nun için islâmlaştıranlarız demek sûretiyle hem tevhidden ayrılmayacaklarını, hem de insanların İslâm ile müşerref olmasını sağlamaya çalışacaklarını, dedeleri İbrâhîm'in mirasını devam ettireceklerini bildirirler.

Merhum Mevdûdî bu âyetle ilgili şu malumatı verir:

Kitab-ı Mukkaddes'te, Hz. Ya‘kûb'un (a.s) ölümüyle ilgili tüm ayrıntıların anlatılmasına rağmen, o'nun bu son isteğine değinilmemektedir. Talmud'da ise ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır ve özü hemen hemen Kur’ân'dakiyle aynıdır: “Ya‘kûb dünyadan ayrılacağı zaman oğullarını çağırdı ve onlara dedi ki: “Rabbiniz olan Allah'a ibâdet edin; O atalarınızı kurtardığı gibi, sizi de bütün zorluklardan kurtaracaktır. Çocuklarınıza Allah'ı sevmeyi ve O'nun emirlerine uymayı öğretin; çünkü Allah âdil olanları ve her işinde doğru yolda yürüyeni korur.” Ya‘kûb'un oğulları cevap verdiler. “Babamız! Bize emrettiklerinin hepsini yapacağız. Allah, bizim yardımcımız olsun.” Ya‘kûb şöyle dedi: “Eğer O'nun yolundan sağa ve sola sapmazsanız, Allah sizinle olacaktır.”

Hz. Ya‘kûb (a.s) Rodwell'de “Midr Rabbah”dan naklen aynı şeyi zikretmektedir: “Bir tek olan Kutsal Varlık hakkında kalbinizde hiç şüphe var mı?” Onlar şöyle dediler: “Ey İsrâîl babamız, dinle. Senin kalbinde şüphe bulunmadığı gibi bizimkinde de şüphe yoktur. Çünkü Rabb, bizim Allah'ımızdır ve O tektir.”[135]

134. âyette, yükümlülük ve sorumluluğun kişiselliği bildirilmekte, İbrâhîm'in, oğullarının ve torunlarının hidâyet üzere olmalarının başkalarına yarar sağlamayacağı, nesebin kimseyi kurtarmayacağı, herkesin kendi amelinin karşılığını göreceği gerçeği beyân edilmekte; böylece Yahûdilerin ataları sayesinde yarar sağlayacakları inancı reddedilmektedir.

De ki: “O [Allah] her şeyin Rabbi iken, ben Allah'tan başka Rabb mi arayayım?” Her kişinin kazandığı yalnız kendisine aittir. Yükünü taşıyan kimse, bir başkasının yükünü taşımaz. Sonra sadece Rabbinizedir dönüşünüz. Böylece O [Allah], ayrılığa düştüğünüz şeyi size haber verecektir. Ve O, sizi yeryüzünün halifeleri kılan, verdikleriyle sizi belâlandırmak [sınamak] için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (En‘âm/164-165)

Artık Sûr'a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy-sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez]. (Mü’minûn/101)

O [bu iş], sizin kuruntularınızla ve Ehl-i Kitab'ın kuruntularıyla değildir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır. Ve o kendisi için Allah'ın astlarından bir yakın kimse ve bir yardımcı bulamaz. (Nisâ/123)

Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsrâ/15)

De ki: “Allah'a itaat edin Elçi'ye de itaat edin.” Artık, eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, o'nun üzerine olan, sadece kendisinin yüklendiğidir. Sizin üzerinize de, size yüklenendir. Eğer o'na itaat ederseniz, hidâyete erersiniz. Elçi'nin üzerine olan da, sadece apaçık tebliğdir. (Nûr/54)

De ki: “Siz bizim yaptığımız günahlardan sorumlu tutulmazsınız. Biz de sizin yapıp durduklarınızdan sorumlu olmayız.” (Sebe/25)

Ve iman eden, zürriyetleri de iman ile kendilerine tâbi olan kimseler; işte Biz, onların zürriyetlerini de kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden bir şey eksiltmedik. Herkes kendi kazandığıyla rehindir. (Tûr/21)

Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur. (Necm/39)

135. Ve onlar, “Yahûdi veya Hristiyan olunuz ki, hidâyet bulasınız” dediler. Sen de ki: “Bilakis, hanif [dönen biri] olarak şirk koşmamış olan İbrâhîm'in milletine!”

Bu âyette, Yahûdi ve Hristiyanların, Yahûdi veya Hristiyan olunuz ki, hidâyet bulasınız demeleri konu edildikten sonra onlara, Bilakis, hanif [dönen biri] olarak şirk koşmamış olan İbrâhîm'in milletine! denilerek, takip edilmesi gereken yol gösterilmektedir.

Klasik kaynaklarda âyetin iniş nedeni ile ilgili şu açıklamayı görüyoruz:

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Muhammed ibn Ebû Muhammed, Sa‘îd ibn Cübeyr veya İkrime yoluyla İbn Abbâs'tan nakletti ki, o şöyle demiş: Abdullah ibn Surya el-A’ver Rasûlullah'a (s.a) dedi ki: “Hidâyet bizim üzerinde bulunduğumuz yoldan başkası değildir. Ey Muhammed! Sen bize uy ki hidâyete eresin.” Hrıstiyanlar da aynı şekilde söyleyince Allah (azze ve celle) bu âyeti inzâl buyurdu.[136]

Yahûdilik ve Hristiyanlık; İbrâhîm, İshâk ve Ya‘kûb peygamberlerden sonra sözde din bilginleri tarafından oluşturuldu. Onun için, hidâyete erebilmenin yolu bunlara uymak değil, ana kaynağa, İbrâhîm'in milletine/dinine, o'nun inanç ve yaşam tarzına uymaktır. İbrâhîm'in yolunda olmayanların doğru yolda olmaları mümkün değildir.

Peki İbrâhîm'in dini/milleti, yaşam tarzı nedir? İşte cevabı:

Şüphesiz İbrâhîm içtenlikle Allah'a boyun eğen, hanif [dönmüş], O'nun [Allah'ın] nimetlerine şükreden başlı başına bir ümmet idi. Ve o, müşriklerden olmadı. Ve O [Allah], o'nu seçti ve dosdoğru yola kılavuzladı. Ve Biz o'na [İbrâhîm'e] dünyada iyilik-güzellik verdik. Ve şüphesiz o, âhirette de kesinlikle sâlihlerdendir. Sonra sana, “Hanif olan ve müşriklerden olmayan İbrâhîm'in milletine tâbi ol” diye vahyettik. (Nahl/120-123)

Demek oluyor ki, Muhammed'in tebliğ ettiği din, İbrâhîm'in dininin ta kendisidir.

136. Deyin ki: “Biz Allah'a, bize indirilene, İbrâhîm'e ve İsmâîl'e ve İshâk'a ve Ya‘kûb'a ve esbâta [torunlarına] indirilene, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya verilene ve peygamberlere Rabb'lerinden verilene iman ettik; Onlardan hiç birinin arasını ayırmayız [hiç birini diğerinden ayırmayız] ve biz ancak O'nun için islâmlaştıranlarız.”

137. Artık, eğer onlar [mü’minleri Yahûdileştirmek, Hristiyanlaştırmak isteyenler], sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, artık kesinlikle hidâyeti buldular. Yok eğer yüz çevirirlerse, onlar sadece parçalanmışlık içindedirler. İşte onlara karşı sana Allah yeter. Ve O, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

Bu âyetlerde, nasıl iman edilmesi, müslümanın nasıl olması gerektiği anlatılıp, İsrâîloğulları'nın da gerçek imana davet edilerek şöyle denilmesi istenmektedir: Biz Allah'a, bize indirilene, İbrâhîm'e ve İsmâîl'e ve İshâk'a ve Ya‘kûb'a ve esbâta [torunlarına] indirilene, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya verilene ve peygamberlere Rabb'lerinden verilene iman ettik; Onlardan hiç birinin arasını ayırmayız [hiç birini diğerinden ayırmayız] ve biz ancak O'nun için islâmlaştıranlarız.

Bütün peygamberlere ve onlara indirilenlere inanmak, onlar arasında hiçbir ayrım gözetmemeyi gerektirir.

Âyetteki esbât kelimesiyle, “Ya‘kûb'un çocukları” kasdedilmiştir. Bunların sayısı oniki olup her birisinin soyundan bir ümmet gelmiştir.

137. âyette Ehl-i Kitaba, “onlar da sizin gibi ayırım yapmadan inanırlarsa (yani, Muhammed peygambere de inanırlarsa) hidâyete ererler. Aksi takdirde Allah onların hakkından gelir” mesajı verilmektedir.

Tüm peygamberlerin mesajı aynı olduğu gibi, kaynağı da aynıdır. O nedenle birini kabul edip diğerini kabul etmemek bir çelişkidir:

Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki, ona, “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için Bana ibâdet edin” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiyâ/25)

O [Allah], dinden Nûh'a tavsiye ettiği şeyi, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya tavsiye ettiğimiz şeyi şeriat kıldı: “Dini ayakta tutun [yerleştirin] ve onda ayrılığa düşmeyin.” Senin kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini Kendine seçer ve kalpten yöneleni de ona kılavuzlar. (Şûrâ/13)

138. Allah'ın boyasına! Boyaca Allah'tan daha güzel olan kimdir? –Ve biz, sadece O'na ibâdet edenleriz.–

Bu âyet birkaç şekilde açıklanabilir:

A) 135. âyette, Ehl-i Kitabın Müslümanlara, Yahûdi veya Hristiyan olmalarını, aksi hâlde doğru yolda olamayacaklarını söyledikleri nakledilmiş, ardından da, “Bilakis İbrâhîm'in milletine!” denilmişti. O bakımdan bu âyet, 135. âyetteki “İbrâhîm'in dini”nden bedel olabilir. Böylece İbrâhîm'in dini, Allah'ın boyası [dini] olarak açıklanmış olmaktadır.

B) Bu âyetin bir tahzir cümlesi olup, insanlığı uyardığı söylenebilir. Zira, tahzir cümlesinde, işin muacceliyetinden dolayı emir fiili söylenmeden tümleci söylenir. Örneğin, yolda dikkatsizce yürüyen bir kimseye, arkadan bir araba yanaştığında, “Kenara, kenara!” veya “Araba, araba!” denir ki bu, “çabuk kenara çekil” ve “araba geliyor dikkatli ol” demektir. Bu cümle tahzir cümlesi kabul edildiğinde âyetin anlamı, “Allah'ın boyasına koşun, Allah'ın dinine girin” demek olur.

Dinin/İbrâhîm'in milletinin, “boya” olarak nitelenmesi, mecâzîdir. Çünkü boyanın etkisi kumaşta nasıl ortaya çıkarsa, dinin öngördüğü inanç ve ameller de din mensupları üzerinde öylece görülür. Araplar, “Falanca falancayı, falanca şeyde boyuyor” derler, bununla da, “boya elbiseden nasıl ayrılmaz, onunla birlikte kalırsa, o adam da, falancayı o işe sokuyor ve ondan ayrılamaz hâle getiriyor” anlamını kasdederler.

C) Bu ifade, Hristiyanlardaki vaftiz uygulamasına bir reddiye de olabilir. Bilindiği üzere Hristiyanlar çocuklarını renkli bir suya batırarak vaftiz ederler. O suyun, onları gerçek Hristiyan yaptığına inanırlar. Bu sebeple âyet, insanın, renkli sulara batırılmak sûretiyle hidâyete ermiş olmayacağına işaret olabilir.

139-140. De ki: “Allah, sizin Rabbiniz ve bizim Rabbimiz olmasına rağmen, O'nun hakkında mı bizimle çekişiyorsunuz? Bir de bizim amellerimiz yalnızca bize, sizin amelleriniz de yalnızca sizedir. Ve biz sadece O'nun için arındıranlarız. Yoksa siz, “Şüphesiz İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Ya‘kûb ve torunları da hep Yahûdi veya Hristiyan idiler” mi diyorsunuz?” De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Kendi yanındaki, Allah'tan gelen bir şâhitliği saklayandan daha zâlim kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan gâfil de değildir.”

Bu âyetlerde de İsrâîloğulları muhatap alınmış, onların asılsız iddia ve inançları reddedilmekte, ardından da ellerindeki kitapta bulunan gerçeği sakladıkları için tehdit edilmektedirler. Sakladıkları gerçek ise, –146. âyette görüleceği gibi– Kur’ân'ın ilâhî bir kitap, Muhammed'in de Allah'ın elçisi olduğunu kendi oğullarını bildikleri gibi bildikleri gerçeğidir.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 4. March 2010, 12:45 AM   #24
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

ALLAH HAKKINDA TARTIŞMAK

Allah hakkında tartışmanın mahiyetini ve boyutlarını anlamak için önce şu âyetlere göz atılmalıdır:

Buna karşı seninle münâkaşaya kalkışırlarsa artık de ki: “Ben, yüzümü [tüm benliğimi] Allah'a teslim etmişimdir, bana uyan kimseler de.” Ve kendilerine kitap verilenlere ve Ümmîlere [Anakentlilere] de ki: “Siz de islâmlaştınız mı/İslâm'ı kabul ettiniz mi?” Eğer İslâm'a girerlerse artık hidâyete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse de artık sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Ve Allah kulları en iyi görendir. (Âl-i İmrân/20)

Ve kavmi o'nunla tartıştı. O [İbrâhîm], “Bana doğru yolu göstermişken Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? O'na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum. –Ancak Rabbimin dilediği şey hariç.– Rabbim bilgice her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünmez misiniz? (En‘âm/80)

İnsanlardan bazıları da Allah hakkında bilgiden başka şeyle; kılavuz olmadan, aydınlatıcı bir kitap olmadan tartışırlar. (Hacc/8)

Allah, kendisine mülk [hükümdarlık] verdi diye, Rabbi hakkında İbrâhîm'le tartışan kimseyi görmedin mi? Hani İbrâhîm, “Benim Rabbim dirilten ve öldürendir” demişti. O, “Ben diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrâhîm, “Öyleyse Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir!” deyince o inkâr eden kişi şaşırıp kaldı. –Ve Allah zâlimler kavmine doğru yolu göstermez.– (Bakara/258)

Demek ki Allah hakkında tartışmak; Allah'ın varlığı, birliği, evrendeki rabbliği, tasarrufu ve insanlar için ortaya koyduğu ilkelerin kabulü hususunda olmaktadır.

Kendilerine, Şüphesiz İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Ya‘kûb ve torunları da hep Yahûdi veya Hristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” suali, Hristiyanlık ve Yahûdiliğin daha sonraki dönemlerde oluşturulduğunu bildikleri hâlde câhil halkı aldatan din adamlarına yöneltilmektedir. Dinlerini çıkarlarına alet eden bu din tüccarlarının bu sorulara cevap vermeleri mümkün değildir. Çünkü, asırlar evvel yaşamış peygamberlerin, kendi uydurdukları mezhep ve inançlar üzerinde bulunduklarını iddia edemezlerdi.

141. Onlar, gelip geçen bir ümmettirler. Onların kendi kazandıkları, kendilerinedir, sizin kazandıklarınız da kendinizedir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu olmazsınız.

Bu âyette, geçmişteki ataları ile övünmenin kimseye yarar sağlamayacağı, esas olanın herkesin kendi yaptıkları olduğu ihtar ediliyor. Kim ne yaparsa, onun karşılığını görecektir.

Aynı ifadeler, 134. âyette de yer almakla birlikte mesajları farklıdır. 134. ayette, ataların hidâyet üzerinde olmasının torunlara bir fayda sağlamayacağı mesajı verilirken, burada ataların küfründen torunların sorumlu tutulmayacağı mesajı verilmektedir.

153. Ey iman etmiş kimseler! Sabır ve salâtla yardım isteyin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.

154. Ve Allah yolunda öldürülenlere, “Ölüler” demeyin. Aslında onlar, diridirler. Fakat siz bilincine ermiyorsunuz.

155-156. Ve de kesinlikle Biz, sizi korkudan, açlıktan bir şeylerle; ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belâlandıracağız [imtihan edeceğiz]. Kendilerine bir musibet geldiği zaman, “Biz şüphesiz Allah'a aidiz ve yalnız O'na döneceğiz” diyen şu sabredenleri de müjdele!

157. İşte onlar; Rabb'lerinden, birtakım destekler ve rahmet kendilerinedir. İşte onlar, hidâyete erenlerin de ta kendisidir.

153. âyette de, –45. âyette olduğu gibi– Allah'tan yardımın salât ve sabır ile istenmesi gerektiği, Allah'ın sabredenlerle beraber olacağı [sabredenlere yardım edeceği] beyân ediliyor. Demek oluyor ki, insanların beklentisi, sabır ve salât ile yerine gelecektir. Miskin miskin oturarak istekte bulunmak, bir anlam ifade etmez.

Sabır ve salât hakkında daha evvel açıklamalar yapmıştık. Burada sabrı bir daha hatırlatıyoruz:

SABR

Kur’ân'ın 70'ten fazla âyetinde geçen ve avam tarafından “katlanma, boyun bükme” şeklinde anlaşılan, صبر [sabr] kelimesinin, Allah'ın sabredenleri övmesi ve hesapsızca ödüllendireceğini bildirmesi nedeniyle daha derinlikli olarak incelenmesi zorunludur. Sabr, “aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmek, kararlı olmak”tır. İnsan tabiatı kolaylığa, hazza ve bencilliğe eğilimlidir. Bu nedenle bazı ibâdetler ve ahlâkî davranışlar insana zor gelebilir. Meselâ, cebindeki parayla bir yoksula yardım etmektense onu kendine harcamayı, çalışıp yorulmaktansa eğlenmeyi, gezip tozmayı daha çok isteyebilir. İnsanın, uzun ve sıcak yaz günlerinde oruç tutmasını, çıkarına olmasa da iyi ve doğru davranışlarda bulunmasını sağlayan güç, sabırdır.

Sabr, “aklın ve dinin gösterdiği yolda, nefsin aşırı istek ve arzularına direnmek”tir. Akıl, din ve toplum kuralları doğru bulmasa da, insanlar çoğu zaman nefislerinin arzularını tatmin etmek isterler. Sabr, insan psikolojisinin bu kuvvetli çekim gücüne rağmen kişinin hiç tereddüt etmeden erdemli davranışları seçmesini sağlayan güçtür.

Sabr, “insanın elinde olmadan başına gelen ve ona büyük üzüntüler veren musibetlere karşı koymak, onların üstesinden gelmek”tir. Bazı sıkıntıların insanın irâde gücünü aştığı bir gerçektir. Doğal âfetler, savaşlar, ölüm korkusu, yokluklar ve işkenceler, kendisinin veya yakınlarının başına gelen felâketler, insanın istese de engelleyemeyeceği mutsuzluk nedenleridir. Bunlar insanda maddî yıkımların yanısıra manevî yıkımlara da yol açarlar. İşte bu gibi durumlarda insanın metânetini ve hayata bağlılığını kaybetmesini önleyen, çektiği acılara rağmen Allah'a isyan etmeden mücadelesine devam edebilmesini ve ayakta kalabilmesini sağlayan güç, sabırdır.

Sabr, peygamberlerin ortak ahlakî niteliğidir. Peygamberlerin dini tebliğ esnasında çeşitli sıkıntılara uğradıklarını, eziyet gördüklerini, yurtlarından çıkarıldıklarını, zindanlara atıldıklarını beyân eden Allah, onların sabır ve sebatlarını örnek göstermektedir. Dolayısıyla Müslümanlar da peygamberleri örnek almalı, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek sabırlı olmalı ve bu konuda Allah'tan yardım dilemelidir.

Ancak sabrın ne olduğunun yanısıra ne olmadığını da belirlemek gerekir. Bilinmelidir ki, hakksız yere mahkûmiyete boyun eğmek, miskinliğe, uyuşukluğa ve aşağılanmaya razı olmak, zillete, tecavüze, insan onuruna gölge düşürecek saldırılara katlanmak, bunlara karşı sessiz ve pasif kalmak, sabır değildir. Bilakis sabr, “bu tarz kötülüklerle mücadele etmek, onlara karşı çıkmak, bir hakkı savunmak ve korumak için çaba göstermek, bu süreçte kararlı olmak”tır.

İnsanın kendi gücü ve irâdesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları temin etme hususunda gevşeklik göstermesi sabır değil, âcizliktir, tembellik ve korkaklıktır.

Sabır, her yönüyle şu âyette özetlenmiştir:

Nice peygamberler de vardı ki, kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isâbet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri sever. (Âl-i İmrân/146)

Sabır, işte budur; yani, “sıkıntı ânında gevşememek, zaafa düşmemek ve boyun eğmemek”tir.

154-157. âyetlerde mü’minlere, Allah'a nasıl teslimiyet göstermeleri gerektiği bildirilmekle ve yaşadıkları sıkıntılar karşısında takınmaları gereken tavırlar ortaya konmaktadır. Bu âyetler aynı zamanda mü’minlere bir tesellidir. 154. âyette ise, mü’minler için nihai bir hedef gösteriliyor: Allah yolunda ölmek. Ama bu, bir ölüm değil, gerçek hayata bir adımdır.

Bu âyetlerin iniş sebebiyle ilgili klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:

İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: Bu âyet Bedir şehidleri hakkında nâzil olmuştur. O gün Müslümanlardan 14 kişi şehid edilmişti. Bunlardan 6'sı Muhâcirlerden, 8'i ise Ensârdandı. Muhâcirlerden olan; “Ubâde b. el-Hars b. Abdulmuttalib, Ömer b. Ebî Vakkas, Zü'ş-Şimâleyn, Amr b. Nufeyle, Âmir b. Bekr ve Mihca b. Abdullah idi. Ensârdan olanlar; Sa‘îd b. Hayseme, Kays b. Abdu'l-Münzir, Zeyd b. el-Hars, Temim b. el-Hümâm, Râü b. el-Muallâ, Hâlise b. Surâka, Muavviz b. Afra veAvf b. Afra. Sahabe-i Kiram, “Falanca öldü, falanca öldü” diyorlardı. Cenâb-ı Allah, o şehidler hakkında, “öldüler” denilmesini nehyetti.

Diğer müfessirlerden ise şu görüş rivâyet edilmiştir: “Kâfirler ile münâfıklar, “İnsanlar, hiçbir menfaati olmaksızın sırf Muhammed'in rızasını kazanmak için kendilerini öldürüyorlar” demişlerdi de bu âyet bunun üzerine nâzil oldu.[137]

Öyle anlaşılıyor ki, bu âyetler, hicret'ten sonra, Bedir savaşı'ndan önce, mü’minlerle Kureyşliler arasında meydana gelen bir çatışmada bazı müslümanların şehid düşmeleri üzerine inmişlerdir.

154. âyetteki verilen direktifler, Âl-i İmrân sûresi'nde şöyle açıklanmıştır:

Allah yolunda öldürülenleri de sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerle sevinçli olarak Rabb'leri katında rızıklanmaktadırlar. Arkalarından kendilerine henüz ulaşmayan kimselere, kendileri için hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'tan bir nimeti, lütfu ve Allah'ın şüphesiz, mü’minlerin ecrini zâyi etmeyeceğini müjdelemek isterler. (Âl-i İmrân/169-171)

Bu âyetten anlaşıldığına göre burada konu edilen “dirilik”, malum anlamıyla dirilik değil, onların ölümlerinin başkalarını harekete geçirmesi, başkalarına güç kaynağı olmasıdır. Nitekim târihe bakıldığında görülür ki, Allah yolunda ölenlerin isimleri yaşamakta ve sonrakilerin de davalarını, cesaret ve yiğitlik ruhunu canlı tutmakta; hayattakiler de onlar gibi Allah yolunda can vermeyi istemektedirler.

Âyetlerde Allah yolunda öldürülenlere, “ölüler” demek yasaklanmıştır. Çünkü “ölüm” yok oluş, hiçlik demektir. Bu nedenle insanlarda bezginlik oluşturur, onların cesaret ve ümitlerini kırar. Ama mü’min; ölümü/hiçliği ve yok olup gitmeyi kabul etmez, aksine ölümün Allah'a dönüş olduğuna inanır.

155-157. âyetlerde ise insanların, özellikle de mü’minlerin “korku, açlık, mal, can ve üründen eksiltme” ile sınanacakları bildirilmekte ve sabretmeleri istenmekte, sabrın karşılığının nasıl olacağı da, Rabb'lerinden, birtakım destekler ve rahmet kendilerinedir. İşte onlar, hidâyete erenlerin de ta kendisidir ifadeleriyle beyân edilmektedir.

Âyette bahsedilen korkuyu, “düşman ve savaş korkusu”; açlığı, “kâfirlerle mücadele ederken sıkıntıya dümek, kıtlık, kuraklık gibi nedenlerle ürünsüz kalmak”; mallardan eksiltmeyi, “zekât, sadaka, infak, yangın, deprem, hırsızlık, gasp gibi şeylerle eksiltmek”; canlardan eksiltmeyi, “ölmek, öldürmek, vücudun fonksiyonlarını ve organlarını yitirmesi, körlük, sağırlık, kısırlık, topallık, menapoz, antrapoz vs.”; ürünlerden eksiltmeyi, “meyve ve ürünlerin verimsizliği, ticarî zarar etme…” olarak anlamak mümkündür.

Âyette, musibete uğrayan mü’minlerin, Biz şüphesiz Allah'a aidiz ve yalnız O'na döneceğiz diyerek sabrettikleri bildirilmektedir, ki bu durum, imanın güzel bir şekilde açığa vurumu olup, insanların Allah'ın mülkü olduğunun ve fani oluşun itirafıdır. Allah'a dönmek, tabii ki mekan ve cihet itibariyle bir dönüş değildir. Araplar, “Krala müracaat edeceğim “derler ve bununla, “kralın yanına çıkmayı” değil, “onun kudretine başvurmayı, anlaşmazlığı ona taşımayı, onun merhametine sığınmayı” kasdederler. Bu ifade özetle, kulun başına gelen musibetlere razı olduğuna, bunların neticesini Allah'a havale ettiğine, O'nun kendisine zulmedenlerden intikamını alacağına inandığına delâlet eder.

Allah'ın müslümanları ne ile ve nasıl imtihan edeceğine dair birçok âyet bulunmaktadır, bunların bazılarını sunuyoruz:

Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda belâlanacaksınız [imtihan olunacaksınız]. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan birçok eza da işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'a takvâlı davranırsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir. (Âl-i İmrân/186)

Mülk [hükümranlık], elinde bulunan o zat [Allah], ne cömerttir! Ve O, her şeye güç yetirendir. O, hanginizin amelce daha iyi-güzel olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı yarattı. O, azîz'dir, gafûr'dur. (Mülk/1-2)

De ki: “Ey iman etmiş olan kullar/kölelerim! Rabbinize takvâlı davranın. Bu dünyada iyilik-güzellik yapanlara bir güzellik vardır. Şüphesiz Allah'ın arzı [yeryüzü] geniştir. Ancak sabredenler, mükâfatlarını hesapsız tastamam alacaklardır.” (Zümer/10)

Kesinlikle Biz, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilinceye kadar sizi belâlandıracağız. Haberlerinizi de belâlandıracağız. (Muhammed/31)

Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. Onlardan bir kısmı sâlihlerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle belâlandırdık [imtihan ettik]. (A‘râf/168)

De ki: “O [Allah] her şeyin Rabbi iken, ben Allah'tan başka Rabb mi arayayım?” Her kişinin kazandığı yalnız kendisine aittir. Yükünü taşıyan kimse, bir başkasının yükünü taşımaz. Sonra sadece Rabbinizedir dönüşünüz. Böylece O [Allah], ayrılığa düştüğünüz şeyi size haber verecektir. Ve O, sizi yeryüzünün halifeleri kılan, verdikleriyle sizi belâlandırmak [sınamak] için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (En‘âm/164-165)

Ve Allah bir kenti misal olarak verdi: O [bu kent], güvenli, huzurlu idi ve oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki, onlar Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yapıp ürettikleri şeyler yüzünden açlık ve korku elbisesini [felâketini] tattırıverdi. (Nahl/112)

İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman sınayıp da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse, “Rabbim beni üstün kıldı” der. Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa, “Rabbim beni aşağıladı” der. (Fecr/15-16)

Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir Kendi katında olandır. (Teğâbün/15)

İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. Öyleyken sizden kimileri cimrilik ediyor. Ve kim cimrilik ederse kendi benliğinden cimrilik ediyordur. Ve Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz yüz çevirirseniz O [Allah], yerinize sizden başka bir toplum getirir. (Muhammed/38)

159-160. Şüphesiz indirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz, kitapta insanlara apaçık gösterdikten sonra gizleyen kimseler; işte onlar; onlara Allah ve lânet ediciler lânet eder. Ancak tevbe eden ve düzeltenler ve (açık delilleri ve hidâyeti) açıkça ortaya koyanlar başkadır. İşte onlar; Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ve Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.

161-162. Şu inkâr edip de inkârcı olarak ölen kimseler; işte onlar; Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti onlaradır. Onlar onda [lânette] temelli kalıcıdırlar. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmayacaktır da.

163. Ve sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, rahmân'dır, rahîm'dir.

Bu âyet grubunda, kendilerine bildirilen gizleyenler tehdit edilmektedir. Kaynaklarda bunların, Yahûdi bilginleri ve Hristiyan rahipleri olduğu ifade edilir.

Yahûdi ve Hristiyanların bilginleri, Kitaplarındaki öğretileri gizleyerek dini tekellerine aldılar ve hevalarına göre yeni bir din uydurarak kitlelere empoze ettiler. İşte bu yüzden Allah'ın lânetine [merhamet ve aftan dışlama cezasına] uğradılar.

Paragrafın son bölümündeki, Ancak tevbe eden ve düzeltenler ve (açık delilleri ve hidâyeti) açıkça ortaya koyanlar başkadır. İşte onlar; Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ve Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim. Şu inkâr edip de inkârcı olarak ölen kimseler; işte onlar; Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti onlaradır. Onlar onda [lânette] temelli kalıcıdırlar. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmayacaktır da açıklamasıyla, yine de onlara mağfiret kapısının açık tutulup ölmeden tevbe edebilecekleri bildiriliyor.

Bu âyetlerde verilen mesajlar, sadece Yahûdi ve Hristiyan bilginlerine yönelik değil, tüm insanlara olup, insanları değerlendirirken ömürlerinin son demlerinin dikkate alınması istenmektedir. Zira, bugün kâfir olan, yarın tevbe ederek Allah'ın rahmetine nail olabilir.

Âyetlerdeki bir başka mesaj da, hakkı gizleyenin lânetleneceğidir. Dolayısıyla, kim Allah'ın dini hususundaki bir bilgiyi veya başkasının hidâyetine sebep olabilecek bir açıklamayı gizlerse, Allah'ın lânetine uğrar.

LA‘NET

اللعنة [la‘net] sözcüğü, “kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum bırakmak” anlamındaki la‘n sözcüğünden türemiş isimdir. Eski Araplar bu sözcüğü, “ailenin veya sülalenin bir ferdinin dışlanması” anlamına kullanırlardı. لعين [la‘în] ve ملعون [mel‘ûn] sözcükleri de buradan gelmiştir. La‘net Allah tarafından olursa, “dünyada iyilikten, âhirette de lütuf ve merhametten mahrum bırakma”; insanlar tarafından olursa, “küfür, dışlama, sövme, hakaret ve beddua” anlamına gelir.[138]

164. Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ve onda [yeryüzünde], her deprenen canlılardan yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette âyetler vardır.

163. âyette, Ve sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, Rahmân'dır, Rahîm'dir buyurulmuş ve bunun kanıtı olarak da, 164. âyet gelmiştir. Bu âyette, evrendeki her oluşumda aklını çalıştıran, çevresindeki ilâhî kanunları gözlemleyen toplum için, Allah'ın varlık ve birliğine dair deliller bulunduğu beyân edilmektedir.

Bu âyetin inişi ile ilgili klasik kaynaklarda nakledilen bilgiler şunlardır.

Kureyşliler, Hristiyanlara Hz. İsâ'nın (a.s) mucizelerini sordular. Onlar, Hz. İsâ'nın (a.s) anadan doğma körleri ve alaca hastalığını iyileştirme ile ölüleri diriltme mucizelerini anlattılar.

Kureyşliler, Hz. Peygamber'e (s.a), “Allah'a Safâ tepesini, bizim için altın kılması için dua et de, sana yakînî olarak inanalım ve düşmanımıza karşı gücümüz artsın” dediler. Hz. Peygamber (s.a), bundan dolayı, bunu Rabbinden isteyince, Allah Teâlâ bunu vereceğini, fakat eğer onlar buna rağmen tekzib ederlerse, hiç kimseye yapmadığı bir şekilde onlara azab edeceğini” bildirdi. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a), “Beni ve kavmimi helak etme. Ben onları günbegün İslâm'a davet ederim” dedi. İşte bu sebeple Allah Teâlâ bu âyeti, yakînleri artsın diye Safâ tepesini altın yapmasını isteyenlere; göklerin, yerin ve âyette geçen diğer varlıkların yaratılmasının yakîni artırma bakımından daha büyük olduğunu beyân etmek için indirmiştir.[139]

Atâ der ki: Hepinizin ilâhı tek bir ilâhtır âyeti nâzil olunca Kureyş kâfirleri, “Bütün insanlara tek bir ilâh nasıl olur da yeter?” demeye başladılar. Bunun üzerine, Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında âyeti nâzil oldu.[140]

Bu âyet, Mekkelileri tefekküre davet eden âyetlere benzemektedir. Burada dikkat çekilen deliller, birçok kez zikredilmişti. Bunlardan birkaçını takdim ediyoruz:

Ve Biz gökten bir ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde durgunlaştırdık. Ve şüphesiz Biz, onu gidermeye de kesinlikle güç yetirenleriz. (Mü’minûn/18)

Ve yeryüzünde hiçbir dâbbeh/canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. O [Allah], onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. (Hûd/6)

Ve Allah rüzgârları gönderendir. Sonra onlar da bir bulutu harekete geçirip yukarılara kaldırır. Derken Biz onu ölmüş bir beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir ölmüş çürümüş insanlara hayat vermek. (Fâtır/9)BLOK]

Ve O, hatırlarsınız/öğütlenirsiniz diye rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler/dağıtıcılar [yayıcılar] olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız. (A‘râf/57)

Nihâyet onu, vâdilerine doğru gelen geniş bir bulut hâlinde gördüklerinde, “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler, Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle-bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr... Sonunda o hâle geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız. (Ahkâf/24-25)

Gök boşluğunda, bir emre boyun eğdirilmiş olan kuşlara/bulutlara bakmadılar mı? Onları Allah'tan başkası tutmuyor. Bunda, inanan bir toplum için elbette ki âyetler [açık kanıtlar] vardır. (Nahl/79)

Ve onlar, üstlerindeki sıra sıra sıralanmış ve dürülmüş uçan şeylere göz atmıyorlar mı? Onları Rahmân'dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi en iyi görendir. (Mülk/19)

Ve andolsun ki Biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık ve karada, denizde taşıtlara yükledik ve temiz-hoş yiyeceklerden onları rızıklandırdık. Ve onları yarattıklarımızın birçoğundan oldukça fazlalıklı kıldık. (İsrâ/70)

Ve yakîn olarak inanacaklar için, yeryüzünde ve kendi içinizde nice âyetler vardır. Ve sizin rızkınız/sizin rızık vereniniz, sizin vaad olunduğunuz şeyler göktedir. Hâlâ görmüyor musunuz? (Zâriyât/22)

Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, (bilin ki) ne olduğunuzu size açıklamak için şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir alekadan [embriyondan], sonra yapısı belli-belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; fakat Biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. (Hacc/5)

Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette akl-ı selim sahipleri için ibret verici deliller vardır. O kişiler ki ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık bizi ateşin azabından koru! (Âl-i İmrân/190-191)

Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi, göz açıcı bir aydınlık olarak da gündüzü sizin için kılandır. Şüphesiz Allah insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Velâkin insanların çoğu şükretmezler [karşılığını ödemezler]. (Mü’min/61)

Yine gecede ve gündüzde uyumanız ve lütfundan rızık aramanız O'nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda kulak verecek bir toplum için nice âyetler vardır. (Rûm/23)

Ve şu kâfir olan kimseler, gökler ve yer bitişik bir hâlde idi de Bizim onları [o ikisini] ayırdığımızı ve hayatı olan her şeyi sudan kıldığımızı görmediler mi? Buna rağmen hâlâ inanmıyorlar mı? (Enbiyâ/30)

De ki: “Gördünüz mü? Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse, size kim bir pınar suyu getirebilir?” (Mülk/30)

Peki, içip durduğunuz suyu gördünüz mü? Siz mi buluttan indirdiniz onu, yoksa Biz mi indirenleriz? (Vâkıa/68-69)

Yerin bitkilerinden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden çiftleri, onun hepsini yaratan her türlü noksanlıktan münezzehtir. Gece de onlara [duyarsız kavme] bir delildir. Biz ondan [geceden] gündüzü sıyırırız da onlar hemen karanlığa dalıverirler. Kendi yolunda kendisi için kararlaştırılmış olan için akıp giden güneş de (duyarsız kavim için bir delildir). İşte bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir [ayarlamasıdır]. Bizim kendisi için, eski kuru bir hurma dalı gibi dönünceye dek menziller takdir ettiğimiz ay da (o duyarsızlaşmış kavim için bir delildir). Güneşin aya erişip çatması uygun olmaz. Gece de gündüzü öne geçici değildir. Hepsi de bir yörüngede yüzerler. (Yâ-Sîn/36-40)

165-166. İnsanlardan kimi de Allah'ın astlarından birtakım eşler tutan kimselerdir. Onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman etmiş kimseler, Allah'a sevgi yönünden daha kuvvetlidir. Ve o zulmeden kimseler, azabı görecekleri zaman; kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaştıkları ve azabı gördükleri ve kendileriyle bağlar kesildiği zaman, bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke görselerdi.

167. Onlara uyanlar da, “Ah, bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık” derler. İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler [pişmanlık ve üzüntüler] hâlinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkanlar da değillerdir.

Bu âyet grubunda, akıl sahiplerinin kabul etmek durumunda oldukları bunca kesin delile rağmen Allah'a eş koşan kimselerin bulunduğu haber verilmektedir. Şirke saplanan zâlimlere, o dehşetli anlardan pişmanlık tabloları sunularak uyarılar yapılmaktadır.

Burada onlar zamiri ile kasdedilenler, “müşriklerin, kendilerini Allah'a yaklaştırsınlar diye ilâh edindikleri, fayda ve zararını umdukları, başları dara düştüğünde yöneldikleri, adaklarda bulunup kurban kestikleri putlar”dır. Âyetteki, Onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar ifadesi, “onlar âciz olan putlarını, mü’minlerin kudreti sonsuz olan Allah'ı sevdikleri gibi seviyorlar” demektir.

Dikkatli olun, halis din sadece Allah'a aittir. O'nun astlarından birtakım velîler edinenler: “Onlar [Allah'ın astlarından edindiğimiz velîler] bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” Şüphesiz kendilerinin ihtilaf edip durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez. (Zümer/3)

Âyetin devamında ise, Ve o zulmeden kimseler, azabı görecekleri zaman; kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaştıkları ve azabı gördükleri ve kendileriyle bağlar kesildiği zaman, bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke görselerdi denilerek, o çok güvendikleri, Allah'ı sever gibi sevdikleri kişi ve nesnelerin onları nasıl yalnız bırakacağı bildirilip uyarılar yapılmıştır. Allah rahmeti gereği bu uyarıyı birçok kez tekrarlamıştır:

Ve o [İbrâhîm] dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah'ın astlarından birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lânetleyecektir. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan da yoktur.” (Ankebût/25)

O gün muttakiler hariç tüm izdaşlar [birbirinin izinden gidenler], birbirlerine düşmandırlar. (Zuhruf/67)

Kesinlikle Allah kâfirlere lânet etmiş [rahmetinden uzak tutmuş] ve içinde ebedî olarak kalmaları üzere onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. Onlar, bir yakın ve yardımcı bulamazlar. O gün yüzleri ateş içinde çevirilirken, “Ah keşke Allah'a itaat etseydik ve Elçi'ye itaat etseydik!” derler. Ve dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” (Ahzâb/64-68)

(Allah onlara,) “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınız- tanımadığınız] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der]. Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder]. Nihâyet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler]. (Allah,) “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der]. (A‘râf/38)

Ve iş bitince şeytân onlara, “Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaad etti, ben de size vaad ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. O nedenle beni kınamayın, nefsinizi [kendinizi] kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Şüphesiz ben, önceden beni Allah'a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim” dedi. –Şüphesiz zâlimler, kendileri için acı bir azap olanlardır!– (İbrâhîm/22)

Ve onlar, kendileri için bir izzet [güç, şan, şeref] olsun diye, Allah'ın astlarından ilâhlar edindiler. Hayır, hayır... [onların zannettikleri gibi değil…] Onlar [edindikleri ilâhlar] onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır. (Meryem/81-82)

Ve şu, inkâr eden kimseler, “Biz kesin olarak bu Kur’ân'a inanmayız, ondan öncekine de...” dediler. Sen o zulmedenleri Rabb'leri huzurunda tutuklanmış, sözü bazısının bazısına geri çevirdiğini bir görsen! Zaafa uğratılan kimseler, büyüklük taslayan kimselere, “Eğer sizler olmasaydınız, kesinlikle bizler mü’minler olurduk” diyecekler. Büyüklük taslayan kimseler, zayıf düşürülen kimselere, “Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis, siz kendiniz suçlular oldunuz” derler. (Sebe/31-32)

167. âyetteki, İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler [pişmanlık ve üzüntüler] hâlinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkanlar da değillerdir ifadesiyle, müşriklerin tüm çabalarının boşa gittiği açıklanmaktadır. Bu uyarı da Kur’ân'da sıkça tekrarlanmıştır:

Ve Biz onların [Bize kavuşmayı ummayanların] amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri hâline getiriverdik. (Furkân/23)BLOK]

Rabb'lerini inkâr eden kimselerin durumu; onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir. (İbrâhîm/18)

Ve şu küfretmiş olan kişilere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki, susayan onu su zanneder, ona vardığında da orada herhangi bir şey bulamaz. Yanında Allah'ı bulmuştur. Allah ise onun hesabını tastamam ödemiştir. Allah hesabı çok çabuk görür. (Nûr/39)

168. Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve tayyib [temiz, hoş, yararlı] şeylerden yiyin ve şeytânın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.

169. O, size yalnızca kötülüğü, aşırılığı [çirkin-hayasızlığı] ve Allah üzerine bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.

Burada, Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve tayyib [temiz, hoş, yararlı] şeylerden yiyin ve şeytânın adımlarını izlemeyin buyurularak tüm insanlığa hitap edilmiş; nimetlerin tümünün insanlar için yaratıldığı bildirilmiş, nimetlerden yararlanırken şeytânın oyununa gelinmemesi hususunda uyarı yapılmıştır.

Tayyib, “temiz, lezzeti ve yaralı olan şey” demektir. Yiyecekler hakkında En‘âm/145 ve Nahl/115'te de uyarılar yapılmış ve biz de detaylı bilgi sunmuştuk. Bu konu 173. âyette de gelecektir. Burada, şeytân ve şeytânın adımlarına dikkat çekmek istiyoruz.

Şeytâna dair birçok yerde detaylı bilgi sunmuştuk. Bunları kısaca hatırlatalım:

Kur’ân'a göre, kötülüğün sembolü olup kötülük telkin eden her şey “şeytân” diye isimlendirilir. Kötülük telkin eden bir insana “şeytân” dendiği gibi, kıskançlık ve öfke gibi kötü duygulara da “şeytân” denilir. Dolayısıyla şeytân, görünmez ve müstakil bir varlık değildir. Şeytânla ilgili âyetler dikkate alındığında; “harâmı, hakksız kazancı emreden ve öneren”; “kötülük, hayâsızlık ve Allah'a şirk koşmayı emreden”; “fakirlikle korkutan”; “kuruntulara düşüren”; “Allah'ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden”; “kandırmak için yaldızlı sözler fısıldayan”; “vesvese verip zihin bulandıran”; “amellerle şımartan”; “azdıran”; “içki, uyuşturucu ve kumarla insanlar arasına düşmanlık ve kin sokmak isteyen”; “Allah'ı anmaktan ve O'na namaz-niyazdan geri bırakmak isteyen” kişilerin, güçlerin ve huyların hepsi birer şeytândır.

Şeytânın adımları, –aşağıdaki örneklerde de göreceğimiz gibi– “şeytânın işlerinin tümü”dür:

Şeytân, sizi fakirlikle korkutur ve size aşırılığı [çirkin-hayasızlığı] emreder. Allah ise, size Kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaad eder. Ve Allah vâsi'dir [ilmi ve rahmeti sonsuz geniş olandır], en iyi bilendir. (Bakara/268)

İnkâr etmekle emrolundukları tâğûtu aralarında hakem yapmak isteyerek kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri süren şu kişileri görmedin mi? Şeytân da onları uzak [geri dönülmez] bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor. (Nisâ/60)

Gerçekten şeytân, içki ve kumarda sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi, Allah'ın zikrinden ve salâttan [eğitim-öğretimden ve sosyal destekten] alıkoymak ister. Öyleyse sona erdirmişler [vazgeçmişler] misiniz? (Mâide/91)

Ve Mûsâ, şehir halkının habersiz olduğu bir anda şehre girdi. Sonra orada, biri kendi tarafından diğeri düşman tarafından savaşan [birbirlerini öldürmeye çalışan] iki adam buldu. Sonra kendi tarafı olan, düşmana karşı o'ndan [Mûsâ'dan] yardım diledi. Mûsâ da ötekine hemen bir yumruk indirdi de onun aleyhine gerçekleşti [o öldü]. O [Mûsâ], “Bu, şeytânın işindendir, şüphesiz o, saptırıcı, apaçık bir düşmandır” dedi. (Kasas/15)

Şüphesiz o şeytân, sizin için düşmandır. Onun için siz de onu düşman edinin. Şüphesiz o [şeytân] kendi taraftarlarını alevli ateşin ashâbından olmaları için çağırır. (Fâtır/6)

Allah ona [şeytâna] lânet etti. Ve o, “Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah'ın yaratışını bozacaklar” dedi. Ve her kim Allah'ın astından şeytânı velî edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyan ile ziyana uğrar. (Nisâ/118-119)

O [İblis], “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine and olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi. (A‘râf/16-17)

Ey Âdemoğulları! Şeytân, ana-babanızı, kendi çirkinliklerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytânları, inanmayanlara velîler [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar] yaptık. (A‘râf/27)

Eğer sana şeytândan bir vesvese gelirse de hemen Allah'a sığın. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi bilendir. Kendi kardeşleri onları sapıklığa sürüklediği ve bırakmadığı hâlde şüphesiz şu takvâ sahipleri, kendilerine şeytândan bir taif [vesvese, karanlık kuruntu, sırnaşma] iliştiği zaman, hatırlarlar/düşünürler. Sonra bir de bakarsın ki onlar görüp bilmişlerdir! (A‘râf/200-201)

O zaman şeytân onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara, “Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu o, iki topuğu üstünde geri döndü ve, “Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görmekteyim, ben Allah'tan da korkmaktayım” dedi. Allah sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” (Enfâl/48)

Allah'a yemin olsun ki, Biz kesinlikle senden önce birtakım ümmetlere elçiler gönderdik de şeytân onlara amellerini bezeyip süslü gösterdi. İşte o şeytân, bugün onların velîsidir. Ve onlar için acı bir azap vardır. (Nahl/63)

Kullarıma söyle de en güzel olanı söylesinler. Şüphesiz şeytân aralarına fesat sokar. Şüphesiz şeytân, insan için apaçık bir düşmandır. (İsrâ/53)

Bir zaman o, babasına, “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibâdet ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytâna kulluk etme. Şüphesiz şeytân Rahmân'a âsi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahmân'dan bir azap dokunur da şeytân için bir velî [yardımcı] olursun diye korkuyorum” demişti. (Meryem/42-45)

Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine tâbi olun!”dendiği zaman, “Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediler. Ya şeytân onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse! (Lokmân/2l)

Bu iki âyetten anlaşıldığına göre, ilk insandan bu yana herkeste var olan şeytâna karşı uyanık bulunmalı, her iş ilâhî vahye göre yapılmalı, şeytâna uyarak Allah'ın harâmı helal, helali harâm kılınmamalıdır.

Bu âyetin inişi ile ilgili klasik kaynaklarda şu nakledilir:

İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: “Bu âyet, sâibe [adak olarak salıverilen], vasîle [putlara adanan] ve bahîre [kulağı yarılıp salıverilmiş] ismi altında hayvanları harâm kılanlar hakkında nâzil olmuştur. Bunu yapanlar Sakif, Benû Âmir b. Sa‘sa‘a, Huza‘a ve Benû Müdlic kabileleri idi.”[141]

169. âyette, Allah üzerine bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder ifadesiyle neyin kasdedildiğini, Hacc sûresi'nden öğreniyoruz:

İnsanlardan bazıları da Allah hakkında bilgiden başka şeyle; kılavuz olmadan, aydınlatıcı bir kitap olmadan tartışırlar. (Hacc/8)

170. Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine uyun” dendiği vakit, “Aksine biz, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız” dediler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve doğru yolu bulmaz idiyseler de mi?

171. Ve küfretmiş olan şu kişilerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyen şeylere çoban haykırışı/karga haykırışı yapan kimsenin hâli gibidir; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden onlar, akıl da etmezler.

259. Veya (o küfretmiş kişilerin hâli), evlerinin çatıları çökmüş bir kente uğrayan kimse gibidir: O [o kimse], “Bunu bu ölümünden sonra Allah, nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü, sonra diriltti. O [Allah], “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün yahut bir günün bir kısmı kaldım” dedi. O [Allah], “Bilakis, sen yüz sene kaldın, öyle iken bak yiyeceğine, içeceğine henüz bozulmamış, eşeğine de bak. –Ve seni insanlar için bir âyet kılalım diye…– O kemiklere de bak, onları nasıl yüksekleştiriyoruz. Sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” dedi. Böylece ona açıkça belli olunca, “Şüphesiz Allah'ın her şeye kadir olduğunu daha iyi biliyorum” dedi.

Bu âyetlerde, taklitçi müşriklerin şirk koşma gerekçelerinin tutarsızlığı, sanatsal bir soru ile ortaya konmuş, ardından da iki örnekle kınanmışlardır.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 4. March 2010, 12:45 AM   #25
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

Atalarından intikal eden din, iman ve kültüre körü körüne tâbi olup meseleleri sorgulamayanlar, başka sûrelerde de zikredilmiştir:

Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine ve Elçi'ye gelin” dendiği zaman, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler olsa da mı? (Mâide/104)

Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine tâbi olun!”dendiği zaman, “Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediler. Ya şeytân onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse! (Lokmân/21)

Taklitçi kâfirler, ilk örnekte; duymayan, akletmeyen, yardım etmesi mümkün olmayan nesnelere bağıran kimseye benzetilmiştir; ki bunların, dünyada yaptıkları bütün iyilikler boşa gidecek, amellerinin kendilerine hiç faydası olmayacaktır.

Kur’ân'da fayda ve zarar vermeye gücü olmayan, hatta kendilerine bile hayrı dokunmayan şeylere yakaranlardan, Bakara/102; En‘âm/71; Hacc/12; Yûnus/18, 106; Furkân/3, 55; Mâide/76; Ra‘d/16; Tâ-Hâ/89 ve Enbiyâ/66'da da bahsedilmiş ve geniş bilgi verilmişti. Bu âyetle aynı içerikte olan Şu‘arâ ve Meryem sûrelerindeki âyetleri de takdim ediyoruz:

Ve onlara İbrâhîm'in haberini oku! Hani o, babasına ve kavmine, “Siz neye kulluk ediyorsunuz?” demişti. Onlar, “Birtakım putlara kulluk ediyoruz. Onlara kulluk etmeye devam edeceğiz” dediler. O [İbrâhîm], “Yalvarıp yakardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı veya size fayda veriyorlar mı yahut zarar veriyorlar mı?” dedi. Onlar, “Bilakis, biz babalarımızı böyle yapar bulduk” dediler. O [İbrâhîm], “Peki, siz ve en eski babalarınızın nelere tapmış olduğunuzu gördünüz mü? İşte onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi ayrı. O, beni yaratandır. Ve bana doğru yolu O gösterir. Ve O, beni yediren, içirenin ta kendisidir. Hastalandığım zaman O bana şifa verir. Ve O, beni öldürecek, sonra beni diriltecektir. Ve O, din günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur. Rabbim! Bana hüküm ver ve beni iyilere kat! Ve beni, sonra gelecekler için doğrulukla anılanlardan kıl! Ve beni naim [nimeti bol] cennetinin mirasçılarından kıl! Ve babamı da bağışla, şüphesiz o sapıklardan oldu. Ve yeniden diriltilen gün; mal ve oğulların sağlam bir kalple [gerçek imanla] gelenlerden başkasına fayda vermediği ve cennetin muttakilere yaklaştırıldığı, azgınlar için de cehennemin açılıp gösterildiği gün beni rezil etme!” dedi. Ve onlara, “Allah'ın astlarından taptığınız şeyler nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?” denilmiştir. Sonra da onlar [putlar ve azgınlar] ve İblisin askerleri toptan onun [cehennemin] içine fırlatılmışlardır. Onlar, onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki: “Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içinde idik. Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk. Ve bizi yalnızca o günahkârlar saptırdı. Artık bizim için şefaatçilerden hiçbir kimse ve candan bir velî yoktur. Ah keşke bizim için bir geri dönüş olsaydı da biz de mü’minlerden olsaydık!” Şüphesiz bunda bir âyet [alınacak bir ders] vardır. Ama onların çoğu iman edenler değillerdi. (Şu‘arâ/69-103)

Kitap'ta İbrâhîm'i de an/hatırlat. Şüphesiz ki o, sıddîk [özü, sözü doğru] biri idi, peygamberdi. Bir zaman o, babasına, “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibâdet ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytâna kulluk etme. Şüphesiz şeytân Rahmân'a âsi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahmân'dan bir azap dokunur da şeytân için bir velî [yardımcı] olursun diye korkuyorum” demişti. (Meryem/41-45)

259. âyetteki ikinci örnekte ise, inkârcılar, başka bir inkârcıya benzetilmektedir: Veya (o küfretmiş kişilerin hâli), evlerinin çatıları çökmüş bir kente uğrayan kimse gibidir: O [o kimse], “Bunu bu ölümünden sonra Allah, nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü, sonra diriltti. O [Allah], “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün yahut bir günün bir kısmı kaldım” dedi. O [Allah], “Bilakis, sen yüz sene kaldın, öyle iken bak yiyeceğine, içeceğine henüz bozulmamış, eşeğine de bak. –Ve seni insanlar için bir âyet kılalım diye…– O kemiklere de bak, onları nasıl yüksekleştiriyoruz. Sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” dedi. Böylece ona açıkça belli olunca, “Şüphesiz Allah'ın her şeye kadir olduğunu daha iyi biliyorum” dedi.

Bu örnekteki kişi, uğradığı harap olmuş bir kent halkını Allah'ın nasıl dirilteceğini havsalasına sığdıramaz. Allah da onu öldürüp tekrar diriltmek sûretiyle bunu gösterir. Bunun üzerine o, “Şüphesiz Allah'ın her şeye kadir olduğunu daha iyi biliyorum” der. Böylece Allah'ın diriltmesini bizzat yaşayarak öğrenir.

Bakara/259. âyetin başındaki أوْ [ev/veya] ve ك[ke/gibi] edatları, paragraf içinde herhangi bir merciye bağlanmazsa, kurulacak cümle bir mana ifade etmez. Ama ne yazık ki mevcut Mushafta böyledir. Bazıları bu gerçeği göz ardı ederek parantez içi ilavelerle âyeti anlamaya çalışmışlardır. Bizce bu âyet, ait olduğu pasaj tesbit edilmedikçe anlaşılamaz. Önce buna dair klasik nakilleri takdim edelim:

Âyet-i kerîme'de zikredilen kasabaya uğrayanın kişinin kimliği hususunda ihtilâf edilmiştir. İbn Ebî Hâtim'in... Ali ibn Ebî Tâlib'den rivâyet ettiğine göre o, bu kişinin Üzeyr (a.s) olduğunu söylemiştir. İbn Cerîr de aynı senedle bunu rivâyet etmiştir. Ayrıca İbn Cerîr ve İbn Ebî Hatim aynı görüşü İbn Abbâs, Hasan, Katâde, Süddî ve Süleymân ibn Büreyde'den de rivâyet etmişlerdir. Bu, meşhur olan kavildir.[142]

en-Nehhâs ve Mekkî, Mücâhid'den, bunun, İsrâîloğulları'ndan ismi belirtilmeyen bir adam olduğunu nakletmektedirler. en-Nekkâş der ki: “Bunun Lût'un (a.s) oğlu olduğu söylenmektedir.” es-Süheylî'nin el-Kutebî'den naklettiğine göre bu –el-Kutebî'nin iki görüşünden birisine göre– Şe’ya'dır. Bu kasabayı, tahrib edildikten sonra canlandıran ise Fars hükümdarı Kûşek'dir. Sözü geçen kasaba ise Vehb b. Münebbih, Katâde, er-Rabi b. Enes ve başkalarına göre Beytü'l-Makdis'tir. Sözü geçen kişi Mısır'dan gelmekteydi. Âyet-i kerîmede bahsedilen yiyeceği ve içeceği ise yeşil incir, üzüm ve küçük bir şarap tulumundan ibaret idi. Üzüm suyu olduğu da söylenmiştir. Onun içeceğinin, bir testi su olduğu da söylenmiştir. O dönemlerde Beytü'l-Makdis'i boşaltan kişi, Buhtanassar idi. Buhtanassar önce Lehrâsib'in, sonra da Lehrâsib'in oğlu ve İsbindiyad'ın babası Leystaseb'in Irak üzerindeki valisi idi. en-Nekkâş'ın naklettiğine göre bazı kimseler, bu kasabanın el-Mü’tefike olduğunu söylemişlerdir.

Buhtanassar bunları Bâbil'e getirmişti. Birgün bir ihtiyacını görmek üzere Dicle kıyısında bulunan Deyr Hirakl'e [Herakliyus'un Manastırına] çıkmıştı. Eşeğinden inip bir ağacın gölgesine oturmuştu. Eşeğini ağacın gölgesi altına bağlamış, daha sonra bu kasabayı dolaşmıştı. Orada hiçbir kimsenin sakin olmadığını ve çatılarının duvarları üzerine çökmüş olduğunu görünce, “Ölümünden sonra Allah burayı nasıl diriltecek?!” diye kendi kendisine sormuştu.[143]

Bir diğer görüşe göre, sözü geçen bu kasaba ölüm korkusuyla binlerce kişinin çıkıp ayrıldığı kasabadır. Bu görüş de İbn Zeyd'e aittir. Yine İbn Zeyd'den nakledildiğine göre, ölüm korkusuyla binlerce kişi oldukları hâlde yurtlarından çıkan kimselere Allah, “Ölün!” demişti. Çürümüş ve açıkça görülen kemiklere döndükleri bir hâlde iken, bir adam onların yanından geçti. Durup onlara baktı ve “Acaba ölümünden sonra Allah bunu nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah da onu yüzyıl süreyle öldürdü.[144]

Âlimler, bu kasabaya uğrayan kimsenin kimliği hususunda ihtilâf ederek, bazıları bunun öldükten sonra dirilme konusunda şüphe eden bir kâfir olduğunu söylemişlerdir, ki bu, Mücâhid ile ekseri Mutezile müfessirlerinin görüşüdür. Başkaları ise, bu kimsenin bir müstüman olduğunu söylemişlerdir. Katâde, İkrime, Dahhâk ve Süddî, bu kimsenin Hz. Üzeyir (a.s) olduğunu söylemiştir. Sonra bu görüşte olanların bazısı, Ermiya'nın Hızır (a.s) olduğunu ve Hârûn b. İmrân'ın (a.s) soyundan geldiğini söylemişlerdir. Vehb b. Münebbih ise, Ermiya'nın, Beytü'l-Makdis'i yıkıp Tevrât'ı yakan Buhtunnasr zamanında Allah'ın gönderdiği bir peygamber olduğunu söylemiştir.[145]

Âyetin sebeb-i nüzûlü olarak İbn Abbâs'tan (r.a) şu rivâyet gelmiştir: “Buhtunnasr, İsrâîloğulları ile savaşırken, onların çoğunu esir etmişti. Esirler arasında İsrâîloğulları'nın âlimlerinden olan Üzeyir (a.s) de bulunmakta idi. Buhtunnasr, esirleri Bâbil'e getirdi. Böylece Üzeyir eşeğine binmiş olduğu hâlde âyette bahsedilen kasabaya girdi ve bir ağacın altında konakladı. Eşeğini bir yere bağlayıp kasabayı dolaşmaya başladı. Fakat orada hiç bir insan göremeyince, bu duruma şaşıp, –Allah'ın kudretinden şüphe ederek değil, fakat âdeten bunu imkânsız görerek– “Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Ağaçlarda meyveler vardı. O, meyvelerden incir ve üzüm alıp yedi ve üzüm suyu içip uyudu. Allah Teâlâ da onu yüz sene süren uykusunda bir genç olarak öldürdü. Daha sonra onun öldüğünü insanlar, kuşlar ve yırtıcı hayvanlar farkedemediler. Yüz sene sonra Allah Teâlâ onu diriltip, gökten, “Ey Üzeyir! Ölümün esnasında ne kadar bekledin?” diye nida ettiğinde o, “Birgün” dedi. Daha sonra da güneşin henüz batmamış kısmını görünce, “Veya bir günden az” dedi. Bunun üzerine Hakk Teâlâ, “Hayır, yüz yıl (öyle) kaldın. Binaenaleyh yiyeceğin olan incir ile üzüme ve içeceğin olan üzüm suyuna bak. Onların tadı bozulmadı” dedi. O da, onlara bakınca incir ile üzümün daha önceki gibi durduğunu gördü. Cenâb-ı Hakk daha sonra da, “Eşeğine bak” dediğinde baktı ve birbirinden ayrılmış, bembeyaz kemikler gördü. Bu esnada,”Ey çürümüş kemikler, ben size can veriyorum” diyen bir ses duydu ve parça parça kemikler birleşti; sonra her uzuv yerli yerine geldi; daha sonra baş da yerine geldi. Derken sinirler ve damarlar oluştu. Daha sonra da bu iskeletin üzerinde taze etler meydana geldi. Derken hepsini bir deri kapladı ve bu deriden kıllar çıkmaya başladı. Daha sonra bu cansız vücûda rûh üflendi ve o anırmaya başladı. O anda Hz. Üzeyir (a.s) secdeye kapanarak, “Biliyorum ki Allah şüphesiz her şeye hakkıyla kadirdir” dedi. Daha sonra Beytü'l-Makdis'e gelince, orada bulunanlar, “Babalarımız, Üzeyir b. Şerhiya'nın Bâbil'de öldüğünü bize anlatmışlardı. Buhtunnasr, Beytu'l-Makdis'de Tevrât'ı bilen 40.000 kişiyi öldürmüştü. Onların arasında Üzeyir de vardı” dediler. Onlar, Üzeyir'in Tevrât'ı okuyabildiğini bilmiyorlardı. O, onlara yüz yıl sonra böylece gelince, Tevrât'ı onlara yeniden bildirdi ve ezberindent hiçbir harf eksik bırakmaksızın onu onlara yeniden yazdı. Tevrât bir yerde gömülü idi. Tevrât oradan çıkartılarak, Üzeyir'in (a.s) yazdığı Tevrât ile karşılaştırıldı ve her ikisi bütün harflerinde aynı idiler. Bunun üzerine, “Üzeyir Allah'ın oğludur” dediler. Bu rivâyet, âlimler arasında meşhurdur. Bu da o kasabaya uğrayanın bir peygamber olduğuna delâlet eder.[146]

Bu âyetin doğru anlaşılması için, ait olduğu paragrafla birlikte ele alınması gerekir. Âcizâne tetkiklerimiz sonucu, bu âyetin, 171. âyetin devamı olduğu kanaatine vardığımızdan burada değerlendirdik.

Âyette geçen, “Bunu bu ölümünden sonra Allah, nasıl diriltecek?” dedi ifadesine göre, bu kişi, –Mekke müşrikleri gibi– Allah'a inanan, fakat âhirete inanmayan bir kişidir. Mekke müşriklerinin de, Allah'a inandıkları hâlde ölümden sonra dirilişe inanmadıklarını gösteren âyetlerin bazılarını hatırlatalım:

Yine andolsun ki onlara sorsan: “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim kontrol altına aldı?” Kesinlikle, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl çevriliyorlar? (Ankebût/61)

Ve hiç kuşkusuz eğer sen onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, kesinlikle “Onları Azîz, Alîm yarattı” diyeceklerdir. (Zuhruf/9)

Yine andolsun ki, onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah'a hamd olsun!” Aslında onların çoğu bilmezler. (Lokmân/25)

Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!” De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir. Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O'nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Yâ-Sîn/78-82)

Ve onlar, “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir. Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? Önceki atalarımız da mı?” diyorlar. (Sâffât/15-17)

Onlardan bir sözcü der ki: “Şüphesiz benim, ‘Sen gerçekten, kesinlikle doğrulayanlardan mısın? Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz?’ diyen bir karînim [yaşıtım, yakın arkadaşım] vardı.” (Sâffât/51-53)

Âyette dikkat edilmesi gereken bir nokta da, örnek verilen kişi ile ilgili, Böylece ona açıkça belli olunca, “Şüphesiz Allah'ın her şeye kadir olduğunu daha iyi biliyorum” dedi ifadesidir. Bu ifadeye göre, bu kişi için artık mesele, iman meselesi olmaktan çıkmış, bilgi meselesine dönüşmüştür. Bilgi ise iman ile aynı şey değildir. Bilgi, görme ve duyma gibi yollarla gerçekleşen bir tasdik; iman ise gaybı tasdiktir. Mü’min Allah'ı, âhireti, ölümden sonra dirilişi, görmeden ve tecrübe etmeden iman eder. İman ile tasdik arasındaki fark şöyle bir örnekle izah edilebilir: “Cebimde iki kalem var” diyen birine güvenerek, kalemleri görmeden tasdik etmek imandır. O iki kalem çıkarılıp gösterildikten sonra tasdik etmek ise iman değildir:

Meleklerin gelmesinden, yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; şüphesiz biz de bekleyicileriz.” (En‘âm/158)

Öyleyse, Allah'tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru/koruyan dine çevir. O gün onlar, O'nun [Allah'ın], iman eden ve sâlihatı işleyen kimselere lütfundan karşılık vermesi için bölük bölük ayrılırlar. Şüphesiz O, kâfirleri sevmez. Kim inkâr ederse, artık inkârı kendi aleyhinedir. Kim de sâlihi işlerse, artık onlar da kendileri için döşek [rahat bir yer] hazırlamış olurlar. (Rûm/43-44)

Allah'tan, kendileri için dönüş yeri olmayan geri çevrilemeyecek gün gelmeden önce, Rabbinize icabet ediniz. O gün, sizin için sığınacak bir yer yoktur, sizin için inkâr da/tanınmamak da yoktur. (Şûrâ/47)

Sizden birinize ölüm gelip de, ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye [ecele] kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve sâlihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. (Münâfikûn/10)

Bu âyette konu edilen örnek tipin âhiretteki durumu da Kur’ân'da nakledilmiştir:

Artık Sûr'a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy-sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez]. Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar. Orada onlar, dişleri sırıtır hâlde iken ateş yüzlerini yalar. “Benim âyetlerim size okunmadı mı? Siz de onları yalanlıyor muydunuz?” Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zâlimleriz.” O [Allah] dedi ki: “Sinin oraya! Bana konuşmayın da. Şüphesiz Benim kullarımdan bir grup, ‘Rabbimiz! Biz iman ettik; artık bizi bağışla, bize merhamet et, Sen, merhametlilerin en iyisisin’ diyorlardı. İşte siz onları alaya aldınız; sonunda da onlar, size Benim zikrimi/öğüdümü unutturdu/terk ettirdi. Ve siz onlara gülüyordunuz. Şüphesiz ki bugün Ben onlara, sabrettiklerine karşılık verdim; onlar, kazançlı çıkanların ta kendileridir.” O [Allah], “Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?” dedi. Onlar, “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Haydi, sayanlara sor” dediler. O [Allah], “Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız!” dedi. Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? İşte gerçek kral Allah, yüceler yücesidir. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın Arş'ın Rabbidir. Her kim, hiç bir delili olmadığı hâlde, Allah ile birlikte diğer bir ilâha yakarırsa, bilsin ki, o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şüphesiz kâfirler, iflah olmazlar [durumlarını koruyamazlar, zafer kazanamazlar]. (Mü’minûn/101-117)

Bir parantez cümlesi olan, ve seni insanlar için bir âyet kılalım diye… ifadesinda hazf bulunmaktadır. İfadenin ve bağlacıyla başlaması, cümlenin öncesinin olduğunu gösterir. Ve seni insanlar için bir âyet kılalım diye… ifadesi, gerekçenin ikinci kısmıdır. Birinci kısmının da, –paragraftan anlaşıldığına göre– şu şekilde takdir edilmesi gerekir: “Bu hâdisenin gerçekleşmesi, sana konuyu iyice öğretelim diyedir.” Bunun benzeri şu âyetlerde de görülebilir: En‘âm/105; Ahkâf/19; Yûsuf/21, 52; Bakara/185.

172. Ey iman etmiş kişiler! Eğer siz yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, sizi rızıklandırdığımız şeylerin tayyiblerinden [hoş, temiz ve yararlı olanlarından] yiyin ve Allah'a şükredin [karşılığını ödeyin].

173. O, size, sadece, ölü hayvanı, kanı, domuzun etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanları harâm kıldı. Sonra kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek üzere ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
168. âyetin tekit ve açılımı olan bu âyetlerde, iman edenlerin kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödemeleri ve insanlar tarafından konulan yasakları ortadan kaldırmaları, sadece Allah'ın koyduğu hükümlere riâyet etmeleri; Allah'ın harâm kıldığı şeyleri yemekten kaçınmaları ve helal kıldığı şeyleri yemeleri istenmektedir.

Burada, faydalanmanın en ileri noktası olan “yemek” zikredilmekle birlikte, bundan kasıt, bütün yönleriyle faydalanmaktır.

İnananlara helal ve harâm olan şeyler önceki sûrelerde [En‘âm, Nahl, Mü’minûn] de bildirilmişti. En‘âm sûresi'nde verdiğimiz bilgiyi burada da sunuyoruz:

De ki: “Bana vahyolunanda, onları yiyen için, leş veya akıtılmış kan, yahut domuzun eti –ki şüphesiz o [domuzun eti] ricstir [kirlidir, rahatsızlık vericidir]– yahut Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fısk olan hariç, harâm edilmiş bir şey bulamıyorum. Artık kim çaresiz kalırsa, tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir).” İşte, şüphesiz senin Rabbin çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Ve Biz Yahûdilere bütün tırnaklı hayvanları harâm kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşınan, ya da kemiğe karışan yağlar dışında, sığır ve koyunun yağlarını da onlara harâm ettik. Bu, saldırganlıkları yüzünden Bizim onları cezalandırışımızdır. Ve Biz elbette doğrularız. (En‘âm/145-146)

Bu âyette Allah, Elçisi'nin diliyle nelerin ne sebeple harâm olduğunu bildirmiş, ardından da bu konuda Yahûdilerle ilgili açıklamalar yapmıştır.

145. âyette, “leş, akıtılmış kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilenler” olarak zikredilen harâm listesi başka âyetlerde de verilmiştir:

O, size ölü hayvanı, kanı, domuzun etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanları harâm kıldı. Sonra kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek üzere ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. (Bakara/173)

Size leş, kan, domuzun eti, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen; boğulmuş, vurulmuş, yukardan düşmüş, boynuzlanmış, canavar yırtmış olup da canlı iken kesmedikleriniz; dikili taşlar üzerine boğazlananlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız harâm kılındı. Bunların hepsi doğru yoldan çıkmaktır. Bugün şu küfretmiş olan kimseler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir. Öyleyse onlara haşyet duymayın Bana haşyet duyun. Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak da İslâm'a razı oldum. Artık kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden zorda kalırsa, bilsin ki şüphesiz Allah, gafûr'dur, rahîm'dir. (Mâide/3)

O [Allah], size ancak leşi, kanı, domuzun etini ve Allah'tan başkası adına kesilenleri harâm kıldı. Artık her kim saldırmadan ve aşırı gitmeden zorlanırsa, bilsin ki şüphesiz Allah, gafur'dur, rahîm'dir. (Nahl/115)

Harâm kılınanlar arasında yer alan 145. âyetteki akıtılmış kan ifadesi; ciğer, dalak ve kesimden sonra damarlarda kalmış olan kanı istisnâ etmiştir.

Yiyeceklerin harâmlığı, iki gerekçeye dayandırılmıştır: Bunlardan biri, رجس [rics], خبيث [habîs/pis, zararlı, çirkin] olması, diğeri de “fısk [günaha sokan, şirkle kirlenmiş]” olmasıdır. Buna göre, rics veya habis olma özellikleri ortadan kaldırılıp da طيّب [tayyib/hoş, nefis, güzel ve yararlı] duruma getirilen yiyeceklerin, –harâm olma gerekçeleri ortadan kalktığı için– yenmelerinde bir mahzur kalmaz. Ancak “fısk” ile kirletilmiş olan yiyeceklerin “tayyib” hâle getirilmesi mümkün olmadığından, bu yiyecekler rics olmasalar da yenmez:

Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine harâm kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrât ve İncîl'de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber, o Elçi'ye uyarlar. O hâlde, ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A‘râf/157)

Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: “Size tayyibat [iyi ve temiz şeyler] helâl kılındı.” Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın [besmele çekin], Allah'a takvâlı davranın. Hiç şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. Bu gün size temiz olan şeyler helâl kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin de yemeğiniz onlara helâldir. Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak –onlara ücretlerini/mehirlerini ödediğiniz takdirde– size helâl kılındı. Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O, âhirette hüsrana uğrayanlardandır. (Mâide/4-5)
RİCS
الرِّجس [rics] sözcüğünün vaz‘ı, “rahatsız eden şiddetli gök gürültüsü, deve sesi” anlamında olup, sonraları insana rahatsızlık, acı ve ızdırab veren ve bunlara sebep olan her şeye, “rics” denilir olmuştur:
Rics sözcüğü, “kirlilik, kir” demektir. Her türlü kir-pis, “rics”tir. Bu sözcükle “harâm, kötü fiil, azap, lânet ve küfür” de kasdedilir. Kur’ân'da geçen رجس[rics] sözcükleri, رجز[ricz/azap] sözcüğüyle aynı olup sondaki س [sin] harfi ز [ze] harfine dönüşmüştür; اسد[esed/aslan] sözcüğünün, ازد [ezed/aslan] sözcüğüne dönüştüğü gibi.

Zeccâc, “Rics, Allah'ın kötülemesine sebep olan her şeydir” demiştir. Birisi kötü, çirkin bir şey yaptığı zaman, racese'r-raculü [kişi çirkin iş yaptı] denir.

Bu sözcüğün recs formundaki anlamı, “çok şiddetli, rahatsız edici gök gürlemesi ve deve böğürmesi” demektir.[147]

Kötü işlere ve şirk, küfür, lânet gibi şeylere “rics” denilmesi, bunların zarara, azaba ve rahatsızlığa neden olmasındandır. Kur’ân'da 8 kez geçen rics sözcüğünün geçtiği yerlere bakıldığında, azaba sebep olacak şeylere “rics” denildiği gibi, hastalık, rahatsızlık ve huzursuzluğa sebep olacak şeylere de “rics” denildiği görülür.

146. âyette konu edilen, “Yahûdilere konmuş yasaklar” Kur’ân'da iki yerde daha geçmektedir:

Tevrât indirilmeden önce, İsrâîl'in [Ya‘kûb'un] kendisine harâm kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrâîloğulları için helâl idi. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, hemen Tevrât'ı getirip de onu okuyun.” (Âl-i İmrân/93)

Sonra da Yahûdileşen kimselerden olan zulüm, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde faiz almaları ve insanların mallarını hakksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri harâm kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık. (Nisâ/160-161)

Yukarıda meali verilen Âl-i İmrân/93'ten anlaşıldığına göre, Tevrât'ın indirilmesinden yüzyıllarca önce Ya‘kûb [İsrâîl] peygamber sadece kendisine bazı şeyleri yasaklamış, ancak o'nun soyu bu yasakları benimseyerek devam ettirmiştir. (Biz bu yasakların sağlık sebebiyle konmuş perhiz nitelikli yasaklar olduğunu düşünüyoruz.) Yasakların çok eski târihlere dayanması sebebiyle Yahûdi din adamları da bunların dinlerinde harâm olduğuna inanmaya başlamışlardır. Bu durumu bildiren âyette, Hemen Tevrât'ı getirip de onu okuyun! buyurulması ise Ya‘kûb peygamberin kendisi için koyduğu yasakların Tevrât'ta bulunmayıp sonradan eklendiğini göstermek içindir. Yoksa, Yahûdilerin ellerinde bulunan kitaplarında bu yasaklar yazılıdır ve Yahûdiler Kur’ân'daki bu meydan okumaya hemen cevap vererek kitaplarındaki hükümleri gösterebilecek durumdadırlar:

Rabb Mûsâ'yla Hârûn'a şöyle dedi: “İsrâîl halkına deyin ki, karada yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Çatal ve yarık tırnaklı, geviş getiren hayvanların tümü. Ancak geviş getiren ve çatal tırnaklı olan hayvanlardan etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır. Kaya porsuğu geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır. Tavşan geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır. Domuz çatal ve yarık tırnaklıdır, ama geviş getirmez. Sizin için kirli sayılır. Bu hayvanların etini yemeyecek, leşine dokunmayacaksınız, sizin için kirlidir. “Suda yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Denizde, akarsularda yaşayan pullu ve yüzgeçli canlıların etini yiyebilirsiniz. Denizdeki ve akarsulardaki bütün pulsuz ve yüzgeçsiz canlılar –suda küme hâlinde yaşayanlar ve ötekiler– sizin için iğrenç sayılır. Bunlar sizin için iğrenç sayılacak. Etlerini yemeyecek, leşlerinden tiksineceksiniz. Suda yaşayan bütün pulsuz ve yüzgeçsiz canlılar sizin için iğrenç sayılacak. “Tiksindirici kuşların etini yemeyecek, şunları iğrenç sayacaksınız: Kartal, kuzu kartalı, kara akbaba, çaylak, doğan türleri, bütün karga türleri, baykuş, puhu, martı, atmaca türleri, kukumav, karabatak, büyük baykuş, beyaz baykuş, çöl baykuşu, akbaba, leylek, balıkçıl türleri, ibibik, yarasa. Dört ayaklı ve kanatlı böceklerin hepsi sizin için iğrençtir. Ama dört ayaklı ve kanatlı olup ayaklarını sıçramak için kullanan bazılarının etini yiyebilirsiniz. Şunları yiyeceksiniz: Bütün çekirge türleri, küçük çekirge, cırcır böceği, ağustos böceği. Öbür dört ayaklı, kanatlı böceklerin hepsi sizin için iğrenç sayılır. Sizi kirletecek şeyler şunlardır: Aşağıdaki hayvanların leşine dokunan akşama kadar kirli sayılacaktır; kim aşağıdaki hayvanların leşini taşırsa giysilerini yıkayacak ve akşama kadar kirli sayılacaktır. Çatal tırnaklı, ama tırnağı yarık olmayan ve geviş getirmeyen her hayvan sizin için kirlidir. Bunlara dokunan da kirlenmiş sayılır. Dört ayaklı hayvanlardan pençelerini yere basarak yürüyenler sizin için kirlidir. Bunların leşine dokunanlar akşama kadar kirli sayılacaktır. Bunların leşini taşıyanlar giysilerini yıkayacak ve akşama kadar kirli sayılacaktır. Çünkü bu hayvanlar sizin için kirlidir. Küçük kara hayvanları içinde sizin için kirli sayılanlar şunlardır: Gelincik, fare, bütün kertenkele türleri, bukalemun. Sizin için kirli sayılan küçük kara hayvanları bunlardır. Bunların leşine dokunan akşama kadar kirli sayılacaktır. Bunlardan birinin leşi neyin üzerine düşerse onu da kirletir. İster tahta kap, ister giysi, ister deri, ister çul olsun suya konmalıdır. Akşama kadar kirli sayılacak ve akşam temizlenmiş olacaktır. Bunlardan biri bir toprak kabın içine düşerse, kabın içindekiler kirli sayılacaktır. Toprak kap kırılmalıdır. Toprak kaptaki sulu yiyecek ve her içecek kirli sayılacaktır. Bunlardan birinin leşi neyin üzerine düşerse onu da kirletir. Üzerine düştüğü ister fırın olsun, ister ocak, parçalanmalıdır. Çünkü onlar kirlidir ve sizin için kirli sayılacaktır. Ancak kaynak ya da su sarnıcı temiz sayılacaktır; ama bunların leşine dokunan kirli sayılacaktır. Eğer bu hayvanlardan birinin leşi ekin tohumunun üzerine düşerse, o tohum temiz sayılacaktır. Ama suya konmuş tohumun içine düşerse, tohum sizin için kirlidir. Eti yenen hayvanlardan biri ölürse, leşine dokunan akşama kadar kirli sayılacaktır. Hayvanın leşinden yiyen giysilerini yıkayacak ve akşama kadar kirli sayılacaktır. Leşi taşıyan da giysilerini yıkayacak ve akşama kadar kirli sayılacaktır. “Bütün küçük kara hayvanları iğrençtir. Yenmeyecektir. İster karnı üzerinde sürünen, ister dört ayaklı ya da çok ayaklı canlılar olsun, bunların hiç birini yemeyeceksiniz. Çünkü bunlar iğrençtir. Bunların hiç biriyle kendinizi kirletmeyin, iğrenç duruma sokmayın, kirli duruma düşmeyin. Tanrınız Rabb benim. Kendinizi kutsayın ve kutsal olun. Çünkü Ben kutsalım. Küçük kara hayvanlarının hiç biriyle kendinizi kirletmeyin. Tanrınız olmak için sizi Mısır'dan çıkaran Rabb benim. Kutsal olun, çünkü Ben kutsalım. “Kirli olanı temizden, eti yeneni eti yenmeyenden ayırdedebilmeniz için hayvanlar, kuşlar, suda küme hâlinde yaşayan bütün canlılar ve küçük kara hayvanlarıyla ilgili yasa budur.”[148]

Eğer biri esenlik sunusu olarak sığır sunmak istiyorsa, Rabbe erkek ya da dişi, kusursuz bir hayvan sunmalı. Elini sununun başına koyup onu Buluşma Çadırı'nın giriş bölümünde kesmeli. Hârûn soyundan gelen kâhinler kanı sunağın her yanına dökecekler. Kişi esenlik sunusunun bazı parçalarını Rabb için yakılan sunu olarak sunmalı. Sununun bağırsak ve işkembe yağlarını, böbreklerini, böbrek yağlarını, karaciğerden böbreklere uzanan perdeyi ayıracak. Hârûn'un oğulları sunakta yanan odunların üzerinde duran yakmalık sununun üzerinde bunları yakacak. Yakılan sunu, Rabb'i hoşnut eden kokudur. “Eğer kişi esenlik sunusu olarak Rabbe davar sunmak istiyorsa, erkek ya da dişi, sunusu kusursuz olmalı. Eğer kuzu sunmak istiyorsa, Rabb'in önünde sunmalı. Elini sununun başına koyup onu Buluşma Çadırı'nın önünde kesmeli. Hârûn'un oğulları kanı sunağın her yanına dökecekler. Kişi esenlik sunusunun bazı parçalarını Rabb için yakılan sunu olarak sunmalı. Yağını almalı, kuyruk sokumunun dibinden bütün kuyruk yağını kesmeli, bağırsak ve işkembe yağlarını, böbreklerini, böbrek yağlarını, karaciğerden böbreklere uzanan perdeyi ayırmalı. Kâhin bunları sunağın üzerinde yakacak. Rabb için yakılan yiyecek sunusudur bu. “Eğer adağı keçi ise, onu Rabb'in önünde sunmalı. Elini adağın başına koyup onu Buluşma Çadırı'nın önünde kesmeli. Hârûn'un oğulları kanı sunağın her yanına dökecekler. Rabb için yakılan sunu olarak adaktan şunları ayırıp sunmalı: Bağırsak ve işkembe yağlarını, böbrekleri, böbrek yağlarını, karaciğerden böbreklere uzanan perdeyi. Kâhin bütün bunları sunağın üzerinde yakacak. Yakılan yiyecek sunusudur bu. Kokusu Rabb'i hoşnut eder. Yağın tümü Rabbe aittir. Hayvan yağı ve kan yemeyeceksiniz. Yaşadığınız her yerde kuşaklar boyunca bu kural hep geçerli olacak.”[149]

Çok kutsal olan suç sunusunun yasası şudur: “Suç sunusu yakmalık sununun kesildiği yerde kesilecek ve kanı sunağın her yanına dökülecek. Hayvanın bütün yağı alınacak, kuyruk yağı, bağırsak ve işkembe yağları, böbrekleri, böbrek yağları, karaciğerden böbreklere uzanan perde ayrılacak. Kâhin bunların hepsini sunak üzerinde Rabb için yakılan sunu olarak yakacak. Bu suç sunusudur. Kâhinler soyundan gelen her erkek bu sunuyu yiyebilir. Sunu kutsal bir yerde yenecek, çünkü çok kutsaldır. Suç ve günah sunuları için aynı yasa geçerlidir. Et, sunuyu sunarak günahı bağışlatan kâhinindir. Yakmalık sununun derisi de sunuyu sunan kâhinindir. Fırında, tavada ya da sacda pişirilen her tahıl sunusu onu sunan kâhinin olacak. Zeytinyağıyla yoğrulmuş ya da kuru tahıl sunuları da Hârûnoğulları'na aittir. Aralarında eşit olarak bölüşülecektir.”[150]

ESENLİK SUNUSU

Rabbe sunulacak esenlik sunusunun yasası şudur: “Eğer adam sunusunu Rabbe şükretmek için sunuyorsa, sunusunun yanısıra zeytinyağıyla yoğurulmuş mayasız pideler, üzerine zeytinyağı sürülmüş mayasız yufkalar ve iyice karıştırılmış ince undan yağla yoğurulmuş mayasız pideler de sunacak. Rabbe şükretmek için, esenlik sunusunu mayalı ekmek pideleriyle birlikte sunacak. Her sunudan birini Rabbe bağış sunusu olarak sunacak ve o sunu esenlik sunusunun kanını sunağa döken kâhinin olacak. Rabbe şükretmek için sunulan esenlik sunusunun eti, sununun sunulduğu gün yenecek, sabaha bırakılmayacak. Biri gönülden verilen bir sunu ya da dilediği adağı sunmak istiyorsa, kurbanın eti adağın sunulduğu gün yenecek, artakalırsa ertesi güne bırakılabilecek. Ancak üçüncü güne bırakılan kurban eti yakılacak. Esenlik sunusunun eti üçüncü gün yenirse adak kabul edilmeyecek, geçerli sayılmayacak. Çünkü et kirlenmiş sayılır ve her yiyen suçunun bedelini ödeyecektir. Kirli sayılan herhangi bir şeye dokunan et yenmemeli, yakılmalıdır. Öteki etlere gelince, temiz sayılan bir insan o etlerden yiyebilir. Ama biri kirli sayıldığı sürece Rabbe sunulan esenlik sunusunun etini yerse, Tanrı Halkı'nın arasından atılacak. Ayrıca kirli sayılan herhangi bir şeye, insandan kaynaklanan bir kirliliğe, kirli bir hayvana ya da kirli ve iğrenç bir şeye dokunup da Rabbe sunulan esenlik sunusunun etinden yiyen biri Tanrı Halkı'nın arasından atılacak.”[151]

YAĞ ve KAN YENMEMELİ

Rabb Mûsâ'ya şöyle dedi: “İsrâîl halkına de ki”: “İster sığır, ister koyun ya da keçi yağı olsun, hayvan yağı yemeyeceksiniz. Kendiliğinden ölen ya da yabanıl hayvanların parçaladığı bir hayvanın yağı başka şeyler için kullanılabilir, ama hiçbir zaman yenmemeli. Kim yakılan ve Rabbe sunulan hayvanlardan birinin yağını yerse, halkımın arasından atılacak. Nerede yaşarsanız yaşayın, hiçbir kuşun ya da hayvanın kanını yemeyeceksiniz. Kan yiyen herkes halkımın arasından atılacak.”[152]

KÂHİNLERİN PAYI

Rabb Mûsâ'ya şöyle dedi: “İsrâîl halkına de ki”: “Rabbe esenlik sunusu sunmak isteyen biri, esenlik sunusunun bir parçasını Rabbe sunmalı. Rabb için yakılan sunusunu kendi eliyle getirmeli. Hayvanın yağını döşüyle birlikte getirecek ve döş Rabbin huzurunda sallamalık bir sunu olarak sallanacak. Kâhin yağı sunağın üzerinde yakacak, ama döş Hârûn ile oğullarının olacak. Esenlik sunularınızın sağ budunu bağış olarak kâhine vereceksiniz. Hârûnoğulları arasında esenlik sunusunun kanını ve yağını kim sunuyorsa, sağ but onun payı olacak. İsrâîl halkının sunduğu esenlik sunularından sallamalık döşü ve bağış olarak sunulan budu aldım. İsrâîl halkının payı olarak bunları sonsuza dek Kâhin Hârûn'la oğullarına verdim.” Hârûn'la oğulları kâhin atandıkları gün Rabb için yakılan sunulardan paylarına bu düştü. Rabb onları meshettiği gün İsrâîl halkına buyruk vermişti. Adağın bu parçaları gelecek kuşaklar boyunca onların payı olacaktı. Yakmalık, tahıl, suç, günah, atanma, esenlik sunularının yasası budur.” Rabb, bu buyruğu çölde, Sina Dağı'nda İsrâîl halkından Kendisine sunu sunmalarını istediği gün Mûsâ'ya vermişti.[153]

Siz Tanrınız Rabbin çocuklarısınız. Ölülere ağıt yakmak için bedeninize yara açmayacaksınız. İki kaş arasındaki tüyleri almayacaksınız. Tanrınız Rabb için kutsal bir halksınız. Rabb öz halkı olmanız için yeryüzündeki bütün halkların arasından sizi seçti. İğrenç sayılan hiçbir şey yemeyeceksiniz. Şu hayvanların etini yiyebilirsiniz: Sığır, koyun, keçi, geyik, ceylan, karaca, yaban keçisi, gazal, ahu, dağ koyunu. Çatal ve yarık tırnaklı, geviş getiren her hayvanın etini yiyebilirsiniz. Ancak geviş getiren, çatal ve yarık tırnaklı hayvanlardan etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve, tavşan, kaya porsuğu. Bunlar geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılırlar. Domuz çatal tırnaklıdır, ama geviş getirmez. Sizin için kirli sayılır. Bu hayvanların etini yemeyecek, leşine dokunmayacaksınız. Suda yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Pullu ve yüzgeçli canlıların etini yiyebilirsiniz. Ama pulsuz ve yüzgeçsiz canlıların hiç birini yemeyeceksiniz. Bunlar sizin için kirli sayılır. Temiz sayılan bütün kuşları yiyebilirsiniz. Etini yemeyeceğiniz kuşlar şunlardır: Kartal, kuzu kartalı, kara akbaba, çaylak, doğan türleri, bütün karga türleri, baykuş, puhu, martı, atmaca türleri, kukumav, büyük baykuş, beyaz baykuş, çöl baykuşu, akbaba, karabatak, leylek, balıkçıl türleri, ibibik, yarasa. Bütün kanatlı böcekler sizin için kirli sayılır. Hiç birini yemeyeceksiniz. Ama temiz sayılan kanatlı yaratıkların tümünü yiyebilirsiniz. Kendiliğinden ölen hiçbir hayvanın etini yemeyeceksiniz. Ölü hayvanı yemesi için kentlerinizde yaşayan bir yabancıya verebilir ya da öteki yabancılara satabilirsiniz. Siz Tanrınız Rabb için kutsal bir halksınız. Oğlağı anasının sütünde haşlamayın.”[154]
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 4. March 2010, 12:46 AM   #26
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

ONDALIKLARA İLİŞKİN KURAL

Her yıl tarlalarınızda yetişen ürünlerin ondalığını bir yana ayıracaksınız. Tahılınızın, yeni şarabınızın, zeytinyağınızın ondalığını, sığırlarınızın ve davarlarınızın ilk doğanlarını, Tanrınız Rabbin adını yerleştirmek için seçeceği yerde O'nun önünde yiyeceksiniz. Bunu yapın ki, her zaman O'ndan korkmayı öğrenesiniz. Tanrınız Rabbin adını yerleştirmek için seçeceği yer uzaksa, yol Tanrınız Rabbin size verimli kıldığı ürünlerin ondalığını oraya taşıyamayacak kadar uzunsa, ondalığınızı gümüşe çevirin. Gümüşü alıp Tanrınız Rabbin seçeceği yere gidin. Gümüşü dilediğiniz şekilde kullanın: Sığır, davar, şarap, içki ya da canınızın istediği başka bir şey alın. Siz ve aileniz orada, Tanrınız Rabbin önünde yiyecek ve sevineceksiniz. Kentlerinizde yaşayan Levililer'i yüzüstü bırakmayın. Onların sizin gibi payları ve mirasları yoktur. Her üç yılın sonunda, o yılın ürününün bütün ondalığını getirip kentlerinizde toplayın. Öyle ki, sizin gibi payları ve mirasları olmayan Levililer, kentlerinizde yaşayan yabancılar, öksüzler, dul kadınlar gelsinler, yiyip doysunlar. Bunu yaparsanız, Tanrınız Rabb el attığınız her işte sizi kutsayacaktır.[155]

En‘âm/136. âyetten itibaren başlayan konunun bir bütünlük içinde daha iyi anlaşılması için, bizce âyetlerin aşağıdaki tertipte [136, 138-139, 142-145, 118, 146 şeklinde dizilmiş] olması gerekir:

Ve onlar, O'nun [Allah'ın] yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah'a bir hisse kıldılar da kendi sapık inançlarına göre, “Bu, Allah için; şu da ortaklarımız içindir” dediler. İşte ortakları için olan şey [hisse] Allah'a ulaşmaz, Allah için olan şey ortaklarına ulaşır. Verdikleri hüküm ne kötüdür! Ve onlar, yanlış inanışları sebebiyle, “Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar sırtları yasaklanmış hayvanlardır” dediler. Bir kısım hayvanları da O'na bir iftira olarak üzerlerine Allah'ın adını anmazlar. O [Allah], onları iftira ettikleri şeyler sebebiyle cezalandıracaktır. Ve onlar, “Bu hayvanların karınlarındakiler sadece erkeklerimize ait olup kadınlarımıza harâmdır. Eğer ölü olursa o zaman onlar onda ortaklardır” dediler. O [Allah], onların nitelemelerini onlara ceza olarak verecektir. Şüphesiz O, hakîm'dir alîm'dir. Ve O, hayvanlardan yük taşıyan, döşek yapılan yaratandır. Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden yiyin. Şeytânın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır. Sekiz eş: Koyundan iki, keçiden de iki. De ki: “O [Allah], iki erkeği mi harâm kıldı yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinin sarıp bürüdüğünü mü [yavruları mı]? Eğer doğrular iseniz bana ilme dayanarak haber verin.” Ve deveden iki, sığırdan da iki. De ki: O [Allah], “İki erkeği mi harâm kıldı, yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinin sarıp bürüdüğünü mü [yavruları mı]? Yoksa Allah'ın size böyle vasiyet ettiğine şâhitler mi oldunuz [O'nun yanında mıydınız]? Böyle hiçbir bilgiye dayanmadan, insanları saptırmak için, Allah'a karşı yalan uyduran kimseden daha zâlim kim olabilir? Şüphesiz Allah, o zâlimler topluluğuna kılavuz olmaz.” De ki: “Bana vahyolunanda, onları yiyen için, leş, veya akıtılmış kan, yahut domuzun eti –ki şüphesiz o [domuzun eti] ricstir [kirlidir, rahatsızlık vericidir]– yahut Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fısk olan hariç, harâm edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak kim çaresiz kalırsa, tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir).” İşte şüphesiz senin Rabbin çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Artık, eğer Allah'ın âyetlerine iman edenler iseniz, üzerine Allah'ın adı anılanlardan yiyin. Ve Biz Yahûdilere bütün tırnaklı hayvanları harâm kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşınan, ya da kemiğe karışan yağlar dışında, sığır ve koyunun da, yağlarını onlara harâm ettik. Bu, saldırganlıkları yüzünden Bizim onları cezalandırışımızdır. Ve Biz elbette doğrularız.(En‘âm/136, 138-139, 142-145, 118, 146)[156]

ZARURET HÂLİ

Harâm kılınan yiyeceklerin bildirilmesinin ardından, Sonra kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek üzere ona bir günah yoktur buyurularak bir istisnâ getirmiştir.

Zaruret hâli, herhangi bir sebeple helâl yiyecek bulamamaktan kaynaklanan açlık durumudur. Bu gibi durumlarda harâm kılınan yiyeceklerden ölmeyecek kadar yenebilir. Hayatî bir tehlike bulunup bulunmadığına kişinin kendisi karar verir. Bu hususta yanılma payı göz önünde bulundurmuş ve, Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir buyurularak bu şartlarda yapılan hatanın bağışlanacağı bildirilmiştir.
174. Şüphesiz Allah'ın kitaptan indirdiği bir şeyi gizleyen ve bunu [gizlediği şeyi] çok az bir bedelle satanlar; işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey yemezler. Ve kıyâmet günü Allah onlara konuşmaz ve kendilerini temize çıkarmaz ve onlara acı veren bir azap vardır.
175. İşte onlar, hidâyet karşılığı sapıklığı, bağışlanma karşılığı azap satın alan kimselerdir. Bunlar, ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!

176. İşte bu, şüphesiz Allah'ın Kitab'ı hakk ile indirmesi sebebi iledir. Ve şüphesiz Kitap hakkında ihtilafa düşen şu kimseler kesinlikle çok uzak bir parçalanma içindedirler.

Bu âyetlerde gerçeği [Kur’ân'ın hakk ve Muhammed'in Allah elçisi olduğunu] bildikleri hâlde saklayan Yahûdi bilginleri kınanmakta ve onlara verilecek cezalar ve sebepleri beyân edilmektedir.

Klasik kaynaklarda bu âyetlerin inişi ile ilgili şu bilgiler yer almaktadır:

İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: “Bu âyet, Yahûdilerin, Ka‘b b. el-Eşref, Ka‘b. b. el-Esed, Mâlik b. Sayf, Huyey b. Ahtab ve Ebû Yâsir b. Ahtab gibi ileri gelenleri hakkında nâzil olmuştur. Bunlar kendilerine tâbi olan Yahûdilerden birtakım hediyeler alırlardı. Hz. Muhammed (s.a), peygamber olarak gönderilince, bu tür menfaatlerinin sona ereceğinden endişelenerek, Hz. Muhammed ve o'nun şeriatı hakkında Tevrât'ta bulunan haberleri gizlediler. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.”[157]

Bunlar hakkında başka beyânlar da bulunmaktadır:

Şüphesiz indirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz, kitapta insanlara apaçık gösterdikten sonra gizleyen kimseler; işte onlar; onlara Allah ve lânet ediciler lânet eder. Ancak tevbe eden ve düzeltenler ve (açık delilleri ve hidâyeti) açıkça ortaya koyanlar başkadır. İşte onlar; Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ve Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim. (Bakara/159-160)

Şu inkâr edip de inkârcı olarak ölen kimseler; işte onlar; Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti onlaradır. Onlar onda [lânette] temelli kalıcıdırlar. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmayacaktır da. (Bakara/161-162)

Âyetteki, ve bunu [gizlediği şeyi] çok az bir bedelle satanlar ifadesiyle, bu gerçeği ucuza sattıkları değil, kaybettiklerinin yanında kazançlarının çok az olduğu kasdedilmiştir. Çünkü bu akılsızlar, üç-beş kuruş kazanmak, üç-beş gün rahat hayat sürmek karşılığında ebedî hayatlarını mahvetmektedirler.

Bunun üzerine o zulmeden kimseler, sözü, kendilerine söylenildiğinden başka bir şekle değiştirdiler. Biz de yapmış oldukları fâsıklıkları karşılığında o zâlimlerin üstüne gökten bir azap indirdik. (Bakara/59)

Yahûdileşmişlerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden/öz anlamlarından değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygambere karşı), “İşittik ve karşı geldik/sıkıca sarıldık”, “dinle, dinlemez olası”, “râ‘inâ” derler. Eğer onlar “İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha sağlam/doğru olacaktı; fakat küfürleri [gerçeği kabul etmemeleri] sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar. (Nisâ/46)

Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerine katılık koyduk. Onlar kelimeyi/sözcüğü yerlerinden/öz anlamlarından değiştirirler. Öğütlendiklerinin önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hâinlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever. (Mâide/13)

Ey iman etmiş kişiler! Kesinlikle, hahamlardan, rahiblerden bir çoğu insanların mallarını hakksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar. Ve kesinlikle altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar; hemen olara acıklı bir azabı müjdele! (Tevbe/34)
Âyetteki, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey yemezler. Ve kıyâmet günü Allah onlara konuşmaz ve kendilerini temize çıkarmaz ve onlara acı veren bir azap vardır ifadesi, onların cezasının boyutuna işaret etmektedir. “Allah'ın onlara konuşmaması, onları dışlamasını ve lânetlemesini ifade eder. Zira kızılan kimseyle konuşmama kararı alınır.

Bu cezalandırma tarzı Mü’minûn sûresi'nde de zikredilmiştir:

Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zâlimleriz.” O [Allah] dedi ki: “Sinin oraya! Bana konuşmayın da.” (Mü’minûn/106-108)

Bu âyet her ne kadar Yahûdi âlimlerine hitap ediyor görünse de, hakkı gizleyen müslümanları da kapsar.

177. Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz birr değildir. Ama birr [iyi olan kimseler], Allah'a, Âhiret Günü'ne/Son Gün'e, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], ona [Allah'a/mala/vermeye] sevgisi olmasına rağmen veren ve salâtı ikâme eden, zekâtı veren kimselerdir. Ve de sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getiren, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreden kimselerdir. İşte onlar, sadık olanlardır. Ve işte onlar, takvâlı olanların ta kendileridir.

Bu âyet, İslâm dininde şekilciliğin olmadığını göstermektedir. Bizce bu âyet, yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir âyetinden hareketle yüzünü fiziksel olarak Mescid-i Harâm'a çeviren, böylece amacın hasıl olduğunu, dünya ve âhiret problemlerini hallettiklerini sananlar hakkında inmiştir.

Bu âyetteki ikinci işaret de, doğuya-batıya [tüm yönlere] yönelmenin, yani tüm dünyanın bir kişinin olmasının da “birr” olmadığıdır.

Artık onların söylediklerine sabret, hoşnutluğa erebilmen için güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabbinin hamdi ile tesbih et. Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki ucunda da tesbih et! Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız şeylere [mal, mülk, evlât ve saltanata] sakın gözlerini dikme [rağbetle bakma]. Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir. (Tâ-Hâ/130-131)

Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere [mal ve servete] heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında üzülme de... Sen kanatlarını mü’minler için indir. Ve, “Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcının ta kendisiyim” de. (Hicr/88-89)

Klasik kaynaklarda bu âyetin inişi ile ilgili şu bilgiler verilir:

Yüce Allah'ın, Yüzlerinizi.... birr değildir buyruğunda kimlerin kasdedildiği hususunda farklı görüşler vardır. Katâde der ki: “Bize anlatıldığına göre adamın biri Peygamber'e (s.a), “birr”in mahiyetini sordu. Bunun üzerine de Yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu.” Yine Katâde der ki: “Kişi farzlar emrolunmadan önce Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve Rasûlü olduğuna şâhitlik ettiği ve sonra da bu hâliyle öldüğü takdirde, cennet onun için hakk olurdu. İşte Yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu.”

er-Rabî ve Katâde der ki: Burada hitap Yahûdiler ile Hristiyanlaradır. Çünkü bunlar, Allah'a yönelmek ve yüzlerini döndürmek hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Yahûdiler Beytü'l-Makdis'e doğru, Hristiyanlar ise güneşin doğduğu tarafa yönelirler. Buna karşılık kıblenin değiştirilmesi hususunda ileri geri konuşup her bir kesim kendisinin yöneldiği tarafın üstün olduğunu ileri sürünce onlara, “Hayır, birr sizin üzerinde bulunduğunuz bu durum değildir, fakat birr Allah'a iman edeninkidir” denildi.[158]

Bu âyet-i kerîmenin inişiyle ilgili şu açıklamalar da vardır: Peygamber (s.a) Medîne'ye hicret edip farz namazlar emrolunup kıble Ka‘be'ye döndürülüp bütün hadler tayin ve tesbit edildikten sonra Yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi ve şöyle buyurdu: “Birr'in bütünü sadece sizin namaz kılıp da başka bir şey yapmamanızdan ibaret değildir. Fakat birr (yani, iyilik sahibi kimse), Allah'a ibâdet eden... kimsenin yaptığıdır.” Bu açıklama İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk, Atâ, Süfyân ve ez-Zeccâc'a aittir.[159]

Âyetin ikinci cümlesi, mübteda ve haberden oluşan bir isim cümlesidir. Âyetteki البِرّ[el-birr] sözcüğünün mastar, haberinin de من[men/kimse] lafzı olması, dilbilgisi kurallarına uygun olduğundan, ayrıca البرّ[el-birrü] kelimesi البارّ[el-bârrü] şeklindeki de okunduğundan veya mastar ile fâilin de kasdedilmesinden hareketle البِرّ [el-birrü] sözcüğünün, البارّ[elbârrü/iyi olan kimse] anlamında kullanıldığı düşüncesiyle ibareyi, “Ama birr [iyi olan kimse]…” diye çevirdik.

Âyetteki diğer bir mesele de, على حبّه[‘alâ hubbihi] ifadesindeki zamirin merciidir. Bu zamir hem “Allah” lafzına, hem “vermek” fiiline, hem de “mal” kelimesine râci olabilir. O nedenle de mealde her üçünü de, ona [Allah'a/mala/vermeye] sevgisi olmasına rağmen şeklinde gösterdik. Bunun bir benzeri de İnsan/8'de gelecektir.

Burada İslâm'da şekilciliğin olmadığı beyân edilmekte; “Nereye dönerseniz dönün hiçbir şey değişmez. Allah'a kulluk yönle sınırlandırılamaz. Önemli olan işleri yerine getirmektir” mesajı verilmektedir.

Bakara/115'te de şöyle buyurulmuştu:

Ve doğu, batı yalnızca Allah'ındır. Öyleyse her nereye yönelirseniz artık orası Allah'ın yüzüdür. Şüphesiz Allah, Vasi’dir, O, en iyi bilendir. (Bakara/115)

BİRR

Birr, Kur’ân'da “takvâ”nın; berr de “muttaki”nin anlamdaşıdır. Abese sûresi'nde bu sözcükle ilgili bilgi verilmişti.[160]

178. Ey iman etmiş kişiler! Ölümlü olaylarda kısas [âdil karşılık] size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, onun [ölenin] kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uymalı, ona güzellikle ödemelidir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim sınırları aşarsa artık acı veren azap unun içindir.

179. Ey kavrama yetenekleri olanlar! Takvâlı davranırsınız diye bu kısasta sizin için hayat vardır.

Bu âyette toplumsal ilkelerden kısas [âdil karşılık] ilkesi gündeme getirilmiştir.

* Ölümlü olaylarda kısas [âdil karşılık] yapılmalıdır.

* Kısas, hüre hür, köleye köle, kadına kadın olarak uygulanmalıdır.

* Katil, onun [ölenin] kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uymalı, ona güzellikle ödemelidir.

* Bu, Allah tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir.

* Bu ilkelere uymayanlar Allah tarafından cezalandırılacaktır.

* Takvâlı davranılması için bu kısasta hayat vardır. Akıllı kimseler bunu uygularlar.

Önce âyetin nüzûl sebebine göz atalım:

Buhârî, Nesâî ve Dârekutnî İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: “İsrâîloğulları arasında kısas vardı, fakat diyet yoktu. Allah bu ümmete, Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı. Hür kimse hür ile, köle köle ile, dişi dişi iledir. Her kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa (affetmek, kasden öldürmekte diyeti kabul etmesi demektir); artık örfe uymak ve ona güzellikle ödemek gerekir (ma‘rûfa uyar ve güzellikle ödemeyi yerine getirir). Bu Rabbinizden (sizden öncekilere farz olarak yazdıklarına göre) bir hafifletme ve bir rahmettir. Kim bundan sonra haddi aşarsa (yani, diyeti kabul ettikten sonra katili öldürürse), onun için pek acıklı bir azap vardır.” Lafız Buhârî'ye aittir.

eş-Şa‘bî de Yüce Allah'ın, Hür kimse hür ile, köle köle ile, dişi dişi iledir buyruğu hakkında dedi ki: Bu âyet-i kerîme birbiriyle çarpışan iki Arap kabilesi hakkında nâzil oldu. Onlardan biri, “Kölemize karşılık filan oğlu filanı, câriyemize karşılık da filan kızı filanı öldüreceğiz” demişti. Buna benzer bir rivâyet Katâde'den de gelmiştir.[161]

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü, Hz. Peygamber'in (s.a) peygamber olarak gönderilmesinden önce mevcud olan hükümleri silmektir. Bu böyledir, çünkü Yahûdiler sadece öldürmeyi, Hristiyanlar da sadece diyet alıp affetmeyi bu kısas hususunda gerekli görüyorlardı. Araplar ise bazan kısâsen öldürmeyi, bazan da diyeti gerekli görürlerdi. Fakat bunlar, her iki hüküm hususunda da açıkça haddi aşıyorlardı. Öldürme hususunda haddi aşıyorlardı. Çünkü birinin kabilesi diğerinden daha şerefli olan iki kişi arasında öldürme meydana geldiğinde, şerefli olanlar, “Bizden köle olana karşı, onlardan hür olan birisini; kadınımıza karşı onların erkeğini, erkeğimize karşı da onların iki erkeğini öldürürüz” diyorlardı ve kendilerinden yaralananlara karşılık, karşı tarafa fazlası ile yara açarak kısas yapıyorlardı. Onlar çoğu kez, bu kadarla da kalmıyordu. Rivâyet edildiğine göre birisi, eşraftan sayılan birisini öldürdüğü zaman, katilin akrabaları maktulün babasının yanında toplanıyor ve “Ne istersin?” diyorlardı. O da, “Üç şeyden birini?” diyordu. Onlar da “Üç şey nedir?” diye soruyorlardı. O, “Ya çocuğumu diriltirsiniz, veya göğün yıldızlarıyla evimi doldurursunuz, veyahut da bana, öldürmem için bütün kavminizi verirsiniz. Sonra ben bir diyet kabul edeceğimi sanmıyorum” derdi.[162]

القصاص[QISÂS]

Qısâs kelimesi, “kesmek” veya “iz takip” etmek anlamlarında kullanılan قصَ [qassa] sözcüğünün türevlerinden olup “ölüme ölüm, yaralamaya yaralama” anlamındadır.[163]

Katil sanki öldürmekte belli bir yol izlemiş de, bu hususta onun izi takip edilip izlediği yoldan gidilerek kendisine ulaşılmıştır. Kısas, katilin, cinâyeti nasıl ve ne ile işlediyse aynı şekilde öldürülmesini değil, sadece öldürmesine karşılık öldürülmesini ifade eder.

Daha evvel mü’minlere cinâyet hususunda şu talimatlar verilmişti:

Ve hakk ile olmadıkça, Allah'ın harâm kıldığı nefsi öldürmeyin. Ve kim zulüm edilerek öldürülürse, Biz onun velîsine bir güç [yetki] vermişizdir. O da öldürmede aşırı gitmesin. Şüphesiz o [öldürülen/velî] yardım olunmuştur. (İsrâ/33)

Ve işte o kişiler [Rahmân'ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah'ın harâm kıldığı canı öldürmezler. –Ancak hakk ile öldürürler.– Zina da etmezler. –Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler müstesnâ. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tevbe eder ve sâlihi işlerse, kesinlikle o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.– (Furkân/68)

De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri harâm kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, imlak haşyetiyle [fakirlik endişesiyle/fakirleştiriliriz korkusuyla] çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi ve onları Biz rızıklandırıyoruz. Ve kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmayın. Hakksız yere Allah'ın harâm kıldığı nefsi öldürmeyin. İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O'nun size vasiyet ettikleridir. (En‘âm/151)

Konumuz olan âyette, cinâyet işleyenlerin âdil bir şekilde cezalandırılması öngörülmektedir. Yalnız burada katili öldürürken dikkate alınması gereken kriterler vardır: hüre karşılık hür; kadına karşılık kadın; köleye karşılık köle…

Bu âyet-i kerîme, kişinin kendi türünden birini öldürmesinin hükmünü (yani, hürün hürü, kölenin köleyi, dişinin dişiyi öldürmesinin hükmünü) bildirmekte; başka kombinasyonlarda ise cezalandırmayı kamuya/örfe bırakmaktadır.

Mâide sûresi'nde yer aldığına göre, İsrâîloğulları'na da kısas emredilmiştir:

İçinde hidâyet ve nûr bulunan Tevrât'ı, şüphesiz Biz indirdik. Teslim olmuş kişiler olan peygamberler onunla Yahûdilere hükmederler, rabbaniler [kendilerini Allah'a adamış kişiler] ve ahbar [âlimler] da, Allah'ın kitabından kendilerinden korumaları istenilen ve kendilerinin de üzerine tanıklık ettikleri şeylerle hükmederler. İnsanlara saygı duyup ürpermeyin Bana saygı duyup ürperin. Benim âyetlerimi de az bir paraya satmayın. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. Ve Biz onda [Tevrât'ta] onlara, zata zat, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş yazdık. Yaralara kısas vardır. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendisi için keffâret olur. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir. Ve Biz onların [o peygamberlerin] izleri üzerine, yanlarındaki Tevrât'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu Îsâ'nın gelmesini sağladık. Ve o'na Tevrât'tan kendinden öncekileri doğrulamak, muttakilere yol gösterme ve öğüt olmak üzere içinde yol gösterme olan İncîl'i verdik. İncîl ehli de Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Kim, Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, artık işte onlar fâsıkların ta kendileridir. Sana da Kitap'tan [Tevrât'ın bir bölümünden] kendisinden öncekilerini doğrulayan ve onları kollayıp koruyan olarak hakk ile Kitab'ı [Kur’ânı] indirdik. Öyleyse onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen hakktan saparak onların arzu ve heveslerine uyma. Ve Biz, sizden hepiniz için bir şeriat ve yol kıldık. Ve eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi belâlandırmak [denemek] için (böyle yapmadı). Öyleyse iyiliklere yarışın. Hepinizin dönüşü yalnızca Allah'adır. Sonra O, kendisi hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. Sen yine aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların hevalarına uyma. Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni fitnelendirmelerinden [vazgeçirmelerinden] sakın. Artık sırt çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak istiyor. Ve şüphesiz insanlardan pek çoğu kesinlikle fâsık kimselerdir. (Mâide/44-49)

Bu pasajdaki hükümler, Medîne'de devlet reisi Rasûlullah, tebanın bir kısmı da Yahûdi olduğundan, Yahûdilere uygulanmak üzere indirilmiştir. O nedenle de Rasûlullah'a, Sen yine aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların hevalarına uyma talimatı verilmiştir. Kitab-ı Mukaddes'in; Çıkış, 21:23-25, Levililer, 24:19-21, Tesniye, 19:19-21, I. Samuel, 15:33. bölümlerinde de yer alan bu konu, Mâide sûresi'nde detaylı olarak işlenecektir.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 4. March 2010, 12:47 AM   #27
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

KISAS HAYATTIR

Âyette, bu kısasta sizin için hayat vardır buyurularak Kur’ân'da öngörülen kısasta hayat olduğu ifade buyurulmuştur. Bu, sanatsal bir ifadedir: Öldürmede hayat… Üzerinde çok düşünülmesi gereken bir vecize…

Allah'ın öngördüğü kısas [âdil karşılık] nedeniyle, birini öldürmek isteyen kimse, kısas korkusuyla bu işten vazgeçer; böylece her ikisi de hayatta kalır. Kısasın uygulanması hâlinde de, olay kan davasına dönüşmeden kapanır; böylece taraflardan bir çok insanın muhtemel ölümü engellenir.

Kısas, insanlık için bir nimettir. Kısasın uygulanmaması, sadece maktule değil insanlığa karşı da bir suçtur. Hatta cinâyeti teşvik ve insan hayatına değer vermemek; binlerce cinâyete kapı aralamaktır.

180. Sizden birinize ölüm hazır olduğu vakit, eğer bir hayır [mal] bıraktıysa, muttakiler üzerine bir hakk olarak, babası-anası ve en yakın akrabası için, ma‘rûf ile vasiyet etmek yazıldı [farz kılındı].

181. Artık her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir.

182. Artık her kim vasiyet edenin, bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden korkar da onların arasını düzeltirse, ona hiç bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

Bağımsız bir necm olan bu âyetlerde, الوصيّة [vasiyyet] ilkesi öngörülmekte; ölmeden önce Müslümanların vasiyette bulunarak mirasta adaletsizliği engellemeleri istenmekte; vasiyetin usûlü de Mâide sûresi'nde açıklanmaktadır:

Ey iman etmiş kişiler! İçinizden birine ölüm hazır olduğu zaman, vasiyet sırasında aranızdaki şâhitlik, kendi içinizden adalet sahibi iki kişidir. Yahut yeryüzünde yolculuğa çıkmış iseniz, sonra da ölümün musibeti size gelip çatmışsa, sizden olmayan iki kişidir. Eğer şüpheye düşerseniz, salâttan sonra onları alıkorsunuz. Sonra da onları, “Akraba bile olsa, yemini bir çıkar karşılığı satmayacağız, Allah'ın şâhitliğini gizlemeyeceğiz. Aksi hâlde günahkârlardan oluruz” diye Allah'a yemin ettirirsiniz. Sonra da eğer o ikisinin [şahitlerin] bir günah işledikleri anlaşılırsa ölene daha yakın olan hakk sahiplerinden diğer iki kişi onların yerine geçerler de, “Bizim şâhitliğimiz, o ikisinin [önceki iki kişinin] şâhitliğinden daha doğrudur ve biz kimsenin hakkına tecavüz etmedik. Aksi hâlde biz zâlimlerden olurduk” diye Allah'a yemin ederler. İşte bu [böyle bir yemin], şâhitliklerini usûlüne göre yapmaları, yahut yeminlerinden sonra yeminlerinin kabul edilmemesinden korkmaları için en yakın [iyi] yoldur. Allah'a takvâlı davranın ve kulak verin. Ve Allah, fâsıklar topluluğuna kılavuzluk etmez. (Mâide/106-108)

Nisâ/11-12'de miras taksimiyle ilgili âyetlerde vasiyete değinilir ve taksimatın vasiyetin tatbikinden sonra yapılması istenir. Miras taksimatı ile ilgili detaylı bilgi Nisâ sûresi'nde verilecektir.

Vasiyet, ölmek üzere olan bir kimsenin, bir tür bağışıdır. Kişi bununla, miras taksiminden kaynaklanan dengesizliği giderir. Çünkü akrabaların bazıları, mirastan pay alamaz, bazıları da hakk ettiğinden az veya çok alır.

Âyetlerde, ölümü yaklaşıp da geriye mal bırakacak olan her müslümana, anne babaya ve akrabalara vasiyette bulunması ve hiç kimseye hakksızlık etmemesi emrediliyor. Ayrıca vasiyet edenin sözlerini saptıran, değiştiren ve gizleyen kimselere de sert uyarılar yapılıyor ve Müslümanlardan, vasiyetle ilgili olan kimselerin arasının düzeltilmesi, kasıtlı olarak hakksızlık eden vasiyet sahibine engel olunması, vasiyetin düzeltilmesi isteniyor.

183-184. Ey iman etmiş kimseler! Oruç tutmak, takvâ sahibi olasınız diye, sizden evvelkilere, ‘sayılı’ günlerde, o nedenle sizden her kim hasta olursa veyahut yolculuk üzere olursa diğer günlerden sayısıncadır. Oruca takati zail olmuş olanlar/gücü yetenler üzerine ise bir yoksulun yiyeceği fidye vardır [borçtur]. Kim de gönüllü hayır [iyilik] yaparsa bu kendisi için çok hayırlıdır [yararlıdır]. Ve eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için hayırlıdır [yararlıdır]’ şeklinde yazıldığı [farz kılındığı] gibi, size de yazıldı [farz kılındı].

Bu âyetlerde, oruç görevinin, geçmiş toplumlara farz kılındığı gibi, takvâ sahibi olmaları için Müslümanlara da farz kılındığı bildirilmektedir.

İlk kez Meryem sûresi'nde geçen ve Meryem'in savmından/orucundan bahseden الصّوم [savm/oruç] hakkında şu açıklamayı yapmıştık:
الصّوم [savm] kelimesi, “yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve cinsel ilişkiyi bırakmak” demektir. Sözcük ilk olarak, “atın yemeden-içmeden ayakta durması, kişinin hareketsizce dikilmesi, rüzgârın esmemesi, güneşin tam tepeye dikilmesi” anlamlarında kullanılmıştır. İbn Arabi bu sözcüğün aslının, “insan görüntüsünde çirkin manzaralı, meyvelerine “şeytânların başı” denilen, yapraksız ağaç” demek olduğunu söyler.[164]

Lisânu'l-Arab'ın ifadesinden de anlaşıldığı üzere savm sözcüğü, “konuşmamayı” da kapsamaktadır. Bakara/183-187'de Müslümanlar için farz kılınan savm, yememeyi, içmemeyi, cinsel ilişkide bulunmamayı ve konuşmamayı gerektirir. Fakat birçok lügat ve ilmihalde, savm'ın sadece “yeme, içme ve cinsel ilişkiyi bırakma” olduğu yazılmıştır, ki bunu, yalnızca sözcüğünün anlamını bozan bir hata olarak değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü bize göre bu, dine karşı büyük bir iftiradır. Eğer “terk-i kelam” savm'ın kapsamından çıkarılsaydı, bunun Kur’ân'da yer alması (yani, bizzat Allah tarafından çıkarılması) gerekirdi. Nitekim, Sizden kim o aya [Ramazân ayına] tanık olursa o ayı oruçlu geçirsin (Bakara/185) talimatıyla getirilen yeme, içme ve cinsel ilişki yasaklarına, Orucun gecesi refes [kötü söz, cima] size helâl kılındı (Bakara/187) buyruğu ile refese [kötü söze, cimaya] istisnâ getirilmiş, böylece oruç tutma geceleri kapsam dışı bırakılmıştır. Dinde belirleme işte böyle olur.

“Helâl kılındı” ifadesi, daha evvel harâmlaştırılmış bir şey için kullanılır. Eşyada aslolan ibaha olduğundan, eskiden helâl olan bir şey için “helâl kılındı” denmez. Ayrıca Meryem/24-26'da, Sonra ona aşağısından/aşağısındaki kişi seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin alt tarafında bir su arkı akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar düşsün. Sonra ye, iç, gözün aydın olsun. Sonra eğer beşerden birini görürsen, ‘Ben Rahmân'a bir oruç adadım, onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ de buyurulduğuna göre, “terk-i kelam”, orucun aslî unsurudur.

Kur’ân'da, “terk-i kelam”ın savm'ın kapsamından çıkarıldığına dair herhangi bir işaret olmadığına göre, oruç esnasında konuşmanın da terk edilmesi gerekir. Kişiyi takvâ sahibi yapacak olan orucun, kimseyi takvâ sahibi yapmayıp aksine savurgan ve riyakâr yapmasının arkasındaki sebep, orucun İslâm'daki gerçek anlamından farklı uygulanması olsa gerek.[165]

Teknik yapısı itibariyle 184. âyetin bağımsız bir cümle değil, 183. âyetin bir parçası; tümleci olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda 184. âyet, 183. âyete iki şekilde bağlanabilir:

A) 184. âyet, 183. âyetteki, size yazıldı fiiline bağlanabilir. Buna göre anlam, “Ey iman etmiş kimseler! Oruç tutmak, takvâ sahibi olasınız diye, sizden evvelkilere yazıldığı gibi size de sayılı günlerde, o nedenle sizden her kim hasta olursa veyahut yolculuk üzere olursa diğer günlerden sayısıncadır. Oruca takati zail olmuş olanlar/gücü yetenler üzerine ise bir yoksulun yiyeceği fidye vardır [borçtur]. Kim de gönüllü hayır [iyilik] yaparsa bu kendisi için çok hayırlıdır [yararlıdır]. Ve eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için hayırlıdır [yararlıdır] şeklinde yazıldı [farz kılındı]” şeklinde olur.

Bu durumda, ya mü’minlere Ramazânın haricinde başka “sayılı günlerde” orucun faz kılındığı, ya da 185. âyetin 183-184. âyetlerin açılımı olduğu kabul edilecektir. Bu ise, 185. âyetteki mesaj dikkate alındığında tercihe şayan olmaz.

B) 184. âyet, 183. âyetteki, sizden evvelkilere yazıldı filine bağlanabilir. Buna göre de anlam yukarıda verdiğimiz gibi olur.

Birinci şık, 185. âyetin tekrarı olacağından ve 185. âyetteki “kolaylaştırma” ilkesine aykırı düşeceğinden ikinci şık tercihe şayan gözükmektedir. Buna göre Allah, geçmiş toplumlara da farz kıldığı orucun hükümlerini açıklamaktadır, ki bunlar şöyle sıralanabilir:

* Oruç sayılı günlerde tutulacaktır.

* Hasta olan, yolda bulunan diğer günlerde kaza edecektir.

* Oruca takatı olmayanlar/orucu tutabilenler bir yoksulun yiyeceği bedeli fidye olarak vereceklerdir. Yoksul sayısını veya yiyecek miktarını gönüllü olarak artırırlarsa kendileri için daha yararlı olacaktır.

Oruç tutma gücünü yitirenler, “ihtiyarlar, çocuklarına zarar geleceğinden korkan gebe ve emzikli kadınlar, iyileşmesi mümkün olmayan hastalar”dır.

الفدية[fidye], “karşılık” demek olup bu da, bir şeye mukabil olan bir bedelden ibarettir.

184. ÂYETTEKİ يطيقون[YUTÎQÛNE] FİİLİ

İbn Abbâs, ط[tı] harfini şeddesiz, و [vav] harfini şeddeli olarak, يطوّقون [yutavviqûnehu/zorlukla bu oruca güç yetirenler] şeklinde okumuştur.[166] Bu kıraate göre veya sözcüğün if‘âl babından olup bu babın hemzesinin de “izale” için olmasından hareketle ibare, “oruca güç yetirmiş [tutabilmiş] olanlar üzerine de bir yoksulun yiyeceği fidye vardır [borçtur]” şeklinde de anlaşılmıştır ki bu durumda, kişi hem oruç tutmak hem de fidye vermek durumundadır.

Bizce bu âyet geçmiş ümmetlere ait oruç hükümlerini bildirdiğinden müslümanları ilgilendirmez. Müslümanlar, 185. âyette gösterilen kolaylık nedeniyle bu hükümlerden muaf tutulmuştur.

Bu durumda, 184. âyetteki sayılı günler ifadesi, geçmiş ümmetlere farz kılınan orucun zamanını ifade etmekte olup Müslümanlara farz kılınan orucun zamanı [Ramazân ayı] ile ilgisi yoktur.

Sayılı günler'in, hangi günler ve kaç gün olduğuna dair Kur’ân'da herhangi bir ifade yer almamaktadır. Herhangi bir değeri olmamakla birlikte bu husustaki görüşleri naklediyoruz:

Yüce Allah Hz. Mûsâ ile Hz. Îsâ'nın kavimlerine Ramazân ayı orucunu farz olarak yazdı, onlar ise bunu değiştirdiler. Bilginleri onlara 10 gün daha ilave ettiler. Daha sonra bilginlerinden birisi hastalandığında, Allah kendisine şifa verdiği takdirde oruçlarına 10 gün ilave etmeyi adadı ve bu adağını yerine getirdi. Bunun sonucunda Hristiyanların oruçları 50 günü buldu. Ancak sıcakta bu kadar süre oruç tutmak onlara ağır gelince bu orucu yazdan bahara aktardılar.

eş-Şa‘bî der ki: “Bütün yıl boyunca oruç tutsam şekk günü mutlaka orucumu açarım. Çünkü Hristiyanlara bize olduğu gibi Ramazân ayında oruç tutmak farz kılınmıştır. Onlar bunu güneş senesindeki mevsime havale ettiler, değiştirdiler. Çünkü artık oruç oldukça sıcak günlere tesadüf ediyordu. O bakımdan 30 gün sayarak (diğer mevsimde) tutmaya başladılar. Ardından bir başka nesil geldi. Bunlar da kendileri için işi sağlam tutmak istediler. 30 günden önce 1 gün sonrasında da 1 gün oruç tuttular. Arkalarından gelenler kendilerinden önce gelenlerin yolunu izlemeye devam etti, nihâyet oruçlarının sayısı 50 günü buldu.”[167]

1) Allah Teâlâ Ramazân orucunu Yahûdi ve Hristiyanlara da farz kılmıştır. Yahûdiler bu ayda oruç tutmayı terketmişler, senenin tek bir gününde oruç tutmuşlar ve bu günün Firavun'un denizde boğulduğu gün olduğunu söylemişler.

2) Oruç sayılı günlerdir ifadesi ile ilgili olarak şöyle demişlerdir: “Önceleri oruç, her ayın üç gününde tutulmak üzere farz kılınmıştı. Ehl-i Kitab'a da bu şekilde farz kılınmıştı. Önceleri Peygamberimiz ve mü’minler, bu uygulamayı gönüllü olarak yerine getiriyorlardı. Sonra farz kılındı. Ardından da Ramazân orucunun farz kılınışı ile birlikte neshedildi.”[168]

ORUCUN AMACI, TAKVÂ'YA ULAŞMAKTIR: TAKVÂ

Yapılan takvâ tanımları, kelime ve ifadeleri değişiklik gösterse de aynı anlam ekseninde olup aralarında bir çelişki yoktur. Meselâ, “Allah'ın emrettiklerini yapmak, yasaklarından kaçmak” diye tarif edenler olduğu gibi, “Yapılması günah olanı yapmaktan, terk edilmesi günah olanı terk etmemekten çekinmektir” ya da “Allah'ın cezalandırmasından korkarak O'nun verdiği bir nûr ile O'na itaat etmektir” veya “Allah'ın dışındakileri Allah'a tercih etmemektir” şeklinde tanımlanmıştır. Biz de şu tanımı yapabiliriz:

Takvâ, “insanın kendisini Allah'ın koruması altına koyarak âhirette kendisine zarar ve acı verecek şeylerden sakınması, ya da günahlardan uzak durması ve iyiliklere sarılması”dır.

Ancak konu ile ilgili diğer Kur’ân âyetleri de göz önüne alınarak daha geniş bir tarif de yapılabilir:

Takvâ; “iman etmek, şirkten uzak durmak, Allah'ı unutmamak, Allah ve elçilerine boyun eğmek, inkârcılarla mücadele etmek, bollukta ve darlıkta sahip olunan mallardan bağışta bulunmak, namaz kılmak, zekât vermek, verilmiş sözlerde durmak, sıkıntılara sabretmek, açgözlü olmamak, ana-babaya iyi davranmak, hiçbir zaman kendini temize çıkarmaya çalışmamak, tevbe etmek, yanlışlarda ısrar etmemek, yaptıklarının affını dilemek, öfkeye sahip olmamak, başkalarını bağışlamak, adaletli olmak ve adaleti ayakta tutmaya gayret etmek”tir.

Bütün bu tariflere dayanarak takvâ'nın, kısaca “iman ve onun yansıması” olduğunu söylemek de mümkündür.

Bu noktada takvâ ile ibâdet arasındaki bağlantının belirtilmesinde yarar görüyoruz. Bizce, “ilâhî emir ve yasakları yerine getirmek” demek olan ibâdet, “zarar verecek davranışlardan sakınmak” demek olan takvâ değil, ama kişiyi takvâya ileten davranışlardır.

Takvâ sözcüğünün anlamında, “korku” unsuru bulunmasına rağmen, takvâ'nın sadece “korku” olarak anlaşılması doğru değildir. Fakat ne yazık ki, birçok meal ve tefsir, takvâ ve ittikâ sözcüklerini sadece “korkmak” anlamıyla açıklamıştır. Takvâ ve ittikâ sözcüklerinin ifade ettiği korunma ve sakınmanın, havf, mehâfet, rehbet gibi sözcüklerle ifade edilen “basit korku” ile aynı anlama gelmediği şu âyetten de anlaşılmaktadır:

Şüphesiz, biz asık sûratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız [انا نخاف من ربنا/innâ nehâfü min rabbinâ]. Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur [فوقاهم/fe veqâhum]. Onlara aydınlık ve sevinç rastlar. (İnsan/10-11)

Takvâ, içerdiği “korku” unsuruyla birlikte, “kişinin korktuğu şeylerden kendini koruması” şeklinde tanımlanabilir. Ancak bu önemli kavramın basitçe, “Allah korkusu” olarak anlaşılması son derece yanlıştır.

BİZDEN EVVELKİLERE FARZ KILINAN ORUÇ

GERÇEK ORUÇ

Avaz avaz bağırın, çekinmeyin, sesinizi boru sesi gibi yükseltin; halkıma başkaldırılarını, Ya‘kûb soyuna günahlarını bildirin. Bana her gün danışıyor, yollarımı öğrenmekten zevk duyuyorlarmış! Doğru davranan, Tanrısı'nın buyruğundan ayrılmayan bir ulusmuş gibi... Benden âdil yargılar diliyor, Bana yaklaşmaktan zevk alıyorlarmış. Diyorlar ki: “Oruç tuttuğumuzu neden görmüyor, benliğimizi yendiğimizi neden farketmiyorsun?” Bakın, oruç tuttuğunuz gün keyfinize bakıyor, işçilerinizi eziyorsunuz. Orucunuz kavgayla, çekişmeyle, şiddetli yumruklaşmayla bitiyor. Bugünkü gibi oruç tutmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız. İstediğim oruç bu mu sanıyorsunuz? İnsanın benliğini yenmesi gereken gün böyle mi olmalı? Kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine mi oturmalı? Siz buna mı oruç, Rabbi hoşnut eden gün diyorsunuz? Benim istediğim oruç, hakksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları özgür kılmak, tutsakları salıvermek, her türlü boyunduruğu kırmak değil mi? Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi? Barınaksız yoksulları evinize alır, çıplak gördüğünüzü giydirir, yakınlarınızdan yardımınızı esirgemezseniz, ışığınız tan gibi ağaracak, çabucak şifa bulacaksınız. Doğruluğunuz önünüzden gidecek, Rabbin yüceliği artçınız olacak. O zaman yardım çağrılarınıza Rabb yanıt verecek, feryat ettiğinizde, “İşte buradayım” diyecek, eğer boyunduruğa, kaba işaretler yapmaya, kötücül konuşmalara son verirseniz, açlar uğruna kendinizi feda eder, yoksulların gereksinimini karşılarsanız, ışığınız karanlıkta parlayacak, karanlığınız öğlen gibi ışıyacak. Rabb her zaman size yol gösterecek, kurak topraklarda sizi doyurup güçlendirecek. İyi sulanmış bahçe gibi, tükenmez su kaynağı gibi olacaksınız. Halkınız eski yıkıntıları onaracak, geçmiş kuşakların temelleri üzerine yeni yapılar dikeceksiniz. “Duvardaki gedikleri onaran, sokakları oturulacak hâle getiren” denecek sizlere. Kutsal günümde dilediğinizi yapmaz, Şabat Günü'nü çiğnemezseniz, Şabat Günü'ne “Zevkli”, Rabbin kutsal gününe “Onurlu” derseniz, kendi yolunuzdan gitmez, keyfinize bakmayıp boş konulara dalmaz, o günü yüceltirseniz, Rabbden zevk alırsınız. O zaman sizi yeryüzünün yüksek yerlerine çıkarır, atanız Ya‘kûb'un mirasıyla doyururum. Çünkü bu sözler Rabbin ağzından çıktı.[169]

Oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi surat asmayın. Onlar oruç tuttuklarını insanlara belli etmek için kendilerine perişan bir görünüm verirler. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Siz oruç tuttuğunuz zaman, başınıza yağ sürüp yüzünüzü yıkayın. Öyle ki, insanlara değil, gizlide olan Babanıza oruçlu görünesiniz. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir.[170]

Bu arada Yahyâ'nın öğrencileri gelip Îsâ'ya, “Biz ve Ferisiler oruç tutuyoruz da, senin öğrencilerin niçin tutmuyor?” diye sordular. Îsâ şöyle karşılık verdi: “Güvey hâlâ aralarındayken, davetliler yas tutar mı hiç? Ama güveyin aralarından alınacağı günler gelecek, onlar işte o zaman oruç tutacaklar. Hiç kimse eski bir giysiyi çekmemiş bir kumaş parçasıyla yamamaz. Çünkü konulan yama, giysiden kopar ve yırtık daha kötü duruma gelir. Hiç kimse yeni şarabı eski tulumlara doldurmaz. Yoksa tulumlar patlar; hem şarap dökülür, hem de tulumlar mahvolur. Yeni şarap yeni tulumlara doldurulur, böylece her ikisi de korunmuş olur.”[171]

Kendi doğruluklarına güvenip başkalarına tepeden bakan bazı kişilere Îsâ şu benzetmeyi anlattı: “Biri Ferisi, öbürü vergi görevlisi iki kişi dua etmek üzere tapınağa çıkmış. Ferisi ayakta dikilip kendi kendine şöyle dua etmiş: ‘Tanrım, diğer insanlar gibi soyguncu, hakk yiyici ve zina edici olmadığım için, hatta şu vergi görevlisi gibi olmadığım için sana şükrederim. Haftada iki gün oruç tutuyor, bütün kazancımın ondalığını veriyorum.’ Vergi görevlisi ise uzakta durmuş, gözlerini göğe doğru kaldırmak bile istemiyor, ancak göğsünü döverek, ‘Tanrım, ben günahkâra merhamet et’ diyormuş. Size şunu söyleyeyim, Ferisi'den çok, bu adam aklanmış olarak evine dönmüş. Çünkü kendini yücelten herkes alçaltılacak, kendini alçaltan ise yüceltilecektir.”[172]

185. Ramazân ayı ki, Kur’ân, bir kılavuz olarak ve furkândan, yol göstermeden açık açık açıklamalar olarak kendisinde indirilmiştir. Bu nedenle sizden her kim bu aya şâhit olursa hemen onda oruç tutsun. Kim de hasta veya yolculukta ise diğer günlerden sayısıncadır. Allah, size kolaylık diler, size zorluk dilemez. (Bu kolaylık, takvâlı davranmanız) ve sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyüklemeniz ve şükretmeniz içindir.

183. âyette orucun, geçmiş toplumlara farz kılındığı gibi bize de faz kılındığı bildirilmiş, fakat zamanı ve hükümleri hakkında bilgi verilmemişti. Bu âyette ise orucun zamanı ve oruçla ilgili hükümler beyân edilmiştir. Bu âyete göre;

* Oruç Ramazân ayında tutulmalıdır.

* Ramazân ayında hastalık veya yolculuk nedeniyle tutulamayan oruçlar Ramazân'dan sonra tutulmalıdır.

Görüldüğü üzere, Müslümanlara emredilen oruçta, geçmiş toplumlardaki gibi fidye yoktur. Âyetteki, Allah, size kolaylık diler, size zorluk dilemez ifadesinden anlaşılacağına göre bu, Allah'ın Müslümanlara bir lütfudur. Ramazânda tutulamayan orucun kaza edilmesinin emredilmesi de Müslümanların yararınadır. Âyetlerde orucun bozulmasına ve bunun neticesine dair herhangi bir açıklama yoktur. Bu konu hakkında oruç pasajının sonunda açıklama yapılmıştır.

RAMAZÂN SÖZCÜĞÜ ve RAMAZÂN AYI

رمضان [ramazân] sözcüğünün kökü, ر م ض'dır [r-m-z'dır]. Muteber lugatlarda bu sözcüklerle ilgili şu bilgiler verilir:

رمَض[ramaz] ve رمضا[ramzâ], “şiddetli sıcak”tır. Ramaz, güneşin sıcaklığının şiddetinden taşların sıcaklaşması” demektir.

İbn Sikit, bu sözcüğün, “okun ucunu incelsin diye iki taş arasında dövmek” anlamına gelen رمض'dan [ramd'dan] geldiğini, ucu inceltilmiş oka رامض[râmid] denildiğini söylemiştir.[173]

Denildiğine göre Araplar ayların isimlerini eski dilden değiştirdiklerinde o ayların denk geldikleri zamana göre adlandırdılar. Bu ay da sıcağın ileri derecede olduğu günlere denk geldi. O bakımdan ona bu isim verildi.[174]

Her dilde, ilk defa karşılaşılan şeyi ifade etmek için bir sözcük vaz‘ edilir. Vaz‘ edilen sözcük ile sözcüğün ifade ettiği şey arasında her zaman doğru ilgi olmayabilir. Türetilen sözcük halk arasında yaygınlaştığında, kimse o sözcük ile o sözcüğün ifade ettiği şey arasındaki ilginin doğru veya yanlış olduğuna bakmaz ve herkes o sözcüğü kullanır.

Meselâ, Kristof Kolomb Hindistan'a ulaştığını sanarak karşısına çıkan adalara “Batı Hind Adaları” ismini vermiştir. Bu ismin coğrafî gerçeklere uymadığı bugün herkesçe bilinmesine rağmen isim düzeltilmeden kullanılmaya devam edilmektedir. Bağırsakta sadece bir tane olduğu zannedilerek “tek şerit” anlamındaki taenia solium diye adlandırılan parazit de böyledir. Sonraları bu parazitin bağırsakta birden çok olduğu öğrenilmesine rağmen ismi değiştirilmemiştir. Ya da, eskiden rahimdeki bir illetten kaynaklandığı zannedilerek “rahim” anlamına gelen hysteria sözcüğü ile tanımlanmış olan bir sinir hastalığı, artık kaynağının rahim olmadığının bilinmesine rağmen hâlâ bu isimle anılmaktadır.

Bu durum Arapça için de aynen geçerlidir. Meselâ, bir kimsenin, “cinn” denilen görünmez doğa-üstü güçlerin etkisi altına girdiği zannıyla vaz‘ edilmiş olan mecnûn [cinlenmiş] sözcüğü, bugün akıl hastalıklarının cinnlerle alâkası olmadığının bilinmesine rağmen hâlâ akıl hastaları için kullanılmaktadır. Veya, güneş sistemindeki hareketlerin ve yörüngelerin bilinmediği dönemlerde, “güneşin ufkun üzerine çıkması” anlamına gelen tulûu'ş-şems [güneşin doğması] ve “güneşin ufukta kaybolması” anlamına gelen grubu'ş-şems [güneşin batması] sözcükleri, artık bu olayların dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklandığının öğrenilmesine rağmen, hâlâ aynen kullanılmaktadır.

Demek ki, sözcük ile sözcüğün ifade ettiği şey arasındaki ilginin yanlışlığı her dilde söz konusudur. Bu tip sözcüklerin kullanımı yaygınlaştıktan sonra, sözcüklerin bina edildikleri temelin hatalı veya yanlış olduğunu bilen bilim adamları bile sözcükleri aynı şekilde kullanmaya devam etmişlerdir.

Bu açıklamalarla söylemek istediğimiz şudur: Diğer diller gibi Arapça'da da, sözcükler ile bunların ifade ettiği şeyler arasındaki ilginin yanlış olduğu bilindiği hâlde kullanılan sözcükler vardır. Bu tip sözcükler Kur’ân'da o dönemde yaygın olan anlamları ile kullanılmıştır. Çünkü Arap diliyle inmiş olan Kur’ân, insanların kolayca anlaması ve öğüt alması için indirilmiştir. Bundan dolayı, insanların Kur’ân'ı anlamaları için sözcüklerin yaygın anlamlarıyla kullanılması kaçınılmazdır. Nitekim Câhiliye dönemi Araplarının inançlarına göre “cinnler ülkesinin ismi” olan ve “harikulâde şeyler” için kullanılanابقر [ebqar] sözcüğü, “Ebgar” diye bir ülke olmamasına rağmen, Kur’ân'da, وابقرىّ حسان [ve ebqariyyin hisân/ve Ebgarlı halılar/harikulâde, nefis, şahane halılar] (Rahmân/76) şeklinde kullanılmıştır.

Ramazân sözcüğü de bu kapsamdadır. İlk vaz‘ edildiğinde, senenin en sıcak günleri olması nedeniyle bu isim verilmiştir. Ramazân, senenin serin veya soğuk günlerine de denk gelmesine rağmen bu isim değiştirilmemiş, ilk vaz‘ındaki gibi kalmıştır.

Sözcüğün bu anlamları ekseninde, “çöl kumlarında yalın ayak yürürken ayakların yanması, sıcağın şiddetinden çadırlardan kente dönülmesi, aşırı susuzluktan insanın hararetinin atması, güz döneminde yağan yağmur vs. gibi bir çok versiyonu oluşmuştur.

“Ramazân” sözcüğünün, Allah'ın isimlerinden biri olduğu bile ileri sürülmüştür:

Mücâhid şöyle dermiş: “Bana “Ramazân”ın Allah'ın isimlerinden bir isim olduğuna dair haber ulaşmıştır.”

Bu konuda rivâyet edilen, “Ramazân Yüce Allah'ın isimlerinden bir isimdir” ifadesi delil gösterilir ise de bu sahih değildir. Çünkü bu Ebû Ma‘şer Necih'in rivâyet ettiği hadistendir ki bu da zayıftır.[175]

İbn Sikkit ise, Câhiliye Araplarının Şevval, ayında harâm ayların girişinden önce savaşmak amacıyla Ramazân ayında silâhlarını incelterek savaş hazırlığı yapmalarından olsa gerektir” demiştir.

Bazıları, senenin bu ayına Ramazân adının verilmesinin nedenini, günahları sâlih amellerle yakması şeklinde açıklamıştır. Bir başkası da, “Ramazân ayında kalpler âhiret hakkında düşünüp öğüt alma hararetinden dolayı tıpkı kum ve taşların güneş ışığından ısınıp yanmaları gibi yandıklarından dolayı bu adı almıştır” demiştir. Ama bunlara itibar edilemez, zira bu isim, senenin 9. ayına İslâm'ın gelişinden sonra verilmiş değildir.

Ayın dünyanın etrafında dönüşüne göre tanımlanan Kamerî takvimde, 1) Muharrem, 2) Safer, 3) Rebîü'l-Evvel, 4) Rebîü'l-Âhir, 5) Cemâziye'l-Evvel, 6) Cemâziye'l-Âhir, 7) Receb, 8) Şâban, 9) Ramazân, 10) Şevval, 11) Zilkâde, 12) Zilhicce olmak üzere 12 ay bulunur. Kamerî takvimde bir ay, yaklaşık 29.5 gün, bir yıl ise 354 gündür. Bu durumda Kamerî takvimde ayların 6'sı 29 gün, 6'sı da 30 gün kabul edilir.

Kamerî aylardan olması hasebiyle Ramazân'ın güneş takvimine göre herhangi bir ayda sabitlenmesi söz konusu olmaz. Zira Allah birçok görevi Kamerî takvime bağlamıştır.

O, güneşi bir aydınlık, ay'ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye aya menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için âyetleri detaylandırır. (Yûnus/5)

Sana hilâllerden [yeni aylardan] soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hacc için, zaman ölçüleridir.” Evlerinize arka taraflarından girmeniz “birr” değildir. Ama “birr”, takvâlı davranmaktır. Öyleyse, evlerinize kapılarından girin. Ve başarıya erenlerden [kurtulanlardan] olmanız için Allah'a takvâlı davranın. (Bakara/189)

Bu âyetlerden ve konumuz olan Bakara/185. âyetten, özellikle hacc ve oruç görevlerin Kamerî takvime göre yapılması gerektiği anlaşılıyor. Bunun hikmetlerine gelince; dünya güney ve kuzey yarım küre olarak ayrılmakta, yarım kürenin birinde kış iken diğerinde yaz hüküm sürmektedir. Örneğin, kuzey yarım kürede Ocak ayı soğuk iken, güney yarım kürede en sıcak aydır. Ayrıca sabır ve takvâ sahibi olacak kimseler için her zaman diliminde ve her türlü atmosferde eğitim alıp deneyim kazanmaları çok yararlıdır. Ayrıca, Kamerî yıl, güneş yılından 10 gün eksik olduğundan, ömürde birkaç Ramazân fazla idrak edilir, hacc birkaç yıl fazla yapılır ve zekât birkaç yıl fazla verilir.

KUR’ÂN, RAMAZÂN AYINDA İNDİRİLMİŞTİR

Âyetten açıkça anlaşıldığına göre Kur’ân, Ramazân ayında indirilmiştir. Kadr ve Duhân sûrelerinde de Kur’ân'ın Kadr gecesinde ve mübarek bir gecede indirildiği belirtilmişti:

Muhakkak ki Biz onu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesi nedir, sana ne idrak ettirdi [bildirdi/öğretti]? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler [haberciler], içlerindeki rûh ile Rabb'lerinin izniyle iner/hulûl eder dururlar; her bir işten. Bir esenliktir o şafak sökene kadar/aydınlığa kavuşuncaya kadar. (Kadr/1-5)

Ha [8], Mim [40]. Apaçık/açıklayan Kitab'a yemin olsun ki, şüphesiz Biz, Kendi katımızdan bir iş olarak, onu, hikmetle dolu/sağlam her işin/oluşun kendisinde ayırdedildiği, mübarek [bolluklu] bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz uyarıcılarız. Şüphesiz Biz, Rabbinden; göklerin, yeryüzünün ve ikisi arasındakilerin Rabbinden –eğer kesin inanan kimseler iseniz– bir rahmet olarak elçi gönderenleriz. Şüphesiz O, en iyi duyanın, en iyi görenin ta kendisidir. (Duhân/1-7)

Buradan anlaşıldığına göre Kadr gecesi ve mübarek gece, Ramazân ayının bir gecesidir. Fakat kaçıncı gecesi olduğu bildirilmemiştir. Bu konuda önceki açıklamalarımıza bakılabilir.[176]

Âyetteki, Kur’ân, bir kılavuz olarak ve furkândan, yol göstermeden açık açık açıklamalar olarak ifadesiyle, Ramazân ayı değil, Kur’ân önplana çıkarılmıştır; zira Ramazân ayı değerini Kur’ân'dan almaktadır. İnananlar, oruç tutarken bir taraftan da Kur’ân'ı öğrenirlerse, oruç hâlinin de etkisiyle daha fazla tefekkür imkânı bulurlar. O nedenle mü’minlerin, bu ayda Kur’ân'ı anlayarak çok çok okumaları gerekir. Çünkü, manasını anlamadan Kur’ân okumak, huşû ve hudûsuz teravih kılmak, Kur’ân'sız Ramazân kutlamaları yapmak, lüks otel ve restoranlarda iftar ziyafetleri vermek, Ramazânı heder etmektir.

Açıkladığımız âyetle ilgili olarak, mealci ve tefsirciler tarafından görmezden gelinen teknik bir özelliğe dikkat çekmek istiyoruz: Ve sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyüklemeniz ve şükretmeniz içindir şeklinde çevirdiğimiz 185. âyetin son cümlesi, و[ve] bağlacı ile başlamakta ve ikinci gerekçe zikredilmektedir.

Anlaşıldığı kadarıyla burada hazf vardır. Yani, birinci gerekçe zikredilmeyip و [vav/ve] bağlacıyla bunun varlığına işaret edilmiş ve kelam ikinci gerekçe ile devam etmiştir. Aynı uygulama, En‘âm/105; Ahkâf/19; Yûsuf/21, 52 ve Bakara/259'da da bulunmaktadır.

Pasajdan anlaşıldığına göre âyetteki hazf şöyle takdir edilebilir: “(Bu kolaylık, takvâlı davranmanız) ve sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyüklemeniz ve şükretmeniz içindir.”

Âyetin son cümlesinde, orucun sayının kaza edilerek tamamlanması istenmektedir.

ORUCUN İNSANI TAKVÂYA ULAŞTIRMASI

Kur’ân'ın öngördüğü oruç, sabrı ve tefekkürü celbeder. Zira tefekkürün en büyük engeli, tokluk ve konuşmaktır. İnsan tok iken ve konuşurken düşünemez. Sabır ve tefekkür, dinin iyi anlaşılmasını ve yaşanmasını temin eder. Oruç sayesinde gelişen sabır ve kararlılık, hayatın her alanında başarı getirir.

Oruç, oruç tutan varlıklı insanların, yoksullar ile halleşmesini, açlığı ve açları çok daha iyi anlamasını sağlar. Böylece, Allah'ın lütfu olan servetinde yoksulun hakkı olduğunu idrak ederek malından ihtiyaç sahiplerine vermek sûretiyle Allah'a karşı borcunu öder. Ayrıca bu, toplumsal patlamaya da engel olur.

Büyük dertlere sebebiyet veren aşırılıklar ve taşkınlıklar, çoğu kez mideye bağlı isteklerden ve cinsel arzulardan kaynaklanır. İşte sabır, bilinç ve tefekkür kaynağı olan oruç tüm bu olumsuzlukları firenler.

Oruç, dıştan görülmemesi nedeniyle riya karışmayan, samimiyetle yapılan bir görev olduğundan etkisi diğer görevlerden daha fazladır.

Oruç tutan toplumlarda merhamet, şefkat muhabbet ve muavenet hisleri gelişip yerleşir, bunun neticesi olarak da toplum huzurlu, müreffeh, mutlu ve güvenli olur.

Ancak böyle olan oruç insanı muttaki yapar ve cennete girmeye vesile olur.

İşte bunlar sebebiyle oruç; yemin, cinâyet, hacc, zıhar kusurlarında kefaret olarak öngörülmüştür.

Orucun sağlık açısından faydası bizi ilgilendirmiyor. Zira oruca bu açıdan bakmak, orucu oruç olmaktan çıkarıp, diyet ve perhiz hâline getirir.

187. Oruç tutma gecesinde kadınlarınıza refes [çirkin söz, cinsel ilişki], size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir giysidir siz de onlar için bir giysisiniz. Allah, sizin kendinize hâinlik ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara [kadınlarınıza] yaklaşın ve Allah'ın sizler için yazdığı şeylerden arayın. Ve fecrden beyaz iplik siyah iplikten sizin için açığa çıkıncaya kadar yiyin, için. Ve geceye kadar orucu tamamlayın. Ve siz mescidlerde “âkif” [programlı ibâdet hâlinde] iken onlara yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, Artık onlara [Allah'ın sınırlarına] yaklaşmayın. Allah, takvâlı olsunlar diye âyetlerini insanlara işte böyle açıkça ortaya koyar.

Bu âyet, 185. âyetteki, Bu nedenle sizden her kim bu aya şâhit olursa hemen onda oruç tutsun ifadesinin tefsiri ve tavzihi olduğundan, 185. âyetin arkasına konulmuştur.

Bu nedenle sizden her kim bu aya şâhit olursa hemen onda oruç tutsun buyruğunun zâhirinden, gecesi ve gündüzüyle Ramazân ayının tamamında yemeden, içmeden, konuşmadan ve cinsel ilişkide bulunmadan oruç tutulması gerektiği gibi bir sonuç çıkmaktadır. İşte bu âyetle, durumun böyle olmadığı; Ramazân ayı gecelerinin –mescidlerdeki âkiflere cima hariç– oruç kapsamı dışında tutulduğu beyân edilmekte, ayrıca orucun başlangıç ve bitiş zamanları beyân edilmektedir.

الرّفث [REFES]

Refes, “kötü söz, sözün aşırısı, cinsel ilişkide kadınlara söylenen söz” demektir.[177]

Sözün kötüsünün helâl kılınması, iyisinin evleviyetle helâl olduğunu gösterir. Ayrıca “refes”, cima esnasında kullanılan sin-kaflı sözleri ihtiva ettiğinden cimanın da helâl olduğu anlaşılır.

Bir de âyetteki kadınlarınıza ifadesinden, refes'in aile bünyesindekiler için helâl, aile dışındakiler için helâl olmadığı anlaşılmaktadır. Refes sözcüğü, bu sûrenin 197. âyetinde hacc için de kullanılmaktadır.

Klasik kaynaklarda bu âyet ile ilgili şu açıklamalar mevcuttur:

Ebû Dâvûd'un İbn Ebî Leyla'dan rivâyetine göre İbn Ebî Leyla şöyle demiş: Arkadaşlarımız bize anlatarak dedi ki: Kişi orucunu açıp yemek yemeden önce uyuduğunda sabahı edinceye kadar yemek yiyemezdi. Bir seferinde Hz. Ömer (eve) geldi ve hanımının yanına gelmesini istedi. Hanımı da, “Daha önce uyudum” dedi. Hz. Ömer ise onun mazeret uydurduğunu sandı ve hanımına yaklaştı. Ensârdan bir adam (evine) vardı, yemek getirilmesini istedi ona, “Sana bir şeyler ısıtıncaya kadar bekleyiver” dediler o da uyudu. Sabahı ettiklerinde bu âyet-i kerîme indi ki onda, Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı buyruğu vardır.

Buhârî'nin rivâyetine göre ise el-Berâ şöyle demiş: Muhammed'in d (s.a) ashâbından herhangi bir adam oruçlu olup da iftar hazır olduğunda iftardan önce eğer uyumuş ise o gece ve ertesi gün akşama kadar oruç açmazdı. Ensârdan olan Kays b. Sırma oruçlu idi. (Bir rivâyette, “Gündüzün hurma bahçelerinde çalışırdı ve oruçlu idi.”) iftar vakti gelince hanımının yanına varıp; “Sende yiyecek bir şey var mı?” diye sorunca hanım, “Hayır” dedi, “fakat senin için yiyecek bir şey isteyeyim.” Gün boyunca çalışan birisi idi. Uyku bastırdı. Hanımı gelip onun uyumakta olduğunu görünce, “Yazık sana” dedi. Ertesi gün, gün ortasında baygın düştü. Bu durumdan Peygamber'e (s.a) söz edildi bunun üzerine, Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı âyeti indi. Bundan dolayı da pek çok sevindiler. Yine (bu âyette), Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tarafınızdan ayırdedilinceye kadar yiyin için buyruğu da nâzil oldu.

Yine Buhârî'de el-Bera'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ramazân ayı orucu nâzil olduğunda Ramazânda hanımlarına yaklaşarak kendilerine hâinlik edenler vardı. Bunun üzerine Yüce Allah, Allah nefislerinize karşı hâinlik etmekte olduğunuzu bildiğinden tevbenizi kabul ve günahlarınızı affetti buyruğunu indirdi.

Burada sözü geçen “hâinlik etmek”ten kasıt, Ramazân gecelerinde hanımlara yaklaşmak sûretiyle kendilerine hâinlik etmeleridir. Allah'a isyan eden bir kimse eğer kendisinin cezalandırılmasını gerektiren bir iş yaptıysa kendi kendisine hâinlik etmiş olur.

el-Kutebî der ki: “Hâinliğin asıl anlamı, kendisine emanet edilen bir şeyi yerine getirmemektir.”

Taberî'nin naklettiğine göre Hz. Ömer, sohbet ettikten sonra Peygamber'in (s.a) yanından bir gece evine döner. Hanımının uyumuş olduğunu görür. Hanımına yaklaşmak isteyince hanımı ona, “Ben uyumuş bulunuyorum” deyince, o hanımına, “Hayır uyumamışsın” dedi ve hanımına yaklaştı. –Ka‘b b. Mâlik de aynı duruma düştü.– Ertesi günü Peygamber'in (s.a) yanına gidip; “Allah'a ve sana özür beyan ediyorum” dedi, “nefsim bana (emre karşı gelmeyi) süslü gösterdi ve bunun sonucunda hanımıma yaklaştım. Benim için bu hususta bir ruhsat [bir çıkar yol] bulabiliyor musun?” Hz. Peygamber bana, “Bunu yapmak sana yakışmazdı yâ Ömer” dedi. Hz. Ömer evine ulaşınca ona haberci gönderip Kur’ân-ı Kerîm'deki bir âyet ile mazur görüldüğünü ona bildirdi.

Bir diğer rivâyete göre Hz. Ömer uyumuş, daha sonra hanımına yaklaşmış, Peygamber'in (s.a) yanına gelip durumu bildirince şu âyet-i kerîme nâzil olmuş: Allah nefislerinize karşı hâinlik etmekte olduğunuzu bildiğinden tevbenizi kabul ve sizi affetti. Artık onlara yaklaşın...[178]

Bu harâmlığın bizim şeriatımızda da mevcud olduğunu, fakat daha sonra neshedildiğini söyleyenler bu âyetin sebeb-i nüzûlü konusunda şunu zikretmişlerdir: İslâm'ın ilk yıllarında oruçlu iken, insan uyumadığı veya yatsı namazını kılmadığı müddetçe yemesi, içmesi ve cinsî münâsebette bulunması helâl idi. İnsan uyuduğu ve yatsı namazını kıldığı zaman, ertesi günün akşamına kadar yeme, içme ve cinsi münasebette bulunma harâm oluyordu. Ensârdan bir adam yatsı vakti, oruçtan dolayı iyice yorulmuş olarak evine geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) ona, yorgunluk ve halsizliğinin sebebini sorunca, o da, “Yâ Rasûlallah! Bütün gün akşama kadar hurmalıkta çalıştım. Yemek yemek için akşamleyin evime geldiğimde, ailem yemeği getirmekte gecikti. Bu arada ben de uyumuşum. Derken beni uyandırdılar; böylece de bana, yemek-içmek harâm oldu” dedi. Bunu müteakiben Hz. Ömer de ayağa kalkarak, “Ey Allah'ın Rasûlü! Ben de sana buna benzer bir mazeret beyan edeceğim. Yatsı namazını kıldıktan sonra, eve geldim ve zevcemle cinsî münasebette bulundum” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Ey Ömer! Bu sana yakışmadı” dedi. Daha sonra, pek çok kimse de ayağa kalkarak, bu türden yaptıkları şeyleri itiraf ettiler. İşte bunun üzerine, Oruç gecelerinde kadınlarınıza refes helâl kılındı âyeti nâzil oldu.[179]

Ebû Ca‘fer ibn Cerîr et-Taberî der ki; Bana Müsennâ, Mûsâ ibn Cübeyr'den nakletti ki, o Abdullah ibn Ka‘b ibn Mâlik'in babasının şöyle dediğini duymuş: Ramazân ayında oruç tuttukları zaman, geceleyin yatınca; ertesi gün iftara değin insanlara yemek, içmek ve kadın yasaklanmıştı. Bir gece Ömer ibn el-Hattâb Hz. Peygamber'in yanından geç vakitte dönmüştü. Eşinin uyumuş olduğunu görmüş ve ona yaklaşmak istemişti. Kadın, “Ben uyudum” deyince, “Uyumadın” diyerek ona yaklaşmıştı. Kâ‘b ibn Mâlik de böyle yapmıştı. Ertesi sabah Hattâb oğlu Ömer Hz. Peygamber'e gelip durumu haber verdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Sizin nefislerinize hiyânet edeceğinizi Allah bildi de tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın hakkınızda yazdığını isteyin âyetini inzâl buyurdu. Mücâhid, Atâ, İkrime, Süddî ve Katâde ile diğerlerinden de bu âyetin nüzûl sebebi konusunda, Ömer ibn el-Hattâb'ın ve onun gibilerin davranışlarıyla, Sırma ibn Kays'ın davranışı nakledilir. Onlar sayesinde Allah'ın bir rahmeti ve ruhsatı olarak rıfk ile bütün gece boyu, yemek, içmek ve cinsî münâsebet mübâh oldu.[180]

Bu nakillerde âyetin, bireysel bir durum nedeniyle indiği iddia edilmektedir. Oysa nakledilen olay, âyette konu edilen hükümlerin kapsamına girmemektedir. İşin aslı şu ki: Bu âyet, 185. âyetin tefsiri ve tavzihidir.

Bu âyette evli çiftler, Onlar, sizin için bir giysidir siz de onlar için bir giysisiniz ifadesiyle, birbirinin elbisesi olarak nitelenmiştir. Eşlerin birbirlerinin elbisesi olmakla nitelenmeleri; bedensel, ruhsal ve toplumsal hususlarda birbirlerini sarmaları nedeniyledir.

Âyetteki, Allah, sizin kendinize hâinlik ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı ifadesinden anlaşılan o ki, bu tavzihin gerekçesi, insanın altından kalkamayacağı bir işe: gecesi ve gündüzüyle bir ay boyunca yiyip içmeden, konuşmadan ve cinsel ilişkiye girmeden yaşamaya teşebbüs etmesi durumunda kendisine hâinlik edeceğidir.

Allah'ın engin merhametiyle üzerimizden ağır bir yükü kaldırmasının örneğini Müzzemmil sûresi'nde de görmüştük:

Hiç kuşkun olmasın, Rabbin senin gecenin üçte-ikisinden daha azını, yarısını, üçte-birini ayakta geçirmekte olduğunu biliyor. Seninle beraber olanlardan bir grup da öyle. Allah, geceyi de gündüzü de ölçüye bağlar. Sizin onu kuşatamayacağınızı bildi de size tevbe nasip etti. O hâlde Kur’ân'dan kolay geleni okuyun! Sizden hastalar olacağını bildi. Bir kısmının yeryüzünde dolaşıp Allah'ın fazlından bir şeyler isteyeceklerini, diğer bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bildi. O hâlde ondan kolay geleni okuyun! Salâtı ikâme edin! Zekâtı verin! Güzel bir ödünçle Allah'a ödünç verin! Öz benlikleriniz için önden gönderdiğiniz iyiliğin, Allah katında hayrını daha çok, ödülünü daha büyük olarak bulacaksınız. Allah'tan af dileyin! Hiç kuşkusuz Allah çok affedici, çok esirgeyicidir. (Müzzemmil/20)

Âyetteki, Artık onlara [kadınlarınıza] yaklaşın ve Allah'ın sizler için yazdığı şeylerden arayın. Ve fecrden beyaz iplik siyah iplikten sizin için açığa çıkıncaya kadar yiyin, için. Ve geceye kadar orucu tamamlayın ifadesiyle de, orucun başlangıç ve bitiş zamanları bildirilmektedir. Buna göre oruç, fecrin aydınlığından gecenin başlangıcına (ki gece, gün batımı ile başlar) kadar tutulacak; gün batımından fecrin aydınlığına kadar da yenilecek, içilecek, konuşulacak ve meşru çerçevede cinsel ilişkide bulunulabilecektir.

Ancak âyetteki, Ve siz mescidlerde ‘âkif [programlı ibâdet hâlinde] iken onlara yaklaşmayın ifadesi, mescidlerde âkif olanların, Ramazan ayı gecelerinde de cinsel ilişkide bulunamayacaklarını ifade etmektedir.

Âyetteki, Ve fecrden beyaz iplik siyah iplikten sizin için açığa çıkıncaya kadar ifadesinden, orucun başlangıç vaktinin güneşin doğumu olmayıp, tan yerinin ağarması olduğu anlaşılmaktadır.

‘ÂKİF, İTİKAF

عاكف [‘âkif] sözcüğünün kökü olan ع ك ف [‘a-k-f], “bir şey üzerine sürekli odaklanmak, kendini ona adamak ve ondan yüz çevirmemek” demektir.[181] Anlaşılıyor ki kelime, “gâyet bilinçli olarak bir şeye odaklanmak, taparcasına bağlanmak” anlamındadır. Nitekim birçok yerde [A‘râf/138; Tâ-Hâ/91, 97; Enbiyâ/52; Şu‘arâ/71] “tapma” boyutuyla geçmektedir. Bakara125, Hacc/25 ve Fetih/25'te ise “ısrarla bir şeye yönelme” anlamındadır.

Âyetteki, Ve siz mescidlerde ‘âkif [programlı ibâdet hâlinde] iken ifadesi, “mescidlerde tevhidi öğrenme ve öğretme, dinî konularda ikna olma ve ikna etme amacıyla planlı ve programlı bir çalışmaya yönelme; bir nevi kampa girme” olarak anlaşılabilir.

Bu işin adı “itikaf” olarak yerleşmiştir. Ve fıkıh kitaplarında “belli bir zamanda belli şartlara riâyet ederek özel bir yerde özel bir itaate devam etmek” şeklinde tarif edilmiştir. Bu ifadeleri “Ramazân, oruç ve Kur’ân” konu edilen bir pasajda gördüğümüze göre bu ibâdeti, insanın kendini bir mağaraya hapsetmesi olarak değil, “Ramazân ayında, mescidlerde (bu günkü camiler mescid sayılmazlar) Kur’ân'a odaklanarak Allah'ın mesajını iyi ve doğru anlamaya çalışmak olarak özetleyebiliriz.

KEFFÂRAT-İ SAVM [ORUÇ BOZMANIN CEZASI]

“Örtmek” anlamındaki küfr kökünden türetilmiş olan keffâret sözcüğü, “günahı örten şey” demektir. Keffâret, sadece yaptığımız hataların bir cezası olmayıp aynı zamanda ibâdet ve insanın aklını başına getiren bir uyarıcı ameldir.

DİNİMİZDEKİ KEFFÂRETLER

1) Zıhar keffâreti (Mücâdele/2-4).

2) Öldürme keffâreti (Nisâ/92).

3) Yemin keffâreti (Mâide/89).

4) Haccda avlanma keffâreti (Mâide/95).

5) İhramlı iken tıraş olmanın keffâreti (Bakara/196).
ORUÇ BOZMANIN KEFFÂRETİ MESELESİ
Kur’ân orucun bizden evvelki ümmetlere farz kılındığı gibi bize de farz kılındığını bildirmektedir. Orucun ne zaman ve nasıl tutulacağı, kimlerin tutmamasına izin verildiği, tutamayanların ne yapması lazım geldiği, eski ümmetlerce deforme edilen orucun orijinal şekli, Bakara/183-187. âyetlerde genişçe açıklanmıştır. Ama Kur’ân'da orucu kasten bozan kişinin ne yapması gerektiğine hiç değinilmemiştir.

Orucu bozanı veya tutmayanı Allah dilerse affeder, dilerse cezalandırır. Kur’ân, üçüncü şahısları ve kamuyu ilgilendirmeyip sadece kul ile Allah arasında olan ibâdetlerin bozulması ya da yapılmaması ile ilgili herhangi bir ceza koymamıştır. Çünkü ibâdet, Allah rızası için, gönülden, samimiyetle/ihlasla yapılır, dayatma, ceza ve zorlama ile olmaz.

Kur’ân'da kasıtlı oruç bozana herhangi bir keffâret öngörülmemesine rağmen âlimler, kasıtlı oruç bozmaya ya da mazeretsiz oruç tutmamaya, “altmış günü ceza bir günü kaza olmak üzere toplam altmış bir gün keffâret icat etmişlerdir. Bunu da şu ve benzeri rivâyetlere dayandırmışlardır:

Ebû Hureyre şöyle demiştir: Bizler Peygamber'in yanına oturmuş bulunduğumuz sırada o'na bir kimse geldi de dedi ki:

-- Yâ Rasûlallah! Helak oldum!

Rasûlullah ona sordu:

-- Sana ne oldu ki?

O kimse şöyle cevap verdi:

-- Oruçlu olduğum hâlde kadınımın üzerine düştüm (yani, cinsî münasebet yaptım).

Rasûlullah sordu:

-- Hürriyete kavuşturabileceğin bir köle bulabilir misin?

O zat cevap verdi:

-- Hayır, bulamam.

Rasûlullah tekrar sordu:

-- Öyleyse iki ay zincirleme oruç tutmaya gücün yeter mi?

O zat cevap verdi:

-- Hayır, buna güç yetiremem.

Rasûlullah yeniden sordu:

-- Altmış yoksulu doyurmak yolunu bulabilir misin?

O zat cevap verdi:

-- Hayır.

Ebû Hureyre dedi ki: Peygamber bir süre bekledi. Bizler bu bekleyiş üzere iken Peygamber'e içinde hurma dolu bir arak getirildi. (Arak, miktel/ölçek demektir.) Peygamber buyurdu:

-- O, mes’ele soran kimse nerededir?

O zat karşılık verdi:

-- Benim (buradayım diye ayağa kalktı).

Peygamber şöyle dedi:

-- Bu hurmayı al da yoksullara sadaka et!

O adam de şöyle karşılık verdi:

-- Allah'a yemin ederim ki, Medîne'nin iki kara taşlığı arasında benim ev halkımdan daha fakir bir ev halkı yoktur.

Bu sözü üzerine Peygamber, köpek dişileri meydana çıkıncaya kadar güldü. Sonra da o zata şöyle dedi:

-- Haydi bu hurmayı al da âilene yedir![182]

Doğru olduğu farz edilse bile bu rivâyeti, keffârete yönelik bir hükümden ziyâde, köpek dişleri görülünceye kadar güldüğüne göre Peygamberimizin latifesi olarak değerlendirmek gerekir. Aksi hâlde bundan, oruç bozana ödül olarak bir sepet hurma verileceği hükmü çıkar. Ayrıca, cinsel ilişki iki cins arasında olacağı için, kadına yönelik bir hükmün de bulunması gerektiği hâlde, rivâyette kadının durumuna ait bir hüküm yoktur. Bazı fakihler bu konuda rivâyet dikkate almayıp, oruç bozmayı, zıhara kıyas etmişlerse de, kıyasın şartları bu konuda oluşmuş değildir. Sonuç olarak: Kur’ân'da, “keffâretu's-savm” [kasıtlı oruç bozanın 61 gün oruç tutması] yoktur. Bu, daha sonra icat edilmiş bir bidattır.

186. Ve kullarım, sana Benden sordukları zaman; biliniz ki şüphesiz Ben çok yakınımdır. Bana yakarınca, yakaranın yakarışına cevap veririm. O hâlde reşit olmaları için, onlar da Bana karşılık versinler ve Bana inansınlar.

Bu âyette Allah, Kendisini tanıtmakta ve yakaranın yakarışına icâbet edeceği taahhüdünde bulunmaktadır.

Ramazân ve oruç pasajıyla birlikte ele alınması hâlinde bu âyette, Kur’ân'ın “yol göstericilik” özelliği sayesinde insanların rüşde ereceği mesajı verilmektedir:

De ki: “Bana vahyedildi ki şüphesiz cinnden bir grup Kur’ân dinleyip de demişlerdir ki”: “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’ân dinledik. Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız.” (Cinn/1-2)

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü ile ilgili klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:

Bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi hakkında farklı görüşler vardır. Mukâtil der ki: “Hz. Ömer, (bir Ramazân günü) yatsı namazından sonra hanımı ile birlikte olmuş, daha sonra buna pişman olup ağlamıştı. Rasûlullah'ın (s.a) yanına gelerek durumu o'na bildirmiş ve üzüntülü bir şekilde geri dönmüştü. Bu olay, konuyla ilgili ruhsatın inişinden önce idi. Bunun üzerine, Kullarım sana Benim hakkımda sorarlarsa şüphesiz Ben pek yakınım âyeti nâzil oldu.”

Bir diğer görüşe göre önceleri uyuduktan sonra yemek yemeyi terk farz idi. Onlardan birisi uyuduktan sonra yemek yedi, sonra da pişman oldu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme tevbenin kabulü ve sözü geçen hükmün neshini belirtmek üzere nâzil oldu ki ileride (187. âyette) buna dair açıklamalar gelecektir.

el-Kelbî'nin Ebû Sâlih'ten, onun da İbn Abbâs'tan rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiş: Yahûdiler şöyle dedi: “Sen bizimle sema arasında 500 yıl bulunduğunu ve her bir semanın kalınlığının yine bu kadar olduğunu ileri sürdüğün hâlde Rabbimiz bizim dualarımızı nasıl işitir?” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerîmenin iniş sebebi şudur: Birtakım kimseler Rasûlullah'a, (s.a) “Rabbimiz yakın mıdır, O'na fısıldaşarak dua edelim, yoksa uzak mıdır O'na yüksek sesle seslenelim” dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.

Atâ ve Katâde der ki: Yüce Allah'ın, Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin ki Ben de duanızı kabul edeyim” (Mü’min/60) buyruğu nâzil olunca kimileri, “Hangi vakitte O'na dua edelim?” diye sordular. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[183]

a) Ka‘bu'l-Ahbar'dan rivâyet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Hz. Mûsâ (a.s), “Yâ Rabbi! Yakın mısın, Sana münacaatta bulunalım [fısıltı ile yalvaralım]. Yoksa uzak mısın, öyle ise Sana bağırarak dua edelim” demiş. Bunun üzerine Allah Teâlâ, “Ey Mûsâ! Ben Beni zikreden kimselerin oturma arkadaşıyım” dedi. Hz. Mûsâ (a.s) da, “Yâ Rabbi! Fakat biz bazan cünüb olma ve tuvalette bulunma gibi Seni zikretmekten tenzih edeceğimiz bir hâl üzerinde oluyoruz?” dedi. Cenâb-ı Allah, “Ey Mûsâ! Beni her hâlde zikret” buyurdu. Emir bu şekilde olunca, Allah Teâlâ kullarını Kendisini zikretmeye ve bütün durumlarında Kendisine başvurmaya teşvik etmiş ve bu âyeti indirmiştir.

b) Bir bedevi Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek, O'na, “Rabbimiz yakın mıdır ki biz de O'na sessizce yakarışta bulunalım, yoksa bize uzak mıdır ki böylece biz O'na yüksek sesle yalvarıp yakaralım?” der. Bunun üzerine de Allah Teâlâ bu âyeti indirir.

c) Hz. Peygamber (s.a), ashâbıyla beraber tehlîl, tekbir ve duada seslerini yükselttikleri bir gazvede bulundu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Sizler sağır olan ve burada bulunmayan bir kimseye duâ etmiyorsunuz; siz ancak, her şeyi duyan ve size yakın olan bir Rabbe duâ ediyorsunuz” buyurdu.

d) Katâde ve diğerlerinden rivâyet edildiğine göre bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi, sahâbe-i kiramın, “Ya Rasûlallah! Rabbimize nasıl duâ edelim?” demiş olmalarıdır. İşte bunun üzerine Hakk Teâlâ bu âyet-i kerîmeyi indirmiştir.

e) Atâ ve diğerleri de, sahâbe-i kiram, Hz. Peygamber'e, “Hangi saatte Allah'a duâ edelim?” diye sorduklarında, Allah Teâlâ'nın bu âyeti inzâl ettiğini söylemişlerdir.

f) İbn Abbâs'ın zikrettiği şeydir. Buna göre Medîne halkının Yahûdileri, “Ey Muhammed! Senin Rabbin bizim dualarımızı nasıl işitir?” dediklerinde, bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

g) Hz. Peygamber'in (s.a) ashâbı, Hz. Peygamber'e (s.a) soru sorup da, “Rabbimiz nerede?” dediklerinde, Allah Teâlâ bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

h) Bizim, daha önce zikrettiğimiz Hakk Teâlâ'nın, Sizden öncekilere farz kılındığı gibi... (Bakara. 183) âyeti, uyuduktan sonra yemenin harâm kılınmasını gerektirip, sonra onlar yemek yiyip, bunu müteakiben de pişman olarak tevbe edip Hz. Peygamber'e, “Allah Teâlâ tevbelerimizi kabul eder mi?” diye sordukları zaman, Allah Teâlâ bu âyeti indirmiştir.[184]
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 4. March 2010, 12:47 AM   #28
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

KISAS HAYATTIR

Âyette, bu kısasta sizin için hayat vardır buyurularak Kur’ân'da öngörülen kısasta hayat olduğu ifade buyurulmuştur. Bu, sanatsal bir ifadedir: Öldürmede hayat… Üzerinde çok düşünülmesi gereken bir vecize…

Allah'ın öngördüğü kısas [âdil karşılık] nedeniyle, birini öldürmek isteyen kimse, kısas korkusuyla bu işten vazgeçer; böylece her ikisi de hayatta kalır. Kısasın uygulanması hâlinde de, olay kan davasına dönüşmeden kapanır; böylece taraflardan bir çok insanın muhtemel ölümü engellenir.

Kısas, insanlık için bir nimettir. Kısasın uygulanmaması, sadece maktule değil insanlığa karşı da bir suçtur. Hatta cinâyeti teşvik ve insan hayatına değer vermemek; binlerce cinâyete kapı aralamaktır.

180. Sizden birinize ölüm hazır olduğu vakit, eğer bir hayır [mal] bıraktıysa, muttakiler üzerine bir hakk olarak, babası-anası ve en yakın akrabası için, ma‘rûf ile vasiyet etmek yazıldı [farz kılındı].

181. Artık her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir.

182. Artık her kim vasiyet edenin, bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden korkar da onların arasını düzeltirse, ona hiç bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

Bağımsız bir necm olan bu âyetlerde, الوصيّة [vasiyyet] ilkesi öngörülmekte; ölmeden önce Müslümanların vasiyette bulunarak mirasta adaletsizliği engellemeleri istenmekte; vasiyetin usûlü de Mâide sûresi'nde açıklanmaktadır:

Ey iman etmiş kişiler! İçinizden birine ölüm hazır olduğu zaman, vasiyet sırasında aranızdaki şâhitlik, kendi içinizden adalet sahibi iki kişidir. Yahut yeryüzünde yolculuğa çıkmış iseniz, sonra da ölümün musibeti size gelip çatmışsa, sizden olmayan iki kişidir. Eğer şüpheye düşerseniz, salâttan sonra onları alıkorsunuz. Sonra da onları, “Akraba bile olsa, yemini bir çıkar karşılığı satmayacağız, Allah'ın şâhitliğini gizlemeyeceğiz. Aksi hâlde günahkârlardan oluruz” diye Allah'a yemin ettirirsiniz. Sonra da eğer o ikisinin [şahitlerin] bir günah işledikleri anlaşılırsa ölene daha yakın olan hakk sahiplerinden diğer iki kişi onların yerine geçerler de, “Bizim şâhitliğimiz, o ikisinin [önceki iki kişinin] şâhitliğinden daha doğrudur ve biz kimsenin hakkına tecavüz etmedik. Aksi hâlde biz zâlimlerden olurduk” diye Allah'a yemin ederler. İşte bu [böyle bir yemin], şâhitliklerini usûlüne göre yapmaları, yahut yeminlerinden sonra yeminlerinin kabul edilmemesinden korkmaları için en yakın [iyi] yoldur. Allah'a takvâlı davranın ve kulak verin. Ve Allah, fâsıklar topluluğuna kılavuzluk etmez. (Mâide/106-108)

Nisâ/11-12'de miras taksimiyle ilgili âyetlerde vasiyete değinilir ve taksimatın vasiyetin tatbikinden sonra yapılması istenir. Miras taksimatı ile ilgili detaylı bilgi Nisâ sûresi'nde verilecektir.

Vasiyet, ölmek üzere olan bir kimsenin, bir tür bağışıdır. Kişi bununla, miras taksiminden kaynaklanan dengesizliği giderir. Çünkü akrabaların bazıları, mirastan pay alamaz, bazıları da hakk ettiğinden az veya çok alır.

Âyetlerde, ölümü yaklaşıp da geriye mal bırakacak olan her müslümana, anne babaya ve akrabalara vasiyette bulunması ve hiç kimseye hakksızlık etmemesi emrediliyor. Ayrıca vasiyet edenin sözlerini saptıran, değiştiren ve gizleyen kimselere de sert uyarılar yapılıyor ve Müslümanlardan, vasiyetle ilgili olan kimselerin arasının düzeltilmesi, kasıtlı olarak hakksızlık eden vasiyet sahibine engel olunması, vasiyetin düzeltilmesi isteniyor.

183-184. Ey iman etmiş kimseler! Oruç tutmak, takvâ sahibi olasınız diye, sizden evvelkilere, ‘sayılı’ günlerde, o nedenle sizden her kim hasta olursa veyahut yolculuk üzere olursa diğer günlerden sayısıncadır. Oruca takati zail olmuş olanlar/gücü yetenler üzerine ise bir yoksulun yiyeceği fidye vardır [borçtur]. Kim de gönüllü hayır [iyilik] yaparsa bu kendisi için çok hayırlıdır [yararlıdır]. Ve eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için hayırlıdır [yararlıdır]’ şeklinde yazıldığı [farz kılındığı] gibi, size de yazıldı [farz kılındı].

Bu âyetlerde, oruç görevinin, geçmiş toplumlara farz kılındığı gibi, takvâ sahibi olmaları için Müslümanlara da farz kılındığı bildirilmektedir.

İlk kez Meryem sûresi'nde geçen ve Meryem'in savmından/orucundan bahseden الصّوم [savm/oruç] hakkında şu açıklamayı yapmıştık:
الصّوم [savm] kelimesi, “yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve cinsel ilişkiyi bırakmak” demektir. Sözcük ilk olarak, “atın yemeden-içmeden ayakta durması, kişinin hareketsizce dikilmesi, rüzgârın esmemesi, güneşin tam tepeye dikilmesi” anlamlarında kullanılmıştır. İbn Arabi bu sözcüğün aslının, “insan görüntüsünde çirkin manzaralı, meyvelerine “şeytânların başı” denilen, yapraksız ağaç” demek olduğunu söyler.[164]

Lisânu'l-Arab'ın ifadesinden de anlaşıldığı üzere savm sözcüğü, “konuşmamayı” da kapsamaktadır. Bakara/183-187'de Müslümanlar için farz kılınan savm, yememeyi, içmemeyi, cinsel ilişkide bulunmamayı ve konuşmamayı gerektirir. Fakat birçok lügat ve ilmihalde, savm'ın sadece “yeme, içme ve cinsel ilişkiyi bırakma” olduğu yazılmıştır, ki bunu, yalnızca sözcüğünün anlamını bozan bir hata olarak değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü bize göre bu, dine karşı büyük bir iftiradır. Eğer “terk-i kelam” savm'ın kapsamından çıkarılsaydı, bunun Kur’ân'da yer alması (yani, bizzat Allah tarafından çıkarılması) gerekirdi. Nitekim, Sizden kim o aya [Ramazân ayına] tanık olursa o ayı oruçlu geçirsin (Bakara/185) talimatıyla getirilen yeme, içme ve cinsel ilişki yasaklarına, Orucun gecesi refes [kötü söz, cima] size helâl kılındı (Bakara/187) buyruğu ile refese [kötü söze, cimaya] istisnâ getirilmiş, böylece oruç tutma geceleri kapsam dışı bırakılmıştır. Dinde belirleme işte böyle olur.

“Helâl kılındı” ifadesi, daha evvel harâmlaştırılmış bir şey için kullanılır. Eşyada aslolan ibaha olduğundan, eskiden helâl olan bir şey için “helâl kılındı” denmez. Ayrıca Meryem/24-26'da, Sonra ona aşağısından/aşağısındaki kişi seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin alt tarafında bir su arkı akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar düşsün. Sonra ye, iç, gözün aydın olsun. Sonra eğer beşerden birini görürsen, ‘Ben Rahmân'a bir oruç adadım, onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ de buyurulduğuna göre, “terk-i kelam”, orucun aslî unsurudur.

Kur’ân'da, “terk-i kelam”ın savm'ın kapsamından çıkarıldığına dair herhangi bir işaret olmadığına göre, oruç esnasında konuşmanın da terk edilmesi gerekir. Kişiyi takvâ sahibi yapacak olan orucun, kimseyi takvâ sahibi yapmayıp aksine savurgan ve riyakâr yapmasının arkasındaki sebep, orucun İslâm'daki gerçek anlamından farklı uygulanması olsa gerek.[165]

Teknik yapısı itibariyle 184. âyetin bağımsız bir cümle değil, 183. âyetin bir parçası; tümleci olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda 184. âyet, 183. âyete iki şekilde bağlanabilir:

A) 184. âyet, 183. âyetteki, size yazıldı fiiline bağlanabilir. Buna göre anlam, “Ey iman etmiş kimseler! Oruç tutmak, takvâ sahibi olasınız diye, sizden evvelkilere yazıldığı gibi size de sayılı günlerde, o nedenle sizden her kim hasta olursa veyahut yolculuk üzere olursa diğer günlerden sayısıncadır. Oruca takati zail olmuş olanlar/gücü yetenler üzerine ise bir yoksulun yiyeceği fidye vardır [borçtur]. Kim de gönüllü hayır [iyilik] yaparsa bu kendisi için çok hayırlıdır [yararlıdır]. Ve eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için hayırlıdır [yararlıdır] şeklinde yazıldı [farz kılındı]” şeklinde olur.

Bu durumda, ya mü’minlere Ramazânın haricinde başka “sayılı günlerde” orucun faz kılındığı, ya da 185. âyetin 183-184. âyetlerin açılımı olduğu kabul edilecektir. Bu ise, 185. âyetteki mesaj dikkate alındığında tercihe şayan olmaz.

B) 184. âyet, 183. âyetteki, sizden evvelkilere yazıldı filine bağlanabilir. Buna göre de anlam yukarıda verdiğimiz gibi olur.

Birinci şık, 185. âyetin tekrarı olacağından ve 185. âyetteki “kolaylaştırma” ilkesine aykırı düşeceğinden ikinci şık tercihe şayan gözükmektedir. Buna göre Allah, geçmiş toplumlara da farz kıldığı orucun hükümlerini açıklamaktadır, ki bunlar şöyle sıralanabilir:

* Oruç sayılı günlerde tutulacaktır.

* Hasta olan, yolda bulunan diğer günlerde kaza edecektir.

* Oruca takatı olmayanlar/orucu tutabilenler bir yoksulun yiyeceği bedeli fidye olarak vereceklerdir. Yoksul sayısını veya yiyecek miktarını gönüllü olarak artırırlarsa kendileri için daha yararlı olacaktır.

Oruç tutma gücünü yitirenler, “ihtiyarlar, çocuklarına zarar geleceğinden korkan gebe ve emzikli kadınlar, iyileşmesi mümkün olmayan hastalar”dır.

الفدية[fidye], “karşılık” demek olup bu da, bir şeye mukabil olan bir bedelden ibarettir.

184. ÂYETTEKİ يطيقون[YUTÎQÛNE] FİİLİ

İbn Abbâs, ط[tı] harfini şeddesiz, و [vav] harfini şeddeli olarak, يطوّقون [yutavviqûnehu/zorlukla bu oruca güç yetirenler] şeklinde okumuştur.[166] Bu kıraate göre veya sözcüğün if‘âl babından olup bu babın hemzesinin de “izale” için olmasından hareketle ibare, “oruca güç yetirmiş [tutabilmiş] olanlar üzerine de bir yoksulun yiyeceği fidye vardır [borçtur]” şeklinde de anlaşılmıştır ki bu durumda, kişi hem oruç tutmak hem de fidye vermek durumundadır.

Bizce bu âyet geçmiş ümmetlere ait oruç hükümlerini bildirdiğinden müslümanları ilgilendirmez. Müslümanlar, 185. âyette gösterilen kolaylık nedeniyle bu hükümlerden muaf tutulmuştur.

Bu durumda, 184. âyetteki sayılı günler ifadesi, geçmiş ümmetlere farz kılınan orucun zamanını ifade etmekte olup Müslümanlara farz kılınan orucun zamanı [Ramazân ayı] ile ilgisi yoktur.

Sayılı günler'in, hangi günler ve kaç gün olduğuna dair Kur’ân'da herhangi bir ifade yer almamaktadır. Herhangi bir değeri olmamakla birlikte bu husustaki görüşleri naklediyoruz:

Yüce Allah Hz. Mûsâ ile Hz. Îsâ'nın kavimlerine Ramazân ayı orucunu farz olarak yazdı, onlar ise bunu değiştirdiler. Bilginleri onlara 10 gün daha ilave ettiler. Daha sonra bilginlerinden birisi hastalandığında, Allah kendisine şifa verdiği takdirde oruçlarına 10 gün ilave etmeyi adadı ve bu adağını yerine getirdi. Bunun sonucunda Hristiyanların oruçları 50 günü buldu. Ancak sıcakta bu kadar süre oruç tutmak onlara ağır gelince bu orucu yazdan bahara aktardılar.

eş-Şa‘bî der ki: “Bütün yıl boyunca oruç tutsam şekk günü mutlaka orucumu açarım. Çünkü Hristiyanlara bize olduğu gibi Ramazân ayında oruç tutmak farz kılınmıştır. Onlar bunu güneş senesindeki mevsime havale ettiler, değiştirdiler. Çünkü artık oruç oldukça sıcak günlere tesadüf ediyordu. O bakımdan 30 gün sayarak (diğer mevsimde) tutmaya başladılar. Ardından bir başka nesil geldi. Bunlar da kendileri için işi sağlam tutmak istediler. 30 günden önce 1 gün sonrasında da 1 gün oruç tuttular. Arkalarından gelenler kendilerinden önce gelenlerin yolunu izlemeye devam etti, nihâyet oruçlarının sayısı 50 günü buldu.”[167]

1) Allah Teâlâ Ramazân orucunu Yahûdi ve Hristiyanlara da farz kılmıştır. Yahûdiler bu ayda oruç tutmayı terketmişler, senenin tek bir gününde oruç tutmuşlar ve bu günün Firavun'un denizde boğulduğu gün olduğunu söylemişler.

2) Oruç sayılı günlerdir ifadesi ile ilgili olarak şöyle demişlerdir: “Önceleri oruç, her ayın üç gününde tutulmak üzere farz kılınmıştı. Ehl-i Kitab'a da bu şekilde farz kılınmıştı. Önceleri Peygamberimiz ve mü’minler, bu uygulamayı gönüllü olarak yerine getiriyorlardı. Sonra farz kılındı. Ardından da Ramazân orucunun farz kılınışı ile birlikte neshedildi.”[168]

ORUCUN AMACI, TAKVÂ'YA ULAŞMAKTIR: TAKVÂ

Yapılan takvâ tanımları, kelime ve ifadeleri değişiklik gösterse de aynı anlam ekseninde olup aralarında bir çelişki yoktur. Meselâ, “Allah'ın emrettiklerini yapmak, yasaklarından kaçmak” diye tarif edenler olduğu gibi, “Yapılması günah olanı yapmaktan, terk edilmesi günah olanı terk etmemekten çekinmektir” ya da “Allah'ın cezalandırmasından korkarak O'nun verdiği bir nûr ile O'na itaat etmektir” veya “Allah'ın dışındakileri Allah'a tercih etmemektir” şeklinde tanımlanmıştır. Biz de şu tanımı yapabiliriz:

Takvâ, “insanın kendisini Allah'ın koruması altına koyarak âhirette kendisine zarar ve acı verecek şeylerden sakınması, ya da günahlardan uzak durması ve iyiliklere sarılması”dır.

Ancak konu ile ilgili diğer Kur’ân âyetleri de göz önüne alınarak daha geniş bir tarif de yapılabilir:

Takvâ; “iman etmek, şirkten uzak durmak, Allah'ı unutmamak, Allah ve elçilerine boyun eğmek, inkârcılarla mücadele etmek, bollukta ve darlıkta sahip olunan mallardan bağışta bulunmak, namaz kılmak, zekât vermek, verilmiş sözlerde durmak, sıkıntılara sabretmek, açgözlü olmamak, ana-babaya iyi davranmak, hiçbir zaman kendini temize çıkarmaya çalışmamak, tevbe etmek, yanlışlarda ısrar etmemek, yaptıklarının affını dilemek, öfkeye sahip olmamak, başkalarını bağışlamak, adaletli olmak ve adaleti ayakta tutmaya gayret etmek”tir.

Bütün bu tariflere dayanarak takvâ'nın, kısaca “iman ve onun yansıması” olduğunu söylemek de mümkündür.

Bu noktada takvâ ile ibâdet arasındaki bağlantının belirtilmesinde yarar görüyoruz. Bizce, “ilâhî emir ve yasakları yerine getirmek” demek olan ibâdet, “zarar verecek davranışlardan sakınmak” demek olan takvâ değil, ama kişiyi takvâya ileten davranışlardır.

Takvâ sözcüğünün anlamında, “korku” unsuru bulunmasına rağmen, takvâ'nın sadece “korku” olarak anlaşılması doğru değildir. Fakat ne yazık ki, birçok meal ve tefsir, takvâ ve ittikâ sözcüklerini sadece “korkmak” anlamıyla açıklamıştır. Takvâ ve ittikâ sözcüklerinin ifade ettiği korunma ve sakınmanın, havf, mehâfet, rehbet gibi sözcüklerle ifade edilen “basit korku” ile aynı anlama gelmediği şu âyetten de anlaşılmaktadır:

Şüphesiz, biz asık sûratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız [انا نخاف من ربنا/innâ nehâfü min rabbinâ]. Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur [فوقاهم/fe veqâhum]. Onlara aydınlık ve sevinç rastlar. (İnsan/10-11)

Takvâ, içerdiği “korku” unsuruyla birlikte, “kişinin korktuğu şeylerden kendini koruması” şeklinde tanımlanabilir. Ancak bu önemli kavramın basitçe, “Allah korkusu” olarak anlaşılması son derece yanlıştır.

BİZDEN EVVELKİLERE FARZ KILINAN ORUÇ

GERÇEK ORUÇ

Avaz avaz bağırın, çekinmeyin, sesinizi boru sesi gibi yükseltin; halkıma başkaldırılarını, Ya‘kûb soyuna günahlarını bildirin. Bana her gün danışıyor, yollarımı öğrenmekten zevk duyuyorlarmış! Doğru davranan, Tanrısı'nın buyruğundan ayrılmayan bir ulusmuş gibi... Benden âdil yargılar diliyor, Bana yaklaşmaktan zevk alıyorlarmış. Diyorlar ki: “Oruç tuttuğumuzu neden görmüyor, benliğimizi yendiğimizi neden farketmiyorsun?” Bakın, oruç tuttuğunuz gün keyfinize bakıyor, işçilerinizi eziyorsunuz. Orucunuz kavgayla, çekişmeyle, şiddetli yumruklaşmayla bitiyor. Bugünkü gibi oruç tutmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız. İstediğim oruç bu mu sanıyorsunuz? İnsanın benliğini yenmesi gereken gün böyle mi olmalı? Kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine mi oturmalı? Siz buna mı oruç, Rabbi hoşnut eden gün diyorsunuz? Benim istediğim oruç, hakksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları özgür kılmak, tutsakları salıvermek, her türlü boyunduruğu kırmak değil mi? Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi? Barınaksız yoksulları evinize alır, çıplak gördüğünüzü giydirir, yakınlarınızdan yardımınızı esirgemezseniz, ışığınız tan gibi ağaracak, çabucak şifa bulacaksınız. Doğruluğunuz önünüzden gidecek, Rabbin yüceliği artçınız olacak. O zaman yardım çağrılarınıza Rabb yanıt verecek, feryat ettiğinizde, “İşte buradayım” diyecek, eğer boyunduruğa, kaba işaretler yapmaya, kötücül konuşmalara son verirseniz, açlar uğruna kendinizi feda eder, yoksulların gereksinimini karşılarsanız, ışığınız karanlıkta parlayacak, karanlığınız öğlen gibi ışıyacak. Rabb her zaman size yol gösterecek, kurak topraklarda sizi doyurup güçlendirecek. İyi sulanmış bahçe gibi, tükenmez su kaynağı gibi olacaksınız. Halkınız eski yıkıntıları onaracak, geçmiş kuşakların temelleri üzerine yeni yapılar dikeceksiniz. “Duvardaki gedikleri onaran, sokakları oturulacak hâle getiren” denecek sizlere. Kutsal günümde dilediğinizi yapmaz, Şabat Günü'nü çiğnemezseniz, Şabat Günü'ne “Zevkli”, Rabbin kutsal gününe “Onurlu” derseniz, kendi yolunuzdan gitmez, keyfinize bakmayıp boş konulara dalmaz, o günü yüceltirseniz, Rabbden zevk alırsınız. O zaman sizi yeryüzünün yüksek yerlerine çıkarır, atanız Ya‘kûb'un mirasıyla doyururum. Çünkü bu sözler Rabbin ağzından çıktı.[169]

Oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi surat asmayın. Onlar oruç tuttuklarını insanlara belli etmek için kendilerine perişan bir görünüm verirler. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Siz oruç tuttuğunuz zaman, başınıza yağ sürüp yüzünüzü yıkayın. Öyle ki, insanlara değil, gizlide olan Babanıza oruçlu görünesiniz. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir.[170]

Bu arada Yahyâ'nın öğrencileri gelip Îsâ'ya, “Biz ve Ferisiler oruç tutuyoruz da, senin öğrencilerin niçin tutmuyor?” diye sordular. Îsâ şöyle karşılık verdi: “Güvey hâlâ aralarındayken, davetliler yas tutar mı hiç? Ama güveyin aralarından alınacağı günler gelecek, onlar işte o zaman oruç tutacaklar. Hiç kimse eski bir giysiyi çekmemiş bir kumaş parçasıyla yamamaz. Çünkü konulan yama, giysiden kopar ve yırtık daha kötü duruma gelir. Hiç kimse yeni şarabı eski tulumlara doldurmaz. Yoksa tulumlar patlar; hem şarap dökülür, hem de tulumlar mahvolur. Yeni şarap yeni tulumlara doldurulur, böylece her ikisi de korunmuş olur.”[171]

Kendi doğruluklarına güvenip başkalarına tepeden bakan bazı kişilere Îsâ şu benzetmeyi anlattı: “Biri Ferisi, öbürü vergi görevlisi iki kişi dua etmek üzere tapınağa çıkmış. Ferisi ayakta dikilip kendi kendine şöyle dua etmiş: ‘Tanrım, diğer insanlar gibi soyguncu, hakk yiyici ve zina edici olmadığım için, hatta şu vergi görevlisi gibi olmadığım için sana şükrederim. Haftada iki gün oruç tutuyor, bütün kazancımın ondalığını veriyorum.’ Vergi görevlisi ise uzakta durmuş, gözlerini göğe doğru kaldırmak bile istemiyor, ancak göğsünü döverek, ‘Tanrım, ben günahkâra merhamet et’ diyormuş. Size şunu söyleyeyim, Ferisi'den çok, bu adam aklanmış olarak evine dönmüş. Çünkü kendini yücelten herkes alçaltılacak, kendini alçaltan ise yüceltilecektir.”[172]

185. Ramazân ayı ki, Kur’ân, bir kılavuz olarak ve furkândan, yol göstermeden açık açık açıklamalar olarak kendisinde indirilmiştir. Bu nedenle sizden her kim bu aya şâhit olursa hemen onda oruç tutsun. Kim de hasta veya yolculukta ise diğer günlerden sayısıncadır. Allah, size kolaylık diler, size zorluk dilemez. (Bu kolaylık, takvâlı davranmanız) ve sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyüklemeniz ve şükretmeniz içindir.

183. âyette orucun, geçmiş toplumlara farz kılındığı gibi bize de faz kılındığı bildirilmiş, fakat zamanı ve hükümleri hakkında bilgi verilmemişti. Bu âyette ise orucun zamanı ve oruçla ilgili hükümler beyân edilmiştir. Bu âyete göre;

* Oruç Ramazân ayında tutulmalıdır.

* Ramazân ayında hastalık veya yolculuk nedeniyle tutulamayan oruçlar Ramazân'dan sonra tutulmalıdır.

Görüldüğü üzere, Müslümanlara emredilen oruçta, geçmiş toplumlardaki gibi fidye yoktur. Âyetteki, Allah, size kolaylık diler, size zorluk dilemez ifadesinden anlaşılacağına göre bu, Allah'ın Müslümanlara bir lütfudur. Ramazânda tutulamayan orucun kaza edilmesinin emredilmesi de Müslümanların yararınadır. Âyetlerde orucun bozulmasına ve bunun neticesine dair herhangi bir açıklama yoktur. Bu konu hakkında oruç pasajının sonunda açıklama yapılmıştır.

RAMAZÂN SÖZCÜĞÜ ve RAMAZÂN AYI

رمضان [ramazân] sözcüğünün kökü, ر م ض'dır [r-m-z'dır]. Muteber lugatlarda bu sözcüklerle ilgili şu bilgiler verilir:

رمَض[ramaz] ve رمضا[ramzâ], “şiddetli sıcak”tır. Ramaz, güneşin sıcaklığının şiddetinden taşların sıcaklaşması” demektir.

İbn Sikit, bu sözcüğün, “okun ucunu incelsin diye iki taş arasında dövmek” anlamına gelen رمض'dan [ramd'dan] geldiğini, ucu inceltilmiş oka رامض[râmid] denildiğini söylemiştir.[173]

Denildiğine göre Araplar ayların isimlerini eski dilden değiştirdiklerinde o ayların denk geldikleri zamana göre adlandırdılar. Bu ay da sıcağın ileri derecede olduğu günlere denk geldi. O bakımdan ona bu isim verildi.[174]

Her dilde, ilk defa karşılaşılan şeyi ifade etmek için bir sözcük vaz‘ edilir. Vaz‘ edilen sözcük ile sözcüğün ifade ettiği şey arasında her zaman doğru ilgi olmayabilir. Türetilen sözcük halk arasında yaygınlaştığında, kimse o sözcük ile o sözcüğün ifade ettiği şey arasındaki ilginin doğru veya yanlış olduğuna bakmaz ve herkes o sözcüğü kullanır.

Meselâ, Kristof Kolomb Hindistan'a ulaştığını sanarak karşısına çıkan adalara “Batı Hind Adaları” ismini vermiştir. Bu ismin coğrafî gerçeklere uymadığı bugün herkesçe bilinmesine rağmen isim düzeltilmeden kullanılmaya devam edilmektedir. Bağırsakta sadece bir tane olduğu zannedilerek “tek şerit” anlamındaki taenia solium diye adlandırılan parazit de böyledir. Sonraları bu parazitin bağırsakta birden çok olduğu öğrenilmesine rağmen ismi değiştirilmemiştir. Ya da, eskiden rahimdeki bir illetten kaynaklandığı zannedilerek “rahim” anlamına gelen hysteria sözcüğü ile tanımlanmış olan bir sinir hastalığı, artık kaynağının rahim olmadığının bilinmesine rağmen hâlâ bu isimle anılmaktadır.

Bu durum Arapça için de aynen geçerlidir. Meselâ, bir kimsenin, “cinn” denilen görünmez doğa-üstü güçlerin etkisi altına girdiği zannıyla vaz‘ edilmiş olan mecnûn [cinlenmiş] sözcüğü, bugün akıl hastalıklarının cinnlerle alâkası olmadığının bilinmesine rağmen hâlâ akıl hastaları için kullanılmaktadır. Veya, güneş sistemindeki hareketlerin ve yörüngelerin bilinmediği dönemlerde, “güneşin ufkun üzerine çıkması” anlamına gelen tulûu'ş-şems [güneşin doğması] ve “güneşin ufukta kaybolması” anlamına gelen grubu'ş-şems [güneşin batması] sözcükleri, artık bu olayların dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklandığının öğrenilmesine rağmen, hâlâ aynen kullanılmaktadır.

Demek ki, sözcük ile sözcüğün ifade ettiği şey arasındaki ilginin yanlışlığı her dilde söz konusudur. Bu tip sözcüklerin kullanımı yaygınlaştıktan sonra, sözcüklerin bina edildikleri temelin hatalı veya yanlış olduğunu bilen bilim adamları bile sözcükleri aynı şekilde kullanmaya devam etmişlerdir.

Bu açıklamalarla söylemek istediğimiz şudur: Diğer diller gibi Arapça'da da, sözcükler ile bunların ifade ettiği şeyler arasındaki ilginin yanlış olduğu bilindiği hâlde kullanılan sözcükler vardır. Bu tip sözcükler Kur’ân'da o dönemde yaygın olan anlamları ile kullanılmıştır. Çünkü Arap diliyle inmiş olan Kur’ân, insanların kolayca anlaması ve öğüt alması için indirilmiştir. Bundan dolayı, insanların Kur’ân'ı anlamaları için sözcüklerin yaygın anlamlarıyla kullanılması kaçınılmazdır. Nitekim Câhiliye dönemi Araplarının inançlarına göre “cinnler ülkesinin ismi” olan ve “harikulâde şeyler” için kullanılanابقر [ebqar] sözcüğü, “Ebgar” diye bir ülke olmamasına rağmen, Kur’ân'da, وابقرىّ حسان [ve ebqariyyin hisân/ve Ebgarlı halılar/harikulâde, nefis, şahane halılar] (Rahmân/76) şeklinde kullanılmıştır.

Ramazân sözcüğü de bu kapsamdadır. İlk vaz‘ edildiğinde, senenin en sıcak günleri olması nedeniyle bu isim verilmiştir. Ramazân, senenin serin veya soğuk günlerine de denk gelmesine rağmen bu isim değiştirilmemiş, ilk vaz‘ındaki gibi kalmıştır.

Sözcüğün bu anlamları ekseninde, “çöl kumlarında yalın ayak yürürken ayakların yanması, sıcağın şiddetinden çadırlardan kente dönülmesi, aşırı susuzluktan insanın hararetinin atması, güz döneminde yağan yağmur vs. gibi bir çok versiyonu oluşmuştur.

“Ramazân” sözcüğünün, Allah'ın isimlerinden biri olduğu bile ileri sürülmüştür:

Mücâhid şöyle dermiş: “Bana “Ramazân”ın Allah'ın isimlerinden bir isim olduğuna dair haber ulaşmıştır.”

Bu konuda rivâyet edilen, “Ramazân Yüce Allah'ın isimlerinden bir isimdir” ifadesi delil gösterilir ise de bu sahih değildir. Çünkü bu Ebû Ma‘şer Necih'in rivâyet ettiği hadistendir ki bu da zayıftır.[175]

İbn Sikkit ise, Câhiliye Araplarının Şevval, ayında harâm ayların girişinden önce savaşmak amacıyla Ramazân ayında silâhlarını incelterek savaş hazırlığı yapmalarından olsa gerektir” demiştir.

Bazıları, senenin bu ayına Ramazân adının verilmesinin nedenini, günahları sâlih amellerle yakması şeklinde açıklamıştır. Bir başkası da, “Ramazân ayında kalpler âhiret hakkında düşünüp öğüt alma hararetinden dolayı tıpkı kum ve taşların güneş ışığından ısınıp yanmaları gibi yandıklarından dolayı bu adı almıştır” demiştir. Ama bunlara itibar edilemez, zira bu isim, senenin 9. ayına İslâm'ın gelişinden sonra verilmiş değildir.

Ayın dünyanın etrafında dönüşüne göre tanımlanan Kamerî takvimde, 1) Muharrem, 2) Safer, 3) Rebîü'l-Evvel, 4) Rebîü'l-Âhir, 5) Cemâziye'l-Evvel, 6) Cemâziye'l-Âhir, 7) Receb, 8) Şâban, 9) Ramazân, 10) Şevval, 11) Zilkâde, 12) Zilhicce olmak üzere 12 ay bulunur. Kamerî takvimde bir ay, yaklaşık 29.5 gün, bir yıl ise 354 gündür. Bu durumda Kamerî takvimde ayların 6'sı 29 gün, 6'sı da 30 gün kabul edilir.

Kamerî aylardan olması hasebiyle Ramazân'ın güneş takvimine göre herhangi bir ayda sabitlenmesi söz konusu olmaz. Zira Allah birçok görevi Kamerî takvime bağlamıştır.

O, güneşi bir aydınlık, ay'ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye aya menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için âyetleri detaylandırır. (Yûnus/5)

Sana hilâllerden [yeni aylardan] soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hacc için, zaman ölçüleridir.” Evlerinize arka taraflarından girmeniz “birr” değildir. Ama “birr”, takvâlı davranmaktır. Öyleyse, evlerinize kapılarından girin. Ve başarıya erenlerden [kurtulanlardan] olmanız için Allah'a takvâlı davranın. (Bakara/189)

Bu âyetlerden ve konumuz olan Bakara/185. âyetten, özellikle hacc ve oruç görevlerin Kamerî takvime göre yapılması gerektiği anlaşılıyor. Bunun hikmetlerine gelince; dünya güney ve kuzey yarım küre olarak ayrılmakta, yarım kürenin birinde kış iken diğerinde yaz hüküm sürmektedir. Örneğin, kuzey yarım kürede Ocak ayı soğuk iken, güney yarım kürede en sıcak aydır. Ayrıca sabır ve takvâ sahibi olacak kimseler için her zaman diliminde ve her türlü atmosferde eğitim alıp deneyim kazanmaları çok yararlıdır. Ayrıca, Kamerî yıl, güneş yılından 10 gün eksik olduğundan, ömürde birkaç Ramazân fazla idrak edilir, hacc birkaç yıl fazla yapılır ve zekât birkaç yıl fazla verilir.

KUR’ÂN, RAMAZÂN AYINDA İNDİRİLMİŞTİR

Âyetten açıkça anlaşıldığına göre Kur’ân, Ramazân ayında indirilmiştir. Kadr ve Duhân sûrelerinde de Kur’ân'ın Kadr gecesinde ve mübarek bir gecede indirildiği belirtilmişti:

Muhakkak ki Biz onu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesi nedir, sana ne idrak ettirdi [bildirdi/öğretti]? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler [haberciler], içlerindeki rûh ile Rabb'lerinin izniyle iner/hulûl eder dururlar; her bir işten. Bir esenliktir o şafak sökene kadar/aydınlığa kavuşuncaya kadar. (Kadr/1-5)

Ha [8], Mim [40]. Apaçık/açıklayan Kitab'a yemin olsun ki, şüphesiz Biz, Kendi katımızdan bir iş olarak, onu, hikmetle dolu/sağlam her işin/oluşun kendisinde ayırdedildiği, mübarek [bolluklu] bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz uyarıcılarız. Şüphesiz Biz, Rabbinden; göklerin, yeryüzünün ve ikisi arasındakilerin Rabbinden –eğer kesin inanan kimseler iseniz– bir rahmet olarak elçi gönderenleriz. Şüphesiz O, en iyi duyanın, en iyi görenin ta kendisidir. (Duhân/1-7)

Buradan anlaşıldığına göre Kadr gecesi ve mübarek gece, Ramazân ayının bir gecesidir. Fakat kaçıncı gecesi olduğu bildirilmemiştir. Bu konuda önceki açıklamalarımıza bakılabilir.[176]

Âyetteki, Kur’ân, bir kılavuz olarak ve furkândan, yol göstermeden açık açık açıklamalar olarak ifadesiyle, Ramazân ayı değil, Kur’ân önplana çıkarılmıştır; zira Ramazân ayı değerini Kur’ân'dan almaktadır. İnananlar, oruç tutarken bir taraftan da Kur’ân'ı öğrenirlerse, oruç hâlinin de etkisiyle daha fazla tefekkür imkânı bulurlar. O nedenle mü’minlerin, bu ayda Kur’ân'ı anlayarak çok çok okumaları gerekir. Çünkü, manasını anlamadan Kur’ân okumak, huşû ve hudûsuz teravih kılmak, Kur’ân'sız Ramazân kutlamaları yapmak, lüks otel ve restoranlarda iftar ziyafetleri vermek, Ramazânı heder etmektir.

Açıkladığımız âyetle ilgili olarak, mealci ve tefsirciler tarafından görmezden gelinen teknik bir özelliğe dikkat çekmek istiyoruz: Ve sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyüklemeniz ve şükretmeniz içindir şeklinde çevirdiğimiz 185. âyetin son cümlesi, و[ve] bağlacı ile başlamakta ve ikinci gerekçe zikredilmektedir.

Anlaşıldığı kadarıyla burada hazf vardır. Yani, birinci gerekçe zikredilmeyip و [vav/ve] bağlacıyla bunun varlığına işaret edilmiş ve kelam ikinci gerekçe ile devam etmiştir. Aynı uygulama, En‘âm/105; Ahkâf/19; Yûsuf/21, 52 ve Bakara/259'da da bulunmaktadır.

Pasajdan anlaşıldığına göre âyetteki hazf şöyle takdir edilebilir: “(Bu kolaylık, takvâlı davranmanız) ve sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyüklemeniz ve şükretmeniz içindir.”

Âyetin son cümlesinde, orucun sayının kaza edilerek tamamlanması istenmektedir.

ORUCUN İNSANI TAKVÂYA ULAŞTIRMASI

Kur’ân'ın öngördüğü oruç, sabrı ve tefekkürü celbeder. Zira tefekkürün en büyük engeli, tokluk ve konuşmaktır. İnsan tok iken ve konuşurken düşünemez. Sabır ve tefekkür, dinin iyi anlaşılmasını ve yaşanmasını temin eder. Oruç sayesinde gelişen sabır ve kararlılık, hayatın her alanında başarı getirir.

Oruç, oruç tutan varlıklı insanların, yoksullar ile halleşmesini, açlığı ve açları çok daha iyi anlamasını sağlar. Böylece, Allah'ın lütfu olan servetinde yoksulun hakkı olduğunu idrak ederek malından ihtiyaç sahiplerine vermek sûretiyle Allah'a karşı borcunu öder. Ayrıca bu, toplumsal patlamaya da engel olur.

Büyük dertlere sebebiyet veren aşırılıklar ve taşkınlıklar, çoğu kez mideye bağlı isteklerden ve cinsel arzulardan kaynaklanır. İşte sabır, bilinç ve tefekkür kaynağı olan oruç tüm bu olumsuzlukları firenler.

Oruç, dıştan görülmemesi nedeniyle riya karışmayan, samimiyetle yapılan bir görev olduğundan etkisi diğer görevlerden daha fazladır.

Oruç tutan toplumlarda merhamet, şefkat muhabbet ve muavenet hisleri gelişip yerleşir, bunun neticesi olarak da toplum huzurlu, müreffeh, mutlu ve güvenli olur.

Ancak böyle olan oruç insanı muttaki yapar ve cennete girmeye vesile olur.

İşte bunlar sebebiyle oruç; yemin, cinâyet, hacc, zıhar kusurlarında kefaret olarak öngörülmüştür.

Orucun sağlık açısından faydası bizi ilgilendirmiyor. Zira oruca bu açıdan bakmak, orucu oruç olmaktan çıkarıp, diyet ve perhiz hâline getirir.

187. Oruç tutma gecesinde kadınlarınıza refes [çirkin söz, cinsel ilişki], size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir giysidir siz de onlar için bir giysisiniz. Allah, sizin kendinize hâinlik ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara [kadınlarınıza] yaklaşın ve Allah'ın sizler için yazdığı şeylerden arayın. Ve fecrden beyaz iplik siyah iplikten sizin için açığa çıkıncaya kadar yiyin, için. Ve geceye kadar orucu tamamlayın. Ve siz mescidlerde “âkif” [programlı ibâdet hâlinde] iken onlara yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, Artık onlara [Allah'ın sınırlarına] yaklaşmayın. Allah, takvâlı olsunlar diye âyetlerini insanlara işte böyle açıkça ortaya koyar.

Bu âyet, 185. âyetteki, Bu nedenle sizden her kim bu aya şâhit olursa hemen onda oruç tutsun ifadesinin tefsiri ve tavzihi olduğundan, 185. âyetin arkasına konulmuştur.

Bu nedenle sizden her kim bu aya şâhit olursa hemen onda oruç tutsun buyruğunun zâhirinden, gecesi ve gündüzüyle Ramazân ayının tamamında yemeden, içmeden, konuşmadan ve cinsel ilişkide bulunmadan oruç tutulması gerektiği gibi bir sonuç çıkmaktadır. İşte bu âyetle, durumun böyle olmadığı; Ramazân ayı gecelerinin –mescidlerdeki âkiflere cima hariç– oruç kapsamı dışında tutulduğu beyân edilmekte, ayrıca orucun başlangıç ve bitiş zamanları beyân edilmektedir.

الرّفث [REFES]

Refes, “kötü söz, sözün aşırısı, cinsel ilişkide kadınlara söylenen söz” demektir.[177]

Sözün kötüsünün helâl kılınması, iyisinin evleviyetle helâl olduğunu gösterir. Ayrıca “refes”, cima esnasında kullanılan sin-kaflı sözleri ihtiva ettiğinden cimanın da helâl olduğu anlaşılır.

Bir de âyetteki kadınlarınıza ifadesinden, refes'in aile bünyesindekiler için helâl, aile dışındakiler için helâl olmadığı anlaşılmaktadır. Refes sözcüğü, bu sûrenin 197. âyetinde hacc için de kullanılmaktadır.

Klasik kaynaklarda bu âyet ile ilgili şu açıklamalar mevcuttur:

Ebû Dâvûd'un İbn Ebî Leyla'dan rivâyetine göre İbn Ebî Leyla şöyle demiş: Arkadaşlarımız bize anlatarak dedi ki: Kişi orucunu açıp yemek yemeden önce uyuduğunda sabahı edinceye kadar yemek yiyemezdi. Bir seferinde Hz. Ömer (eve) geldi ve hanımının yanına gelmesini istedi. Hanımı da, “Daha önce uyudum” dedi. Hz. Ömer ise onun mazeret uydurduğunu sandı ve hanımına yaklaştı. Ensârdan bir adam (evine) vardı, yemek getirilmesini istedi ona, “Sana bir şeyler ısıtıncaya kadar bekleyiver” dediler o da uyudu. Sabahı ettiklerinde bu âyet-i kerîme indi ki onda, Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı buyruğu vardır.

Buhârî'nin rivâyetine göre ise el-Berâ şöyle demiş: Muhammed'in d (s.a) ashâbından herhangi bir adam oruçlu olup da iftar hazır olduğunda iftardan önce eğer uyumuş ise o gece ve ertesi gün akşama kadar oruç açmazdı. Ensârdan olan Kays b. Sırma oruçlu idi. (Bir rivâyette, “Gündüzün hurma bahçelerinde çalışırdı ve oruçlu idi.”) iftar vakti gelince hanımının yanına varıp; “Sende yiyecek bir şey var mı?” diye sorunca hanım, “Hayır” dedi, “fakat senin için yiyecek bir şey isteyeyim.” Gün boyunca çalışan birisi idi. Uyku bastırdı. Hanımı gelip onun uyumakta olduğunu görünce, “Yazık sana” dedi. Ertesi gün, gün ortasında baygın düştü. Bu durumdan Peygamber'e (s.a) söz edildi bunun üzerine, Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı âyeti indi. Bundan dolayı da pek çok sevindiler. Yine (bu âyette), Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tarafınızdan ayırdedilinceye kadar yiyin için buyruğu da nâzil oldu.

Yine Buhârî'de el-Bera'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ramazân ayı orucu nâzil olduğunda Ramazânda hanımlarına yaklaşarak kendilerine hâinlik edenler vardı. Bunun üzerine Yüce Allah, Allah nefislerinize karşı hâinlik etmekte olduğunuzu bildiğinden tevbenizi kabul ve günahlarınızı affetti buyruğunu indirdi.

Burada sözü geçen “hâinlik etmek”ten kasıt, Ramazân gecelerinde hanımlara yaklaşmak sûretiyle kendilerine hâinlik etmeleridir. Allah'a isyan eden bir kimse eğer kendisinin cezalandırılmasını gerektiren bir iş yaptıysa kendi kendisine hâinlik etmiş olur.

el-Kutebî der ki: “Hâinliğin asıl anlamı, kendisine emanet edilen bir şeyi yerine getirmemektir.”

Taberî'nin naklettiğine göre Hz. Ömer, sohbet ettikten sonra Peygamber'in (s.a) yanından bir gece evine döner. Hanımının uyumuş olduğunu görür. Hanımına yaklaşmak isteyince hanımı ona, “Ben uyumuş bulunuyorum” deyince, o hanımına, “Hayır uyumamışsın” dedi ve hanımına yaklaştı. –Ka‘b b. Mâlik de aynı duruma düştü.– Ertesi günü Peygamber'in (s.a) yanına gidip; “Allah'a ve sana özür beyan ediyorum” dedi, “nefsim bana (emre karşı gelmeyi) süslü gösterdi ve bunun sonucunda hanımıma yaklaştım. Benim için bu hususta bir ruhsat [bir çıkar yol] bulabiliyor musun?” Hz. Peygamber bana, “Bunu yapmak sana yakışmazdı yâ Ömer” dedi. Hz. Ömer evine ulaşınca ona haberci gönderip Kur’ân-ı Kerîm'deki bir âyet ile mazur görüldüğünü ona bildirdi.

Bir diğer rivâyete göre Hz. Ömer uyumuş, daha sonra hanımına yaklaşmış, Peygamber'in (s.a) yanına gelip durumu bildirince şu âyet-i kerîme nâzil olmuş: Allah nefislerinize karşı hâinlik etmekte olduğunuzu bildiğinden tevbenizi kabul ve sizi affetti. Artık onlara yaklaşın...[178]

Bu harâmlığın bizim şeriatımızda da mevcud olduğunu, fakat daha sonra neshedildiğini söyleyenler bu âyetin sebeb-i nüzûlü konusunda şunu zikretmişlerdir: İslâm'ın ilk yıllarında oruçlu iken, insan uyumadığı veya yatsı namazını kılmadığı müddetçe yemesi, içmesi ve cinsî münâsebette bulunması helâl idi. İnsan uyuduğu ve yatsı namazını kıldığı zaman, ertesi günün akşamına kadar yeme, içme ve cinsi münasebette bulunma harâm oluyordu. Ensârdan bir adam yatsı vakti, oruçtan dolayı iyice yorulmuş olarak evine geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) ona, yorgunluk ve halsizliğinin sebebini sorunca, o da, “Yâ Rasûlallah! Bütün gün akşama kadar hurmalıkta çalıştım. Yemek yemek için akşamleyin evime geldiğimde, ailem yemeği getirmekte gecikti. Bu arada ben de uyumuşum. Derken beni uyandırdılar; böylece de bana, yemek-içmek harâm oldu” dedi. Bunu müteakiben Hz. Ömer de ayağa kalkarak, “Ey Allah'ın Rasûlü! Ben de sana buna benzer bir mazeret beyan edeceğim. Yatsı namazını kıldıktan sonra, eve geldim ve zevcemle cinsî münasebette bulundum” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Ey Ömer! Bu sana yakışmadı” dedi. Daha sonra, pek çok kimse de ayağa kalkarak, bu türden yaptıkları şeyleri itiraf ettiler. İşte bunun üzerine, Oruç gecelerinde kadınlarınıza refes helâl kılındı âyeti nâzil oldu.[179]

Ebû Ca‘fer ibn Cerîr et-Taberî der ki; Bana Müsennâ, Mûsâ ibn Cübeyr'den nakletti ki, o Abdullah ibn Ka‘b ibn Mâlik'in babasının şöyle dediğini duymuş: Ramazân ayında oruç tuttukları zaman, geceleyin yatınca; ertesi gün iftara değin insanlara yemek, içmek ve kadın yasaklanmıştı. Bir gece Ömer ibn el-Hattâb Hz. Peygamber'in yanından geç vakitte dönmüştü. Eşinin uyumuş olduğunu görmüş ve ona yaklaşmak istemişti. Kadın, “Ben uyudum” deyince, “Uyumadın” diyerek ona yaklaşmıştı. Kâ‘b ibn Mâlik de böyle yapmıştı. Ertesi sabah Hattâb oğlu Ömer Hz. Peygamber'e gelip durumu haber verdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Sizin nefislerinize hiyânet edeceğinizi Allah bildi de tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın hakkınızda yazdığını isteyin âyetini inzâl buyurdu. Mücâhid, Atâ, İkrime, Süddî ve Katâde ile diğerlerinden de bu âyetin nüzûl sebebi konusunda, Ömer ibn el-Hattâb'ın ve onun gibilerin davranışlarıyla, Sırma ibn Kays'ın davranışı nakledilir. Onlar sayesinde Allah'ın bir rahmeti ve ruhsatı olarak rıfk ile bütün gece boyu, yemek, içmek ve cinsî münâsebet mübâh oldu.[180]

Bu nakillerde âyetin, bireysel bir durum nedeniyle indiği iddia edilmektedir. Oysa nakledilen olay, âyette konu edilen hükümlerin kapsamına girmemektedir. İşin aslı şu ki: Bu âyet, 185. âyetin tefsiri ve tavzihidir.

Bu âyette evli çiftler, Onlar, sizin için bir giysidir siz de onlar için bir giysisiniz ifadesiyle, birbirinin elbisesi olarak nitelenmiştir. Eşlerin birbirlerinin elbisesi olmakla nitelenmeleri; bedensel, ruhsal ve toplumsal hususlarda birbirlerini sarmaları nedeniyledir.

Âyetteki, Allah, sizin kendinize hâinlik ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı ifadesinden anlaşılan o ki, bu tavzihin gerekçesi, insanın altından kalkamayacağı bir işe: gecesi ve gündüzüyle bir ay boyunca yiyip içmeden, konuşmadan ve cinsel ilişkiye girmeden yaşamaya teşebbüs etmesi durumunda kendisine hâinlik edeceğidir.

Allah'ın engin merhametiyle üzerimizden ağır bir yükü kaldırmasının örneğini Müzzemmil sûresi'nde de görmüştük:

Hiç kuşkun olmasın, Rabbin senin gecenin üçte-ikisinden daha azını, yarısını, üçte-birini ayakta geçirmekte olduğunu biliyor. Seninle beraber olanlardan bir grup da öyle. Allah, geceyi de gündüzü de ölçüye bağlar. Sizin onu kuşatamayacağınızı bildi de size tevbe nasip etti. O hâlde Kur’ân'dan kolay geleni okuyun! Sizden hastalar olacağını bildi. Bir kısmının yeryüzünde dolaşıp Allah'ın fazlından bir şeyler isteyeceklerini, diğer bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bildi. O hâlde ondan kolay geleni okuyun! Salâtı ikâme edin! Zekâtı verin! Güzel bir ödünçle Allah'a ödünç verin! Öz benlikleriniz için önden gönderdiğiniz iyiliğin, Allah katında hayrını daha çok, ödülünü daha büyük olarak bulacaksınız. Allah'tan af dileyin! Hiç kuşkusuz Allah çok affedici, çok esirgeyicidir. (Müzzemmil/20)

Âyetteki, Artık onlara [kadınlarınıza] yaklaşın ve Allah'ın sizler için yazdığı şeylerden arayın. Ve fecrden beyaz iplik siyah iplikten sizin için açığa çıkıncaya kadar yiyin, için. Ve geceye kadar orucu tamamlayın ifadesiyle de, orucun başlangıç ve bitiş zamanları bildirilmektedir. Buna göre oruç, fecrin aydınlığından gecenin başlangıcına (ki gece, gün batımı ile başlar) kadar tutulacak; gün batımından fecrin aydınlığına kadar da yenilecek, içilecek, konuşulacak ve meşru çerçevede cinsel ilişkide bulunulabilecektir.

Ancak âyetteki, Ve siz mescidlerde ‘âkif [programlı ibâdet hâlinde] iken onlara yaklaşmayın ifadesi, mescidlerde âkif olanların, Ramazan ayı gecelerinde de cinsel ilişkide bulunamayacaklarını ifade etmektedir.

Âyetteki, Ve fecrden beyaz iplik siyah iplikten sizin için açığa çıkıncaya kadar ifadesinden, orucun başlangıç vaktinin güneşin doğumu olmayıp, tan yerinin ağarması olduğu anlaşılmaktadır.

‘ÂKİF, İTİKAF

عاكف [‘âkif] sözcüğünün kökü olan ع ك ف [‘a-k-f], “bir şey üzerine sürekli odaklanmak, kendini ona adamak ve ondan yüz çevirmemek” demektir.[181] Anlaşılıyor ki kelime, “gâyet bilinçli olarak bir şeye odaklanmak, taparcasına bağlanmak” anlamındadır. Nitekim birçok yerde [A‘râf/138; Tâ-Hâ/91, 97; Enbiyâ/52; Şu‘arâ/71] “tapma” boyutuyla geçmektedir. Bakara125, Hacc/25 ve Fetih/25'te ise “ısrarla bir şeye yönelme” anlamındadır.

Âyetteki, Ve siz mescidlerde ‘âkif [programlı ibâdet hâlinde] iken ifadesi, “mescidlerde tevhidi öğrenme ve öğretme, dinî konularda ikna olma ve ikna etme amacıyla planlı ve programlı bir çalışmaya yönelme; bir nevi kampa girme” olarak anlaşılabilir.

Bu işin adı “itikaf” olarak yerleşmiştir. Ve fıkıh kitaplarında “belli bir zamanda belli şartlara riâyet ederek özel bir yerde özel bir itaate devam etmek” şeklinde tarif edilmiştir. Bu ifadeleri “Ramazân, oruç ve Kur’ân” konu edilen bir pasajda gördüğümüze göre bu ibâdeti, insanın kendini bir mağaraya hapsetmesi olarak değil, “Ramazân ayında, mescidlerde (bu günkü camiler mescid sayılmazlar) Kur’ân'a odaklanarak Allah'ın mesajını iyi ve doğru anlamaya çalışmak olarak özetleyebiliriz.

KEFFÂRAT-İ SAVM [ORUÇ BOZMANIN CEZASI]

“Örtmek” anlamındaki küfr kökünden türetilmiş olan keffâret sözcüğü, “günahı örten şey” demektir. Keffâret, sadece yaptığımız hataların bir cezası olmayıp aynı zamanda ibâdet ve insanın aklını başına getiren bir uyarıcı ameldir.

DİNİMİZDEKİ KEFFÂRETLER

1) Zıhar keffâreti (Mücâdele/2-4).

2) Öldürme keffâreti (Nisâ/92).

3) Yemin keffâreti (Mâide/89).

4) Haccda avlanma keffâreti (Mâide/95).

5) İhramlı iken tıraş olmanın keffâreti (Bakara/196).
ORUÇ BOZMANIN KEFFÂRETİ MESELESİ
Kur’ân orucun bizden evvelki ümmetlere farz kılındığı gibi bize de farz kılındığını bildirmektedir. Orucun ne zaman ve nasıl tutulacağı, kimlerin tutmamasına izin verildiği, tutamayanların ne yapması lazım geldiği, eski ümmetlerce deforme edilen orucun orijinal şekli, Bakara/183-187. âyetlerde genişçe açıklanmıştır. Ama Kur’ân'da orucu kasten bozan kişinin ne yapması gerektiğine hiç değinilmemiştir.

Orucu bozanı veya tutmayanı Allah dilerse affeder, dilerse cezalandırır. Kur’ân, üçüncü şahısları ve kamuyu ilgilendirmeyip sadece kul ile Allah arasında olan ibâdetlerin bozulması ya da yapılmaması ile ilgili herhangi bir ceza koymamıştır. Çünkü ibâdet, Allah rızası için, gönülden, samimiyetle/ihlasla yapılır, dayatma, ceza ve zorlama ile olmaz.

Kur’ân'da kasıtlı oruç bozana herhangi bir keffâret öngörülmemesine rağmen âlimler, kasıtlı oruç bozmaya ya da mazeretsiz oruç tutmamaya, “altmış günü ceza bir günü kaza olmak üzere toplam altmış bir gün keffâret icat etmişlerdir. Bunu da şu ve benzeri rivâyetlere dayandırmışlardır:

Ebû Hureyre şöyle demiştir: Bizler Peygamber'in yanına oturmuş bulunduğumuz sırada o'na bir kimse geldi de dedi ki:

-- Yâ Rasûlallah! Helak oldum!

Rasûlullah ona sordu:

-- Sana ne oldu ki?

O kimse şöyle cevap verdi:

-- Oruçlu olduğum hâlde kadınımın üzerine düştüm (yani, cinsî münasebet yaptım).

Rasûlullah sordu:

-- Hürriyete kavuşturabileceğin bir köle bulabilir misin?

O zat cevap verdi:

-- Hayır, bulamam.

Rasûlullah tekrar sordu:

-- Öyleyse iki ay zincirleme oruç tutmaya gücün yeter mi?

O zat cevap verdi:

-- Hayır, buna güç yetiremem.

Rasûlullah yeniden sordu:

-- Altmış yoksulu doyurmak yolunu bulabilir misin?

O zat cevap verdi:

-- Hayır.

Ebû Hureyre dedi ki: Peygamber bir süre bekledi. Bizler bu bekleyiş üzere iken Peygamber'e içinde hurma dolu bir arak getirildi. (Arak, miktel/ölçek demektir.) Peygamber buyurdu:

-- O, mes’ele soran kimse nerededir?

O zat karşılık verdi:

-- Benim (buradayım diye ayağa kalktı).

Peygamber şöyle dedi:

-- Bu hurmayı al da yoksullara sadaka et!

O adam de şöyle karşılık verdi:

-- Allah'a yemin ederim ki, Medîne'nin iki kara taşlığı arasında benim ev halkımdan daha fakir bir ev halkı yoktur.

Bu sözü üzerine Peygamber, köpek dişileri meydana çıkıncaya kadar güldü. Sonra da o zata şöyle dedi:

-- Haydi bu hurmayı al da âilene yedir![182]

Doğru olduğu farz edilse bile bu rivâyeti, keffârete yönelik bir hükümden ziyâde, köpek dişleri görülünceye kadar güldüğüne göre Peygamberimizin latifesi olarak değerlendirmek gerekir. Aksi hâlde bundan, oruç bozana ödül olarak bir sepet hurma verileceği hükmü çıkar. Ayrıca, cinsel ilişki iki cins arasında olacağı için, kadına yönelik bir hükmün de bulunması gerektiği hâlde, rivâyette kadının durumuna ait bir hüküm yoktur. Bazı fakihler bu konuda rivâyet dikkate almayıp, oruç bozmayı, zıhara kıyas etmişlerse de, kıyasın şartları bu konuda oluşmuş değildir. Sonuç olarak: Kur’ân'da, “keffâretu's-savm” [kasıtlı oruç bozanın 61 gün oruç tutması] yoktur. Bu, daha sonra icat edilmiş bir bidattır.

186. Ve kullarım, sana Benden sordukları zaman; biliniz ki şüphesiz Ben çok yakınımdır. Bana yakarınca, yakaranın yakarışına cevap veririm. O hâlde reşit olmaları için, onlar da Bana karşılık versinler ve Bana inansınlar.

Bu âyette Allah, Kendisini tanıtmakta ve yakaranın yakarışına icâbet edeceği taahhüdünde bulunmaktadır.

Ramazân ve oruç pasajıyla birlikte ele alınması hâlinde bu âyette, Kur’ân'ın “yol göstericilik” özelliği sayesinde insanların rüşde ereceği mesajı verilmektedir:

De ki: “Bana vahyedildi ki şüphesiz cinnden bir grup Kur’ân dinleyip de demişlerdir ki”: “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’ân dinledik. Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız.” (Cinn/1-2)

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü ile ilgili klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:

Bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi hakkında farklı görüşler vardır. Mukâtil der ki: “Hz. Ömer, (bir Ramazân günü) yatsı namazından sonra hanımı ile birlikte olmuş, daha sonra buna pişman olup ağlamıştı. Rasûlullah'ın (s.a) yanına gelerek durumu o'na bildirmiş ve üzüntülü bir şekilde geri dönmüştü. Bu olay, konuyla ilgili ruhsatın inişinden önce idi. Bunun üzerine, Kullarım sana Benim hakkımda sorarlarsa şüphesiz Ben pek yakınım âyeti nâzil oldu.”

Bir diğer görüşe göre önceleri uyuduktan sonra yemek yemeyi terk farz idi. Onlardan birisi uyuduktan sonra yemek yedi, sonra da pişman oldu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme tevbenin kabulü ve sözü geçen hükmün neshini belirtmek üzere nâzil oldu ki ileride (187. âyette) buna dair açıklamalar gelecektir.

el-Kelbî'nin Ebû Sâlih'ten, onun da İbn Abbâs'tan rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiş: Yahûdiler şöyle dedi: “Sen bizimle sema arasında 500 yıl bulunduğunu ve her bir semanın kalınlığının yine bu kadar olduğunu ileri sürdüğün hâlde Rabbimiz bizim dualarımızı nasıl işitir?” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerîmenin iniş sebebi şudur: Birtakım kimseler Rasûlullah'a, (s.a) “Rabbimiz yakın mıdır, O'na fısıldaşarak dua edelim, yoksa uzak mıdır O'na yüksek sesle seslenelim” dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.

Atâ ve Katâde der ki: Yüce Allah'ın, Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin ki Ben de duanızı kabul edeyim” (Mü’min/60) buyruğu nâzil olunca kimileri, “Hangi vakitte O'na dua edelim?” diye sordular. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[183]

a) Ka‘bu'l-Ahbar'dan rivâyet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Hz. Mûsâ (a.s), “Yâ Rabbi! Yakın mısın, Sana münacaatta bulunalım [fısıltı ile yalvaralım]. Yoksa uzak mısın, öyle ise Sana bağırarak dua edelim” demiş. Bunun üzerine Allah Teâlâ, “Ey Mûsâ! Ben Beni zikreden kimselerin oturma arkadaşıyım” dedi. Hz. Mûsâ (a.s) da, “Yâ Rabbi! Fakat biz bazan cünüb olma ve tuvalette bulunma gibi Seni zikretmekten tenzih edeceğimiz bir hâl üzerinde oluyoruz?” dedi. Cenâb-ı Allah, “Ey Mûsâ! Beni her hâlde zikret” buyurdu. Emir bu şekilde olunca, Allah Teâlâ kullarını Kendisini zikretmeye ve bütün durumlarında Kendisine başvurmaya teşvik etmiş ve bu âyeti indirmiştir.

b) Bir bedevi Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek, O'na, “Rabbimiz yakın mıdır ki biz de O'na sessizce yakarışta bulunalım, yoksa bize uzak mıdır ki böylece biz O'na yüksek sesle yalvarıp yakaralım?” der. Bunun üzerine de Allah Teâlâ bu âyeti indirir.

c) Hz. Peygamber (s.a), ashâbıyla beraber tehlîl, tekbir ve duada seslerini yükselttikleri bir gazvede bulundu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Sizler sağır olan ve burada bulunmayan bir kimseye duâ etmiyorsunuz; siz ancak, her şeyi duyan ve size yakın olan bir Rabbe duâ ediyorsunuz” buyurdu.

d) Katâde ve diğerlerinden rivâyet edildiğine göre bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi, sahâbe-i kiramın, “Ya Rasûlallah! Rabbimize nasıl duâ edelim?” demiş olmalarıdır. İşte bunun üzerine Hakk Teâlâ bu âyet-i kerîmeyi indirmiştir.

e) Atâ ve diğerleri de, sahâbe-i kiram, Hz. Peygamber'e, “Hangi saatte Allah'a duâ edelim?” diye sorduklarında, Allah Teâlâ'nın bu âyeti inzâl ettiğini söylemişlerdir.

f) İbn Abbâs'ın zikrettiği şeydir. Buna göre Medîne halkının Yahûdileri, “Ey Muhammed! Senin Rabbin bizim dualarımızı nasıl işitir?” dediklerinde, bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

g) Hz. Peygamber'in (s.a) ashâbı, Hz. Peygamber'e (s.a) soru sorup da, “Rabbimiz nerede?” dediklerinde, Allah Teâlâ bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

h) Bizim, daha önce zikrettiğimiz Hakk Teâlâ'nın, Sizden öncekilere farz kılındığı gibi... (Bakara. 183) âyeti, uyuduktan sonra yemenin harâm kılınmasını gerektirip, sonra onlar yemek yiyip, bunu müteakiben de pişman olarak tevbe edip Hz. Peygamber'e, “Allah Teâlâ tevbelerimizi kabul eder mi?” diye sordukları zaman, Allah Teâlâ bu âyeti indirmiştir.[184]
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 4. March 2010, 12:49 AM   #29
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

ALLAH'IN YAKINLIĞI

Allah, biliniz ki şüphesiz Ben çok yakınım buyurmuştur. Bu yakınlıktan maksat, yön ve mekan yönünden yakınlık değil, ilmi ve kudretiyle kuşatması, rahmet etmesi, duaları kabul etmesi, ihtiyaçları gidermesi yönündendir, ki bu şu âyetlerde belirtilmiştir:

O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine istivâ eden, yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilendir. Ve nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Ve Allah yaptıklarınızı görendir. (Hadîd/4)

Ve and olsun insanı Biz yarattık. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. (Kaf/16)

Göklerde olan şeyleri ve yeryüzünde olan şeyleri, Allah'ın bildiğini görmedin mi? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde O, mutlaka dördüncüleridir. Beşte de O, mutlaka altıncılarıdır. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyâmet günü onlara yaptıkları şeyleri haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi en iyi bilendir. (Mücâdele/7)

Ve sizin Rabbiniz, “Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Şüphesiz Bana ibâdet etmekten büyüklenen kimseler yakında horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir” dedi. (Mü’min/60)

De ki: “Kendinizi gördünüz mü [hiç düşündünüz mü], Allah'ın azabı size gelse veya Sâ‘at [kıyâmet vakti] gelse, Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? –Eğer doğru kimselerseniz.– Aslında yalnızca O'na [Allah'a] yalvarırsınız da O, dilerse çağırdığınız şeyi açar [kaldırır] ve siz ortak koştuğunuz şeyleri ağzınıza almazsınız. (En‘âm/40-41)

(Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır?) Ya da, Kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve kötülüğü gideren, sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı? Allah'ın yanında başka bir ilâh mı var? Çok az düşünüyorsunuz! (Neml/62)

De ki: “Duanız olmasa Rabbim size kıymet verir mi ki de siz kesinkes yalanladınız? Artık size o kaçınılmaz olacaktır.” (Furkân/77)

İşte onlar, gemiye bindiklerinde, dini yalnız Allah'a özgü kılarak O'na yalvarırlar. Sonra ne zaman ki onları karaya çıkarıp kurtardı, bir de bakarsın ki onlar, kendilerine verdiklerimize nankörlük etmek ve kazançlı çıkmak için şirk koşuyorlar. Artık onlar, yakında bilecekler. (Ankebût/65-66)

Ve gölgeler gibi bir dalga onları bürüdüğünde, O'nun için dini arındırarak Allah'a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı orta yolu tutar [iman-küfür arasında bir yol tutar]. Ve Bizim âyetlerimizi ancak, tam hâin ve tam nankör bile bile inkâr eder. (Lokmân/32)

(İbrâhîm,) O, beni yaratandır. Ve bana doğru yolu O gösterir. Ve O, beni yediren, içirenin ta kendisidir. Hastalandığım zaman O bana şifa verir. Ve O, beni öldürecek, sonra beni diriltecektir. Ve O, din günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur. Rabbim! Bana hüküm ver ve beni iyilere kat! Ve beni, sonra gelecekler için doğrulukla anılanlardan kıl! Ve beni naim [nimeti bol] cennetin mirasçılarından kıl! Ve babamı da bağışla, şüphesiz o sapıklardan oldu. Ve yeniden diriltilen gün; mal ve oğulların sağlam bir kalple [gerçek imanla] gelenlerden başkasına fayda vermediği ve cennetin muttakilere yaklaştırıldığı, azgınlar için de cehennemin açılıp gösterildiği gün beni rezil etme!” dedi. (Şu‘arâ/78-91)

Dua ve dua adabı hakkında En‘âm sûresi'nin sonunda yaptığımız açıklamaya bakılabilir.[185]

188. Aranızda mallarınızı da bâtıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, bilerek ve günah ile yemek için hâkimlere aktarmayın.

Bu âyette yer alan sosyal ilkeler, bâtıl sebeplerle ve rüşvetle kazanç sağlamanın engellenmesine yöneliktir.

Tüm insanlara, özellikle de Müslümanlara hitap eden âyetin, Aranızda mallarınızı da bâtıl sebeplerle yemeyin ifadesiyle hırsızlık, kumar, gasp, aldatma, alış-verişte hile, hakkı saklamak, gayr-i meşru ticaret, emanet mala tecavüz, yalancı şâhitlik, çalışanın hakkını eksik vermek veya hakk ettiğinden fazlasını almak gibi tüm yanlış kazanımlar yasaklanmıştır. Buradaki “yemeyin” ifadesi, kullanımın nihai noktasını gösterir. O nedenle sadece yemek değil, bâtıldan her türlü yararlanmak yasaklanmıştır, ki buna dair Kur’ân'daki onlarca âyetten bazıları şunlardır:

Ey iman etmiş kişiler! Mallarınızı kendi aranızda yaptığınız ticaret şekli hariç olmak üzere, aranızda hakksız yolla yemeyin, kendilerinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size çok merhametlidir. Kim, düşmanlık ve zulüm olarak bunu [yasakları] işlerse, yakında Biz onu ateşe atarız. Ve o [onu ateşe atmak] Allah'a çok kolaydır. (Nisâ/29-30)

Kesinlikle yetimlerin mallarını hakksız yere yiyen kimseler, muhakkak ki karınlarının içinde ateş yerler. Ve yakında ateşi alevli cehenneme yaslanacaklardır. (Nisâ/10)

O, ribayı yiyen kişiler, şeytânın bir dokunuşuyla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu, şüphesiz onların, “Alış-veriş, riba gibidir” demeleriyledir. Oysa ki, Allah, alış-verişi helâl, ribayı harâm kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah'adır. Ve kim ki yeniden dönerse, işte onlar ateşin dostlarıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır. Allah, ribayı yok eder, sadakaları da artırır. Allah, tüm çok nankör ve günahkâr kimseleri sevmez. Şüphesiz iman eden ve sâlihatı işleyen, namazı ikâme eden ve zekâtı veren kişilerin Rabb'leri katında mükâfâtları vardır. Ve onlar üzerine hiçbir korku yoktur, onlar üzülmezler de. Ey iman etmiş kimseler! Eğer mü’minler iseniz, Allah'a takvâlı davranın ve ribadan kalanı bırakın. (Bakara/275-279)

Âyetteki, İnsanların mallarından bir kısmını, bilerek ve günah ile yemek için, hâkimlere aktarmayın ifadesiyle de, mal kazanmak için hakimlere, yöneticilere rüşvet vermek yasaklanmaktadır.

Bu âyetin nüzûl sebebi hakkında nakledilenler şöyledir:

Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin.. buyruğu, denildiğine göre Abdan b. Eşva el-Hadramî hakkında nâzil olmuştur. Bu kişi Kindeli İmru'1-Kays'tan alacağı bir mal bulunduğunu iddia etti. Bu konuda Peygamber'in (s.a) hakemliğine başvurdular. İmru'1-Kays böyle bir şeyin olmadığını söyledi ve yemin etmek istedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu, o da yeminden vazgeçti, kendisine ait olan arazide Abdan'ın tasarruf sahibi olmasını kabul etti ve onunla davalaşmadı.[186]

189. Sana hilâllerden [yeni aylardan] soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hacc için zaman ölçüleridir.” Evlerinize arka taraflarından girmeniz “birr” değildir. Ama “birr”, takvâlı davranmaktır. Öyleyse, evlerinize kapılarından girin. Ve başarıya erenlerden [kurtulanlardan] olmanız için Allah'a takvâlı davranın.

Bu âyet Medîne'de inen özel bir necm olup, insanların birtakım sorularına cevap niteliğindedir. Âyette, hilâller hakkında soruya cevap olarak, şekilciliği bırakmaları, yanlış yol izlememeleri uyarısı yapılmakta ve başarıya ermek için izlenecek yol açıklanmaktadır.

HİLÂLLER İLE İLGİLİ SORU

Âyetteki ifadeden, bu sorunun iki şekilde sorulmuş olabileceği düşünülebilir: A) Ayın büyüyüp küçülmesi ve iki gece gözükmemesi; B) Hilâllerin ne amaçla yaratıldığıdır.

Âyetteki, el-ehille sözcüğü, hilâl kelimesinin çoğuludur. Ayın son iki ve ilk iki gününün ayına hilal denilir. “Ayın ilk üç gecesinin ayına”, “ayın dolunay sürecine kadarki durumuna”, “ayın son iki gecesinin ayına” da hilâl denildiği söylenmiştir.

Âyetin bu bölümünün nüzûl sebebi hakkındaki nakiller şöyledir:

Sana hilâller hakkında soruyorlar… Burada kasdedilen soru, Yahûdilerin sordukları ve kendisi ile Peygamber'e (s.a) itiraz ettikleri bir husustur. Bu münasebetle Mu‘âz şöyle demişti: “Ey Allah'ın Rasûlü! Yahûdiler yanımıza geliyor ve hilâllere dair bizlere pek çok soru soruyorlar. Hilâl acaba neden önce incecik görünüyor, sonra doğup yuvarlaklaşıncaya kadar artıp duruyor. Ardından tekrar eksilmeye başlıyor ve nihâyet önceki hâline dönüyor.” Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu.

Bir diğer görüşe göre bu âyetin nüzûl sebebi, Müslümanlardan bir grubun Peygamber'e (s.a) hilâle dair ve hilâlin iki gecelik süreyle hiç görünmemesinin, güneşin durumundan farklı bir durumda olmasının sebebini sorarlar. Bunu da İbn Abbâs, Katâde, er-Rabi ve başkaları söylemiştir.[187]

Rivâyet edildiğine göre Ensârdan Mu‘âz ibn Cebel ile Sa‘lebe ibn Ganem, “Yâ Rasûlallah! Bu hilâle ne oluyor? Başlangıçta iplik gibi ince olarak ortaya çıkıyor, daha sonra da dolunay oluncaya kadar artıyor, sonra da durmadan noksanlaşa noksanlaşa baştaki durumuna geliyor.. Güneş gibi, tek bir hâlde kalmıyor” dediler. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Yine Mu‘âz'dan rivâyet edildiğine göre Yahûdiler, hilâl hakkında sormuşlardır.[188]

Birçok nedenle dinî görevler Kamerî takvime göre düzenlenmiştir. Zira ilk toplumlarda zamanı aya göre belirleme, güneşe göre belirlemeden daha kolaydı. Çünkü ayın evrelerine bakılarak ayın kaçı olduğu yaklaşık bilinebilirdi. Güneşin büyümesi, küçülmesi gibi evreleri olmadığından güneşe bakılarak ay ve gün hesabı yapmak zordu.

Ve Biz geceyi ve gündüzü iki âyet kıldık. Sonra Rabbinizden bir lütuf aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için gecenin âyetini silip, bir gördürücü olarak gündüzün âyetini kıldık [getirdik]. Ve Biz her şeyi detaylandırdıkça detaylandırdık. (İsrâ/12)

O, güneşi bir aydınlık, ay'ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye aya menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için âyetleri detaylandırır. (Yûnus/5)

Hilâl ile ilgili sorulara Allah, Onlar, insanlar için ve hacc için zaman ölçüleridir diye cevap vermiştir. Evet hilâller, hacc, oruç, boşanma; iddet, alış-veriş ve borç vadeleri konusunda hesap ölçüsüdür.

Biz sorulan sualin, hilâllerin yaratılış amacına yönelik olduğu kanaatindeyiz. Eğer sorunun amacı, bilimsel ise cevap çok manidardır. Çünkü verilen cevap, sualin cevabı değil, ayın pratik hayattaki fonksiyonlarıyla ilgili olup, “Size gerekmeyen şeyleri sormayın, size gerekli olanları sorun” mesajı vermektedir.

“Bu suale, neden bilimsel bir cevap verilmedi?” sorusuna, şöyle cevap verilebilir: O gün insanlık bu sorunun bilimsel cevabını kavrayacak birikime sahip değildi.

EVLERE ARKALARDAN GİRMEK

Âyetin bu bölümünün nüzûl sebebiyle ilgili olarak da şu nakiller bulunmaktadır:

Yüce Allah'ın, Birr, evlere arkalarından girmeniz değildir buyruğu, hacc için vakit ölçüleriyle birlikte zikredilmektedir. Çünkü hilâllerin durumu ve evlere arkalarından girmeye dair sual sormak zamanında bu iki husus da meydana gelmiştir. O bakımdan âyet-i kerîme her ikisi hakkında nâzil olmuştur. Ensâr, haccedip de geri döndüklerinde evlerinin kapılarından girmezdi. Hacc ya da umre için ihrama girip telbiye getirdiklerinde, şer‘an kendileriyle sema arasında herhangi bir engelin bulunmamasına dikkat ederlerdi. Artık bundan sonra, yani evinde ihrama girdikten sonra çıkıp herhangi bir ihtiyaç için geri dönecek olursa, evin tavanı kendisi ile gök arasında bir engel teşkil edeceğinden dolayı odanın kapısından içeriye girmezlerdi. O bakımdan evinin duvarından tırmanır, sonra da odasının üzerinde durarak ihtiyacı olan şeyi ister ve o ihtiyacı olan şey evinden dışarı çıkartılırdı. Bu şekilde davranmayı hacc ibâdetinin bir parçası ve birr/iyilik olarak kabul ederlerdi. Nitekim alâkası olmayan pek çok şeyin de hacc ibâdetinin gereği olduğuna inanırlardı.[189]

Hasan el-Basrî ile Esamm şöyle demiştir: “Câhiliyyede bir kimse bir şeye kasdedip, o şeyi elde etmek kendisine zor gelince, evinin kapısından içeri girmeyip tam aksine evine arka tarafından girip çıkmaya başlar ve bunu bir yıl sürdürürdü. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ, onları böyle davranmaktan nehyetmiştir. Çünkü, onlar bunda bir uygunsuzluk hissettikleri için böyle yapıyorlardı.”[190]

Câhiliyye dönemindekilerden birisi, ihrama girdiği zaman, evinin veya çadırının arkasından girip çıkacağı bir delik açıyordu. Ancak, taassub gösterenler müstesnâ. Bunlar da Kureyş, Kînâne, Huzâa, Sakîf, Haysem, Benû Âmir ibn Sa‘sa‘a ve Benû Nasr ibn Muâviye'dir. Bunlar dinlerine çok bağlı oldukları, çok direttikleri için, kendilerine “Humus” denilmiştir. Hamaset, “diretmek” demektir. Bunlar ihrama girdikleri zaman, kesinlikle evlere girmez, çölde bir gölgelikle gölgelenmezler, yağ, yoğurt ve peynir yemezlerdi. Sonra Hz. Peygamber (s.a), ihrama girerken, bir başkası da ihrama girmişti. Böylece, Hz. Peygamber (s.a), ihramlı iken harap bir bostanın kapısından içeri girdi. Müteakiben ihrama giren o adam da Hz. Peygamber'i görerek, O'nun peşine takıldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Benden uzaklaş” buyurdu.. Adam, “Niçin, yâ Rasûlallah?” dedi. Hz. Peygamber, “Sen ihramlı iken kapıdan içeri girdin” deyince, o adam biraz duraklayarak, “Ben senin sünnetine ve hidâyetine razı oldum. Senin girdiğini gördüğüm için, ben de girdim” dedi. İşte bunun üzerine, Allah Teâlâ bu âyeti indirip ihrama girmeleri hususunda aşırı davranmalarının birr/iyilik olmadığını, aksine birr/iyi olan kimsenin Allah'a muhalefet etmekten korkan kimse olduğunu onlara bildirmiş ve onlara câhiliyye adetlerini terketmelerini emrederek, Evlerinize, kapılarından geliniz buyurmuştur. İşte bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında söylenen bundan ibarettir.[191]

Evlere arka taraflarından girmeniz birr değildir. Ancak birr muttaki olanınkidir. Evlere kapılarından gelin. Buhârî, Ubeydullah ibn Mûsâ kanalıyla... Berrâ'dan nakleder ki; o şöyle demiştir: “Araplar câhiliyet devrinde ihrama girdiklerinde, evlere arka taraflarından girerlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ işbu âyeti inzâl buyurdu.” Ebû Dâvûd el-Tayâlisî... Berrâ'dan böylece rivâyet etmiş ve demiş ki: “Ensâr seferden döndüklerinde hiç birisi evlerine kapılarından girmezdi. Bunun üzerine bu âyeti kerîme nâzil oldu.”

A‘meş, Ebû Süfyân kanalıyla, Câbir'den nakleder ki; Kureyşliler hums [dindarlık] iddiasında bulunurlar ve ihrâmlı iken evlerine kapılarından girerlerdi. Ensâr ve diğer Araplar ise ihrâmhyken kapıdan girmezlerdi. Rasûlullah (s.a) bir bahçede iken, bahçenin kapısından dışarı çıktı. Kutbe ibn Âmir el-Ensârî de o'nunla birlikte çıktı. Orada bulunanlar dediler ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Kutbe ibn Âmir tüccar bir adamdır ve seninle beraber kapıdan çıktı. Rasûlullah Kutbe ibn Âmir'e, “Neden benim gibi yaptın?” dediğinde, o “Senin yaptığını gördüm ben de öyle yaptım” dedi. Rasûlullah, “Ben humus yapıyorum” dediğinde o, “Benim dinim senin dinindir” karşılığını verdi. Bunun üzerine işbu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu hadîsi İbn Ebî Hatim ve Avfî, İbn Abbâs'tan bu şekilde rivâyet ederler. Keza Mücâhid, Zührî, Katâde, İbrâhîm en-Nehâî, Süddî ve Rebî ibn Enes'ten de böylece rivâyet edilir.

Hasan el-Basrî der ki: Câhiliyet ehli olan kavimlerden birisi yolculuk etmek istediği ve sefer maksadıyla evinden çıktığı zaman evinden çıkıp da tekrar seferden vazgeçerek evinde kalmak isterse, evin kapısından girmezdi. Aksine arka tarafından tırmanarak girerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Evlere arka taraflarından girmeniz birr değildir... buyurdu.

Muhammed ibn Ka‘b der ki: “Adam i‘tikâfa girdiğinde eve kapısından gelmezdi. Bunun üzerine bu âyeti kerîme nâzil oldu.”[192]

Nakillerden anlaşıldığına göre, Arapların câhiliyeden kalma saçma-sapan inançları bulunuyor ve bunları uygulamakla iyi insan olduklarını düşünüyor ve bununla övünüyorlardı. Bu âyette Allah onları hem bu şekilcilikleri nedeniyle eleştiriyor, hem de atalarından kalma bâtıl inançları sürdürmemeleri hususunda uyarıyor.

Ebû Ubeyde'ye göre ise, “evlere arkalarından girmeyin, kapısından girin” ifadesi, bir deyim olup bununla, işinizde-gücünüzde yanlış yol izlemeyin, yanlış metod kullanmayın, her şeyi kuralına göre yapın, yanlış yoldan giderseniz menzil-i maksudunuza eremezsiniz; amacınıza ulaşamazsınız” denilmek istenmiştir. Bu durumda verilen mesaj şöyle olur: “İyi, dindar insan olmak için atalarınızın bâtıl inançlarına değil, dinin sahibinin koyduğu ilkelere uyun. Allah'ın koymadığı kurallar insanı Allah'a yaklaştırmaz.”

KURTULUŞ/BAŞARI YOLU; TAKVÂ

Bu âyette şekilcilik reddedilip meselenin özüne işaret edilmekte, işin takvâya bağlı olduğu bildirilmektedir. Birr'in şekilcilik olmayıp, takvâ olduğu 177. âyette açıklanmıştı. Evlere kapılarından girmek, kişiyi takvâya götüren amelleri Allah'ın çizdiği çerçevede yapmaktır.

190. Ve sizinle savaşan kimselerle Allah yolunda savaşın [ölün, öldürün]. Ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.

191. Ve onları nerede yakalarsanız öldürün, çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Ve fitne, öldürmeden daha şiddetlidir. Mescid-i Harâm yanında onlar, orada sizinle savaşmadıkça da onlarla savaşmayın. Buna rağmen onlar, sizinle savaşırlarsa, hemen onları öldürün. Kâfirlerin cezası işte böyledir.

192. Bununla beraber, eğer vazgeçerlerse, biliniz ki şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

193. Ve de fitne kalmayıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık eğer, vazgeçerlerse, düşmanlık, zâlimlerden başkasına yoktur.

194. Harâm ay [dokunulmazlık ayı], harâm aya karşılıktır. Ve bütün harâmlar [dokunulmazlıklar; bağlayıcı hükümler], kısastır [birbirine karşılıktır]. O hâlde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyla saldırın. Ve Allah'a takvâlı davranın. Ve bilin ki Allah, takvâ sahipleriyle beraberdir.

Bu âyetlerde, savaş hukukuna yönelik ilkeler bildirilmektedir. Şöyle ki:

* Müslümanlar, sadece Allah yolunda savaşmalıdır, (çıkar ve çapul amaçlı savaşmamalıdır).

* Savaşta haddi aşmamalıdır [savaşçılar dışındaki kimselere dokunmamalıdır].

* Savaş esnasında düşmana acımayıp buldukları yerde onları öldürmelidirler.

* Harâm bölgede kendilerine saldıranlarla savaşıp onları öldürmelidirler. Vazgeçmeleri hâlinde savaşı bırakmalıdırlar.

* Anlaşmaları tek taraflı bozanlarla yapılmış olan antlaşma geçersizdir, onlarla savaşılmalıdır.

Bireysel hayat sürelerken bu şartlar çerçevesinde davranmak zorunda olan mü’minler, organize oldukları dönemlerde ise, kendilerine inançları sebebiyle veya onları dinden döndürmek, mustaz‘aflara yardımdan engellemek ve yurtlarını ellerinden almak amacıyla bir saldırı olduğunda, saldırganlara karşı savaşmak zorundadırlar. Bedir ve onu izleyen bir dizi savaş, bu emirden sonra yapılmıştır:

Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, nezdinden bize bir velî, nezdinden iyi bir yardımcı kıl” diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? (Nisâ/75)



Allah ve Rasûlü'ne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların karşılığı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama/arka arkaya kesilmesi, ya da yeryüzünden sürgün edilmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir zillettir. Âhirette de onlar için büyük bir azap vardır. Ancak onlar üzerine güçlü olmazdan [onları yakalayıp kontrol altına almazdan] önce tevbe edenler hariç. Artık iyi bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. (Mâide/33-34)

Allah daha evvel mü’minlere şu emirleri vermişti:

Ve Allah'a çağırıp/yakarıp sâlihi işleyen ve “Ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir yakın'dır. (Fussilet/33-34)

Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerine katılık koyduk. Onlar kelimeyi/sözcüğü yerlerinden/öz anlamlarından değiştirirler. Öğütlendiklerinin önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hâinlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever. (Mâide/13)

Onların söylediklerine/söyleyeceklerine sabret! Ve güzelce ayrıl onlardan. (Müzzemmil/10)

Haydi öğüt ver/hatırlat; şüphesiz sen sadece bir öğütçüsün/hatırlatıcısın. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. (Ğâşiye/21-22)

Ehl-i Kitaptan bir çoğu, gerçek kendileri için ortaya konduğu hâlde, benliklerindeki kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir etsinler isterler. Buna rağmen siz, Allah'ın emri gelinceye kadar af ile, hoşgörüyle davranın. Şüphesiz Allah, her şeye en iyi güç yetirendir. (Bakara/109)

Mü’minler, bireysel hayat sürelerken bu şartlar çerçevesinde davranmak; organize oldukları dönemlerde ise, inançları sebebiyle kendilerine saldıranlara karşı savaşmak zorundadırlar. Bedir ve onu izleyen bir dizi savaş, bu emirden sonra yapılmıştır.

Aslında Allah nazarında bir kişiyi öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir:

İşte bunun için Biz, İsrâîloğulları'na, “Şüphesiz her kim bir zat veya yeryüzünde bozgunculuk karşılığı olmadan bir zatı öldürürse, artık bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir zatın yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur” yazdık [farz kıldık]. Ve kesinlikle onlara elçilerimiz açık deliller ile geldiler. Sonra da şüphesiz onların bir çoğu yeryüzünde kesinlikle aşırı davranan kimselerdir. (Mâide/32)

Durum bu olmasına rağmen Allah savaşı emretmektedir. Bununla birlikte, hangi şartlarda savaşılması gerektiğini de bildirmektedir:

Kendilerine savaş açılan kimselere, kendileri zulme uğramaları; onlar, başka değil, sırf “Rabbimiz Allah'tır” dedikleri için hakksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle izin verildi. Ve şüphesiz ki Allah onları zafere ulaştırmaya gücü yetendir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yerle bir edilirdi. Allah, kendisine yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir. (Hacc/39-40)

Âyetteki, Ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez ifadesi, sivil halka; kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve tarlalara, bahçelere, hayvanlara, ormana vs. zarar vermeyi yasaklamaktadır.

Hacc/40'daki, Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yerle bir edilirdi ifadesi ile Bakara/251'deki, Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı [bozulur giderdi] ifadesi savaşın meşru kılınma nedenlerini açıklamaktadır.

Bu paragrafın iniş sebebine dair klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:

Peygamber (s.a) umre yapmak üzere ashâb-ı kiram ile birlikte Mekke'ye gitti. Mekke yakınlarında Hudeybiye'de –ki Hudeybiye oradaki bir kuyunun adıdır, o bölgeye de o kuyunun adı verilmiştir– konaklayınca, müşrikler Beytullâh'a gitmesini engellediler. Hz. Peygamber de Hudeybiye'de bir ay süreyle kaldı. O yıl geldiği şekilde geri dönmek, ertesi yıl ise Mekke kendisine üç gün süreyle boşaltılmak ve aralarında on yıl savaş olmamak üzere de barış yaptılar. Hz. Peygamber de Medîne'ye geri döndü.

Ertesi sene Hz. Peygamber kazâ umresi yapmak üzere hazırlıklarını yaptı. Müslümanlar kâfirlerin sözlerinde durmayacaklarından korktular ve harâm ayda Harem dahilinde savaşmaktan da hoşlanmıyorlardı. İşte bu âyet-i kerîme bunun üzerine nâzil olmuştur.Yani, kâfirler sizinle savaştıkları takdirde savaşmak sizin için de helâldir.[193]

Nüzûl sebebi ise İbn Abbâs, Katâde, Mücâhid, Miksem, es-Süddî, er-Rabi, ed-Dahhâk ve başkalarından rivâyete göre şöyledir: Bu âyet-i kerîme kazâ umresi ve Hudeybiye yılı ile ilgili olarak nâzil olmuştur. Rasûlullah (s.a) umre yapmak üzere çıkmış ve Hudeybiye'ye kadar varmıştı. Bu olay hicretin 6. yılı Zilkâde ayında cereyan etmişti. Kureyş kâfirleri olan müşrikler o'nu Beytullâh'a ulaşmaktan engellediler. O da geri döndü. Şanı yüce Allah da o'na, pek yakında o'nu Mescid-i Harâm'a girdireceği vaadinde bulundu. Hz. Peygamber de hicretin 7. yılında oraya girdi ve umre ibâdetini eda etti. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

el-Hasen'den şu da rivâyet edilmiştir: Müşrikler Peygamber'e (s.a), “Yâ Muhammed! Harâm ayda savaşmak sana yasak kılındı mı?” diye sorunca o, “Evet” dedi. Bunun üzerine onlar da o'nunla savaşmak istediler. İşte bu âyet-i kerîme bu münasebetle inmiştir.[194]

Hz. Peygamber (s.a), hacc maksadıyla ashâbıyla beraber yola çıkıp, Hudeybiye'de konaklamıştı. Burası, ağacı ve suyu bol olan bir yer idi. Müşrikler, Ka‘be'yi ziyaret etmelerine mani olmuşlardı. Böylece Hz. Peygamber, ziyarette bulunamayarak bir ay orada bekledi. Daha sonra müşrikler Hz. Peygamber'le, bu yıl geri dönüp ertesi yıl dönmek, müşrikler, Hz. Peygamber Ka‘be'yi tavaf edip, kurbanını da kesip ve istediğini de yapıncaya kadar Mekke'yi üç günlüğüne terketmek üzere anlaşma yaptılar. Allah'ın Rasûlü de buna razı olup, onlarla bu şekilde bir anlaşma yaptı. Daha sonra, aynı yıl Medîne'ye geri döndü ve ertesi yıl hazırlanmaya başladı. Sonra Hz. Peygamber'in ashâbı, Kureyş'in sözlerinde durmayacaklarından, onların, ashâbı Mescid-i Harâm'dan menedip onlarla savaşa tutuşacaklarından; ashâbın ise, hem harâm ayda, hem de Harem-i Şerifte müşriklerle savaşmayı istemedikleri gibi endişeler izhar ettiler. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyetleri indirdi ve ashâba, ihtiyaç hissederlerse nasıl savaşacaklarını beyan ederek, “Allah yolunda cihad ediniz” buyurdu.[195]

Sahabeden birisi, kâfirlerden birisini harâm ayda öldürdü. Bunun üzerine mü’minler, bu mü’mini bundan dolayı kınadılar. İşte bu sebeple de Cenâb-ı Hakk bu âyeti indirdi. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Sizin, harâm aylarda öldürmeye yönelmiş olmayı büyük bir suç saymanız gerekmez. Çünkü harâm aylarda, kâfirlerin küfre yönelmeleri, bu yaptığınızdan daha büyük bir suçtur.[196]

Âyetteki, Ve fitne, öldürmeden daha şiddetlidir ifadesinde geçen fitne ile, “müslümanların küfre zorlanması ve yurtlarından çıkarılması” kasdedilmiştir. Ayrıca, âyetin bu ifadesinden, fitne çıkaranlara savaş açmanın mübah olduğu sonucu çıkıyor:

Allah ve Rasûlü'ne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların karşılığı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama/arka arkaya kesilmesi, ya da yeryüzünden sürgün edilmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir zillettir. Âhirette de onlar için büyük bir azap vardır. Ancak onlar üzerine güçlü olmazdan [onları yakalayıp kontrol altına almazdan] önce tevbe edenler hariç. Artık iyi bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. (Mâide/33-34)

Nitekim, Neml sûresi'nden de anlaşıldığı üzere Süleymân peygamber, Sebe ülkesinde halkı güneşe taptırmaya uğraşanlara karşı ordusuyla harekete geçmişti.
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 4. March 2010, 12:50 AM   #30
Taner
Site Yöneticisi
 
Üyelik tarihi: Jan 2009
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 233
Tesekkür: 60
55 Mesajina 155 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 100000
Taner will become famous soon enoughTaner will become famous soon enough
Standart

HARÂM AY KAVRAMI

Mescid-i Harâm'ın dokunulmazlığı ve güvenli bölge oluşu, Mekkî ve Medenî birçok âyette zikredilmiştir. Bu olguya ilişkin geniş açıklamalarda bulunduk; bunları bir kez daha yineleme gereği duymuyoruz.

Ancak “harâm ay” kavramı ile ilk kez bu âyette karşılaşıyoruz. Öncelikle şunu söyleyelim ki: Harâm kelimesi, “Ka‘be” ile ilintili olarak ne anlam ifade ediyorsa, “ay” açısından da aynı anlamı, yani dokunulmazlığı, kutsallığı, güvenliliği ve savaşma yasağını ifade ediyor. Bu ifadenin geçtiği âyetlerde de aynı anlamın esas alındığını unutmamalıyız. “Harâm ay” kavramı, dört Kamerî ay için kullanılır. Bu ayların sayısı, Tevbe sûresi'nde zikredilmiştir: Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü harâm aylardır. İşte dosdoğru olan din budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin (Tevbe/36). Söz konusu ayların isimleri, tevatür ve geleneğe göre, Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Receb'dir. Bunların ilk üçü İslâm öncesi dönemde Araplar nezdinde hacc aylarıydı. Dokunulmazlıkları, kutsallıkları ve savaş yasağı bununla ilgilidir. Bu aylarda bir tür dinî barış ilan edilirdi. Böylece Araplar uzak-yakın bölgelerden, yarımadanın muhtelif yerlerinden, Arapların yerleştiği Şam, Mezopotamya ve Irak gibi komşu memleketlerden güvenlik içinde Mekke'ye gelebiliyor, hacc görevlerini eda ediyor, bu ibâdet mevsimine tanık olabiliyorlardı. Sonra da korkusuzca, en ufak bir zorlukla karşılaşmadan, huzur içinde memleketlerine dönebiliyorlardı. Receb ayına gelince, güvenilir rivâyetlerden anladığımız kadarıyla, bu ay Hicaz halkı için dinsel bir özellik taşıyordu. Bu rivâyetlerden söz konusu ayın “Mudar Recebi” adıyla da anıldığını öğreniyoruz. Harâm ayların, Araplar açısından dinî, ictimaî ve iktisadî önem arzettiğinden kuşku yoktur. Bu nedenle âyetlerden ve rivâyetlerden anladığımız kadarıyla, Araplar bu ayların dokunulmazlıklarına büyük önem veriyorlardı, bu ayların kutsal huzurunu bozmamaya özen gösteriyorlardı. Bu aylarda, kan dökülüyor diye avlanmayı bile yasaklamışlardı... Harâm aylar girince, insanlar, kendilerini kapsamlı bir güven ortamının içinde buluyorlardı; kavgasız, savaşsız ve korkusuz... Hiç kuşkusuz işin içinde dinsel motivasyon olmasaydı, böylesi bir sosyal olguyu gerçekleştirmek mümkün olamazdı. Kur’ân-ı Kerîm de bu ayların dokunulmazlığını, kutsallığını onaylamış; insanlara sağladığı büyük yararlara işaret etmiştir. Yukarıda sunduğumuz Tevbe/36. âyeti buna örnek gösterebiliriz. Aşağıdaki âyetler de aynı anlamı pekiştirir niteliktedir: Allah, Beyt-i Harâm Ka‘be'yi insanlar için bir kıyam evi kıldı; Harâm ayı, kurbanı ve boyunlardaki gerdanlıkları da... (Mâide/97); Ey iman edenler, Allah'ın şiarlarına, harâm olan ay'a, kurbanlık hayvanlara, onlardaki gerdanlıklara ve Rabb'lerinden bir fazl ve hoşnutluk isteyerek Beyt-i Harâm'a gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktınız mı artık avlanabilirsiniz... (Mâide/2). Burada, yapıcı ve yararlı geleneklerin İslâm'dan sonra da korunmasına ilişkin genel temayülün bir örneğini görüyoruz. Bu aylarda ancak herhangi bir saldırıyı püskürtmek, bir haksızlığı/zulmü bertaraf etmek ve İslâm'a davet özgürlüğünü garanti altına almak amacına yönelik olması koşuluyla savaşa izin verilmiştir.[197]

DOKUNULMAZ AYLARDA ve DOKUNULMAZ BÖLGEDE SAVAŞ

Araplar, güvenli bir ulaşım ve hacc için dokunulmaz aylar ve dokunulmaz bölge belirlemişlerdi. Bu aylarda ve bu bölgede asla savaşılmazdı. Bu âyetlerde mü’minlere, harâm aylarda ve haremde saldırıya uğramaları hâlinde bu geleneğe bağlı kalmamaları emredilmektedir. Bu hükmün alt yapısı şu âyetlerle hazırlanmıştı:

Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse artık onun ücreti Allah'a aittir. Şüphesiz ki O, zâlimleri sevmez. (Şûra/40)

Ve eğer ceza verecek olursanız da sizin cezalandırıldığınızın misli ile ceza verin. Ve eğer sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. (Nahl/126)

195. Ve Allah yolunda infak yapın, ellerinizi [kendinizi] ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve iyileştirin-güzelleştirin. Şüphesiz Allah, iyileştirenleri-güzelleştirenleri sever.

Yukarıdaki âyetlerde savaş ve savaşa katılma şartları konu edilmişti. Bu âyette ise savaşı sürdürmenin, barış ve güvenlik içinde yaşayabilmenin ön şartı konumundaki mâlî durum konu edilmektedir.

Klasik kaynaklarda bu âyetin iniş sebebi olarak şu bilgiler yer alır:

Yezid b. Ebî Habib'in rivâyetine göre Eslem Ebû İmrân şöyle demiştir: Konstantin şehrine [İstanbul'a] gaza yapmıştık. Askerlerin başında Abdurrahmân b. el-Velid vardı. Bizanslılar sırtlarını şehrin suruna vermişlerdi. Birisi düşmana hamle yaptı. Onu görenler, “Aman yapma, lâ ilâhe illallâh bu adam kendi elleriyle kendisini tehlikeye atıyor” dediler. Ebû Eyyûb şöyle dedi: “Sübhânallâh, bu âyet-i kerîme biz Ensâr hakkında nâzil olmuştur. Allah, Peygamberi'ne yardım ve zafer verip o'nun dinini üstün kılınca kendi aramızda, ‘Haydi gelin, artık mallarımızın başında duralım, onları düzene koyalım’ dedik. Bunun üzerine Yüce Allah, Allah yolunda infak edin âyet-i kerîmesini indirdi.[198]

Ellerimizle tehlikeye atılmak ise, (buna göre) mallarımızın başında durup onları çekip çevirmek isterken cihâdı terketmek olur. Ebû Eyyûb Allah yolunda cihâd yolunu aralıksız bir şekilde sürdürdü ve nihâyet Konstantin şehrinde defnedildi. Onun kabri oradadır. Böylelikle Ebû Eyyûb bizlere ellerimizle tehlikeye atılmanın Allah yolunda cihâdı terketmek olduğunu ve âyet-i kerîmenin buna dair nâzil olduğunu haber vermiş oldu. Bunun bir benzeri Huzeyfe'den, el-Hasen, Katâde, Mücâhid ve ed-Dahhâk'tan da rivâyet edilmiştir.

Derim ki: Tirmizî de Yezid b. Ebî Habib'den o Eslem b. İmrân'dan bu haberi bu manada rivâyet etmiş bulunmaktadır. Orada Ebû İmrân der ki: Rûm şehrinde idik. Karşımıza Rûmlardan oldukça kalabalık bir saf çıkardılar. Müslümanlardan da onlar gibi veya daha da fazla bir kalabalık karşılarına çıktı. O sırada Mısır'dan gelen askerlerin başında Ukbe b. Âmir, genel komutan da Fudâle b. Ubeyd idi. Müslümanlardan bir kişi Rûmların [Bizanslıların] safına bir hamle yaptı ve onların arasına kadar girdi. Herkes yüksek sesle bağırıp, “Sübhânallâh” dedi, “bu adam kendi elleriyle kendisini tehlikeye atıyor.” Ebû Eyyûb el-Ensârî kalkıp şöyle dedi: “Ey insanlar! Sizler bu âyet-i kerîmeyi bu şekilde anlıyorsunuz. Hâlbuki bu âyet-i kerîme biz Ensâr hakkında nâzil olmuştur. Allah İslâm'ı kuvvetlendirip İslâm'ın yardımcıları çoğalınca birbirimize gizlice Rasûlullah'ın (s.a) aramızda olmadığı bir sırada, ‘Mallarımız sahipsiz kaldı, Allah da İslâm'ı güçlendirmiş bulunuyor. İslâm'ın yardımcıları çoğalmış bulunuyor. Mallarımızın başında dursak ve onlardan kaybolanı ıslah edip yoluna koysak nasıl olur?’ dedik. Bunun üzerine Yüce Allah Peygamberi'ne bizim aramızda söylediğimizi reddetmek üzere, Allah yolunda infak edin, kendi ellerinizle tehlikeye atılmayınız buyruğunu indirdi.” Buna göre tehlike, mallarıın başında durmak, onları yoluna koymaya çalışmak ve gazayı terketmek diye açıklanmış oldu. Ebû Eyyûb Rûm topraklarında defnedilinceye kadar Allah yolunda ileri atılmaya devam edip durdu. Ebû Îsâ der ki: “Bu hasen, garib, sahih bir hadistir.”[199]

Âyetin anlamı ile ilgili olarak üçüncü bir görüş daha vardır ki, bu da İbn Abbâs'a aittir. Şöyle ki: Rasûlullah'a (s.a) insanlara karşı cihâd için çıkma emri verilince, Medîne'de hazır bulunan bedevî Araplardan bir kısmı kalkıp, “Biz ne ile hazırlık yapalım?” dediler, “Allah'a yemin ederiz ki ne bir azığımız vardır, ne de kimse bize yemek verir.” Bunun üzerine Yüce Allah'ın, Allah yolunda infak edin buyruğu nâzil oldu.[200]

Rivâyet olunduğuna göre, Allah Teâlâ'nın, Harâm ay, harâm aya bedeldir, harâmlar karşılıklıdır âyeti nâzil olunca, hazır olanlardan biri, “Yâ Rasûlallah! Allah'a yemin ederim ki bizim azığımız yok. Hiçbir zengin de bize yardım etmiyor” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), Müslümanlara, Allah yolunda infâk etmelerini, tasaddukta bulunmalarını ve Allah yolunda taşınan yarım bir hurma ile de olsa sadakadan et çekmemelerini emretti. Müteakiben Müslümanlar her şeylerini verdiler. İşte bu âyet de, Hz. Peygamber'e (s.a) muvafakat ederek nâzil oldu.[201]

Leys ibn Ka‘b, Yezîd ibn Ebî Hâlid kanalıyla Eslem'den naklederek der ki: Muhâcirlerden bir kişi İstanbul'da düşmanların safına saldırdı. Ve düşman safını deldi. Beraberimizde Ebû Eyyûb el-Ensârî de vardı. Bazı kimseler, “Kendini kendi eliyle tehlikeye attı” dediler. Ebû Eyyûb el-Ensârî dedi ki: “Biz bu âyeti daha iyi biliriz. Çünkü o, bizim hakkımızda nâzil olmuştur. Biz Rasûlullah'la birlikte sohbet ettik. Onunla nice şeylere şâhid olduk ve o'na destek olduk. İslâm yayılıp da ortaya çıkınca biz Ensâr topluluğu gizlice toplandık ve, ‘Allah bize Nebiy-yi Ekrem'iyle sohbet etme şerefini lütfetti. Ve o'na yardımcı olma imkânını bahşetti. Böylece İslâm yayıldı, Müslümanlar çoğaldı. Biz Rasûlullah'ı ailelerimize, mallarımıza ve çocuklarımıza tercih etmiştik. Şimdi ise savaş, ağırlığını kaybetti. Artık ailelerimize, çocuklarımıza dönüp onların yanında kalsak’ dedik. İşte bunun üzerine, Allah yolunda infâk edin ve ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın âyeti bizim hakkımızda nâzil oldu.” Bu âyette söz konusu olan tehlike, “cihâdı terkederek, mal ve çoluk-çocuk yanında oturmak”tır. Bu hadîsi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî Sünen'lerinde, Abd ibn Humeyd, İbn Ebî Hatim, İbn Cerîr, İbn Merdûyeh, Hafız ibn Ya‘lâ Tefsir'lerinde, İbn Hibbân Sahîh'inde, Hâkim Müstedrek'inde, Yezîd ibn Ebî Habîb kanalıyla Ebû Eyyûb el-Ensârî'den rivâyet ederler. Tirmizî bu hadîsin hasen, sahih ve garîb olduğunu söyler. Hâkim ise, Buhârî ve Müslim'in şartlarına uygun olmakla beraber, onların tahriç etmediğini bildirir.

Ebû Dâvûd'un Eslem'den naklettiği lafız ise şöyledir: Biz İstanbul'da idik. Mısır'da Ukbe ibn Âmir, Şam'da da başka bir adam vardı. Bununla Fudâle ibn Ubeyd'i kasdediyor. Bizanslılara karşı Medîne'den büyük bir saf savaşa çıktı. Biz onlara karşı saf tuttuk. Müslümanlardan bir kişi Bizanslılara hücum etti ve içlerine girdi. Sonra yanımıza döndü. Halk ona, “Sübhânallâh; kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor” diye seslendi. Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensârî dedi ki: “Ey insanlar! Siz bu âyeti te’vîl edilmeyecek şekilde te’vîl ediyorsunuz. Bu âyet bizim hakkımızda, Ensâr topluluğu hakkında nâzil olmuştur. Allah dinini yüceltip, İslâm'ın destekçilerini çoğaltınca, biz kendi aramızda; ‘Artık malımıza dönüp de onları ıslâh etsek?’ dedik. Bunun üzerine bu âyeti kerîme nâzil oldu.”[202]

Bu âyetin iki yönü vardır: Birincisi, genel ifadesidir ki bu tüm zaman ve şartlara yöneliktir. Bu açıdan, infaktan kaçınanlar, kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlarlar. Zira zengin-fakir arasındaki uçurum, toplumda sosyal patlama ve kargaşaya sebep olur:

Allah'ın, o kent halkından, Rasûlü'ne verdiği ganimetler, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşmasın diye Allah'a, Elçi'ye yakınlık sahiplerine; göç eden fakirler –ki onlar, Allah'ın lütuf ve rızasını ararken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah'a ve Elçisi'ne yardım ederler. İşte onlar, doğruların ta kendileridir,– yetimlere, miskinlere, yolcuya aittir. Elçi, size ne verdiyse onu hemen alın. Sizi neden aloyduysa ondan geri durun. Allah'a da takvâlı davranın. Şüphesiz Allah, kovuşturması çok çetin olandır. (Haşr/7-8)

Demek ki servet, sadece zenginler arasında dolaştığında, toplumdaki dengeler bozulur, fakirlerin haset ve kinini azdırır, böylece toplum tehlikeye düşer.

Âyetin ikinci yönü de, savaş ortamlarına yöneliktir. Nitekim Enfâl sûresi'nde şöyle buyurulmuştur:

Ve siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın ki, onlarla hem Allah'ın düşmanlarını, hem de kendi düşmanlarınızı, ayrıca Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz daha başkalarını korkutasınız. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz hakksızlığa uğratılmayacaksınız. (Enfâl/60)

İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. Öyleyken sizden kimileri cimrilik ediyor. Ve kim cimrilik ederse kendi benliğinden cimrilik ediyordur. Ve Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz yüz çevirirseniz O [Allah], yerinize sizden başka bir toplum getirir. Sonra onlar, sizin benzerleriniz olmazlar. (Muhammed/38)

Bu âyetlerin öngördüğü şekilde bir askerî hazırlık, yüklü bir maliyet gerektirir. Ama itibarlı ve onurlu bir hayat sürdürebilmenin, dini, imanı, namusu ve vatanı koruyabilmek de buna bağlıdır. Eğer herkes infakta bulunursa, gerekli hazırlık yapılarak tedbir alınabilir. Aksi hâlde izmihlal kaçınılmazdır.

Âyetteki, ولا تلقوا بأيديكم الى التّهلكة[ve lâ tulqû bi-eydiyekum ilettehlüketi/ellerinizi/kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın] ifadesindeki بأيديكم [bi-eydiyekum] ibaresi, cüziyyet mecâzı mürseli ile “kendinizi” anlamında olabileceği gibi, “eliyle ayağıyla tehlikeye gitmek” anlamında bir deyim de olabilir. Buna göre ifade, “kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın” anlamında olur.

208. Ey iman etmiş kişiler! Hepiniz, topluca silm'e [İslâm'a-barışa-güvenliğe] girin ve şeytânın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.

Evrensel bir beyanname niteliğinde olan bu âyette mü’minlere, Ey iman etmiş kişiler! Hepiniz, topluca silm'e [İslâm'a-barışa-güvenliğe] girin ve şeytânın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır denilmek sûretiyle kurtuluş yolu gösterilmektedir.

Kaynaklarda, bu âyetin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler verilmektedir:

Bu âyet, Ehl-i Kitap'tan Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi müslüman olanlar hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onlar, Hz. Peygamber'e (s.a) iman ederken, bir taraftan da Hz. Mûsâ'nın (a.s) şeriatına tazim etmeye devam ediyorlardı. Bundan dolayı da “cumartesi” gününün kutsiyetine saygı gösteriyor, deve etini ve sütünü mekruh kabul ediyorlardı ve şöyle söylüyorlardı: “Bu şeyleri terketmek İslâm'da mübah, Tevrât'ta ise vâcibdir. Binâenaleyh biz bunu ihtiyaten terkediyoruz.” İşte böylece Cenâb-ı Hakk, onların bu tutumumu kerih görerek, onların İslâm'a bütünüyle girmelerini, yani İslâm şeriatının hepsine girmelerini ve gerek itikad, gerek amel bakımından Tevrât'ın hükümlerinden herhangi birine sarılmamalarını emretmiştir. Çünkü Tevrât, artık mensûhtur. Buna göre, Şeytânın adımlarına uymayın âyetini, “Tevrât'ın mensuh olduğunu bildikten sonra, onun hükümlerine tutunarak, şeytâna uymayın” şeklinde açıklamışlardır. Bu görüşte olanlar, âyetteki, kâffeten kelimesini, İslâm'ın sıfatı kabul etmişlerdir. Buna göre sanki, “Gerek itikadî gerek amelî olsun, İslâm'ın kanunlarının hepsine giriniz” denilmiştir.[203]

SİLM

Selâm, teslim, islâm vs. sözcüklerinin kökü durumunda olan silm sözcüğünün tüm türevleri, “barış, savaşı ve münakaşayı terketme, sağlam olma, sağlamlaştırma, güvende olma, güvende oldurma, sıkıntışlara karşı koyma” anlamlarını taşır. Bu manalar, şu âyetlerde net olarak görülmektedir:

Allah'a ve O'nun Elçisi'ne itaat edin, çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve rüzgârınız/kokunuz [canınız] gider. Ve sabırlı olun. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfâl/46)

Ey iman etmiş kimseler! Felâh bulmanız [kurtulmanız, başarı kazanmanız] için sabredin ve sabırlaşın, birbirinize bağlanın ve Allah'a takvâlı davranın. (Âl-i İmrân/200)

Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O [Allah], kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah doğru yolu bulasınız diye âyetlerini sizin için böyle ortaya koyar. (Âl-i İmrân/103)

Ve eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle savaşırlarsa hemen onların arasını düzeltin. Şâyet biri ötekinin üzerine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Sonra da eğer dönerse aralarında adaletle barış yapın ve hakkaniyetle davranın. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse rahmete ermeniz için kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'a takvâlı davranın. (Hucurât/9-10)

Ve kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o takdirde hiçbir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve o [İslâm'dan başka din arayan kimse] âhirette zarar edenlerden olacaktır. (Âl-i İmrân/85)

Ve Allah, selâm yurduna çağırıyor ve O, dilediği/dileyen kimseye kılavuz olur. (Yûnus/25)

Şeytânın izini takip etmek, ona kul-köle olmaktır. Bununla ilgili 168. âyette detay verilmişti. Ayrıca şu âyetler de dikkate alınmalıdır:

Ey iman etmiş kişiler! Şeytânın adımlarını izlemeyin. Ve kim şeytânın adımlarını izlerse, hiç şüphesiz o, fahşayı [çirkin utanmazlıkları] ve kötülüğü emreder. Ve eğer ki üzerinizde Allah'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiç biri ebedî olarak temize çıkamazdı. Ama Allah, dilediği kimseyi temize çıkarır. Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. (Nûr/21)

Ve O, hayvanlardan yük taşıyanları, döşek yapılanları yaratandır. Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden yiyin. Şeytânın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır. (En‘âm/142)

Allah ona [şeytâna] lânet etti. Ve o, “Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım, ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah'ın yaratışını bozacaklar” dedi. Ve her kim Allah'ın astından şeytânı velî edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyan ile ziyana uğrar. (Nisâ/118-119)

209. Buna rağmen, eğer siz apaçık deliller geldikten sonra yine kayarsanız, artık bilin ki, şüphesiz Allah, azîz'dir, hakîm'dir.

Bu âyette, silme girmeyip şeytânın adımlarını izleyenlere, Allah'ın kendilerinin hakkından geleceği ihtar edilmektedir.

Âyette, apaçık delillerden sonra inanmayanların cezalandırılacağının ifade edilmesi, bilenlerin bilmeyenlerden daha fazla sorumluluk altında olduklarına işaret eder. Aynı mesaj daha evvel de verilmişti, bunlardan bir kaçını hatırlatıyoruz:

Ve bu [Kur’ân], “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa [Yahûdi ve Hristiyanlara] indirildi; biz ise, onların ders yapışlarından habersizdik [o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk]” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve takvâlı davranın. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah'ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız. (En‘âm/155-157)

Bu [Kur’ân], insanlar için basiretler [kalbî idrakler], kesin inanan toplum için bir yol gösterme ve rahmettir. Yoksa kötülükleri işleyen o kimseler, kendilerini, hayatlarında ve ölümlerinde, iman eden ve sâlihâtı işleyen kimseler gibi kılacağımızı mı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar! (Câsiye/20-21)

210. Onlar, sadece Allah'ın buluttan gölgeler içinde gelmesini, meleklerin gelmesini ve işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler, yalnızca Allah'a döndürülüyor.

211. İsrâîloğulları'na, Bizim, onlara açık âyetten kaç tane verdiğimizi sor. Allah'ın nimetini her kim kendisine geldikten sonra değiştirirse; artık şüphesiz Allah, azabı çok şiddetli olandır.

212. Basit hayat [dünya hayatı], inkâr etmiş kişiler için süslü gösterildi. Onlar, iman edenlerle eğleniyorlar. Hâlbuki takvâ sahibi olan kimseler, kıyâmet günü onların üstündedir. Allah, dilediği kimseye hesapsız rızık verir.

Uyarı niteliğinde olan bu âyetlerdeki uyarı, inkârî bir soru ile yapılmıştır ki bu, “onlar, sadece Allah'ın buluttan gölgeler içinde gelmesini, meleklerin gelmesini ve işin bitirilivermesini [dünyada helâm edilmeyi] bekliyorlar, başka bir şey beklemiyorlar” anlamına gelir. Kâfirlerin burada zikredilen tutumu, En‘âm sûresi'ndeki detayın özeti mahiyetindedir. Bu uyarı birçok kez yapılmıştır:

Sonra da onlar, kendilerine hakk gelince onu kesinlikle yalanladılar. Artık alaya aldıkları şeylerin önemli haberleri yakında kendilerine gelecektir. Görmediler mi ki Biz, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökyüzünü üzerlerine bereketlerle gönderip altlarında ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların sonrasından başka bir nesil oluşturduk. Ve Biz eğer ki sana kâğıtta yazılı bir kitap indirmiş olsak, onlar da ona elleriyle dokunsalardı, kesinlikle o küfretmiş olan kişiler, “Bu, apaçık sihirden başka bir şey değildir” derlerdi. Ve onlar, “Bu Peygamber'e bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer Biz bir melek indirmiş olsaydık, iş, mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı. Eğer Biz o'nu [Peygamber'i] bir melek yapsaydık, yine de o'nu bir adam şeklinde yapardık ve katmakta olduklarını onlara elbette katardık [onlar yine düştükleri kuşkuya düşerlerdi]. Ve hiç kuşkusuz senden önce de elçiler ile alay edildi. Sonra da onlardan alay eden kişileri alay ettikleri şey kuşatıverdi. De ki: “Yeryüzünde dolaşın sonra da yalanlayanların sonu nasıl olmuş, bakın!” (En‘âm/5-11)

Meleklerin gelmesinden, yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; şüphesiz biz de bekleyicileriz.” (En‘âm/158)

Hayır, hayır… Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman, Rabbinin geldiği ve meleklerin saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne yararı var ki! (Fecr/21-23)

Bu cezalandırma şekli konusunda İsrâîloğulları'nın geçmişlerinde birçok örnek bulunduğundan, İsrâîloğulları'na, Bizim, onlara açık âyetten kaç tane verdiğimizi sor. Allah'ın nimetini her kim kendisine geldikten sonra değiştirirse; artık şüphesiz Allah, azabı çok şiddetli olandır denilmektedir. Bunun somut örneği Kur’ân'da bir çok yerde verilmiştir:

O, Ehl-i Kitaptan inkâr eden kimseleri, toplanmanın ilki için yurtlarından çıkarandır. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da, şüphesiz kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağına kesinkes inanıyorlardı. Ama Allah'ın azabı, onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine, evlerini, kendi elleriyle, ve mü’minlerin elleriyle harap edileceği korkusunu düşürdü. Ey basiret sahipleri! İbret alın. (Haşr/2)

Şüphesiz onlardan önceki kimseler tuzak kurdular da Allah, onların duvarlarına temellerinden geldi. Sonra da çatı tepelerinden üzerlerine çöktü. Ve onlara azap akledemedikleri bir yönden geldi. (Nahl/26)

Ve Biz İsrâîloğulları'na Kitap'ta/yazgıda şunu gerçekleştirdik: “Kesinlikle siz, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız/fesat bulacaksınız [bozguna uğrayacaksınız] ve kesinlikle büyük bir yükselişle yükseleceksiniz.” İşte o ikisinden birincisinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik de onlar, evlerin aralarına girip araştırdılar. Ve o yerine getirilmesi gereken bir vaad idi. Sonra sizi tekrar onların [güçlü kulların] üzerine gâlip kıldık ve size mallarla ve oğullarla yardım ettik. Ve sizi işe yarayanlar açısından daha çok kıldık. –Eğer iyilik ettiyseniz, kendinize iyilik etmişsinizdir ve eğer kötülük ettiyseniz o da onun [kendisi] içindir.– Artık diğer fesadınızın zamanı gelince de yüzlerinizi kötülemeleri [size kötülük yapmaları], ilk kez girdikleri gibi yine mescide [Beytü'l-Makdis'e] girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için (üzerinize güçlü kullarımızı tekrar göndereceğiz). Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ve eğer siz döndüyseniz Biz de döndük. Ve Biz cehennemi, kâfirler için kuşatıcı bir zindan kıldık. (İsrâ/4-8)

Ve o gün gökyüzü bulutlar ile yarılır ve melekler ardı arkasına indirilir. İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahmân'a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur. (Furkân/25-26)

Nihâyet onu, vâdilerine doğru gelen geniş bir bulut hâlinde gördüklerinde, “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler, Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr... Sonunda o hâle geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız. (Ahkâf/24-25)

210. âyetteki, Hâlbuki bütün işler, yalnızca Allah'a döndürülüyor ifadesi ile sona yaklaşıldığı, ölüme ve kıyâmete doğru gidildiği beyân edilmiştir. Bu konuya dair Secde sûresi'nde yaptığımız açıklamaya bakılabilir.[204]

213. İnsanlar tek bir ümmet idi de Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve ihtilaf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hakk ile kitap indirdi. Ve sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, Kendi bilgisi gereği, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar.

Bu âyette, daha evvel tek bir ümmet olan insanlara elçiler gönderildiği ve problemlerinin o elçiler yoluyla çözülmesi istendiği bildirilmektedir. Yûnus sûresi'ndeki bu âyetin benzeriyle ilgili yaptığımız açıklamayı burada da aktarıyoruz:

Ve insanlar, sadece bir tek ümmet idiler, sonra ihtilâfa düştüler ve eğer Rabbinden bir Söz geçmemiş olsa idi, ihtilâf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm kesinlikle gerçekleştirilmişti. (Yûnus/19)
Taner isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
bakara, bakara suresi, hakkı yılmaz, suresi


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 09:24 AM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hanifler - Kuran odaklı gerçek din islam