Tekil Mesaj gösterimi
Alt 31. July 2010, 09:42 PM   #2
Ali Rıza Borazan
Uzman Üye
 
Ali Rıza Borazan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2009
Mesajlar: 399
Tesekkür: 59
244 Mesajina 485 Tesekkür Aldi
Tecrübe Puanı: 11
Ali Rıza Borazan will become famous soon enoughAli Rıza Borazan will become famous soon enough
Standart

MUCİZE, KERAMET VE İSTİDRAÇ NEDİR?

Mucize Kavramını toplumların genel anlayışını teşkil ettiği için Müsemmadan bir alıntı yaparak başlamak istiyorum.

MÜSEMMA

Sözlükte aciz bırakan, güçsüz kılan, karşı konulmaz, harika olay, kudretsizlik ve takatsizlik veren iş anlamlarına gelen mucize, dini bir terim olarak, insanların benzerini meydana getirmekten aciz kalacakları, peygamberlik iddiasında bulunan zattan âdetin hilafına ve tabiat kanunlarının aksine olarak ve meydan okuma üslubu ile zuhur eden harikulade olay demektir Peygamberin nübüvvet davasını ispat ve doğrulamak amacıyla gösterilirler Herhangi bir olayın mucize olabilmesi için onun nübüvvet görevi verilmiş kişilerin elinde ortaya çıkması gerekir Mucize gerçekte Allah’ın fiilidir, “peygamber mucizesi” denilmesi mecazîdir Mucizenin, tabiat kanunlarının çok üstünde ve onlara aykırı olması, iddiaya uygun olarak ortaya konulması, bir yalanlama ya da inkârdan sonra meydana gelmesi ve insanoğlunun aciz kaldığı bir olay türünden gerçekleşmesi gerekir Peygambere verilen mucizeler, bir yönüyle imanın temel esaslarından olan nübüvvetle, diğer yönüyle de vahiy ile alâkalıdır Dolayısıyla mucizeye inanmak gerekir: “Dediler ki: 'Ona, Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!' De ki: 'Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım” (Ankebut, 29/50) Mucize akıl bakımından da imkansız değildir Çünkü her an insanın çevresinde meydana gelen olaylar ve hayatın her alanı mucizelerle doludur Varlıkların yaratılmaları, ömürleri tamamlanınca yok olmaları ve hayatın kesintisiz olarak devam etmesi bunun en güzel örneğidir Sürekli müşahede ettiğimiz ve bu nedenle değişmez sandığımız tabiat kanunlarını var eden Allâh’tır Allâh bu kanunları dilediği zaman, peygamberlerinin peygamberliklerini ispat için değiştirebilir Bu durumda mucizenin vukuu için aklî bir engel yoktur

Evet, İslam toplumlarında mucize kavramı:” Sözlükte aciz bırakan, güçsüz kılan, karşı konulmaz, harika olay, kudretsizlik ve takatsizlik veren iş anlamlarına gelen mucize, dini bir terim olarak, insanların benzerini meydana getirmekten aciz kalacakları, peygamberlik iddiasında bulunan zattan âdetin hilafına ve tabiat kanunlarının aksine olarak ve meydan okuma üslubu ile zuhur eden harikulade olay demektir Peygamberin nübüvvet davasını ispat ve doğrulamak amacıyla gösterilirler.

KURANDA TANIMLANAN MUCİZE

Kuranda Tanımlanan mucize bu anlatılanlardan tamamen farklıdır. Kuranda kelime olarak mucize geçmez bu bize Kuranda geçen Ayet, beyine delil, burhan kelimelerinin karşılığı olarak geçmiştir. Bir başka ifadeyle Ayet kelimesinin karşılığı olarak kullanılmıştır.

Ayet; Allahın, Kâinatla beraber yaratmış olduğu Kâinat içerisinde zerreden küreye kadar, bütün madde ve mana âlemine söylendiği gibi, aynı zamanda, peygamberi diğer insanlardan ayıran, Allahın vahiyle konuşmasını ve kitaplara ve vahiylere de ayet ifadesi kullanılmıştır.

Peygamberleri şöyle tanımlamaktadırlar. “peygamberlik iddiasında bulunan zattan âdetin hilafına ve tabiat kanunlarının aksine olarak ve meydan okuma üslubu ile zuhur eden harikulade olay demektir.” Böyle bir mucize tanımı kurana göre, doğru Değildir. Peygamberler diğer insanlardan farklı olarak yanıldığı zaman vahiylerle düzeltilen ve Vahiy orijinli bir bilgi ile toplumun karşısına çıkanlardır. Yani toplumların anladığı dilde peygamberlere verilen mucize sadece vahiylerdir ellerindeki kitaplardır.

17/93- "Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız." De ki: "Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?"

İslam toplumlarında anlaşılan ve inananların anladıkları gibi peygamberler on parmağımdan su akıtarak askerleri sulamamış. Suyu olmayan çeşmeyi akar hale getirmemiş. Gökten sofra indirmemiş, Gerçek anlamında denize asa ile vurup denizi yarmamış, Hazreti İsa gerçek anlamında ölüleri diriltmemiş Salih peygamber dağdan mucize bir deve gerçek anlamında doğurtmamıştır.

Kuran’da anlatılan bu ifadeler, mecazi anlamda anlatılmıştır. Mucizeler sadece Allaha aittir. İnsanlar akıl ayeti ile ancak evrenin yasalarına uygun olarak bir şeyler icat ederlerse. İcat edenlerin ortaya koydukları mucize değil icattır. İcat edenlerin adı da mucittir.

Peygamberlerin getirdikleri Ayet(mucize) de sadece vahiy bilgisine bağlı olarak kitaplardır.

Müfessirlerin yanıldıkları nokta, Âdetin hilafına olarak peygamberlere evren yasasına uygun olmayan bir mucize verilmemiş o zaten peygamber olmakla Allahın bir mucizesi olmaktadır. Eğer Allaha ait olan bir mucize peygamberlerin peygamber olduğunu iddia etmek için olağan üstü harikulade âdetin hilafına bir takım mucizeler verilmiş olsaydı, Allahın ilahlığı yanında bir ilah daha ortaya çıkardı. Ki böylece kâinat fesada uğrar tevhit akidesi bozulurdu. Hem peygamber ilah hem de Allah ilah olurdu. Kuran böyle bir anlayış ortaya çıkaranlara müşrik ifadesi kullanmaktadır.

9/30- Yahudiler: "Üzeyir Allah'ın oğludur" dediler; Hıristiyanlar da: "Mesih Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar, bundan önceki inkâr edenlerin sözlerini taklit ediyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar?

9/31- Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar, tek olan bir İlah'a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka İlah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden Yücedir.

Yahudilerin ve Hıristiyanların kendi peygamberlerini ve âlimlerini ilahlaştırmalarını kuran eleştirirken, kuranın indiği dönemin dışındaki çağlarda peygamber ve âlimler ilah konumuna getirilerek onları Allaha rağmen helal ve haram koyma konumuna getirmişlerdir. Bu anlayışlar Allahtan kitap peygamber geldiğine inanıp da Allahın vahiy orijinli olan gönderdiği dinden saparak zan ve tahminle hareket eden kitap ehli için kullanılan ifadelerdir.

Kuran Peygamberlik hakkında insanların bekledikleri bazı âdetin hilafına ait mucizeler gelmeyince ona böyle bir mucize göstermeleri konusunda ısrar etmelerine karşı Allah da onlara şöyle cevap veriyor.

29/ 50- Dediler ki: "Ona Rabbinden ayetler (birtakım mucizeler) indirilmeli değil miydi?" De ki: "Ayetler yalnızca Allah'ın Katındadır. Ben ise, ancak apaçık bir uyarıcıyım."

51- Kendilerine okunmakta olan Kitap’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz, bunda iman eden bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt (zikir) vardır.

İşte Peygamberlere Allahın diğer insanlardan farklı olarak vermiş olduğu mucize budur. Bütün dünya insanları bir araya gelseler kuranın benzerini meydana getiremezler. İşte size insanlara kuranda meydan okuyan bir ayet şudur.

17/88- De ki: "Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler."

27/ 23- Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'an)�an şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri bir sure getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın.

Allah peygamberlere İlim ve hikmet vermiştir. Diğer insanlardan farklı olarak onlara vahiyle kitap göndererek Kendisine iman edenleri vahyin ışığında karanlıklardan nura çıkarmıştır. Yoksa peygamberlere söylenenler gibi olağan üstü harikulade eşyanın yaratılışına muhalefet eden hiçbir mucize göstermemişlerdir. Bu inanç tamamen israiliyattır. Allahın dini Kâinatla kâinatın, kuranla kuranın ve kuranla kâinatın çatışmadığı bir dindir.

30/30- Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.

Bazı cemaatlerde anlaşıldığı gibi, peygamberler evliyalar, küfürde ileri gitmiş firavunların gösterdikleri gibi mucize keramet ve istidraç diye bir olay yoktur. İşte bize gelen bilgilerin yanlışlığının belgeleri şunlardır.

SADAKAT FORMUNDAN ALINTI

Evliyanın kerameti…




“Keramet”, kelime olarak şeref manasınadır.



Tasavvuf ıstılahında ise keramet, peygamberlik iddiası ile ilgisi olmaksızın iman ve amel-i sâlih sahibi bir kişide meydana gelen harikulâde (âdetin üstünde-fevkalâde) hâldir.



Eğer kendisinden bu hâl zuhûr eden kimse, iman ve sâlih amel sahibi değilse, o hârikulâde hâl, istidrâc adını alır.



İstidrac, adım adım ilerlemek, basamak basamak yükselmek demektir. Şeytan, böyle sahtekârları bu gibi hâllerle adım adım daha derin bir uçuruma yuvarlamayı hedefler. Nihâyet Allâh’ın rahmetinden uzaklaştırıp gadabına yaklaştırır.

Peygamberlerden (aleyhimüsselâm) zuhûr eden hârikulâde hâllere de mûcize denir.(1)

Kerâmet, Cenâb-ı Hak’ın velî kuluna bir ikrâmıdır ve iki kısımdır:

1. Mânevî ve hakîki kerâmet ki, buna enfüsî kerâmet de denir. Bunlar; ilimde, irfanda, ahlâkta, ibâdette, tâatte, amelde, edepte, insanlıkta ve adamlıkta gösterilen üstün meziyetler, hasletler ve faziletlerdir.



Kısacası en büyük kerâmet, kişinin kötü huyları bırakıp, iyi ve güzel ahlâk sahibi olmasıdır.



2. Kevnî ve sûrî kerâmet. Buna âfâkî kerâmet de denilir. Meselâ uzun mesâfeyi kısa zamanda almak, az bir gıdayı çoğaltmak, su üzerinde yürümek, ateşte yanmamak ve saire gibi.



Nakşibendî ricâli bu nevi kerâmetlere ehemmiyet vermez; bunu, "çocukları uyutan haşhaşa veya onları eğlendiren oyuncaklara benzetirler.”(2) Hatta bazıları, “Kerâmet hayzu’r-ricâldir” demişlerdir. Yani kerâmeti, bir kadının ay hâli gibi görüp açığa çıkmasından hayâ etmişler, bununla meşgul olmamışlardır.

Bir velînin kemâlâtı ne derece yüksekse, kendisinden kerâmet de o nisbette az zuhûr eder. Binâenaleyh kerâmetin çok olması, o velînin büyüklüğünü göstermez.



Bir mü’minin velî olması için de, sûrî kerâmetinin olması şart değildir. Âlimler, hârika haller ortaya koymakla yükümlü olmadıkları gibi, evliyâ da kerâmetler gestermekle mükellef değillerdir. Zira velîlik, Allah Teâlâ’ya yakınlıktan ibarettir. Kerâmet de, mâsivâyı unuttuktan sonra, velî kuluna Cenâb-ı Hakk’ın bir ikrâmıdır.



Bir kimse düşünün ki, kendisine bu yakınlık ihsan edilmiş; fakat gaybla alâkalı hâller ve hâdiselere dair bilgiler verilmemiş.

..
İkinci bir kimse daha düşünün; ona da bu yakınlık verildiği gibi, gaybla ilgili hâller ve hâdiselere ait bilgiler de verilmiş...


Üçünçü bir kişi de vardır ki, kendisine bu yakınlıktan yana bir şey verilmemiş. Ama gizli hâller ve hâdiselerle ilgili bilgiler-haberler verilmiş...
İşte bu üçüncü kişi istidrac ehlindendir. Onun nefsinin sâfiyeti, kendisini gaybla alâkalı keşifler ve müşâhedelere bağlayıp dalâlete düşürmüştür. Kur’ân-ı Kerim’de onların bu hâline şöyle işâret edilmektedir

:

“... Onlar kendilerinin bir şey (bir hakikat) üzerinde olduklarını sanırlar; dikkat ediniz, onlar gerçekten yalancılardır. Şeytan onları istilâ etti (tesiri altına aldı) de kendilerine Allâh’ı zikretmeyi unutturdu. İşte onlar, şeytanın fırkasıdırlar (yandaşıdırlar). Dikkat ediniz; şeytanın fırkası-takımı hüsranda olanlardır (kayıptadırlar).(3)



Evet, mâneviyat büyükleri kevnî ve sûrî kerâmetlere ehemmiyet vermezler. Izhârını da tasvib etmezler. Ancak halk, bu gibi hârikulâdeliklere pek meraklıdır ve çokça itibar eder. Nitekim kâilini bilmediğimiz bir şâirimiz diyor ki:

Şeyh uçmazsa kerâmetle eğer


Mürîd uçurur tâ be-kamer.(4)



Nakşî yolu Müceddidîn kolu silsilesinin son halkası Süleyman Efendi (k.s.) hazretleri talebelerine ve müntesiplerine hitâben buyurmuşlardır ki:



“Önce geçen evliyâullah, âfâkî kerâmetlerle meşgul olup ziyan ettiler. Siz ictinâb edin (kaçının). Zira sizler, en yüce mertebe olan Zâtullah (yani zâtının ism-i a‘zamı olan Allah ism-i celâlinin zikri) ile meşgul, (sıfâtının ism-i a‘zamı olan) Hayy u Kayyûm sıfatıyla alâkadar olmakla beraber, bu dîn-i mübînin ihyâ ve bekâsına çalışıyorsunuz. Bu da en büyük mertebedir. Sizi tebşîr ederim (müjdelerim): Din yenilenecektir.”(5)



Talebelerinin ittifakla anlattıklarına göre, Süleyman Efendi (k.s.) hazretleri, âfâkî ve enfüsî kerâmet ızhârına kat‘î sûrette karşıdır. Ayrıca o kerâmeti;

1) Âfâkî,



2) Enfüsî,



3) Füyuzât-ı Rabbânî’yi ümmet-i Muhammed’in gönüllerine aşılamak diye üç kısma ayırmaktadır.



Hakiki kerâmet ise, füyuzât-ı Rabbânî’yi ümmet-i Muhammed’in kalblerine aşılamak, onların hidâyetine vesîle olmaktır, buyururlar.

Âfâkî ve enfüsî kerâmeti kat‘î sûrette tasvib etmeyen Süleyman Efendi (k.s.)hazretlerinden de, zaman zaman sadece irşad maksadıyla bu nevi kerâmetlerin zâhir olduğu rivâyetler arasındadır. Nitemim talebelerinden emekli müftü Mehmed EMRE hocaefendi, haftalık Ufuk (Eylül 1978) gazetesine verdikleri beyanatta mevzûmuzla alakalı olarak şunları ifade etmektedir:

“O, kerâmeti ancak irşad sadedinde gösterirdi. Sebepsiz yere ve gelişigüzel kerâmet ızhârından şiddetle kaçınırdı. Huzurundaki sohbetin mânevî hazzı, insanı o derece sarardı ki, dinleyenlar adeta gaşyolurdu. Konuştukları sözlerin inceliklerini ve onun işâretlerinde gizlenen kerâmetleri, ancak huzurlarından ayrılma hâli yaklaştıktan veya ayrıldıktan sonra anlamak kabil olabilirdi.

“Efendi Hazretleri’nin en şümûllü mânevî yönü ve kerâmet-i zâhiresi, Kur’ân-ı Kerim ile ilgili şer‘î ilimleri öğretmekteki gayreti ve muvaffakiyetidir. Teşrîi ve icrâi mevkide bulunan bir çok kimsenin düşmanlık göstermesine, dinî hizmet kademelerinde vazife almış pek çok din adamının kıskançlığı, dedi-kodusu ve iftira kampanyasına kalkışmasına rağmen, tâkip ettiği ulvî dâvâyı yüzbinlere mâl edebilmesi, onun kemâli ve kerâmeti için gösterilebilecek misâllerin başında gelir.”

Kerâmet ızhar etmeyi, mânevî rütbe ve derecelerin kemâline mâni bir nakîsa olarak kabul eden Süleyman Efendi hazretleri, yine bu hususta şunları söylemektedir:

√ Bizim bu âlemde biricik emelimiz var; o da Ümmet-i Muhammed’in evlatlarının kalblerine füyuzât-ı Muhammediye’yi aşılamaktır.



√ Zinhar kerâmete tâlib olmayınız, âfâkî ve enfüsî kerâmetler ızhârında yarışan bir kısım anadolu velîleri, mülk ü milletin tahrîbine sebep olmuşlar, seyirci kalmışlardır. Bizim ve sizlerin tâlib olacağımız bir tek kerâmet vardır; o da Ümmet-i Muhammed’i (feyz-i İlâhî ile) aşılamak, dîn-i celîl-i İslâm’ı öğretip yaymaktır.

İSTİDRAÇ

Cenab-ı Hak, peygamberlere davalarını tasdik için "mucize" verir, veli kullarına da "keramet" dediğimiz bazı harika haller ihsan eder. Velinin gösterdiği kerametler, aynı zamanda Peygamberimizin davasının doğru olduğunun bir alâmetidir. Çünkü velinin gösterdiği keramet, kendi peygamberinin kerameti sayılır. Keramete Hz. Ömer'den iki örnek verilir:



Birincisi Hz. Ömer'in gönderdiği mektubun atılmasıyla Nil nehrinin taşması, diğeri de Hz. Ömer'in Medine'de, minber üzerinde hutbe okurken bir aylık uzaklıktaki İslam ordusunun komutanına "Ya Sâriye, dağdan sakın!" diyerek sesini ona duyurması ve ordunun tehlikeyi atlatmasıdır. Keramet, Yüce Allah'ı bütün sıfatlarıyla birlikte tanıyan, O'na ibadette kusur etmeyen, günahlardan sakınan, helal olmayan lezzetlere iltifat etmeyen, gaflete dalmayan insanlarda görülür. Fakat bu özellikleri taşımayan, hatta tam tersi bir yaşayışın içinde bulunan kişilerde görülen olağanüstü haller keramet değil, "istidraç"tır.

"İstidraç", bir hadiste şöyle tarif edilir: "Allah'ın, isyana devam eden kişiye istediği nimetleri verdiğini gördüğün zaman bu bir istidraçtır." (Fıkh-ı Ekber Aliyyü'l-Karî Şerhi Tercümesi, s. 195.


) Yani, Cenab-ı Hakkın, dinden uzak, isyankâr bazı kişilerin isteklerini yerine getirmesinin sebebi, böylelerinin azaplarını daha fazla arttırması içindir. Yoksa onlarda bir hakikat olduğundan değildir. Mesela, şeytanın yeryüzünde rahatça dolaşabilmesi, Firavun ve Nemrut gibi tanrılık iddiasında bulunan zalim kişilerin dünyada birçok imkânı ellerinde tutması, istidraca birer örnektir.

Bu hallerin onlara verilmesi de azaplarının arttırılmasını yöneliktir. Bir ayette "Ayetlerimizi yalan sayanları Biz, bilmeyecekleri noktalardan yavaş yavaş felakete yaklaştırırız" buyurularak bu gerçeğe işaret edilir. Zaten istidracın bir diğer anlamı da, bir kimseyi yavaş yavaş arzusuna götürüp haberi olmadan felâkete atmaktır



"Keramet ve istidraç mânen birbirine zıttır. Çünkü keramet, mucize gibi Allah'ın fiilidir. Keramet sahibi de kerametini Allah'tan olduğunu bilir ve bunun farkındadır. Böylece velinin Allah'a olan tevekkülü daha da artar. Fakat bazen keramet gösterdiğinin farkına varır, bazen de varmaz. En iyisi ve isabetli olanı farkına varmamasıdır. Fakat istidraç sahibi, nefsine dayanır, kendi gücüne güvenir, gururu ve kibri öyle fazlalaşır ki, Karun gibi, "Bu servet, bilgim sayesinde benim oldu" âyetini okumaya başlar.



Diğer yandan istidracın sihirle de yakından bir ilişkisi vardır. İstidraç ehli, sihri kullanarak yapılmayan bir şeyi "yapılmış" gibi gösterir. Mesela, cam parçalarını yemediği veya karnına şiş batırmadığı halde, seyredenler onun cam yediğini ve karnına şiş batırdığını sanır.



Böylece kendisine bakanların gözlerini bağlamıştır. Sonuç olarak, Allah'ı tanımayan, O'nun emir ve yasaklarına uymayanlardan böyle garip ve olağandışı şeylerin görülmesi istidraçtan başka bir şey değildir. Hatta İmam-ı Rabbanî Hazretleri, Allah'a iman etmiş olsa bile böyle hallerin gösteriş için yapılmasını istidraç olarak kabul eder.




Mehmet Paksu

KURANDA TANIMLANAN MUCİZE AYET SADECE PEYGAMBERLERE GELEN VAHİYLERDİR.

İşte bize klasik din anlayışında İslam toplumlarında tasavvuf ve ehli tarikat olanların anlayışların özetlemiştir. Anladıkları kavramları özetleyecek olursak şunlardır.

MUCİZE: Peygamberlerin kendi peygamberliklerini ispat etmek için, Adettin hilafına göstermiş oldukları harikulade insanları aciz bırakan hallerdir.

KERAMET: Evliyaların âdetin hilafına muhalefet eden bir takım gösterdikleri harikulade hallerdir.

İSTİDRAÇ: İnkârcı olanlardan zuhur eden bazı harikulade hallerdir.

Anlattıkları Gibi Mucize keramet ve istidraç bu şekildedir. Aklını kullananlara soruyorum. O zaman peygamberle diğer insanlardaki fark nedir? Bu Tanımlar İslam toplumlarında zan ve tahminle yalan söylemeden öte geçmez. Bu Tanımlalar kuranda anlatılanlarla kesinlikle uyum sağlamaz.

KURAN’DA TANIMLANAN MUCİZE NEDİR?

Kuranda Mucize diye bir kelime geçmez. Ayet beyine delil belge ifadeleri geçer.

AYET: Allahın Zerreden küreye kadar madde ve mana âleminde ne varsa hepsinin adı ayettir.(mucizedir) İşte insanları aciz bırakan ve insanlara verilmeyen ayet bunlardır. Bu sebeple insan kâinat içerisinde Allahın yaratmış olduğu en büyük mucizedir.

İşte İslam müfessirlerinin bu tanıma uygun bir yaklaşımla kurandaki ayetleri anlamaya yeltenmeleri ayetlerin çarpık olarak anlamalarına sebep olmaktadır.

Kuranı Anlama konusunda kurana yönelen ve samimi ihlas sahibi olanları kurandaki ayetleri anlarken bu konunun hassasiyetle göz ardı edilmemesini tavsiye ediyorum

Kuranianlamametodu.blogspot.com
Ali Rıza Borazan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Ali Rıza Borazan Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
dost1 (7. August 2010), FEDAKARADAM (29. December 2010)