PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Sünnetin kaynak değeri


müslümanlardan
24. January 2010, 08:15 PM
Sünnetin kaynak değeri.

Soru:
Niğde Üniversitesi 3. sınıf edebiyat öğrencisiyim. Akademik hayatımla ilgisi olmayan bir konuda görüşlerinizi istirham edeceğim.
Allah, bize doğru yolu bulmamız için kitabı Kur’an-ı Kerim’i indirmiştir ve Kitabı anlamamız için de Peygamberini bize örnek kılmıştır. Biz dinimizi en güzel bir şekilde O’ndan öğreniriz. O’nun sünnet-i seniyyesi bu dinin yegane açıklayıcısıdır. Kur’an-ı Kerim’de Peygamberin bize örnek olduğuna dair birçok ayet vardır. Rabbimiz dinini tamamlamıştır ki, bu konuda hiçbir şüphe yoktur.
Hadisler Kur’an-ı Kerim’i açıklamada başvurulan en önemli kaynaklardır. Bu kaynaklar hadislerden sonra icma, kıyas vs. devam eder gider.
Size sorum hadisler ve hadislerin sıhhatiyle ilgilidir.
Bir arkadaşım bana birçok alimin hadisler noktasında eksik olduğunu söyledi. Bu arkadaşıma göre Kur’an-ı Kerim hadislerle açıklanmalıdır ama hadislerle açıklama yapan pek de müfessir yoktur. Onun dediğine göre ayetler ikiye ayrılır:
1- Müteşabih.
2- Muhkem.
Muhkemler de kendi içinde ikiye ayrılır.
1- Hadislerle açıklananlar (Kendi elinizle kendinizi ateşe atmayın.).
2- Hadislerle açıklanma gereği olmayan, insanların üzerinde yorum yapabilecekleri ayetler (Allah bal arısına vahyetti.).
Kendisi, istediğim takdirde bu ayetlerin tasnifini getirebileceğini söyledi.
Ben kendisine hadislerin kimisi şüphelidir, kimisi de yanlıştır dedim, hatta İbrahim (as) ile ilgili sahih bir hadisin -"Üç yerde İbrahim yalan söylemiştir."- Kur’an-ı Kerim’in mantığına ters düştüğünü Tefhimul Kur’an’dan aktararak söyledim. Bu yüzden hadislerin tamamına (bütün hadis kitaplarına ya da bütün hadislere) güvenemeyeceğimizi belirttim.
Kendisi bu hadisin sahih olduğunu, Mevdudi’nin ise hata yaptığını, bunun sadece Mevdudi’yi bağladığını söyledi.
Kimi hadislerin uydurma (İsraliyat) olduğunu anlatarak birçok tutarsız ve birbiriyle çelişen hadis gösterdim.
Kendisi bana hadislerin korunduğunu Hicr sûresi 9. ayeti delil getirerek iddia etti. Yanlış ve uydurma olan hadislerin belli olduğunu sen de biliyorsun işte diyerek bunların bilindiğini ileri sürdü.
Ben de o ayetin Kur’an-ı Kerim için koruma vaat ettiğini, Ali Bulaç’ın vb. mealini göstererek -"Zikir" kelimesiyle Kur’an-ı Kerim’in kastedildiğini- açıkladım.
Kendisi bu sadece onları bağlar dedi. Bu konuda bazı meallerin "Zikir" kelimesini Kur’an ve hadis diye verdiğini iddia etti.
Ona sizin İslam Hukuk Tarihi adlı kitabınızdan mezhep imamlarının hadislerle ilgili görüşlerini gösterdim.
Bana onların hataları da beni bağlamaz dedi.
Bu kadarı konuyu anlamanıza yardımcı olur inşallah.
Bu konuda bana yardımcı olmanızı ve açıklamalarınızda da kaynak göstermenizi istirham ediyorum.
Hadislerle ilgili birkaç sorum daha var:
1- Bütün hadisler toplanmış mıdır, toplanmışsa sayısı kaç?
2- Bütün hadisler korunmuş mudur?
3- Dinin kemale ermesi hadislerin korunmasıyla alakalı mıdır?
4- Sahih-i Buhari ve diğer hadis kitaplarında bulunan şüpheli ve birbiriyle çelişen birkaç hadis gösterir misiniz?
İslam Hukuk Tarihi kitabınızda naklettiğiniz bir hadisin kaynağında yer almadığını söylediler. "Alimlerin ihtilafı bu ümmet için rahmettir. Herkes kendine göre doğru olana uymuştur, hepsi doğru yoldadır ve Allah’ın rızasını istemektedirler." 197. sayfa dipnot numarası 101.
Cevaplarınızı kısa zamanda göndereceğinizi ya da yayınlayacağınızı (Gerçek Hayat dergisi veya Yeni Şafak gazetesi) umut ederim saygılarımla..."

Cevap:
Bu soru mektubu birkaç bakımdan önemli:
a) Dinimizin vazgeçilmez, olmazsa olmaz bilgi ve hüküm kaynaklarının ikincisi olan Sünnet (hadisler ve Siyer) ile ilgili.
b) İslam’ı kuşa çevirmek, başka düşünce, sistem ve dinlere -aslında onlara birçok yönden aykırı olduğu halde- kolayca uygun hale getirmek için, modernizmin İslam âlemini etkilemeye başladığı zamanlardan beri "sünneti inkar etmek ve devreden çıkarmak" için gösterilen yerli ve yabancı gayretlerle ilgili.
Bu önemi dolayısıyla mektubun cevabını biraz uzun tutmak gerekiyor. Önce Sünnet kaynağı ile ilgili genel bilgiler vermek, sonra bu genel bilgiler içinde cevabını bulmuş olan sorular dışında kalan soruları ayrı ayrı cevaplandırmak uygun olacaktır.

a) Hüküm (dini kural ve açıklama kaynağı olma) bakımından yeri ve önemi:
Doğumdan ölüme, ibâdetten hayat nizamına kadar çok geniş bir sâhayı içine alan ve düzenleyen Fıkıh'ın iki ana kaynağından ikincisi Sünnettir. Burada Sünnet'ten maksat, Rasûlullah'ın (s.a.) ümmet için örnek teşkil eden davranışlarının bütünüdür. Ancak bunları bize ileten ifadeler çoğu kere ashâba ve diğer râvilere ait bulunduğu (hadîsi Rasûlullah'ın sözleri ile değil, mânayı ve meali esas alarak naklettikleri) ve hadîslerin çoğunun ilk nesillerde tek râvi tarafından nakledildiği (haber-i vâhid olduğu) için Sünnet -Kur'ân-ı Kerîm'e nisbetle- ikinci kaynak olarak kabul edilmiştir. Bununla beraber hadîs âlimlerinin ortaya koydukları ince ve sağlam güvenilirlik ölçülerine uygun bulunan hadislerin, ister haber-i vâhid olsun, ister meşhur veya mütevatir olsun, bilgi ve hüküm kaynağı olacağı konusunda sünnî mezheblerin ittifakı vardır. Özellikle Fıkıh'ta kesin bilgi yerine zan ve kanâat yeterli bulunduğu için, Rasûlullah'a aidiyyeti ve ifadesi konularında haklı bir şüphe bulunmayan, bu iki bakımdan kişiye kanâat ve itminan veren hadislerin delil (hüküm kaynağı) olarak kullanılması tabîîdir. Hadîslerin ve dolayısıyle Sünnet'in kaynak olmasına karşı eski ve yeni muhalifler tarafından ileri sürülen deliller ve bunlar arasında bulunan: "Hadîslerin ve dolayısıyle Sünnet'in kaynak olmasına karşı eski ve yeni muhalifler tarafından ileri sürülen deliller ve bunlar arasında bulunan: "Hadislerin Kur'ân-ı Kerîm ile karşılaştırılması ve ona uyanların kullanılması, uymayanların atılması" mânasını ifade eden hadîs, Fıkıh usûlü ve Hadîs usûlü kitaplarında ele alınmış, sahih hadislerin Ku'ran'a arzedilerek uymayanların atılmasını caiz görmeyenler bu rivayeti, ilmî tenkit ve tahliller ile çürütmüşlerdir. Hadisi sahih kabul edenler ise, "uymayan" kavramına açıklık getirerek meseleyi klasik usulde bilinen metin tenkidine irca etmişlerdir.
Fıkıh kaynağı olarak Sünnet bir yandan Kur'ân-ı Kerîm'in açıklanmaya (beyâna) muhtaç bulunan âyetlerini açıklarken diğer yandan boşlukları doldurmakta; yani müstakil olarak -Kur'ân-ı Kerîm'de bulunmayan- hükümler koymaktadır. "Onlara indirileni halka açıklaman için sana sözü (Kur'ân'ı) indirdik." (Nahl: 16/44) meâlindeki âyet Rasûlullah'ın ve dolayısıyle Sünnet'in birinci rolüne; "Rasûl size neyi getirirse onu alın, kabul edin, size neyi yasaklarsa ondan da uzak durun." (Haşr: 59/7), "Gerçekten Rasûlullah'ta sizin için güzel bir örneklik vardır." (Ahzâb: 33/21), "De ki, Allah'a ve Rasûlüne itâat edin..." (Âlü-İmrân: 3/32), "...Rasûl onlara güzel şeyleri helal kılar, pis ve çirkin şeyleri de haram kılar..." meâlindeki âyetler ile bunları teyit eden hadîsler de Sünnet'in ikinci rolüne mesnet teşkil etmektedir. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'de genel çizgileriyle anlatılan iman ve İslâm konularının, namaz, oruç, hac, zekât gibi temel ibâdetlerin ve benzeri hükümlerin geniş açıklamaları, Sünnet'in "açıklama" fonksiyonunun; fıtır sadakası, vitir namazı, evli kişilerin zinalarının cezası, bir kadının üzerine hala ve teyzesini almanın haram olşu, ehlî eşek etinin haram olması, ramazan orucunu kasten ve mazeretsiz bozan kimsenin yerine getireceği keffâret vb. yüzlerce hüküm de "boşlukları doldurma" fonksiyonunun örnekleridir. Sünnet kaynağının Fıkıh açısından önemini göstermesi bakımından İbn Kayyim'in verdiği rakkam da ilgi çekicidir; buna göre Sünnet kaynağında, Fıkıh hükümlerine esas teşkil eden hadîslerin sayısı beşyüz civarındadır; esas ile ilgili bulunan bu hadîsleri açıklayan, tafsîlât veren, kayıt ve şartları bildiren hadîslerin sayısı ise dört bine ulaşmaktadır.(1)

b) Sünnette nesih:
İslâm'ın bünyesinde bulunan kolaylık prensibinin gereklerinden biri de nesihtir (sonra gelen bir hadisin, daha önce gelen bir hadisi (hükmünü, getirdiği kuralı) kısmen veya tamamen yürürlükten kaldırmasıdır); bu sayede ilk Müslümanlar, önemli ve köklü bir kültür değişmini, ârızasız olarak gerçekleştirme imkânı bulmuşlardır. Bu cümleden olarak Kur'ân-ı Kerîm âyetleri arasında olduğu gibi hadîsler arasında, hattâ hadîsler ile âyetler arasında nesih tartışılmış olmakla beraber bazı hadîslerin birbirini neshetmiş olması vâkıası genellikle kabul edilmiş ve bu konuda müstakil eserler kaleme alınmıştır.(2) Sünnet'te nesih olayı da Rasûlullah devri özelliklerinden biri olup, daha sonraki devirlerde Sünnet'in neshi mümkün değildir.

c) Sünnetin yazılması ve toplanması:
Fıkh'ın kaynakları bakımından ilk tedvîni Kur'ân-ı Kerîm'in yazılıp Mushaf haline getirilmesidir, ikinci tedvîni ise Sünnet'in yazılıp ayrı kitaplarda ve farklı tertipler içinde derlenmesidir. Bu son iş yani çeşitli tertipler içinde Sünnet'in kitaplara geçirilmesi, kitaplaştırılması (tasnif) hicrî ikinci asırda gerçekleşmiş olmakla beraber tertipsiz olarak yazılması ve büyük küçük mecmûalarda ve sayfalarda muhâfazası (tedvîn) Rasûlullah (s.a.)'in zamanına kadar uzanmaktadır. Gerçi Rasûlullah (s.a) başlangıçta, Kur'ân âyetleri ile karıştırılmasın diye hadîslerin yazılmasını yasaklamıştır. Ancak yine başlangıçta güvendiği kimselerin yazmalarına izin verdiği gibi, karıştırılma ihtimali ortadan kalktıktan sonra yasağını geri almış ve genel olarak yazmaya izin vermiştir(3). Buhârî'nin Sahîh'i ve Müslim'in Sahîh'inin İlim bölümleri ile benzeri kaynaklarda, Hz. Peygamber'in hayatının sonlarına doğru yazma izni verdiğini gösteren açık ve güçlü ifadeler mevcuttur. Süleyman Nedvî, Prof. M. Hamîdullah, Prof. Fuad Sezgin gibi âlimlerin araştırmaları, hadîsin çok erken bir zamanda yazılmaya başladığını ve Buhârî, Muvatta gibi önemli hadîs kaynaklarının sözlü rivayetler yanında yazılı rivayetlere de dayandığını ortaya koymuştur.
Şüphesiz hadîslerin konularına göre kitaplara geçirilmesi daha sonraki zamanlarda yapılmıştır ve bu yapılırken daha önce yazılmış bulunan Fıkıh kitaplarının tertibinden istifade edilmiş, yahut bunların tesiri altında kalınmıştır. Ancak böyle bir tertiple olmasa bile hadîslerin, Hz. Peygamber zamanından itibaren hâfızlar yanında, yazılarak da muhâfaza edilmesi ve müctehidlerin fıkıh hükümlerini çıkarırken bu hadîslerden istifade etmeleri vâkıası Fıkh'ın oluşması ve tedvîni bakımından büyük önem taşımaktadır.

d) Kitab ve Sünnet'in Fıkıh hükümlerini ifade şekli:
İlmî eserler ve bu arada Fıkıh kitapları belli bir metod ve üslûb ile yazılır; ifade şekli tekdüzedir, aynı hüküm ve fikirler belli cümle şekilleri ve terimler ile anlatılır. Kitâb ve Sünnet ise insan eseri değil, Allah'ın vahyi mahsûlüdür. Bu iki kaynakta insanlara gerekli bulunan bilgiler en güzel ve tesirli ifade şekilleri ile verilmiş, üslûb usanmadan tekrar tekrar okunacak şekilde ayarlanmış, hem konular, hem de ifade şekli bakımından çeşitliliğe yer verilmiştir. Bu sebeple mezkur kaynakların ve özellikle tertibi de ilâhî olan Kur'ân-ı Kerîm'in belli bir bölümünde, Fıkıh hükümleri, "şu haramdır, şu helaldir, şu akit şöyle yapılır, şartları şunlardır..." şeklinde verilmemiştir; bilgi ve hükümler yeri geldikçe değişik kelime ve cümlelerle ifade edilmiş ve çeşitli sûrelere serpiştirilmiştir. Bu cümleden olarak: Helâller ve haramlar, "şu helaldir, size haram kılındı size helâl kılındı" şeklinde; farz kılınan hususlar "farz kıldık, Allah size farz kıldı, Allah hükmetti (kazâ), üzerinize şöyle yazıldı..." tarzında ifade edilmiştir.
Kimisi kesin, kimisi teşvik mahiyetinde olmak üzere istenen şeyler "Allah emretti, emreder, Allah şundan hoşnut ve razı olur, şöyle yapmanızda sakınca, günah ve kınama yoktur (bu üslûb daha ziyade serbest bırakılan davranışlar ve şeyler için kullanılır), şu işte, bu davranışta iyilik vardır, hayır vardır... şeklinde ifade edildiği gibi "şöyle yapın, şunu yapın" şeklinde açık emir kipi de kullanılmıştır.
Kesin veya teşvik mahiyetinde yasaklanan, yapılması istenmeyen hususlar da yukarıda geçenlerin tersi olan ifadelerle anlatılmıştır: "Allah şunu yapmanızı sevmez, şundan hoşnut kalmaz, razı olmaz, şu iyilik değildir, şunda hayır yoktur, şunda günah ve vebal vardır, şunu yapana Allah lânet eder, şu pistir, şeytan işidir, şunu yapmanın cezası cehennemdir, şunu yapmayın, şundan uzak durun..."
Bu ifadeler yanında Hz. Peygamber'in fiilleri, özellikle bir iş ve davranışı devamlı yapması yine hüküm kaynağı olarak değerlendirilmiştir.
Gerek ashâb ve gerekse daha sonra gelen müctehidler Kitâb ve Sünnet üslûbuna alışmış, maksadını anlamış, karîneleri de değerlendirerek gerektiğinde Fıkıh hükümlerini çıkarmış ve uygulamışlardır. Bu arada gerekçesi, dayanağı (illeti) zikredilen hükümlere kıyas yaparak da meselelere çözüm getirmişlerdir. Bununla beraber müctehidler Kitâb ve Sünnet'in açık ve kesin ifadelerine dayanmayan, ictihad ve yorum ile elde edilen bilgileri ve hükümleri için kesin ifadeler kullanmamış, "şu haram, bu helal, şu farz" dememiş, aksine "şunda sakınca yoktur, bu bana hoş gelmiyor, şu geçmişlerin fiillerine uymuyor, bu bana daha sevimli geliyor" gibi ifadeler kullanmayı tercih etmişlerdir.
Buhârî’nin Sahih’ini İngilizceye çeviren mühtedi M.Esed’in, hadisler ve sünnet konusundaki şu sözleri, sünnete yan bakan yerli Müslümanlar için bir ibret levhasıdır (İz Yayınevi’nce yayımlanan "Yolların Ayrılış Noktasında İslam" isimli kitaptan):
Muhaddislerin görüşü şudur: "Sahîh hadîs aynı mânada, çeşitli ve müstakil senedlerle (rivâyet yollarıyla) nakledilendir." Bununla beraber hadîslerin, gerek derece ve gerekse sıhhat bakımlarından Kur'ân-ı Kerîm derecesinde olduğu, hiçbir Müslümanın aklından geçmez. Hadîslerin incelenmediği ve tenkid edilmediği hiçbir devir geçmemiştir. Bazı Avrupalı tenkidçilerin üstünkörü ileri sürdükleri gibi hiçbir yalan hadîs muhaddislere gizli kalmamıştır. Biz, iddiânın tam zıddına kaniyiz. Sahîh hadisleri uydurma olanlarından ayırmaya ihtiyaç duyulduğu anda, hadîs ilmi başlamıştır. İmam Buhârî ve İmam Müslim'in sâhihleri bu ayıklamanın direkt sonuç ve meyvesinden başka bir şey değildir.
Şu halde, uydurma hadîslerin var olması, bütün hâlinde hadis sisteminin zayıf olduğunu göstermez. Nitekim, Binbir Gece Masalları'ndan dolayı, bu masalların ilgili bulunduğu asrın tarih haberlerine dâir rivâyetlerin sıhhat veya za'fına istidlâl ve hükmetmek beklenemez. Bugüne kadar hiçbir tenkitçi, kaidelere dayanan düzenli bir metod ve delille, hadisçilerin kaidelerine göre sahîh olan hadislerin sahîh olmadığını isbat edememiştir. Sahîh hadisleri toptan veya kısmen kabul etmemek -daha önce de söylendiği gibi- bugüne kadar sadece hissî bir hükümden ibaret olmuştur; hissî (sübjektif) duygulardan uzak, sırf ilmî bir etüd ve incelemeden mahrum olan bir hüküm... Muâsır Müslümanlardan çoğunu, şu "hadîslere karşı olma durumuna" sevkeden sebebi, kaynağına kadar takip etmek mümkündür: Bu sebep, Resûlullah (s.a.)'in sünnetinde parıldayan gerçek İslâm ruhu ile gerileyen asrî düşünüş ve yaşayış yolumuzu, bir düzen içinde birleştirmenin imkânsızlığıdır. Hadîsi kıymetten düşürmek isteyen tenkitçiler, kendilerine ve çevrelerine ait kusurları meşrû göstermek için sünnete uymanın kaçınılmaz bir esas olduğunu inkâra yelteniyorlar. Çünkü onlar bunu yapınca, Kur'ân-ı Kerîm'in öğrettiği esasları -her biri kendi meyline ve şahsî düşünüşüne göre- istediği gibi tevil etmek ve anlamak imkânını elde edecektir. Fakat İslâmın, ahlâkî ve amelî, ferdî ve sosyal bir nizam olarak sahip bulunduğu mümtaz durum, o yolu çıkmaz kılmaktadır. İslâm âleminde, Batı medeniyetinin tesirinin arttığı şu günlerde, bu mesele (sünnete uymak) karşısında, aydın adını verdiğimiz kimselerin aldıkları garip durumun yeni bir sebebi daha vardır; bu da onların şu sözlerinde ifadesini bulur: "Aynı zamanda, hem sünnete uymamız hem de Batı'nın hayat yoluna/tarzına ayak uydurmamız mümkün değildir."
Ayrıca bugünün Müslüman nesli, sırf yabancı olduğu, parlak ve maddî bakımdan kuvvetli bulunduğu için Batı’ya ait olan herşeyi büyütmeye ve yabancı her medeniyete tapınmaya hazır bulunmaktadır. İşte bu yabancıya ve Batı’ya özenme, Resûlullah (s.a.)'ın hadislerinin ve onlara bağlı olan sünnet nizamının kabul görmemesinin en kuvvetli sebebi olmaktadır.
Sünnet, Batı medeniyetinin dayandığı fikrî temellere açıktan açığa karşıdır. İkincisinin (Batı medeniyyetinin) câzibesine kapılanlar, bu müşkül durumdan kurtulmak için -mevsûk olmayan hadislere dayanması sebebiyle- Müslümanlara sünnete uymanın gerekli olmadığını söylemekten başka bir çare bulamıyorlar.
İşte bu vecîz (!) muhâkemeden sonra Kur'ân-ı Kerîm esaslarının, Garb medeniyetinin rûhuna uyacak şekilde tahrif edilmesi daha kolay bir hale gelmektedir.

Buraya kadar verdiğimiz genel bilgilerden sonra şimdi tarafların tartışmalarına katılacak ve madde madde sorularına cevap vereceğiz (siyah olanlar soru sahiplerine aittir).
"Bir arkadaşım bana birçok alimin hadisler noktasında eksik olduğunu söyledi."
-Bazı alimlerin hadis ilminde zayıf olması ondan yararlanmaya engel değildir, ayrıca hadis ilminde de zayıf olmayan yeterince alimimiz olmuştur, hala da vardır.

"Bu arkadaşıma göre Kur’an-ı Kerim hadislerle açıklanmalıdır ama hadislerle açıklama yapan pek de müfessir yoktur."
-"Hadislerle açıklama yapmayan bir müfessir yoktur" dense daha doğru olur. Bazı tefsirciler ise ya tamamen hadislere ve rivayetlere dayalı tefsirler yazmışlardır, yahut da bol miktarda hadis kullanarak tefsir yapmışlardır.

"Ben kendisine hadislerin kimisi şüphelidir, kimisi de yanlıştır dedim, hatta İbrahim (as) ile ilgili sahih bir hadisin -"Üç yerde İbrahim yalan söylemiştir."- Kur’an-ı Kerim’in mantığına ters düştüğünü Tefhimul Kur’an’dan aktararak söyledim. Bu yüzden hadislerin tamamına (bütün hadis kitaplarına ya da bütün hadislere) güvenemeyeceğimizi belirttim. Kendisi bu hadisin sahih olduğunu, Mevdudi’nin ise hata yaptığını, bunun sadece Mevdudi’yi bağladığını söyledi."
-Yalan kötüdür, ama bir kimsenin malına, canına, namusuna haksız olarak zarar vermek daha kötüdür; daha kötü olanı önlemek için gerekirse yalan söylenir; bunda ahlaka aykırılık yoktur.
"Hadislerin kimi şüpheli, kimi yanlıştır" ifadesi ilmî bir ifade değil. "Hadis yanlıştır" ne demek? Peygamberimizin dini açıklayan söz ve davranışlarını bize taşıyan ve sahih olan bir hadis için bir ifade kullanılamaz ve böyle böyle (şüpheli ve yanlış olmayan) yüzlerce hadis vardır.
"Kimi şüpheli" ifadesinden de "Hadisin rivayet yolunda bazı arızalar var" veya "Böyle bir sözü Peygamberimiz söylemez" denecek kadar hadis metninde bozukluk var" manası kast ediliyorsa böyle rivayetler vardır, fakat onları kullanan veya sahih olmadığı sonucuna vardığı için kullanmayan alimlerin şüphesi yoktur; onlar önce hadisi inceler, sıhhati konusunda bir sonuca varır, ondan sonra kullanırlar veya "Bu hadis değildir" diyerek bir tarafa koyarlar.

"Kimi hadislerin uydurma (İsraliyat) olduğunu anlatarak birçok tutarsız ve birbiriyle çelişen hadis gösterdim."
-Hadis alimleri "hadis diye uydurulmuş" sözleri ve bunlar arasında bulunan İsrail metinlerinden ve kültüründen aktarılmış ifadeleri tespit etmiş ve kitaplarda toplamışlardır; bunlar bilinmektedir, piyasada sahte para var diye sağlam paralar hakkında şüpheye düşülmez ve bunlar tedavülden kaldırılmaz.

"Ona sizin İslam Hukuk Tarihi adlı kitabınızdan mezhep imamlarının hadislerle ilgili görüşlerini gösterdim. Bana, onların hataları da beni bağlamaz dedi."
-Mezhep imamları birinci sınıf alimler, milyonlarca müslümanın tarih boyunca fetva ve ictihadlarıyla amel ettikleri büyük müctehidlerdir. "Onlar yanlış yaptı, beni bağlamaz" diyebilmek için en az onlar derecesinde ilim sahibi olmak gerekir. Çok kere cesaret cehaletten gelir.

Şimdi sorulara gelelim:
1- Bütün hadisler toplanmış mıdır, toplanmışsa sayısı kaç?
Cevap:
Peygamberimizin bütün söylediklerinin ve yaptıklarının bize nakledildiğini söylemek isabetli olmaz. Dinimizi anlamak ve yaşamak için gerekli olanların nakledildiği de şüphesizdir. Uydurma rivayete yer vermemeye çalışan bir hadisçinin kitabında (Kenzü’l-ummâl) topladığı rivayet sayısı (46624) tür. Bu kitap rivayet sayısı bakımından en zengin olanıdır (veya olanlardan biri) diyebiliriz.

2- Bütün hadisler korunmuş mudur?
Cevap:
Dinimizi anlamak ve yaşamak için ihtiyacımız olan miktardaki hadisler korunmuştur.

3- Dinin kemale ermesi hadislerin korunmasıyla alakalı mıdır?
Cevap:
Dini Kur’an, Sünnet ve ictihad kaynaklarının bütünü tamamlamıştır ve bunların da tamamı vahye dayanmakta; akıl ve ilim vahyi yorumlamada devreye girmektedir; yani akıl bağımsız olarak din kuralı koyamaz, vahyi yorumlayarak din kuralına ulaşır.

4- Sahih-i Buhari ve diğer hadis kitaplarında bulunan şüpheli ve birbiriyle çelişen birkaç hadis gösterir misiniz?
Cevap:
Buhârî’nin, sahih hadislerin önemli bir kısmını toplamak için telif ettiği kitabında merfu hadis sayısı 6397 dir. Bunların tekrarlananları çıkarılınca sayı 2513 e düşmektedir. Onun rivayet ettiği hadislerden 110 kadarı hadis ilmi ve tekniği bakımından tenkit edilmiş, İbn Hacer (Buhârî’nin kitabını şerhedenlerden biridir) gibi alimler bunları teker teker ele almış, incelemiş ve ortada, Buhârî’den şüphe edecek bir durumun bulunmadığı sonucuna varmışlardır.

5- İslam Hukuk Tarihi kitabınızda naklettiğiniz bir hadisin kaynağında yer almadığını söylediler. "Alimlerin ihtilafı bu ümmet için rahmettir. Herkes kendine göre doğru olana uymuştur, hepsi doğru yoldadır ve Allah’ın rızasını istemektedirler." 197.sayfa dipnot numarası 101.
Cevap:
Ben böyle bir hadis nakletmedim, verilen sayfadaki ifade İmam Malik’e aittir ve kaynağı da gösterilmiştir.


Dipnotlar:
1. İbn Kayyim, İ'lâmu'l-muvakki'în, C. II, s. 257.
2. Bu konuda yapılmış önemli bir çalışma Ali Osman Koçkuzu'nun doktorasıdır; Hadîste Nâsîh-Mensûh Meselesi, İstanbul, 1985, tartışmalar için 145-165. sayfalar, örnekler için 175-340. sayfalar.
3. Hadîsin yazılmasını yasaklayan hadîs ile buna izin veren hadîsleri uzlaştırmak için birçok görüş ileri sürülmüştür: Yasaklanan yazılıp Kur'ân sayfaları ile beraber Hz. Peygamber'in evinde bırakılmasıdır, yasaklanan Kur'ân ile aynı sayfaya yazılmasıdır, yasaklama ezber işine sekte vermesin diye bazı şahıslara mahsustur gibi yorumlar bunlar arasındadır. Ancak uzmanların tercihine göre doğrusu, karışma tehlikesinin bulunduğu zaman genel olarak yasaklanmış, bu tehlike ortadan kalkınca da izin verilmiş olmasından ibarettir. İbn Kesîr, İhtisâru Ulûmi'l-hadîs, A. Şâkir neşri, Mısır, 1951, s. 132 vd.

canneylesin
24. January 2010, 09:57 PM
selam müslümanlardan kardeş, sitemize hoş geldin sefa getirdin,

yazınızın bi bölümünü aşağıya yapıştırdım:

Allah, bize doğru yolu bulmamız için kitabı Kur’an-ı Kerim’i indirmiştir ve Kitabı anlamamız için de Peygamberini bize örnek kılmıştır. Biz dinimizi en güzel bir şekilde O’ndan öğreniriz. O’nun sünnet-i seniyyesi bu dinin yegane açıklayıcısıdır. Kur’an-ı Kerim’de Peygamberin bize örnek olduğuna dair birçok ayet vardır. Rabbimiz dinini tamamlamıştır ki, bu konuda hiçbir şüphe yoktur.

1.Biz Kitabı okuyarak anlayamaz mıyız? Kitap peygambere mi inmiştir yoksa tüm insanlara mı inmiştir? Kitabı anlamak için Peygamberimizi araya sokmak doğru mudur? Kitabı Peygamberimiz olmadan anlayamayız demek Allah'ın Rab sıfatını inkar etmek olmaz mı? Rabbimiz Kitabıyla bize öğretemiyor ama Peygamber öğretiyor demek doğru mudur? Peygamberimizin yaşadığı dönemlerde etrafındaki insanlara Kur'an'ı anlattığı doğrudur; ancak onun anlattıklarının 1500 sene sonra bugüne değişmeden geldiğinden emin miyiz? Değişmeden gelmiştir diyorsak delilimiz nedir?

Ayetleri tekrar yapıştırmamak için bir link veriyorum.

http://turkceibadet.wordpress.com/

Bu linkin sayfalar bölümünden, Atalarımıza Uyarız, Peygamberin Vahye Uyması ve Kitapta Eksik Yok bölümlerindeki ve alt başlıklarındaki ayetleri okuyalım inşallah.

Sağlıcakla kalın, Allah'a emanet olun. Sevgi saygı ve muhabbetle.

dost1
25. January 2010, 05:01 AM
Selamun Aleykum! Değerli Kardeşlerim!

Kur'an'ın gösterdiği 5 temel adres (1)

İlk adres Kur’an’ın kendisidir. Kur’an adreslerin adresi, ışıkların ışığıdır.


1. KUR’AN’IN KENDİSİ


İlk adres Kur’an’ın kendisidir. Kur’an adreslerin adresi, ışıkların ışığıdır. Zaman ve mekân üstü ışık Kur’an’dır.



Türk ilahiyat alanının dahi bilgini Prof. Dr. Hüseyin Atay, Kur’an’la ilgili sohbetlerimizin birinde, hayatıma yön veren söylemlerden biri olan şu müthiş sözü söylemişti:



“Kur’an’ı kim yapmışsa Allah odur. Şöyle de diyebiliriz: Kur’an’a Allah’tan başkası vücut veremez.”





2. AKIL



Adreslerden ikincisi akıldır.



Kur'an’a göre, en büyük peygamber akıldır. Bu gerçek, halk ve din adamları tarafından pek bilinmez. Bilen din adamları ise, bunu pek itiraf etmezler.



Esas peygamber, ilk ve içsel peygamber, akıldır. Diğer peygamberler onun görünen temsilcileridir.



Esas peygamber olan akıldan nasibi olmayanların, öteki peygamberlerden bir hayır görmeleri mümkün değildir.



Hayatın ve insanın komutanı da akıldır.



Ebu Hâmid Gazalî (1058-1111) gibi, aklı mahkûm eden ve İslam’da akılcılık dönemini kapatan bir zat bile, “Akıl ile nakil (kutsal metinler) çeliştiği zaman, aklın söylediğini öne almalıyız” demektedir.



Kur'an işlevsel akıl istediği için, akla yollama yapacağı her yerde, akıl kelimesini değil de taakkul (aklı işletmek) tâbirini kullanır. Kur'an bu konudaki uyarısını çok açık ve sert yapmaktadır:



“Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik atar.” (Yûnus Suresi, 100).



Kur’an dilinin ölümsüz ustalarından biri olan Isfahanlı Râgıb, anıt eserlerinden biri olan ‘ez-Zerîa ila Mekârimi’ş-Şerîa’da ‘Peygamberlerin ve Aklın İnsanları Gerçeğe ve Tanrı’ya İleten İki Kılavuz Oluşu’ başlığı altında şu muhteşem satırları yazmıştır:



“İzzet ve celal sahibi Allah’ın insanlara iki resulü vardır:



1. İçten dışa olan (bâtın) resul,

2.Dıştan içe olan (zâhir) resul.



Bunların birincisi akıl, ikincisi peygamberdir. Hiçbir insan, bâtın resulden gereğince yararlanmayı öne almadan zâhir resule yol bulamaz. Bâtın resul (akıl), zâhir resulün çağrısının sağlık ve geçerliliğini bilmede esastır. Eğer bâtın resul olmazsa zâhir resulün sözünün kanıtlığı ve bağlayıcılığı olmaz. Akıl komutandır, din asker. Akıl olmasa din geçerli ve kalıcı olmaz. Elbette ki, din olmayınca da akıl şaşkın halde kalır. Bu ikisinin birleşip kucaklaşması ise nûr üzerine nûrdur. Nûr Suresi’ndeki ‘nûr üstüne nûr’(24/35) ifadesi işte bunu göstermektedir.” (Râgıb; ez-Zerî’a, 207)



İslam dünyasında, elbette birçok akıllı insan bulunmaktadır. Ancak aklın mülkiyeti bu insanlarda, intifa hakkı ise başkalarındadır. Kur'an’ın istediği ise bu değil, işlevsel akıldır. O nerede?



İkincisi, işlevsel aklın devrede olması için akıllı adamın, yaşadığı toplum tarafından önünün açılması gerekir. Ürettiği değerler hayata geçirilmeyen büyük ruhların söyleyip yazdıkları, adresine ulaşmamış, açılıp okunmamış mektuplar gibidir. İçinde ölüme çare olsa ne yazar! Açılıp okunmalı, yani hayata geçirilmelidir ki işe yarasın.



İslam dünyasında çok değerli reçetelerin yazıldığı mektuplar var, ama toplum bunları açıp okumuyor yahut da okuyor ama gereğini yapmıyor. Böyle olunca da üretilen değerler üretilmemiş sayılıyor.





3. BİLİM


Kur'an’ın bizi gönderdiği ikinci adres bilimdir.



Bilim, sadece dini değil, Allah'ı da denetler.



Kur'an böyle dediği halde, bunu kabul etmek, özellikle siyaset dincilerine zor gelmektedir.



Bilimin Allah’ı denetlemesinin gerekçesi, soyut bir varlık olan Allah ile bilim kucaklaştırılmaz ise, Allah’ın varlığı hakkında saçmaların egemen kılınması tehlikesidir.



Kur’an, kanıt olma bakımından Allah ile bilimi aynı değerde görmektedir. Yüce Tanrı, kendisinin varlığına şaşmaz kanıt olarak birinci sırada kendisini, ikinci sırada melekleri (ki onun esası da varlık kanunlarıdır ve sonuçta bilimdir), üçüncü sırada ise ‘ilim sahiplerini göstermektedir:



“Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına tanıklık etmiştir. Meleklerle ilim sahipleri de adalet ölçüsüne sarılarak tanıklık etmişlerdir ki, o Azîz ve Hakîm olandan başka hiçbir ilah yoktur.” (Âli İmran, 18)





Evet, bilim dini de Allah’ı da denetler ama unutmayalım ki, Allah da, aklı göndererek, bilimi denetlemektedir.



Kur’an, imana kötülük ve olumsuzluk izafe ettiği halde bilime asla izafe etmez.



Bunun nedeni, imanda öznelliğe yer olması, bilimde ise olmamasıdır. Bu nedenle, iman, sapıklığa araç yapılabilir, ama bilim yapılamaz.



Bilim adamının sapık olması mümkündür, ama bilimin sapık olması mümkün değildir.



Bizatihi bilim, yaratıcı kaynaktan gelen bir ışıktır; asla yanlış yapmaz. Bu nedenle, Kur’an’da şunu görmekteyiz:



Kur'an, kendisini bilimin denetimine verir, bilimi kendisinin denetimine vermez.



Bu, Kilise öğretisinin tam tersi bir anlayıştır. Ve mutlu bir dünyanın kurulmasında kaçınılmaz olan anlayış da işte bu anlayıştır. Ne yazık ki Müslüman dünya, insanlığa bunları anlatıp onun takdirini kazanacak yerde, insanlığı, icat ettiği kıl ve kumaş fetişleriyle uğraştırmakta ve her gün yeni nefret dalgalarının üzerine gelmesine yol açmaktadır.

Kur’an’ın gösterdiği beş temel adres (2)


Kur’an’ın bizi gönderdiği temel adresleri sıralamaya devam edelim:


4. TABİAT KANUNLARI


Kur'an’ın verdiği üçüncü adres, sünnetullah ve kader kelimeleriyle ifade ettiği tabiat kanunlarıdır.



Sünnetullahta, bozulma, değişme, yozlaşma bulunmaz.



Kader, sanıldığı gibi, bizim fiillerimizle ilgili bir kavram değildir. Kur'an'ın anlattığı ‘kader,’ varlıkta egemen olan yasalar yani tabiat kanunları anlamındadır. (Bu konuda geniş bilgiler, yakında yayınlanacak olan ‘Kur’an Açısından Küresel Âfetler’ adlı eserimizde verilmiştir.)



Kur'an’da, insanın fiillerinin önceden belirlenmesi, özgürlüklerinin kısılması anlamında bir kader anlayışı yoktur; bu anlayış İslam'a sonradan sokulmuştur.



‘Kadere iman’ kavramı da İslam’a sonradan sokulmuştur. İman şartlarının Kur’an’da sayılanları içinde ‘Kadere iman’ diye bir şart yoktur. Bu gerçek, asırlar önce, Ebul Muîn en-Nesefî (ölm. 508/1115) tarafından anıt eseri ‘Tabsıratü’l-Edille’de ortaya konmuş ve bu eser Prof. Dr. Hüseyin Atay tarafından Türkiye’de de yayınlanmıştır.



Tabiat kanunlarına, varlığın değişmezlerine karşı gelerek bir yere varmak asla mümkün değildir. Evangelistlerle işbirliği yapan bazı ‘Müslüman’ fırkaların, İsa’nın geri geleceği iddiası, değişmez tabiat kanunlarıyla çelişmektedir. Pavlus Hıristiyanlı’ğından İslam’a aktarılan bu hurafe tezine göre, İsa, beyaz bir minareye inecektir. Bunun gerçekleşmeyeceğini bilen bu ekip, hurafeciliğine bir de küstahlık ekleyerek, beyaz minarenin anlamının, ABD'deki ‘Beyaz Saray’ olabileceğini iddia etmektedir.



Tam bir Haçlı uşağı tevili.



Bu uşaklık tezi, bugünkü ABD’nin kurmayları görüşü ama Hıristiyan söylemle ya da siyasal terimlerle ifade etmektedir. Bu tezi İslamlaştıranlar aslında, Müslümanları Allah ile aldatma konusunda Haçlılar'a yardım etmekten başka bir şey yapmamaktalar.



Bu iddiaya göre, İsa'nın Beyaz Saray’a inişi, oradaki büyük ruhların dünyadaki özgürlük ve barışı kurmadaki gayretlerini sembolize eder. Bazı Müslümanların bu tür inançları benimsemeleri, Hıristiyan kurmaylar için sevindiricidir; bunun içindir ki, bu satılmış kişileri ödüllendirmelerine şaşmamak gerekir.





5. MÂRUF (EVRENSEL İNSANLIK DEĞERLERİ)


Kur'an’ın verdiği beşinci adres ‘mâruf’ olarak ifade edilmiştir. Onlarca ayette vurgulanan mâruf, örf kökünden bir kelimedir. Ortak, evrensel insanlık geleneği, insanlık değerleri anlamına gelir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi tipik bir mâruf örneğidir.



Bir rivayete göre, Hz. Peygamber, “Benim ümmetim şerde ittifak etmez” demiştir. Bunu açıklarken, ümmet kavramını iyi bilmek gerekir. Hz. Peygamber, ümmet kelimesi ile bütün insanlığı kasteder. Peygamberimizin zaman zaman kullandığı, “Benim ümmetimin Hıristiyanları, Yahudileri” ifadeleri bunu gösterir.



Ümmetin sadece kelime-i şehadet getirenler olarak anlaşılması yanlıştır. İslam ilahiyat dilinin Arapça bütün büyük lügatleri (örneğin, İbn Manzûr’un Lisanü’l-Arab’ı), ümmeti, ‘bir peygamberin hitap ettiği insanlık camiası’ olarak tarif eder. Hz. Muhammed'den sonra peygamber gelmeyecek olduğuna göre, onun muhatapları bütün insanlıktır.



Ümmetin itaat edenleri olduğu gibi, isyan edenleri olması ayrı bir meseledir.



Hz. Peygamber, “Benim ümmetim dalalette ittifak etmez,” bir başka deyişle, “Benim ümmetim karanlık ve kötülük üzerinde oybirliği sağlamaz” derken, bütün insanlığı kastetmektedir.



İnsanlık, teoride hiçbir zaman karanlık üzerine oybirliği etmez. Örneğin, Birleşmiş Milletler’in, karanlıkta, şerde, kan dökücülükte ittifak ifade eden bir ilkesi veya kararı yoktur. Birleşmiş Milletler’in kararlarının uygulanmaması başka bir meseledir. ABD’nin, uygulamada, Birleşmiş Milletler’in ilkelerini görmezlikten gelip yeniden hukuksuzluğu egemen kılması ise ayrı bir konudur.



Gerçek şu ki, insanlık, teorik olarak, şerde ittifak etmez. Uygulama şerri öne çıkarabilir ama bunun böyle olması, üzerinde olduğumuz gerçeği değiştirmez.



Kur'an, insanlığın, üzerinde fikir birliğine vardığı konuları takip edin, bunları çiğnemeyin, demektedir. Oysa 1948 yılında imzalanan ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin altında bir tane Müslüman ülkenin imzası bulunmaktadır; o da Atatürk Türkiyesi'dir. Ortadoğu'daki despot, çağdışı ülkeler, bu bildirgeyi imzaladıkları zaman kendilerini inkâr edeceklerinden, bildirgeye imza atamazlar. Atatürk Türkiyesi böyle bir kaygı taşımadığı için bunun altını imzalamıştır.



Ne gariptir ki, AB'ye üyeliğe başvurarak bütünleşmek istediğimiz Batı, bize Atatürk’ten vazgeçmemiz gerektiğini söylemektedir. Bu, yalnızca herhangi birinin önerisi ya da herhangi birinin herhangi bir konferansta söylediği bir söz değil, Avrupa Parlamentosu’nun raportörlük görevi verdiği Arie Oostlander’ın iki raporunda da vurgulanan bir istektir.



Oostlander’ın, birinci raporunda, “Atatürk'ten vazgeçin, sizi içimize alalım”, ikinci raporunda ise “Laiklikten vazgeçin sizi içimize alalım” anlamında sözler söylenmiştir.



İslam dünyası, Mustafa Kemal Atatürk'ü, Müslümanları ve İslam’ı Batı’ya bağladığı için eleştirmiştir. Oysa Atatürk, “Batılılaşacağız” ifadesini hiç kullanmamıştır. Tam tersine, her fırsatta, emperyalizmi, kapitalizmi, sömürgeciliği eleştirmiş; Batı'nın ruhsuzluğunu, ikiyüzlülüğünü, hatta zaman zaman namussuzluğunu en ağır ifadelerle göstermiştir.



Atatürk’ü doğru ve dikkatle okumak gerekmektedir. Atatürk, İslam ülkelerindeki siyaset dincilerinin iddia ettiği gibi, İslam'ı ve Müslümanları Batı’ya teslim etseydi, 2000'li yıllarda Avrupa Parlamentosu, Türkiye’yi kabul etmek için, “Atatürk’ten vazgeçin” demek yerine, bunun tam tersini söylemez miydi?
Kaynak: Yaşar Nuri Öztürk


Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.

müslümanlardan
25. January 2010, 12:07 PM
dost kardeş bakın, KURAN İLK KAYNAKTIR AMA TEK KAYNAK DERSEK KURANIN BİZE VAHYEDİLMESİ LAZIM KANAATİNDEYİM.

şuna açıklık getirirsek,konu biraz daha netleşecek,ŞİMDİ KURAN HZ MUHAMMEDE VAHYEDİLDİ,ve peygamberde kendisiyle aynı dili konuşmalarına rağmen,o beldede yaşayanlara,ALLAH KURANI NEDEN OKU DEĞİLDE,AÇIKLA DEMİŞTİR VE PEYGAMBER aynı dili konuştukları insanlara kuranı okusaydı ki biz sadece bu gün kuran tek kaynaak dersek AÇIKLAMA askıda kalmaz mı.Ayrıca OKUMAK VE AÇIKLMAK AYNIMIDIR,

atatürke gelince atatürk,tahakkümünü kurmuş,evet saltanatı ve bazı yanlış durumları kaldırmıştır.
ve buda doğrudur ama KENDİ TAHAKKÜMÜNÜ KURARAK İNSANLARI BEŞERİYETİN SULTASINA BIRAKMIŞ VE İSLAMIN DEĞİL İNSANIN DİNİNE GİRDİREREK,Saltanattan biraz daha ılımlı bir dine MECBUR ETMİŞTİR BUNUDA HİLE VE CEBREN YAPMIŞTIR. TC ANAYASASINA BAKIN NASIL KIRALLIĞINI KORUMAYA ALMIŞTIR GÖRÜRSÜNÜZ.Bunun en basit örneği ATATÜRK İSMİ DİR VE SADECE ONUN TEKELİNDEDİR.selam ve saygıyla

Apollonius
25. January 2010, 05:40 PM
TC ANAYASASINA BAKIN NASIL KIRALLIĞINI KORUMAYA ALMIŞTIR GÖRÜRSÜNÜZ.

Bunu yazarken "Atatürk'ü koruma kanunu"ndan mı bahsediyorsunuz? O kanun Demokrat Parti/Adnan Menderes hükümeti zamanında konulmadı mı yürürlüğe? Kanunun resmi gazetede yayımlanma tarihi: 31/07/1951

dost1
26. January 2010, 01:22 AM
Selamun Aleykum! Değerli Müslümanlardan Kardeşim!

dost kardeş bakın, KURAN İLK KAYNAKTIR AMA TEK KAYNAK DERSEK KURANIN BİZE VAHYEDİLMESİ LAZIM KANAATİNDEYİM.

şuna açıklık getirirsek,konu biraz daha netleşecek,ŞİMDİ KURAN HZ MUHAMMEDE VAHYEDİLDİ,ve peygamberde kendisiyle aynı dili konuşmalarına rağmen,o beldede yaşayanlara,ALLAH KURANI NEDEN OKU DEĞİLDE,AÇIKLA DEMİŞTİR VE PEYGAMBER aynı dili konuştukları insanlara kuranı okusaydı ki biz sadece bu gün kuran tek kaynaak dersek AÇIKLAMA askıda kalmaz mı.Ayrıca OKUMAK VE AÇIKLMAK AYNIMIDIR,



Alemlerin Rabbi olan Allah’ıma hamdolsun…

Mushaftaki yazılı olan tüm ayetler Allah tarafından vahyedilmiş.

Allah’ın, Resulu ve son Nebisi olarak görevlendirdiği Mekkeli Haşimiler’den

Abdullah oğlu Muhammed tarafından tebliğ edilmiş tüm ayetlere iman ediyorum.

İman ettiğim gibi de yaşıyorum.

Allah’ın dışında hiç kimsenin hüküm koyma yetkisinin olmadığına iman ediyorum.

Değerli Kardeşim!

Rabbimiz Allah’ın otoritesine hiçbir kul ortak kılınamaz. Kılana da Müslüman denilemez. Edindiğimiz bu ilke, hepimizin her müslümanım diyenin ilkesi olmalıdır diye düşünüyorum.

Dinin tek kaynağı vardır. O da Kur’an’dır. Peygamber de Kur’an’daki dini yaşamıştır. Onun dine ilave yapması, çıkarması ve dine bir ilke koyması söz konusu değildir.

İsra;9:Şüpheniz olmasın ki bu Kur'an en kalıcı, en doğru olana kılavuzlar ve müminlere şu yolda müjde verir: Hayra ve barışa yönelik işler yapanlar için büyük bir ödül vardır.

Muhammed ;23-24:İşte bunlardır, Allah'ın kendilerine lanet edip kulaklarını sağır, gözlerini de kör ettiği kimseler... Peki bunlar, Kur'an'ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?

Zuhruf ;43-44Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl! Hiç kuşkusuz, sen, dosdoğru bir yol üzerindesin. Gerçek şu: Bu Kur'an sana ve toplumuna elbetteki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.

Ahkaf ;9De ki: "Ben, resuller içinden bir türedi değilim! Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Bana vahyedilenden başkasına da uymam! Ve ben, açıkça uyaran bir elçiden başkası da değilim."

Ali İmran;189Göklerin de yerin de mülk ve yönetimi Allah'ındır. Allah Kadîr'dir, herşeye gücü yeter.

Ta-Ha;124-126Kim benim zikrimden/Kur'anımdan yüz çevirirse onun için zor, sıkıcı bir hayat şekli/dar bir geçim vardır; kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: "Rabbim, beni neden kör haşrettin, ben gören biri idim?" Allah buyurur: "Ayetlerimiz sana geldiğinde sen böyle unutmuştun; bugün de sen aynı şekilde unutuluyorsun."

Değerli Kardeşim!

Bununla birlikte Rasülüllah Efendimizin de Kur’an’da’ki dini yaşarken söylediği, davrandığı güzel şeyler bulunursa ve bilinirse- ki,vardır- niye benimsenmesin?

Müslüman kimse her söze kulak vermek ve en güzel olanı benimsemekle yükümlü değil midir?
Rabbimiz olan Allah Zümer suresinin 18. Ayetinde;

“Onlar ki, sözü dinler de en güzeline uyarlar. İşte bunlardır, Allah’ın kılavuzladıkları; işte bunlardır, akıl ve gönül sahipleri.”
diyor.

Güzel söz kimden olursa olsun; ister Rasulüllah’tan, ister sahabeden, ister Buda’dan, ister Konfüçyüs’ten, ister Marks’tan, ister Lenin’den, ister Necip fazıl’dan, ister Mehmed Akif’ten ister Nazım’dan…..

Evet değerli kardeşim!
Biz rivayetlere de değer veririz. Ancak; Kur’an’dan aldığımız emirler doğrultusunda tüm rivayetlere karşı da ihtiyatlı oluruz. Çünkü Kur’an’dan biliyoruz ki Rasülüllah’ın çevresinde bulunanlardan bir kısmı münafık idi. Rasülüllah Efendimiz de bunların kimler olduğunu bilmiyor idi.

Tevbe 101:
“Çevrenizdeki Bedevi Araplardan münafıklar var. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar var. Sen bilmezsin onları. Ama biz biliriz onları . İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba itilecekler.”

Biz de bilmiyoruz. Ancak; yine Kur’an’dan biliyoruz ki bunlardan bir kısmı “süslü sözler” uydurmuşlardır ve dinin yozlaşmasına gayret göstermişlerdir.

En’am 112, 113 ve 121

“İşte böyle, biz her Nebiyye insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine lafın yaldızlısını fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Bırak onları, düzdükleri iftiralarla baş başa kalsınlar.”

“Ki ahirete inanmayanların gönülleri ona ısınsın, ondan hoşlansınlar, elde ettikleri şeylere sahip olmaya devam etsinler.”

“… şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için gizlice telkinde bulunurlar. Onlara boyun eğerseniz siz de müşriklerden oldunuz demektir.”

Rivayetlerin (hadis) derlemelerinin başladığı günden 150- 200 sene geriye yönelik yapıldığını ve bunun yapılmasının sonucunda da ne kadar sağlıklı bilgi alınabileceğinin insanlarca mutlaka düşünülmesi gerektiğini, La reybe fih olan Kur’an’ın süzgecinden geçmeyen hiçbir rivayetin inanç konusunu olamayacağını 1965 yılından bu güne kadar söyleyen ve ölünceye kadar söylemeye devam edecek olan Allah’ın aciz bir kuluyum.



Elhamdülillah! Rasülüllah Efendimiz’in Kur’an’da tanıtılan kimliğini, kişiliğini örnek alıyorum. Tıpkı İbrahim Peygamberimizi Kur’an’daki yönleriyle örnek aldığım gibi.
Ahzab 21:
“Andolsun Allah resülünde sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenlerle Allah’ı çok ananlara güzel bir örnek vardır.”

Mümtehine 4, 6:
“İbrahim’le beraberinde olanlarla sizin için çok güzel bir örnek vardır.Hani onlar toplumlarına şöyle demişlerdi:”Biz sizden de Allah dışındaki kulluk ettiklerinizden de uzağız. Sizi tanımıyoruz.. Sizinle bizim aramızda, siz Allah’a, yalnız Allah’a inanıncaya kadar, sürekli düşmanlık ve nefret olacaktır.” Ancak İbrahim babasına şöyle demişti:”Senin için hep af dileyeceğim ama Allah’tan sana gelecek şeyi geri çevirme gücüm yoktur.Ey Rabbimiz! Yalnız sana güveniyoruz, yalnız sana yöneliyoruz..Dönüş yalnız sanadır.”

“Andolsun onlarda sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenlere çok güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse şunu bilsin ki, Allah, sınırsız zengindir; tüm övgülerin sahibidir.”

Elhamdülillah! Rasülüllah Efendimiz’in tebliğ ettiği dini yaşayan ve yaşatanlara elimden geldiğince destek oluyorum.

Ahzab 56.
“İnnellahe ve melaiketehu yüsallune alen nebiyy* ya eyyühellezıne amenu sallu aleyhi ve sellimu teslıma “

“Şüphesiz Allah ve melekleri Nebiyyi destekliyorlar/ ona yardım ediyorlar/ onun için gerekeni yapıyorlar. Ey mü’minler! Siz de ona destek olun ona yardım edin/ onun için gerekeni yapın ve onun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayınız!”




Ah! O günlerde yanında olsaydım da adım adım izleseydim Allah’ın Resulünü! Böyle bir şey olamayacağına göre elimde Kur’an , dilimde Kur’an gönlümde Kur’an . Kur’an’dan öğreniyorum O’nu. Resullük ve Nebilik görevini yüklenip bu alemden ayrıldığı son ana kadar yaptığı ve bağlılarından da yapmalarını istediği tek şeyin KUR’AN’a uymak ve KUR’AN’ı yaşamak olduğunu biliyorum.

Allah Resulünün beşer ve nebi niteliklerinin olduğunun gözardı edilmemesi gerektiğini; O’nun, din adına bağlayıcı nitelikteki söz ve fiillerinin; nebi olarak söylediği söz ve fiiller olduğunu, bunun da çerçevesinin Kur’an tarafından çizildiğini biliyor ve inanıyorum. İnancım doğrultusunda da amel ediyorum.

Cenabı Allah Tevbe 24 de:
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kızkardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz/menfaat çevreniz, elde ettiğiniz mallar, kesadından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden konutlar sizin için Allah’tan, Resulunden ve Allah yolunda cihattan daha sevimli ise artık Allah, emrini getirinciye kadar bekleyin. Allah yoldan ayrılmış bir topluluğu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.”

Diyor.
Rabbim olan Allah’ın emrine uyuyorum . Ancak Resulü Muhammed’i (Allah’ın selamı üzerine olsun) asla putlaştırmıyorum. Bugün aramızda olmadığını biliyorum.O’nun Allah adına, Resulu olarak aldığı vahyi tebliğ ettiğini ve Kur’an olarak mushafta topladığını biliyorum. Kendisini Allah’ın Resulu/Nebisi olduğunu kabul ederek bıraktığı Kur’an’ a uyan tüm insanların “Kur’an Ahlakı” ile ahlaklanacaklarını biliyorum. Tüm dualarımı, Alemlere Rahmet olarak gönderilen ve inananlara Rauf ve Rahim olan Peygamber Efendimizin bu misyonunu yürütenler için yapıyorum. Böyle olmayanların da idrak ve basiretlerinin açılması için elimden geldiğince bilgilenme çalışmalarına katkıda bulunmaya çalışıyorum.

Değerli Kardeşim!
Bu sitede bu formlara katılmamın nedeni;farklı bakış açılarını öğrenmek, farklı yorumları anlamak, kendi bakış açılarımı sunmak ve bildiklerimi paylaşmak.
Hiç, ama hiçbir kimseye; “Arkadaşlar bakın! Benim dediğim doğrudur. Benim söylediklerimin dışındakiler yanlıştır.Benim dediğim gibi yapmazsanız Allah’ı kızdırırsınız.” gibi dayatma yapmak niyetinde değilim.
Alemlerin Rabbi olan Allah’ım; Peygamber Efendimizin şahsında tüm insanlığa şöyle seslendiği;
Tahrim1:”Ey Peygamber! Allah’ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek neden haramlaştırıyorsun? Allah Gafur’dur, Rahim’dir.
Maide 99:” Resule düşen, tebliğden başka bir şey değildir. Allah sizin açığa vurduklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.”
Nur 54:” De ki “ Allah’a da itaat edin, resule de. Eğer yüz çevirirseniz/yüz çevirirlerse, onun görevi ona yükletilen, sizin göreviniz de size yükletilendir. Eğer ona itaat ederseniz yolu bulursunuz. Resule düşen, açık bir tebliğden başkası değildir.”
Şura 48: “Yüz çevirirlerse, biz seni onlar üzerine bekçi göndermemişiz. Sana düşen, tebliğden başkası değildir…
halde bizler ne düşünebiliriz?

Söyleyebileceğim tek şey var değerli Kardeşim!
Bir canım var. Bin canım da olsa Allah için, Kur’an için,
Allah’ın Resulu için ve Allah Resulu’nun getirdiklerini yaşayan ve yaşatanlar için feda olsun.

Rabbim olan Allah’ım,
Furkan;30: Ve kaler Rasûlü ya Rabbi inne kavmittehazu hazel Kur’âne mehcura;
Rasûl dedi ki: “Ya Rabb!.. Muhakkak ki benim kavmim şu Kur’an’ı terkedilmiş edindi”.
ayetinin muhatabı eylemesin.
Fecr;27: Ya eyyetühen Nefsül Mutmainneh;
“Ey O Nefs-i Mutmainne!”.
Fecr;28: İrci'ıy ila Rabbiki radıyeten mardıyyeten;
“Radiye/razı olarak, Mardıyye/Rızasını kazanmış olarak Rabbine rücu’ et!”.
Fecr;29: Fedhuliy fiy 'ıbadİy;
“Kullarımın içine dahil ol!”.
Fecr;30:Vedhuliy cennetİy;
“Cennetim’e dahil ol!”.
Denilen kullarından eylesin.

Kusursuzluk sadece Allah’a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah’a emanet olunuz.

dost1
26. January 2010, 01:35 AM
Selamun Aleykum! Değerli Müslümanlardan Kardeşim!


...
atatürke gelince atatürk,tahakkümünü kurmuş,evet saltanatı ve bazı yanlış durumları kaldırmıştır.
ve buda doğrudur ama KENDİ TAHAKKÜMÜNÜ KURARAK İNSANLARI BEŞERİYETİN SULTASINA BIRAKMIŞ VE İSLAMIN DEĞİL İNSANIN DİNİNE GİRDİREREK,Saltanattan biraz daha ılımlı bir dine MECBUR ETMİŞTİR BUNUDA HİLE VE CEBREN YAPMIŞTIR. TC ANAYASASINA BAKIN NASIL KIRALLIĞINI KORUMAYA ALMIŞTIR GÖRÜRSÜNÜZ.Bunun en basit örneği ATATÜRK İSMİ DİR VE SADECE ONUN TEKELİNDEDİR.selam ve saygıyla

Mustafa Kemal Zamanında yapılan ve değişikliklerle birlikte 1960 yılına kadar yürürlükte olan 1924 Anayasası ile ilgili bir çalışmayı birlikte değerlendirelim. Bakalım dedikleriniz gerçek mi değil mi?

1924 Anayasası
Prof. Dr. Ahmet Mumcu
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 5, Cilt: II, Mart 1986
________________________________________
I. GENEL OLARAK

Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 20 Nisan 1924 tarihinde kabul edilen ve bundan dolayı 1924 Anayasası diye adlandırılan metin, gerek içeriği gerek uygulanışı bakımından Türk demokrasi tarihinde ilginç ve özel bir yer almıştır.

Bilindiği gibi ilk yazılı Türk Anayasası, 1876 yılında, egemenliği mutlak olarak elinde tutan Osmanlı Padişah’ınca ulusuna verilmiştir. Yapılışı hiçbir demokratik esasa dayanmayan bu Anayasa, kuramsal olarak 1922’ye kadar, yani 46 yıl yürürlükte kalmış ise de tam olarak uygulanması 18 yılı aşmaz.* Bu 18 yıllık sürenin son dört yılında ise Anayasa, bütün ülkede uygulanabilir olma niteliğini de yitirmişti. Gerçekten, 30 Ekim 1918 Mondros Bırakışmasından itibaren ülkenin işgal ve parçalanma sürecine girmesi ardından 23 Nisan 1920’de, ulusal egemenliğe dayanan yepyeni bir Türk Devleti’nin kurulması, 1876 Anayasası’nın nerelerde ve hangi ölçüde uygulanabilir olduğu sorusunu ortaya çıkarmıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yaptığı ilk Anayasa, demokratik bir temele dayandığı ileri sürülebilecek ilk metindir. 1921 Anayasası olarak adlandırılan bu metin, saltanatın kesin olarak kaldırıldığı 1 Kasım 1922’ye kadar ülkedeki tek Anayasa değildi. Hukuksal olarak düşünülürse o tarihe kadar 1876 Anayasası da yürürlükte sayılabiliyordu.2 Öyle ise 1921 Anayasası kesin geçerliliğini ancak 1922 yılının Kasım ayından itibaren kazanmıştır. Ama bu Anayasa, ancak 1924 yılına kadar, yani sadece 3 yıl yürürlükte kaldı. Ardından gelen ve konumuzu oluşturan 1924 Anayasası ise, tam ve kesintisiz bir biçimde, 36 yıl yürürlükte kalmıştır. Bu bakımdan yüz yılı aşmaya başlayan anayasacılık tarihimizin3 en uzun ömürlü metnidir. Kaldı ki bu metin, 27 Mayıs 1960’da büyük ölçüde değiştirilmesine rağmen, kuramsal da olsa, 9 Temmuz 1961’e kadar geçerliliğini sürdürmüştür.4

1924 Anayasası, 1920’de kurulan rejimi sağlamlaştırmış, içeriği de bu amaca uygun olarak düzenlenmiştir. Ayrıca bu Anayasa, hem tek partili hem de çok partili hayatımız sırasında da uygulanmıştır. Başka bir deyişle, tam demokrasiye geçme çabaları bu Anayasa zamanında başlamıştır.

Görülüyor ki, 1924 Anayasası, her bakımdan ilginç bir belgedir. Bu belge, hem uygulandığı zaman hem de yürürlükten kalktıktan sonra, birçok bilim adamınca incelenip değerlendirilmiştir. 5 Biz de bu yazımızda, yeni Türk Devleti’nin en önemli hukuksal metinlerinden olan bu Anayasa’yı çeşitli yönleri ile okuyucuya kısaca tanıtmak istiyoruz.

II. 1924 ANAYASASI’NIN HAZIRLANIŞI
Bilindiği gibi, birinci Türkiye Büyük Millet Meclis’i, “selâhiyet-i fevkalâde”ye malik bir parlamento olarak toplanmıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın amacı, bu Meclis’i bir kurucu güç olarak kullanıp “rejimi” değiştirmek idi. Fakat “kurucu meclis” deyiminin uyandıracağı kuşkulardan çekindiği için, amacı biraz daha değişik bir biçimde ifade etmiştir.6 Normal bir parlamentonun “olağanüstü” yetki ile donatılması da, Mustafa Kemal Paşa’nın isteklerine uygundu. Zira, bir parlamentonun olağanüstü yetkilere sahip olması, her türlü yoruma açıktır. Bu yorum, o parlamentoyu bir kurcu meclis de yapabilir. Nitekim bir süre sonra, biraz aşağıda değineceğimiz gibi bu yorum, bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından dile getirilmiştir.

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, kurulduktan ancak dokuz ay kadar sonra, 20 Ocak 1921’de, Anayasasını yapabildi. Bu Meclis kurulduktan sonra, anayasal nitelikli çok önemli metinler çıkarmışsa da 7 çeşitli sebepler, asıl anayasanın yapılmasını geciktirmiştir. Bu sebeplerin özeti, Meclis’in daha geçici mi kalıcı mı olduğuna karar verememesidir. Sonunda, tereddütler bir ölçüde azalınca, 1921 Anayasası hazırlanmıştır. Büyük oranda daha önce çıkartılan anayasal metinlere dayanan bu belge, “olağanüstü yetkilere sahip” bir Meclis’in kurucu bir güç olduğunu da göstermiş bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa, bunu çok açık bir biçimde belirtiyordu: “...Meclis-i âliniz aynı zamanda bir meclis-i müessesan salâhiyetini haizdir; mevcut Kanun-ı Esasî’yi kaldırır, yerine yenisini koyabilir... Meclis-i âlinizin aynı zamanda bir meclis-i müessesan mahiyetinde olduğunu... 8”, “....işte birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu Anayasa’yı yaparken, kurucu güç olarak kabul edilmiştir. Hele, ulus egemenliği ile büyük bir çelişki içinde olan saltanat kaldırılınca, bu Meclis’in “kuruculuğu”, hiçbir tartışma bırakmaz bir duruma gelmiştir.” Böylece Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1921 Anayasası’nı 29.10.1923’te esaslı olarak değiştirmiş ve cumhuriyeti kurmuştur.9 Ancak bu Meclis, 1 Nisan 1923’te yeniden seçim kararı almıştı. Seçimlerden sonra ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi oluşmuş ve 11 Ağustosta çalışmalarına başlamıştır. 1924 Anayasası’nı yapan bu Meclis’tir. Öyle ise ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de kurucu güç olma niteliği var mıdır? Bu konuyu kısaca tartışmak yararlıdır.

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yaptığı 1921 Anayasası’nda, onun nasıl değiştirileceği hakkında bir hüküm yoktu. Bu eksiklik, iki zıt sebeple açıklanabilir: Bunlardan ilki, Anayasa’nın yapıldığı sıradaki genel görüşe uygundur. Bu Anayasa’da bulunmayan hükümler, ona aykırı olmamak koşulu ile, Kanun-ı Esasî’de bulunabilir. Zaten, pek çok kişiye göre geçici nitelikteki bu Anayasa’nın geçerliliği bitince, Kanun-ı Esasî’ye nasıl olsa dönülecektir; ikinci sebep ise inkılâpçı önderin düşüncelerinde yatmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa’nın nasıl değiştirileceğine dair bir kural koysa idi, kendi kendini sınırlar ve kuruculuk niteliğini yitirirdi. 1921 Anayasası tartışılmaz duruma gelince, cumhuriyetin ilanıyla yapılan değişiklikte de böyle bir ekleme yoktur. Öyle ise birinci Meclis, bir kurucu güç olarak ömrünü tamamladı. Onun yerine gelen ikinci Meclis de, gene 1921 Anayasası’na göre oluşmuştu. O Anayasa’nın nasıl değiştirileceğine dair, yeni Meclisi bağlayan hiçbir hüküm olmadığından ve Meclis’in üzerinde veya ona denk başka bir güç de bulunmadığından, ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de kuruculuk yetkisini taşıdığı çok açıktır. Önemli iki başka sebep, bu Meclis’in 1924 Anayasası’nı yapma yetkisine sahip olduğunu ayrı bakımlardan destekler. Bunlardan biri, 1921 Anayasası’nda ünlü 29 Ekim 1923 değişikliği kabul edilirken, Meclis Genel Kurulu’nun, Anayasa’daki diğer eksikliklerin de giderileceği yolundaki encümen kararını dinlemesi ve buna karşı bir düşünce ileri sürmemesidir.ı0 Öyle ise, Anayasa’yı tamamlamak yolunda üstü örtülü bir Meclis iradesi vardır. Yeni Meclis de -aksine bir karar vermediğine göre- bu iradeyi benimsemiştir ve hukuk açısından bu benimsemeye hiçbir engel yoktur. İkinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu konudaki iradesini ilk önce, halifeliğin kaldırılması ile göstermiştir. Gerçekten “Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmanî’nin Türkiye Dışına Çıkarılmasına Dair Kanun, n 1921 Anayasası’na çok büyük ve önemli bir ek niteliğindedir. Yukarıda son olarak belirtilen diğer iki sebebin ikincisi de bu kanunun içinde yatmaktadır: Saltanatın ilgasından ve hele cumhuriyetin ilânından sonra halifelik makamının hiçbir hukuksal yetkisi kalmamıştı. Buna rağmen pek çok çevrelerin halifeyi siyasal bir güç olarak gösterme yoluna saptıkları iyi bilinir. Böylece Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin karşısına, onunla en aşağı denk bir yeni güç getirme çabası, bu Meclis’in yetkilerini kısma denemesi olarak görülebilir. Halifeliğin kaldırılması ile bu yol da tıkanmıştır. Artık ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, belki bu son engelin de kalkması sebebi ile, ilkinden de tartışmasız bir kurucu meclis niteliğindedir.

Bu kurucu meclis, artık yeni bir anayasal düzenlemeyi zorunlu görüyordu. 1921 Anayasası, hükümleri bakımından son derece yetersiz bir duruma gelmişti. Öyle ki, birinci Meclis’in 1921 Anayasa’sını kabul ettikten sonra, onun eksikliklerini giderme çabalarını, ikinci Meclis de göstermiştir.12 Anayasa taslağını hazırlamakla görevli komisyon yerinde bir görüş benimsemiş, 1921 metnini değiştirip genişleterek insicamsız bir metin yazmak yerine, yeni bir anayasa hazırlanmasını daha doğru bulmuştur.13 Komisyon çalışmalarını sürdürürken Meclis, kurucu güç olduğunu gösteren çok ilginç ve önemli bir karar alarak, Anayasa’nın kabul çoğunluğunu belirlemiştir.14 Böylece kurucu güç, kendini sınırlamaya başlıyordu. Anayasa, mutlak çoğunluğun üçte ikisinin oyu ile kabul edilebilecekti. Artık Anayasa, sıradan bir kanun gibi yasalaşamayacaktı. Meclis, bu konuda yetkisini sınırlamıştı, ama Anayasa’nın da diğer bütün kanunların üzerinde olduğunu, kendi iradesine dayanarak göstermiş bulunuyordu.

Komisyon raporundan ve komisyon sözcüsü Celal Nuri Bey’in 9 Mart 1924 günü başlayan genel kurul görüşmelerinde yaptığı konuşmadan anlaşıldığına göre, anayasa taslağı hazırlanırken özellikle Polonya Anayasa’sından yararlanılmıştır. Diğer anayasalar dururken bu genç devletin Anayasa’sını benimseme, Polonya’da da güçler birliği sisteminin kabul edilmiş olmasıyla açıklanabilir. Ayrıca, parlamenter sistem esasına dayanmış bulunmakla birlikte Fransa’daki üçüncü cumhuriyet Anayasasından da bazı maddelerin alındığı anlaşılmaktadır.15

Anayasa hazırlanırken komisyonda ve Meclis’teki bazı başka çevrelerde, başkanlık hükümetine benzer bir sistemin üzerinde de durulmuşken, daha sonra, güçler birliği esasına dayanma düşüncesi galip gelmiştir.16 Böylece temel yapısı bakımından 1921 Anayasası’nın 1923 değişikliği ile kurulan çatısına sadık kalınmış, ancak tasan evresinde, bu çatıya ters düşebilecek bir hüküm de metinde yer almıştır; bu, tasarının 25. maddesidir. Söz konusu tasarı maddesinde cumhurbaşkanına meclisi dağıtma yetkisi tanınıyordu. Böylece meclis hükümeti yapısından büyük ölçüde uzaklaşılmış oluyordu. Tasarıdaki hüküm, bu konuda cumhurbaşkanına çok geniş yetki tanıyordu; dağıtma hakkı, hiçbir koşula bağlanmamıştı.17 Normal bir parlamenter sistemdeki esaslar dahi bir yana bırakılmıştı. Anayasa’nın gerçek yapısıyla bağdaşmayan bu hüküm, genel kurulda en çok üzerinde durulan konu olmuştur. Milletvekillerinin büyük bir çoğunluğu, cumhurbaşkanının Meclis’i dağıtma hakkına karşı çıkmışlardır. Sonunda komisyon, bu maddeyi geri çekmek istemişse de buna imkân verilmemiş ve genel kurul, kendi müdahalesi ile dağıtma hakkını kesin olarak kaldırmıştır. Milletvekillerinin çoğunluğu dağıtma hakkının güçler birliği ilkesi ile çatıştığını ileri sürmüşler, meclis üstünlüğünün mutlak olması gerektiği görüşünde birleşmişlerdir. 18

Komisyon metninde kadınlara da seçme ve seçilme hakkının verilmesi son derece ilginçtir. Komisyon üyelerinin ileri görüşlü ve inkılâpçı niteliğini yansıtan bu hükümler üzerinde de ateşli görüşmeler yapılmıştır. Sonunda Meclis’in çoğunluğu, “her Türk”ün seçme ve seçilme hakkına sahip olduğunu kabul etmeyerek maddedeki ifadeyi, “her erkek Türk” biçimine sokmuştu.19

Genel kurulda bazı milletvekilleri, ikinci bir meclis kurulmasını önermişlerdir. Çift meclis sisteminin lehinde ve karşısında olanlar, ilginç tartışmalar yapmışlarsa da çoğunluk, bu öneriyi kabul etmemiştir. 20

Genel kurul, belirtilen bu önemli konular dışında, komisyon metnini hemen hemen aynen kabul etmiştir. Özellikle kamu özgürlükleri konusunda Anayasa’nın sakatlığı, o zaman hiçbir milletvekilinin dikkatini çekmemişti. Gene Anayası’nın hiçbir maddesinin savsaklanamayacağı, ihmal edilemeyeceği ve kanunların Anayasa’ya aykırı olamayacağını buyuran 103. maddedeki eksiklik de gözden kaçmıştı. 21 Böylece cumhuriyet döneminde yapılan ilk Anayasa, “ittifaka yakın bir ekseriyetle”22, 20 Nisan 1924 tarihinde kabul edildi.

III. 1924 ANAYASASI’NIN GENEL YAPISI
Artık uygulanmayan ve tarihe malolan 1924 Anayasası’nın bütün hükümlerini ayrıntılı bir biçimde incelemenin bir yararı yoktur. Ancak bu ilginç Anayasa’nın genel görünümünü, temel yapısını kısaca gözden geçirmek de gerekmektedir.

1. Anayasanın Dayandığı Temel İlkeler
1924 Anayasası, yapıldığı sırada başlıca üç ilkeye dayanıyordu: cumhuriyet, milliyetçilik ve güçler birliği. Cumhuriyet ilkesine kıskançlıkla sahip çıkılmıştır; öyle ki devlet şeklinin cumhuriyet olduğu hakkındaki madde, değiştirilemeyeceği gibi değiştirilmesi dahi önerilemez (Madde 102). 1924 Anayasası’nın kabulünden bir yılı biraz aşkın bir süre önce ilân edilen cumhuriyetin Türk Devleti’nin temeli olduğu, daha ilk maddesinde belirtilmiştir. Bu cumhuriyetin en önemli niteliği millî olmasıdır. Osmanlı döneminin millî olmayan devlet anlayışı terk edilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulduğu tarihten itibaren hızla gelişen milliyetçilik anlayışı, böylece cumhuriyetin de temeli sayılabilir.

Bilindiği gibi Atatürk, Büyük Millet Meclisi’ni açarken, onun millîlik niteliğini belirtmek için, adının başına “Türkiye” kelimesini koymuş ve böylece Meclis’in kesin biçimini almış adını her fırsatta, sık sık ifade etmişti. 1921 Anayasası’na artık “Türkiye Devleti” ibaresi konulmuştur (Madde 3). Bu, her bakımdan çok ileri bir adımdır. îşte bu adım, 1921 Anayasası’na göre daha tam bir anayasa olan 1924 metninde çok sağlam olarak yerini almıştır.

Millî cumhuriyet, ayrıca siyasal bakımdan temelini güçler birliği ilkesine yaslamıştır. Komisyon sözcüsünün ifadesine göre: “Bu cumhuriyeti meydana getiren, tevhid-i kuvva esasıdır”. 23 tik Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gerçek bir inançla bağlandığı güçler birliği ilkesi, böylece geleneksel bir özelliğe bürünmektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın güçler birliğine karşı duyduğu saygı derecesindeki hayranlık, 1924 Anayasası’nı yapanlar tarafından da aynen benimsenmiştir.

Anayasa’ya 1928, 1934 ve 1937 değişikleriyle başka bazı ilkeler de temel olmuştur. Böylece millî cumhuriyet, lâik bir karakter almış, ayrıca siyasal eşitlik de getirilerek modern bir demokrasinin ana esaslarından biri daha sağlanmıştır. Bu konuyu, bir alttaki bölümde kısaca gözden geçireceğiz.

2. Anayasanın İnkılâpçı Karakteri

Anayasa, bir yandan milliyetçilik ve cumhuriyetçilik ilkelerine dayanırken, bir yandan inkılâbı geliştirme özelliğine de sahip görülmektedir.

Gerek komisyon sözcüsü, gerek diğer milletvekillerinin sık sık belirttikleri gibi, bu Anayasa Türk inkılâbının bütün niteliklerini taşımaktadır. Bu bakımdan Osmanlı Anayasası’ndan temelden ayrılmaktadır.

Türk inkılâbının bir bütün olduğunu biliyoruz. Bu bütünü oluşturan öğelerin başında şu gelir: millî egemenliğe dayanan bir cumhuriyet. Gerçekten Anayasa: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” (Madde 3) demekle, temeli 23 Nisan 1920’de atılan ilkeyi tam anlamı ile benimsemektedir. Bu inkılâpçı karakterin yanında milliyetçilik ilkesi de göze çarpmaktadır. Millî Türk Cumhuriyeti, Türklerin devletidir. Öyle ise devlet, milliyetçidir. Atatürk’ün dediği gibi: “Milletin idame-i mevcudiyet için efradı arasında düşündüğü rabıta-i müştereke, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini tebdil etmiş, yani millet dinî ve mezhebî irtibat yerine Türk milliyeti rabıtasıyla efradını toplamıştır.”24 Milliyet esasının belirlenmesinde ise, en insancıl görüş benimsenmiştir. 88. maddeye göre: “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir.” Böylece ırkçı veya dinci bir milliyetçilik anlayışı kökten reddedilmektedir. Öyle ise Anayasa’nın benimsediği milliyetçilik birleştirici, gerçek anlamıyla millî birliği sağlayıcı bir özelliktedir. 1924 yılında Anayasa’nın temelleri bu görüşlerden oluşuyordu. Atatürk Türk inkılâbını geliştirdikçe bu, en güzel ifadesini Anayasa’da buldu. Anayasa’da inkılâpçı düşünceye engel hükümler bulunmadığı için, devleti kuran temel hukuk kuralının niteliğine, inkılâbın bütün özellikleri yansıdı.

Anayasa’nın Türk inkılâbına yön verici en önemli -ve ilk- değişikliği, 1 o Nisan 1928 tarihinde yapılmıştır. 25 Bu değişiklik ile lâiklik ilkesi Anayasa’ya yerleşmiştir. Aslında Anayasa inanç ve vicdan özgürlüğünü kesinlikle tanıdığından, kişilerin lâik bir hayat sürmeleri mümkündü. Öte yandan 4 Ekim 1926’da yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu da lâiklik ilkesini geliştiren hükümler taşıyordu.26. işte bu gelişmeler, Anayasa’ya yansımalıydı. Yukarıda sözü geçen değişiklikle Anayasa’nın 2. maddesindeki devletin dininin İslam olduğu hükmü ile, 26. maddede Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görevleri arasında -en başta- sayılan “ahkâm-ı şeriyenin tenzifizi” hükmü kaldırıldı. Bu iki önemli değişikliğe paralel olarak 16. ve 38. maddelerde bulunan milletvekilleri ile cumhurbaşkanının göreve başlarken antiçme formüllerindeki “vallahi” sözcüğü de silindi. Böylece hem Türk Devleti’nin resmî bir dinle bağlı olmaması, hem de yasama organının dinsel işlerle bir ilgisinin kalmaması sağlanmış oldu. Görülüyor ki Anayasa’nın 1928 değişikliği, onun inkılâpçılık niteliğini en belirgin düzeye çıkarmıştır.

Anayasa hazırlanırken, komisyon tasarısında kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanındığı, ama bunu genel kurulun kabul etmeyip bu hakları sadece erkeklere verdiğini belirtmiştik. Kişi özgürlüğünü, kanun karşısında eşitliği, millî egemenliği benimsemiş bir Anayasa’da kadınlardan bu hakları esirgemek, Türk inkılâbı için büyük bir çelişki idi. Ulusun yarısının temsil edilmemesi, Türk demokrasisi için eksiklik sayılırdı. İşte 5 Aralık 1934 tarihli değişiklikle kadınlara seçme ve seçilme hakkı tam olarak tanınmıştır.27 Ancak 10. ve 11. maddeler bu yolda değiştirilirken, 10. maddedeki seçme rüşdüne, kadın ve erkek için, 22 yaşın bitirilmesi ile erişileceği hükmü konulmuştur. Halbuki maddenin ilk biçiminde, bu hakkın kazanılması için, 18 yaşın bitirilmesi yeterli görülüyordu. Böylece siyasal hayatımızda bugüne kadar gelen bir tartışma yolu da açılmış oluyordu.

Bu son değişiklik, Anayasa’ya gerçek anlamı ile inkılâpçı yapısını vermiştir. 5 Şubat 1937’de, 2. maddeye Türk inkılâbının niteliklerinin konulması, Anayasa’ya 1934 yılına kadar getirilen yeniliklerin bir özetidir. 28 Bu maddeye göre: “Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır”. Bu ilkelerden cumhuriyetçilik ve milliyetçilik Anayasa’da ilk günden beri vardı. Lâiklik, 1928’de getirildi. Halkçılık, zaten cumhuriyetin eşitlik ilkesinde saklıdır, inkılâpçılık ise, Anayasa’nın ruhunda vardır. Belki, üzerinde çok tartışılan ve niteliği bugüne kadar tam olarak belirlenemeyen “devletçilik” ilkesi, bir yenilik sayılabilir. Ama “bu ilkelerin ikinci maddede Türkiye Devletinin özellikleri olarak sayılması, 1924 Anayasası’nı, Türk inkılâbının tam bir aynası yapmıştır” demek mümkündür.

3. Devletin Temel Düzenlenişi

A. Genel olarak: 1924 Anayasası’nın güçler birliği ilkesini kesin olarak benimsediğini belirtmiştik. Millî egemenliğe dayanan bir cumhuriyette güçler birliği ilkesi tanınırsa bunun sonucu, temsil organının tekliği ve onunla denk veya ondan üstün başka hiçbir makamın bulunmamasıdır. Anayasa, 3. ve 4. maddelerinde bunu en açık biçimde belirtmektedir: Madde 3: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Madde 4: “Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.”

Bu açıklık karşısında, devletin her türlü temel işlevini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yerine getireceği bellidir. Böylece 1924 Anayasası, Meclis üstünlüğünü sarsılmaz bir duruma getirmiştir. Üç temel işlevin ikisi, yani yasama ve yürütme doğrudan doğruya Meclis’çe yerine getirilir. Yargıya gelince, gerçi mahkemeler bağımsızdır ve onlar millet adına yargı hakkını kullanmaktadır, ama unutulmaması gereken, bu ifadenin 4. madde karşısında fazla bir geçerliğinin bulunmamasıdır. Gerçekten milleti ancak Büyük Millet Meclisi temsil ettiğinden, mahkemelerin millet adına karar vermesi de gene Meclis’in rızası ile mümkün olmaktadır. Başka bir deyişle mahkemeler, Meclis adına karar vermektedirler; millet adına değil. Bu konuda yargı bahsinde biraz daha ayrıntılı duracağımızdan şunu söylemekle yetiniyoruz: 1924 Anayasası’nda bütün güçler Meclis’te toplanmıştır.

B. Yasama Gücü: Yukarıdaki açıklamamızda belirttiğimiz gibi, bütün güçleri içinde toplayan Türkiye Büyük Millet Meclisi, yasama işlerinin de tek yetkilisidir. Çift meclis sistemine de gidilmemiştir. Yasama meclisi, 1934 yılına kadar, sadece erkeklerin seçtiği erkek milletvekillerinden oluşurken, o yıldan sonra, 22 yaşını bitiren her Türk seçme, 30 yaşını bitiren her Türk ise seçilme hakkına sahip olmuşlardır.

Anayasa, seçim işlerinin düzenlenmesini ayrı bir kanuna bırakmıştır (Madde 9). Böylece Türk seçim sistemi, zaman zaman değişmiş ve üzerinde tartışma yapılan önemli konulardan biri olmuştur. 29 Seçilen milletvekilleri, seçim bölgelerinin değil bütün milletin vekilidirler. Seçilme hakkına sahip olmayanlar ise, 12. maddede belirtilmiştir. Bunlar, yabancı devlet hizmetinde bulunanlar, vatandaşlık statüleri tartışmalı olanlar, maddede yazılı yüz kızartıcı suçları işleyenler, kamu hizmetinden yasaklılar, kısıtlılar ve türkçe okuyup yazma bilmeyenlerdir. Milletvekillerinin çalışma biçimleri, milletvekilliği sıfatının kalkması konusunda çeşitli hükümler konulmuştur. Seçimler dört yılda bir yapılır. Dört yılın bitiminde seçim yapılamıyorsa yasama dönemi bir yıl daha uzatılabilir. Doğaldır ki Meclis, zamanından önce de kendini dağıtabilir. Anayasa, 9.-30. maddeleri arasında yasama meclisinin nasıl çalışacağını anlatmıştır, ayrıca 26. maddede “meclisin doğrudan doğruya kendisinin yapmak zorunda olduğu” işleri de saymıştır. Bunların bir bölümü yasama etkinliğini de aşan görevlerdir. Maddeye göre her türlü yasama işlerinden başka savaş ilânı; uluslararası anlaşmaların yapılması; para basımı; akçalı yüklenme sözleşmelerinin ve imtiyazların onaylanması; her türlü af; soruşturmaların, cezaların ertelenmesi ve ölüm cezalarının onaylanması Meclis’in başka hiçbir makama bırakmayacağı yetkiler içindedir.

C. Yürütme Gücü: Yürütme gücü de, sistemin gereği, Meclis’e aittir. Ancak bu yetkiyi Meclis, doğrudan doğruya değil, “kendi seçtiği cumhurbaşkanı ve onun tayin edeceği bakanlar kurulu eliyle kullanır” (Madde 7). Bu “kullanmanın” koşulları 31.-52. maddelerde ayrıntılı bir biçimde anlatılmakta, ayrıca 89.-101. maddelerde de malî ve idarî konular düzenlenmektedir.

Yürütme işlerinin başı cumhurbaşkanıdır. O aynı zamanda devlet başkanı olduğundan sorumsuzdur. Cumhurbaşkanını Meclis, kendi üyeleri arasından, özel bir seçim koşulu aranmadan belirler. Bir seçim dönemi için belirlenen cumhurbaşkanı, yeniden seçilebilir. Cumhurbaşkanının yetkili olduğu iki görevi vardır. Bunlardan birincisi başbakanı atamak ve onun seçtiği bankalar kurulu üyelerini onaylamaktır (Madde 44). Bu konuda cumhurbaşkanı kesin yetkilidir. Ama 1924 Anayasası’nın uygulanışında hiçbir cumhurbaşkanı, bakanlar kurulu üyelerini uygun bulmadığını açıkça belirtmemiştir. Cumhurbaşkanının diğer yetkisi, onaylanmak üzere kendisine gönderilen kanunu, on gün içinde tekrar görüşülmek üzere, Meclis’e geri gönderebilmesidir (Madde 35). Ancak, Meclis üstünlüğünü her şeyin üstünde tutan parlamento, kanunu aynen benimseyebilir. Bu durumda cumhurbaşkanına düşen, veto ettiği kanunu onaylamaktır. Cumhurbaşkanının diğer görevleri daha çok devlet protokolü ile ilgilidir.

Hükümetin oluşması ve çalışması hakkında 1921 Anayasası’nın 1923 değişikliğinde benimsenen sistem, onu izleyen Anayasa’da aynen korunmuştur. Bilindiği gibi cumhuriyetin ilânına kadar, bazı önemli sapmalara rağmen, Meclis hükümeti sistemi uygulanmıştı. 30 Bu sistem, 1923’te büyük ölçüde bırakılmış ve parlamento, yürütme yetkisini doğrudan doğruya değil, gene kendi içinden çıkan bir hükümet aracılığı ile kullanma yoluna gitmiştir. Böylece 1924 Anayasası’na göre de hükümete bırakılan yürütme işlerine Meclis, doğrudan doğruya müdahale edemez, ama güçler birliği ilkesinin zorunlu sonucu olarak Meclis, hükümeti her zaman denetleyebilir ve düşürebilir (Madde 7). Bu yetki mutlaktır. Böylece Meclis, doğrudan doğruya kullanmadığı yürütme yetkisini elinde tutan hükümeti, hiçbir koşula bağlı kalmadan, dilediği biçimde denetlemekte ve düşürebilmektedir; öyle ki bu konuda Anayasa’ya bile belli kurallar konulmamış, “Soru, gensoru ve Meclis soruşturması, Meclis’in yetkilerinden olup bunların nasıl uygulanacağı içtüzükte gösterilir” (Madde 22) hükmü ile yetinilmiştir. Böylece Meclis, yürütme yetkisini verdiği hükümeti büyük bir kıskançlıkla gözlemekte ve. gerekirse onu düşürebilmektedir. Buna karşılık, parlamenter sistem söz konusu olmadığından hükümetin elinde Meclis’e karşı kullanılabilecek en küçük bir silâh dahi yoktur. Bu durumda kuramsal açıdan hükümet, son derece güçsüzdür, ama uygulamada bunun tersi olmuştur. Aşağıda bu hususa da kısaca değineceğiz.

Bu kuramsal düzeyde hükümet ve başbakan sadece “sorumludurlar”. Onların yargılanmaları bile normal mahkemelerde yapılmaz (Madde 61). Bir başbakan, dilediği, zorunlu gördüğü bir alan için bakanlık bile kuramamaktadır. “Bakanlıkların kuruluşu, özel kanuna bağlıdır (Madde 48).” Hükümetin en önemli yürütme araçlarından olan tüzüklerin denetemi bile yargı alanına değil, yasama alanına sokulmuştur (Madde 52). Hükümet ayrıca il yönetiminde, memurlarını kullanmada, malî işlerde doğrudan doğruya Meclis’in iradesine bağlıdır. Yani bu konularda anayasa hükmü yoksa kanun yapılacaktır; kanunu da Meclis yapar. Sözü geçen konulardaki Anayasa hükümleri de, gene Meclis’i yetkili kılmaktadır (Madde 89-101).

D. Yargı Gücü: Biraz yukarıda, yargı gücünün de Meclis’te toplandığını belirtmiştik. Bu konu üzerinde biraz daha duralım; Anayasa, 8. maddesinde şöyle demektedir: “Yargı hakkı, millet adına usul ve kanuna göre bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır”. Bu madde, ilk bakışta “yargı hakkının yasama ve yürütmeden ayrı olarak bağımsız mahkemelere verildiği” kanısını uyandırmaktadır, ancak bu görüş geçerli değildir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Anayasa’nın 4. maddesindeki kesin hüküm, Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında hiçbir makama milleti temsil etme yetkisi vermemekte, millet adına da egemenliği ancak ve ancak ona kullandırmaktadır. Bu kesin hüküm karşısında, yargı gücünün bağımsızlığını ileri sürmek zorlaşır, zira hele güçler- birliğini tanıyan sistemlerde egemenlik, hiçbir biçimde parçalanamaz. Yargı hakkı da egemenliğin bir bölümüdür ve 4. maddeye göre Meclis’e ait olması gerektir. Zaten 8. madde, bize bu konuda bir ip ucu veriyor. Yargı hakkını mahkemeler, “kanuna” göre kullanacaklardır. Kanunu ise Meclis yapar ve Anayasa “kanunun” veya “kanunların” nasıl konulacağı hakkında Meclis’e bir şart koşmamıştır. Başka bir deyişle mahkemeler, ancak Meclis’in verdiği yetki ölçüsünde bağımsızdırlar.

Yargı işlerinin güven içinde geçmesi için Anayasa, 54. maddeyi getirmiştir. Burada ilk önce: “Yargıçlar bütün davaların görülmesinde ve hükmünde bağımsızdırlar ve bu işlevine hiçbir türlü karışılmaz” denildikten sonra hemen: “ancak kanun hükmüne bağlıdırlar” ibaresi gelmektedir. Böylece yargıçlar, kanun sınırları içinde denetlenebilir ve 1950-1960 döneminde bu yapılmıştır. Gene ayni madde şöyle diyor: “Mahkemelerin kararlarını, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar Kurulu hiçbir türlü değiştiremezler, başkalayamazlar, geciktiremezler ve hükümlerinin yerine getirilmesine engel olamazlar.” Bu bir ölçüde adalet işlerine güven sağlayan bir hükümse de mutlak değildir. Zira Büyük Millet Meclisi’nin yetkileri arasında- genel ve özel af dışında- cezaları hafifletmek ve değiştirmek, kanun soruşturmalarını ve kanun cezalarını (tahkikat ve mücazat-ı kanuniyeyi) ertelemek, mahkemelerden çıkıp kesinleşen ölüm cezalarını yerine getirmek sayılmaktadır (Madde 26). Sonuncu yetkiyi tartışma dışı bıraksak bile Meclis, bazı mahkeme kararlarına doğrudan doğruya müdahale edebilmektedir.

Yargı gücünün bağımsız olmadığına dair son kanıt, Anayasa’nın 55.-57. maddeleridir. Bu hükümlere göre, yargıçların görevlerinden çıkarılmaları, nitelikleri, çalışma biçimleri, görevleri “kanunla” düzenlenir. Bu konularda da kanunun ölçüsünü Anayasa koymamıştır. Yani başka bir deyişle “yargıç güvencesi” Anayasa’da yoktur. 1950-1960 döneminde kanunlarla yargıçlar tehdit altına alınabilmişlerdir. Kısaca, Anayasa’nın yargı hakkının bağımsızlığından söz eden 8. maddesi romantik bir hükümdür.

E. Özgürlükler: 1924 Anayasası özgürlükleri, Beşinci Bölüm’de yargı işlerinden sonra düzenlemiştir. Bir anayasada özgürlükler bahsinin bu kadar geriye atılması doğru sayılmayabilir. “Türklerin Kamu Haklan” başlığını taşıyan bu bölüm 68.-88. maddeler arasındadır. İlk bakışta Anayasa bütün siyasal özgürlükleri vatandaşa tanıyor izlenimi doğar. Bu konuda doğal hukuk kuramlarının etkisi de hissediliyor. Gene Fransız insan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin birinci ve dördüncü maddelerinde belirtilen özgürlük anlayışı, 68. maddeye hemen hemen aynen yansımıştır. 31 Böylece özgürlükler sınırlandırılabilir ama bu sınırı ancak kanun çizer. Bu kanunun ne derecede sınır çizeceği konusunda Anayasa’da hiçbir “sınır” olmadığı için özgürlüklerin güvencesi, yasama organının insafına kalmaktadır. Gerçekten özgürlükleri kısma yolunda sıkıyönetimden söz eden 86. madde dışında Anayasa’ya, yasama organı ile özgürlükler arasındaki ilişkiyi gösterecek hiçbir hüküm konulmamıştır. Meclis’in özgürlükleri kısma özgürlüğü sınırsızdır. Böylece zamanın koşullarına göre Türk siyasal hayatı, çeşitli özgürlük uygulamalarına sahne olmuştur. Bu konuda söylenecek son söz, Anayasa’nın klâsik özgürlüklerin yanında ekonomik ve sosyal haklara hemen hemen hiç yer vermemesidir. 32

IV. 1924 ANAYASASI’NIN DEMOKRASİ YOLUNDA UYGULANMASI
Kesin bir Meclis üstünlüğüne dayanan 1924 Anayasası, görünüşte bu özelliğini korumuşsa da aslında güçlü liderlerin yönettiği siyasal partilerin egemenliği altında uygulanmıştır. Bu bakımdan Meclis’in hükümeti “dilediği gibi denetleyip düşürmesi” hiçbir zaman serbestçe ve demokratik olarak kullanılan bir hak biçiminde göze çarpmamıştır.

1924 Anayasası’nda siyasal parti kurmak için herhangi bir yasaklama yoktu. Bu bakımdan Anayasa kabul edildiği yıl, 17 Kasım 1924, tarihinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulabilmiştir. Bu partinin Meclis içinde bir gücü yoktu, ancak bir süre sonra inkılâp yolunda bir engel olduğu acıklı bazı olaylar sonunda anlaşıldı. 33 Bunun üzerine gene Anayasa’ya dayanılarak çıkartılan Takrir-i Sükûn Kanunu34 ile hükümet, bütün özgürlüklere müdahale etme yetkisini almış, muhalefet partisi de kapatılmıştır. 12 Ağustos 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası da Anayasa’nın tanıdığı imkânlar içinde açıldı, ama aynı yıl kurucusu eliyle kapatıldı. Zira inkılâp gene tehlikeye düşüyordu. Bundan sonra Anayasa izin vermesine rağmen 18 Temmuz 1945’te, Millî Kalkınma Partisi’nin doğumuna kadar çoğulcu demokrasiye geçilemedi. 1945-1950 arası, muhalefet partileri ile iktidar partisi arasında Anayasa’nın tam uygulanması, eksikliklerin giderilmesi konusundaki tartışmalarla geçti. 14 Mayıs 1950’den sonra da taraflar değişti, ama Anayasa üzerindeki ayni tartışmaların sonu gelmedi.

Uygulanışı sırasında yukarıda gördüğümüz temel ideolojik değişiklikler dışında Anayasa’da önemli başka değişiklikler yapılmamıştır. 35 Ancak iki biçimsel değişiklik üzerinde kısaca durmakta yarar vardır. Anayasa’nın dili 10 Ocak 1945’de değiştirildi.36 Bu, dil inkılâbının amaçlarına son derece uygun düşen güzel bir hareket idi. Eskimiş ve ağırlaşmış eski metnin yerine düzgün ve hiç de aşın olmayan akıcı bir metin konuldu, fakat inkılâplara tepki dönemini açan siyasal akımların etkisi ile, 24 Aralık 1952’de, tekrar eski metin kabul edildi. 37 ibret verici bu olay üzerinde Türk inkılâbı ve demokrasisi açısından ayrı çalışmalar yapılabilir. Anayasa’nın eski dili, hele 1952’de, öylesine eski ve anlaşılmaz duruma gelmişti ki hiçbir kesimce benimsenmedi, ama resmen yürürlükten kalktığı 1961 yılına kadar bu metin kullanılmak zorunda idi ve kullanıldı.

V. 1924 ANAYASASI ÜZERİNDE DEĞER YARGISI
1924 Anayasası ile Türkiye Büyük Millet Meclisi kurucu güç olma niteliğini bitirmiştir. Olağanüstü koşullar gereği kurucu meclis olarak çalışmak zorunda kalan Türkiye Büyük Millet Meclisi, artık normal bir parlamento durumunu almıştır. Bu parlamento, Anayasa’yı çeşitli hükümleri açısından değiştirebilir, ama yeni bir Anayasa yapamaz. 38

Böylece 1924 Anayasası ile rejim, sağlam bir biçimde yerini almış sayılmalıdır. Bu özelliği ile Anayasa, Türk siyasal hayatında olumlu bir rol oynamıştır.

1924 Anayasası’nın içeriği bakımından olumlu yanları ise şöyle açıklanabilir: Bu Anayasa inkılâpçı bir Meclis’çe yapıldı. Bundan dolayı inkılâp adımlarını kısıcı hükümler içermez. Meclis iradesi, -doğaldır ki ulus iradesinden sonra- en üstün ve tek güçtür. Onu sınırlayacak başka bir makam yoktur. Meclis’in kararları derhal yerine getirilir. Bu bakımdan da inkılâpçıların amacına uygundur. Anayasa’da ayrıntılı hükümlerin bulunmaması onu, açık ve pratik bir öze sahip kılmıştır.

Tek parti döneminde yapıldığı halde bu Anayasa kesinlikle demokrasiye açıktır. Siyasal parti kurulmasını yasaklamaz, hatta}bu konuda siyasal partiler hakkında ayrı ve ayrıntılı hükümler taşıyan 1961 ve 1982 Anayasalarından da ileridir; çünkü dernek kurma özgürlüğü içinde düşünülen (Madde 70) siyasal parti açma hakkı, Türklerin doğal haklarından kabul edilmiştir. Şu veya bu yönde bir partiyi yasaklayan hüküm dahi taşımaz.
Bu olumlu yanlarına rağmen 1924 Anayasası, demokratik düzenin işleyişini sağlam bir güvence altına alacak hükümlerden yoksundur. Her şeyden önce, biraz yukarıda da belirttiğimiz gibi, özgürlüklerin sınırını kanunun çizmesi ve bu alanda Meclis iradesine hiçbir kısıtlama getirilmemesi, büyük bir aksaklıktır. Vatandaşın bütün özgürlükleri ve bu arada siyasal parti kurma hakkı, Meclis çoğunluğunun görüşüne ve anlayışına bırakılmıştır.

Anayasa’ya aykırı kanun çıkarılamayacağını buyuran Anayasa (Madde 103), bu hükmüne de hiçbir güvence getirmemiştir. Anayasa yargısı, 1924’lü yıllarda henüz pek belirmediği için bu yol bilinmiyordu, ama kanunların Anayasa’ya aykırı olmasını önleyecek başka mekanizmalar da bulunabilirdi. Meclis’i denetleyecek hiçbir organın bulunmaması, Meclis üstünlüğü ilkesini çok katılaştırmış, bu sayede siyasal iktidarı elinde tutanların yetkileri sonsuzlaşmıştır. İyi niyetli, idealist kadrolarla bu yetki, olumlu yönde kullanılabilir. Gerçekten dev inkılâp kanunları ve uygulanmaları bunu açıkça göstermektedir. Ama siyasal kadroların başka kuşkuları olursa, bu yetki, hemen Meclis çoğunluğu diktatoryasına yol açabilir ve bu, ne yazıktır ki bazı dönemlerde gerçekleşebilmiştir.

Bütün olarak 1924 Anayasası’nı son kez değerlendirirsek şunu söyleyeceğiz: Bütün aksaklıklarına rağmen bu Anayasa, Türk siyasal hayatının gelişmesine yardımcı olmuştur. Bu Anayasa’dan alınan dersler, 1961 ve 1982 Anayasalarının ortaya çıkmasına sebep oldu. Kaldı ki cumhuriyet yönetimi ve millî egemenlik kavramları ile çağdaş uygarlığa ulaşma arzusu sonucu beliren hükümler, son Anayasamıza 1924 Anayasası’nın etkisiyle girmiştir. Denilebilir ki, genel olarak bu Anayasa Türk demokrasisinde geleneksel kurumların yerleşmesini sağlamıştır. 39
________________________________________

1 Bu Anayasa’yı işler durumda tutabilecek Meclis-i Umumî, 1878 yılında Padişahça dağıtıldı ve 1908 yılına kadar toplatılmadı. Otuz yıllık istibdat dönemi, kimi hukukçularımıza göre Anayasa’ya uygundur. Zira meclisleri açıp kapamak, bunun süresini tayin etmek, Padişah’ın yaptığı Anayasa’da, ona kayıtsız-şartsız tanınmış bir hakti. II. Abdülhamit böylece kendi görüşüne göre Anayasa’yı yürürlükte tutmuş, ama sadece Meclis-i Umumî ile ilgili hükümünü -gene Anayasa’ya uygun olarak- 30 yıl uygulamamıştır. Biçimsel hukuk mantığı açısından doğru sayılacak bu düşünceye uyulursa, 1876’da ilân edilen Anayasa’nın, Osmanlı Devleti’nin kesin olarak sona eriş tarihi olan 1922 yılma kadar, tam 46 yıl uygulandığı kabul edilebilir. Ancak bir anayasa, temel hükümlerindeki işlerlik ile geçerli bir uygulama görmüş sayılabilir. Bu açıdan bakılırsa, 1876 Anayasası’na 18 yıl uygulanmıştır demek, amaca daha elverişli olacaktır.
2 1876 Anayasası’nın 1921 Anayasası ile çatışmayan hükümlerinin yürürlükte olduğu kabul ediliyordu (Bk. Nutuk, c. II, 1952, s. 563. Mustafa Kemal Paşa’nın Tevfik Paşa’ya çektiği telgraf; ayrıca bk. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, İstanbul 1945,5. 151.) Büyük Dahi’nin o günün koşulları gereği, ödün verme zorunluluğundan çıkan bu durum, dünya anayasa hukuku tarihinde eşi görülmemiş bir sorun doğurmuştur: “Bir ülkede iki anayasa olur mu?” sorunu. Bu sorun, 1 Kasım 1922’ye kadar, salt hukuk açısından çözülmemiştir. 1921 yılı ortalarından itibaren artık TBMM’nin otoritesi tartışılamazdı, fakat hukuksal alanda sorun, olduğu gibi duruyordu.
3 Anayasacılık tarihimizi, dar anlamı ile, yani ilk yazılı anayasanın kabul edildiği 1876 yılı ile başlatıyoruz. Bu görüş, biçimsel hukuka uygunsa da, geniş anlamı ile anayasa hukukumuzun başlangıç tarihini, 1839 Tanzimat Fermanı’nın ilânına kadar götürmek gerektir.
4 27 Mayıs 1960’da Anayasa, Türk Silâhlı Kuvvetleri’nce askıya alındı. Oluşan Millî Birlik Komitesi, 12 Haziran 1960’da kabul ettiği 1. Numaralı Kanun’la 1924 Anayasası’nı –çok büyük ölçüde, adeta tanınmayacak biçimde- değiştirerek tekrar yürürlüğe koydu.
5 Seçilmiş bibliyografya: İlhan Arsel, Türk Anayasa Hukuku, İstanbul 1959; Orhan Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, İstanbul 1982, s. 86-123; AK Fuat Başgil, Esas Teşkilât Hukuku, c. I Türkiye Siyasî Rejimi ve Anayasa Prensipleri, Fasikül I-II, İstanbul 1960; Bülent Nuri Esen, Anayasa Hukuku, Üçüncü Basım, Ankara 1948; Hüseyin Nail Kübalı, Türk Esas Teşkilât Hukuku Dersleri, İstanbul 1960; Özkan Tikve, Teorik ve Pratik Anayasa Hukuku, İzmir 1982, s. 146-151; Osman Nuri Uman, Teşkilât-ı Esasiye Hukuku, Ankara 1939
6 Nutuk, c. I, 1950, s. 121.
7 Bu metinleri sırasıyla şöyle sayabiliriz: “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Suret-i Teşekkülü Hakkında Heyet-i Umumiye Kararı, Karar No. I, 23 Nisan 1920”, “Kuvve-i İcraiye Teşkiline Dair Heyet-i Umumiye Kararı, Karar No. 5, 25 Nisan 1920”, “Büyük Millet Meclisi İcra Vekillerinin Suret-i intihabına Dair Kanun, Kanun No. 3, 2 Mayıs 1920,” “Nisab- 1 Müzakere Kanunu, Kanun No. 18, 5 Eylül 1920”, “İcra Vekillerinin Suret-i intihabına dair Kanun, Kanun No. 3, 2 Mayıs 1920”, “İcra Vekilleri Kanunu’nun İkinci Maddesini Muadil Kanun, Kanun No. 47, 4 Kasım 1920”.
8 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 152.
9 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Kanun, No. 364, 29 Ekim 1923
10 “Teşkilât-ı Esasiye Hakkında Kanun-u Esasi Encümeni Mazbatası ve Teklif-i Kanunîsi” A. Şeref Gözübüyük, Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkındaki Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 1.
11 Kanun No. 431, 3 Mart 1924
12 Anayasa’daki eksiklikler, Büyük Millet Meclisi’nin yeniden anayasal metinler kabul etmesini gerektirmiştir. Gerçekten “İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına Dair Kanun (Kanun No. 244, 8 Temmuz 1922)” ile “Heyet-i Vekile Reisinin Vazife ve Mesuliyetleri Hakkında Heyet-i Umumiye Kararı (Karar No. 384, 14 Nisan 1923)” bu eksikliklerin sonucu çıkarılmışlardır. İkinci Meclis ise, toplanır toplanmaz “Tahlif Sureti Hakkında Heyet-i Umumiye Kararı (Karar No. 1, 11 Ağustos 1923)” almak zorunda kalmıştır.
13 A. Şeref Gözübüyük-Zekâi Sezgin, 1924 Anayasa’sı Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 1.
14 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun Ekseriyet-i Mutlakanın Sülüsan Ekseriyeti ile Kabul Edilmesine Dair Heyet-i Umumiye Karan (Karar No. 83, 11 Mart 1924)
15 A. Şeref Gözübüyük-Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 1 vd., 27 vd.
16 Tahsin Bekir Balta, Rapport du Legislativ et de I’Executif en Turquie, Ankara 1958, s. 5.
17 Tasarıdaki 25. madde hükmü: “Meclis kendiliğinden intihabatın tecdidine karar verebileceği gibi, reisicumhur da hükümetin mütalâasını aldıktan sonra, esbab-ı mucibesini Meclis’e ve millete bildirmek şartıyla buna karar verebilir”. Bu ifadeden anlaşılacağı gibi, cumhurbaşkanını ne hükümetin mütalâası ne de başka bir kayıt bağlamaktadır. Cumhurbaşkanına tanınmak istenen dağıtma yetkisi, mutlaktır.
18 A. Şeref Gözübüyük-Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 40 vd., 179 vd.
19 Bu konudaki genel kurul görüşmeleri ilginçtir. Seçme hakkını içeren 10. madde aynen kabul edilmişti ve bu durumda kadınlara oy hakkı verilmesi de kararlaştırılmış oluyordu. Madde üzerinde hiçbir tartışma da yapılmamıştı. Milletvekilleri, seçilme hakkını içeren 11. maddeye gelince “uyandılar”. Kadınlarla ilgili tartışma başladı. Garip olan durum şudur: Ateşli tartışmalardan sonra 11. maddedeki “her Türk” ibaresi, “her erkek Türk” yapılmış, başkan maddeyi böylece oylamış, ama 10. maddeyi tekrar oylamamıştır. Böylece kadınlara seçme hakkı tanınmış oluyordu. Bu “yanlışlığın” ne zaman düzeltildiğini mevcut yayınlarda bulamadık. Bk. A. Şeref Gözübüyük-Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 109 vd.
20 A. Şeref Gözübüyük-Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 7 82 vd.
21 Yalnız Saruhan Mebusu Reşat Bey, maddedeki eksikliği sezmiş ve şu ilginç öneriyi yapmıştı: “Efendim, encümenden bir şey sormak isterim. Maddenin birinci fıkrası ‘Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun hiçbir maddesi, hiçbir sebep ve bahane ile ihmal veya tatil olunamaz’ şeklindedir. Halbuki şimdiye kadar bilhassa eski hükümetler zamanında (bu hükme uyulmadığını) pek çok gördük. Sonra demin burada bir madde kabul ettik: ‘İşkence, eziyet, müsadere ve angarya memnudur.’ Bu maddeyi herhangi birisi ihmal ederse ne olacaktır? Bendeniz o kanaattayım ki ‘tatil olunamaz, tatil olunursa hiyanet-i vataniye addolunur’ gibi bir cümle lâzımdır.” 1924 Anayasası’nın ileride pek çok aksaklığa yol açacak bu güvence eksikliğini sezen Reşat Bey’in önerisi, “O sesleri ile” hafife alınmış, üzerinde hiç durulmamıştır. A. Şeref Gözübüyük- Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957. s. 465-
22 A. Şeref Gözübüyük-Zekâi Sezgin, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, Ankara 1957, s. 468.
23 a.g.e, s. 30 vd.
24 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, Ankara 1959, s. 237. (5 Kasım 1925’te Ankara Adliye Hukuk Mektebi’ni açarken yaptığı konuşmadan.)
25 1222 Sayılı Kanun
26 Anayasa’daki din ve vicdan özgürlüğünün somut bir belirtisi, Medeni Kanun’un 266’ncı maddesinde bulunur: “... reşit dinini intihapta hürdür”. Bu konudaki diğer bilgiler için bk. Ahmet Mumcu, Cumhuriyetin ilk Dönemlerinde Lâiklik, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. I, sayı: 2, Mart 1985, s. 513-526.
27 2599 Sayılı Kanun.
28 3115 Sayılı Kanun.
29 Seçim kanunlarının hepsinde, milletvekili sayısını nüfusa göre saptayan esas vardı. Her kırk bin Türk’e bir milletvekili seçiliyor ve böylece milletvekili sayısı sürekli olarak artıyordu. 1946 yılına kadar seçimler çift dereceli olarak yapılırdı. Oy vermenin gizliliği, oy ayrımının açıklığı, seçimlerin yargı denetiminde yapılması ise ancak 1950 yılında gerçekleşebilmiştir.
30 1923’e kadar meclis hükümeti sisteminin çok katı biçimde uygulandığı ileri sürülegelmiştir. Ancak bu sistemin pratikte tam olarak uygulanamadığı, bazı önemli sapmalara gidildiği, Özbudun tarafından kanıtlanmıştır. Bk. Ergun Özbudun, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin Hukukî Niteliği, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. I, sayı: 2, Mart 1985, s. 475-503.
31 Bildirinin 1. maddesi: “İnsanlar özgür ve hukuk bakımından eşit doğar ve öyle kalırlar....”, 4. maddesi: “Özgürlük başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilme gücüdür, bundan ötürü her insanın doğal haklarının kullanılmasının sınırı, toplumun diğer üyelerine aynı haktan faydalanmayı sağlayan sınırdır; bu sınırlar ancak kanunla belirtilebilir.” Bk. Coşkun Üçok, Siyasal Tarih, (İkinci Bası), Ankara 1978, s. 19.
32 Sadece çiftçiyi toprak sahibi yapmak konusundaki 74. maddesinin 2 fıkrası hükmü ile parasız ilköğretim zorunluluğunu getiren 87. madde bu konudaki cılız iki hükümdür.
33 Şeyh Sait ayaklanması gibi.
34 Kanun No. 575, 4 Mart 1925
35 Yukarıda sözü geçen temel değişiklikler sırasında bazı maddelerde önemsiz eklemeler yapılmış, 10 Aralık 1931’de ise 1883 Sayılı Kanun’la bütçe esaslarına (madde 95) önemsiz değişiklikler getirilmiştir. Bk. A. Şeref Gözübüyük-Suna Kili, Türk Anayasa Metinleri (1839-1980), 2. Bası, Ankara 1982, s. 111 vd.
36 Kanun No. 4695
37 Kanun No. 5997
38 Doğaldır ki 102. maddeye göre devlet şeklinin cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm değiştirilemez. Bunun dışındaki hükümler değiştirilebilir.
39 1961 Anayasası’nın bazı temel hükümleri işlemez bir duruma gelince bilim çevrelerinde 1924 Anayasası’na dönme isteği gösterenler de oldu. Onlara göre 1924 Anayasası’nda bir iki önemli eksik -Anayasa yargısı ile sosyal ve ekonomik haklar gibi- giderilse idi, tutarlı, sağlam bir düzenlemeye kavuşulur, ulusal irade parçalanmaz ve bunalımlar doğmazdı. Bu da yabana atılmayacak bir görüştür. Bk. Turhan Tufan Yüce, Anayasa Değişikliği Dolayısı ile 1924 Anayasası ile 1961 Anayasası Arasında Temel Yapıları Yönünden Bir Karşılaştırma ve Özellikle Danıştay Meselesi, Erzurum 1971, VI + 58 s.

müslümanlardan
26. January 2010, 11:56 AM
tamamda kardeş diye bilirmisin atatürkün kurduğu bu sistem ve kanunlar kurana uyuyor.

kuran kendinden başka bütün beşeri sistemleri red eden ve tehdid eden bir yapıya sahiptir. vereceğim ayet sadece bir örnektir.
Yoksa Cahiliye devri hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir millet için kimin hükmü Allah'ın hükmünden güzel olabilir? (Mâide 5/49,50)

36. Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.

KUR'AN'A UYGUN MÜSLÜMANLIK

22. İslam Allah'ın dini, Hz. Muhammed de Allah'ın son elçisidir. Kur'an-ı Kerim, hem Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğu*nun belgesi, hem de Allah'ın insanlardan neler istediğini açıkça ortaya koyan ve güvenli yollarla bize ulaşmış olan ilahî kitap*tır. Bu sebeple Kur'an'ı iyi anlamak gerekir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Bunlar Kur’an üzerinde akıl yormazlar mı? Yoksa kalp*ler üzerinde kilitler mi vardır?(Muhammed 47/24)

And olsun ki, biz Kuran'ı, üzerinde dü*şünülsün diye kolaylaştırdık; ama hani dü*şü*nen? (Kamer 54/17, 22, 32 ve 40)


23. Müslümanlar Kur’an üze*rinde düşün*meyi asır*larca unuttular. Kur’an üzerinde akıl yorma gereği unutulunca o, ulaşıla*maz, erişile*mez bir kutsal sayıldı ve onu anla*yamayacağımız şeklinde bir ka*naat oluştu. Sonra eskile*rin her şeyi hallettiği savu*nuldu ve yeniliklere kapılar kapandı. Nihayet Kur'an, se*vap kazanmak için oku*nan bir kitap haline dönüştü.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا (9)

9-"Bu Kur'an, gerçekten en doğruya ve en sağlama ulaştırır ve iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler.." (İsra 17/9
Kur'an, gerçekten en doğru ve en sağlam olana ulaştırır. Fakat o, anlamak için değil de sadece sevap olsun diye oku*nursa onunla bir yere ulaşılamaz. Böyle bir şey, tıpkı kaliteli bir balın, sırf görüntüsü ve ko*kusu ile yetin*meye benzer. Yenmeyen balın vücuda ne faydası olur. Müslümanlar asırlardır böyle yapmışlar ve Kur'an ile yeterince bes*lenememişlerdir. Geleneksel kültür kalıpları ile hurafeler iç içe girmiş, halkı hurafeler sar*mıştır. Ama artık Kur'an'ı an*lamak için okuyanlar ve Kur'an üzerinde akıl yoranlar vardır. Bunlar kendilerini ve toplumu sorgula*mak*tadırlar. Bu hareket geçmişle de he*sap*laşmaktadır.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنْ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمْ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (16)

16-İnanmış kimseler için Allah'ı gönülden hatırlama ve ondan inen gerçeğe içten bağ*lanma zamanı hâlâ gel*medi mi? Sakın daha önce kendilerine Kitap verilen*ler gibi olmayalar. Onların üze*rinden uzun za*man geçmişti de kalpleri katılaşmıştı. On*lardan çoğu yoldan çıkmış durumdadır. (Hadid 57/16)

24. Türkiye'de kendini müslü*man sayma*yan azdır. Kendini müslüman sayanlar iki kesimdir. Birinci kesim kendini inanç bo*yutunda müslüman sayar. Onların içinde oruç tutan, kurban ke*sen, bayram na*mazı kılan ve zaman zaman Cuma na*mazına gidenler vardır. Onlar Batı me*deniyetini he*deflemişlerdir. Kolaylık olsun diye onlara "Batıcılar" diyelim. Diğer kesim ise dinin emirle*rini yerine getirme arzu ve kararlılığı içindedirler. Onlara da "dindarlar" diyelim.
Batıcılar dindarları gerici ve tutucu sa*yar, dindarlar da onları dinin dışında kal*makla suçlarlar.

25. Son yıllarda gösterilen gayretler her iki kesimi de Kur'an'ın etrafında toplamış*tır. Kur'an'a yönelen Batıcılar, dindarlardan bir kısmının ya*şadığı dinin hurafelerle dolu olduğunu görmüşler ve böyle bir din anlayışı ve uy*gulamasından uzak oldukları için kendi*lerini şanslı saymış*lardır. Bu durum, böyle din*darları fena halde sarsmıştır. Bu sar*sıntı karşısında onlar kendilerini savunmak için Kur'an'a yönelince yapılan tenkitlerin ço*ğunun haklı ol*duğunu görmüşlerdir. Bu yö*neliş, hurafeye bulaşmış ol*sun olmasın, bütün dindarları ve Batıcıları derinden etki*lemiştir. Artık bunların hepsi, Kur'an'ın etra*fında tek vücut olma nokta*sına yaklaş*mış*lardır.

26. Bu sarsıntı, bazı kimselerin kendilerini tamamen dinin dışında görmelerine sebep olmuştur. Allah'ın Kitabına yönelmenin olduğu her yerde bu süreç kaçınılmaz olarak yaşanır. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurur:

Onlara bu işte (din işinde) apaçık belgeler verdik. Birbirlerine düşmeleri ancak, kendilerine bu bilgi geldikten sonra, aralarındaki çeke*mezlikten dolayı oldu. İşte senin Rabbin kıyamet günü, onların ayrılığa düştükleri konularda aralarında hük*medecektir. (Casiye 45/17)

Ehl-i Kitap’tan ve müşrik*lerden olan o tanımazlar, kendilerine apaçık bir kanıt ge*linceye dek çözülecek değillerdi.

O (kanıt) Allah’ın elçisidir ki, tertemiz sayfalar okur.

Onlarda dosdoğru hüküm*ler bulunur.

Kendilerine Kitap verilen*lerin bölük bölük bölünmeleri, ancak bu apaçık belgenin (Kur'an'ın) onlara gelmesin*den sonra olmuştur.(Beyyine 98/1-3)


De ki: "Haq geldi, Batıl yok oldu. Çünkü Batıl hep yok olagelmiştir.
İnananları esirgeyen ve iyileştiren ne varsa, biz Kuran ile onu indiririz. Ama bu, zalimlerin sadece yıkı*mını artırır. (İsra 17/81-82)

27. Kur'an'a yönelmenin güçlü olduğu her yerde çözülen gruplar, ellerindekini kay*betme korkusuyla harekete geçerler. Duygusal davran*dıkları için tozu dumana ka*tarlar. Kendilerine hiç bir şey anlata*mazsınız. Onlara karşı sabırlı olmak gerekir.

Allah Teâlâ bu konuda şöyle bu*yurur:
"Sizde bir iyilik görülse bu onları tasa*landırır. Başınıza bir kötülük gelse ona da se*vinirler. Eğer sabırlı olur ve koru*nursanız onların kurduk*ları düzen size bir zarar vermez. Çünkü onlar ne yapsalar Allah, onu çepe*çevre kuşatır." (Al-i İmran 3/120)

Bu çalkantılar faydalıdır. Bu sayede kimileri sevap kazanır, kimilerinin de gerçek kimliği ortaya çıkar. Sonunda sağlam bir din anlayışı elde etmek mümkün olur.

28. Kur'an'a yönelme bir fan*tazi ya da bir moda değildir; evrensel ve kalıcı boyut*ları olan ciddi bir iştir. Kur'an'a yönelme sloganı ile çıkan*lardan kimileri, Kur'an'a uyma yerine Kur'an'ı kendilerine uydurma çabasına girebil*mektedirler. Bunlar başkala*rını tenkit ederken kendileri*nin ne duruma düştüklerinin farkına bile varamıyorlar. Bu sebeple Kur'an'a yönelen herkes kendini bu açıdan sık sık sorgulamalıdır.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarı*lın; birbirinizden ayrılma*yın. (Al-i İm*ran 3/103)

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا (59)

59-Ey İnananlar! Allah’a bo*yun eğin, el*çisine boyun eğin, sizden olan yetkililere de. Bir konu üzerinde çeki*şince, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu hemen Allah’a ve Resulüne götürün. Bu hem daha hayır*lıdır, hem de sonu daha iyi olur. (Nisa 4/59)

Allah'ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Sakın onların heveslerine uyma. Onlardan kaçın ki Allah'ın sana indirdiği*nin bir kısmın*dan seni saptır*masınlar. Eğer yüz çevirirlerse bilesin ki, Allah bir takım günahla*rına karşılık başlarına bir kötülük gelmesini istiyordur. Zaten insan*lardan çoğu ger*çekten yol*dan çıkmıştır.

Yoksa Cahiliye devri hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir millet için kimin hükmü Allah'ın hükmünden güzel olabilir? (Mâide 5/49,50)

dost1
27. January 2010, 06:23 AM
tamamda kardeş diye bilirmisin atatürkün kurduğu bu sistem ve kanunlar kurana uyuyor.

Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyette Millet meclisi vardır ve yasaları yapanlar da milletin seçtiği vekillerdir. Millet Kur’an’ı bilir ve yaşamına geçirmek isterse ona uygun yasalar yapar.
Mustafa Kemal’in döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisinde çıkan yasalardan Kur’an’a aykırı olan yasalar nelerdir?
Dünyada bugüne kadar kurulmuş olan halkı Müslüman olan devletlerde -adı din devleti veya değil-Kur’an’ aykırı olan yasalar nelerdir?
Kur’an’a uygun çıkan yasalar Mustafa Kemal’in liderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyetinde mi değil mi? Lütfen araştırınız.



kuran kendinden başka bütün beşeri sistemleri red eden ve tehdid eden bir yapıya sahiptir. vereceğim ayet sadece bir örnektir.
Yoksa Cahiliye devri hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir millet için kimin hükmü Allah'ın hükmünden güzel olabilir? (Mâide 5/49,50)

Bu gerçekten dediğiniz gibi midir ? Verdiğiniz ayeti daha iyi anlayabilmek için geçtiği pasaj içerisinde değerlendirelim. İnşaallah.

Maide41: Ya eyyüher Rasûlü la yahzünkelleziyne yüsariune fiyl küfri minelleziyne kalu amenna bi efvahihim ve lem tü'min kulubühüm* ve minelleziyne hadu semmaune lil kezibi semmaune li kavmin ahariyne lem ye'tuk* yuharrifunel kelime min ba'di mevadııh* yekulune in utiytüm haza fehuzuhu ve in lem tü'tevhu fahzeru* ve men yüriydillahu fitnetehu felen temlike lehu minAllahi şey'a* ülaikelleziyne lem yüriydillahu en yutahhire kulubehüm* lehüm fiyd dünya hızyün ve lehüm fiyl ahireti azabün azîym;
Ey O Rasûl! Kalbleriyle iman etmedikleri /güvenmedikleri halde ağızlarıyla “iman ettik” /güvendik diyenlerden küfürde koşuşanlar seni mahzun etmesin. Yahudi olanlardan öylesi var ki sürekli yalan/yalan için dinleyen ve sana gelmemiş bir kavmi/bir kavim için dinleyenlerdir... Mevzilerine konulduktan sonra Kelimeleri tahrif ederler. “Size şu verilirse alın, eğer o verilmez ise sakının” derler. Allah bir kimsenin fitnesini dilerse, artık onun için sen Allah’dan bir şeye malik olamazsın. İşte onlar Allah’ın kalblerini arındırmak dilemediği kimselerdir... Dünyada onlar için rezillik vardır. Ve ahirette de onlar için aziym azab vardır.

Maide;42: Semmaune lil kezibi ekkâlune lissuht* fein cauke fahküm beynehüm ev a'rıd anhüm* ve in tu'rıd anhüm felen yedurruke şey'a* ve in hakemte fahküm beynehüm bil kıst* innAllahe yuhıbbul muksitıyn;
… alabildiğine yalan dinleyenler, ziyadesiyle haram yiyenlerdir.Eğer sana gelirler ise aralarında hükmet yahut onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirir isen, sana hiç bir şekilde zarar veremezler... Şayet hükmedersen onların arasında Bil-KIST /uluhiyyet hükümlerine göre, hükmet. Muhakkak ki Allah muksitleri sever.

Maide;43: Ve keyfe yuhakkimuneke ve ındehümüt Tevratu fiyha hukmullahi sümme yetevellevne min ba'di zâlik* ve ma ülaike bil mu’miniyn;
İçinde Allah hükmü bulunan Tevrat yanlarında iken, nasıl seni hakem yapıyorlar? Sonra bunun ardından yüz çevirirler? Onlar mü’min/güvenen değillerdir.

Maide;44: İnna enzelnet Tevrate fiyha hüden ve nur* yahkümü bihen Nebîyyunelleziyne eslemu lilleziyne hadu ver Rabbaniyyune vel ‘ahbaru bimestuhfizu min Kitabillahi ve kânu aleyhi şüheda'* fela tahşevünNase vahşevni ve la teşteru bi ayatiy semenen kaliyla* ve men lem yahküm bi ma enzelAllahu feülaike hümül kafirun;
Tevrat’ı biz inzal ettik . Onda Huda ve Nur vardır. Teslim/İslam olmuş Nebîler Onunla (Tevrat’la), Rabbaniyler ve Ahbar da Onun üzerine şahidler olarak Kitabullahdan korumakla görevli oldukları ile Yahudi olanlara hükmeder. O halde insanlardan korkup ürpermeyin, benden ürperin. Benim ayetlerimi az bir bahaya satmayın. Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmez ise, işte onlar kafirlerin ta kendileridir.

Maide;45: Ve ketebna aleyhim fiyha ennen nefse Bin nefsi vel ayne bil ayni vel ‘enfe bil’ enfi vel’üzüne bil’üzüni vessinne bissinni velcüruha kısas* femen tesaddeka bihi fe huve keffaretün leh* ve men lem yahküm bima enzelAllahu feülaike hümüz zalimun;
Onda (Tevrat’ta), onlar üzerine yazdık: “Nefs’e nefs, göze göz, buruna burun, kulağa kulak ve dişe diş . Yaralar da kısastır”. Ama kim onu tasadduk eder ise, o onun için bir keffarettir. Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmez ise, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

Maide;46: Ve kaffeyna alâ asarihim bi Iysebni Meryeme musaddikan lima beyne yedeyhi minetTevrati ve ateynahul İnciyle fiyhi hüden ve nurun, ve musaddikan lima beyne yedeyhi minet Tevrati ve hüden ve mev'ızaten lil müttekıyn;
Ardlarından onların izleri üzere, Tevrat’tan yanında/önünde olanı tasdik edici olarak MeryemOğlu İsa’yı gönderdik. O’na, içinde Huda ve Nur bulunan ve Tevrat’tan önünde olanı tasdikleyici, muttekiler için bir hidayet rehberi ve mev’ıze olmak üzere İncil’i verdik.

Maide;47: Vel yahküm ehlül İnciyli bi ma enzelAllahu fiyh* ve men lem yahküm bi ma enzelAllahu feülaike hümülfasikun;
Ehl-i İncil, onda Allah’ın inzal ettiği ile hükmetsin. Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmez ise, işte onlar fasıkların ta kendileridir.

Maide;48:Ve enzelna ileykel Kitabe bil Hakkı musaddikan lima beyne yedeyhi minel Kitabi ve Müheyminen aleyhi fahküm beynehüm bima enzelAllahu ve la tettebı' ehvaehüm amma caeke minel Hakkı, li küllin cealna minküm şir’aten ve minhaca* ve lev şaAllahu lecealeküm ümmeten vahideten ve lâkin liyeblüveküm fiyma ataküm festebikul hayrat* ilellahi merciuküm cemiy’an feyünebbiüküm bi ma küntüm fiyhi tahtelifun;
Sana da, Kitab’tan önünde olanı tasdikleyici ve O’nun üzerine Muheymin olmak üzere, Hakk Kitab’ı inzal ettik.O halde onların aralarında Allah’ın inzal ettiği ile hükmet. Hak’dan sana geleni bırakıp onların hevalarına tabi olma.Sizden her biriniz için bir şir’at / yol ve bir minhac oluşturduk. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi bir tek ümmet yapardı. Fakat size verdiğinde sizi denemek için . O halde hayratta yarışın . Cemian/toptan merciniz/dönüşünüz Allah’adır.Hakkında ihtilaf edip tartıştığınız şeyleri size haber verecektir.

Maide;49: Ve enıhküm beynehüm bi ma enzelAllahu ve la tettebı' ehvaehüm vahzerhüm en yeftinuke an ba'dı ma enzelAllahu ileyk* fein tevellev fa'lem ennema yüriydullahu en yusıybehüm bi ba'dı zünubihim* ve inne kesiyren minen Nasi lefasikun;
Aralarında Allah’ın inzal ettiği ile hükmet... Onların hevalarına tabi olma. Allah’ın sana inzal ettiğinin bazısından seni fitneye düşürmelerinden sakın. Eğer yüz çevirirler ise iyi bil ki, bazı günahlarından dolayı Allah onları yalnızca musibetlendirmek diliyor. Muhakkak ki, insanların çoğu gerçekten fasıktırlar .

Maide;50:Efe hukmel cahiliyyeti yebğun* ve men ahsenü minAllahi hukmen likavmin yukınun;
cahiliyye hükmünü mü istiyorlar? İkan sahibi bir kavim için, Allah’dan daha güzel hüküm veren kimdir?.



36. Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.

Ve ma kâne li mu’minin ve la mu'minetin iza kadAllahu ve RasûluHu emren en yekûne lehümül hıyeretü min emrihim* ve men ya'sıllahe ve RasûleHu fekad dalle dalalen mübiyna;
Allah ve O’nun Rasûlü bir işi hükmettiklerinde, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadının, o işlerinde kendileri için tercih-seçim hakkı yoktur. Kim Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne isyan ederse, gerçekten apaçık bir dalaletle sapmıştır
Ahzab suresinden olan bu ayeti de pasajı içinde değerlendirmek gerekir. Allah ve Onun Resulu demek Allah adına iş yapan demektir. Allah’ın Resulu Allah’dan aldığı vahiy doğrultusunda yapabilir kendinden bir şeyler katamaz.

Hakka;40: İnnehu lekavlu Rasûlin keriym;
Muhakkak ki O (Kur’an), Keriym bir Rasûl’ün kavlidir /sözüdür.
Hakka;41: Ve ma huve bikavli şa'ır* kaliylen ma tu'minun;
O bir şairin kavli /sözü değildir. Ne kadar da az iman ediyorsunuz!.
Hakka;42: Ve la bilkavli kâhin* kaliylen ma tezekkerun;
Bir kahinin kavli/sözü de değildir. Ne kadar da az tezekkür ediyorsunuz!.
Hakka;43: Tenziylun min Rabbil'alemiyn;
Rabb’ül Alemiyn’den bir tenziyldir.
Hakka;44: Velev tekavvele 'aleyna ba'dal'ekaviyl;
Eğer bazı uydurma sözleri bizim üzerimize iftira etseydi,
Hakka;45: Leehazna minhu bilyemiyn;
Elbette Ondan sağ elini alırdık.
Hakka;46: Sümme lekata'na minhulvetiyn;
Sonra, elbette Onun vetiynini/can damarını keserdik.
Hakka;47: Fema minküm min ehadin 'anhu haciziyn;
Sizden hiçbir kimse buna engel de olamazdınız.
Hakka;48:Ve innehu letezkiretun lilmüttekıyn;
Muhakkak ki O (Kur’an), muttekıyler için bir hatıtlatma
Hakka;49:Ve inna lena'lemu enne minküm mükezzibiyn;
Ve muhakkak ki biz sizden yalanlayanları elbette biliyoruz.
Hakka;50: Ve innehu lehasretun 'alelkafiriyn;
Ve muhakkak ki O, kafirler için elbette bir hasrettir (büyük pişmanlık, sonsuz özlem).
Hakka;51: Ve innehu leHakkulyakıyn;
Ve muhakkak ki O (Kur’an), elbette Hakkel Yakıyn’dir.
Hakka;52: Fesebbih Bismi Rabbikel'Azıym;
Öyleyse Rabbinin İsm-i A’zamı ile tesbih et
La ilahe illa Allah diyerek bütün ilahları atarak ilahım sadece Allah diyenin Allah’ın vahyine karşı gelmesi mümkün müdür?

KUR'AN'A UYGUN MÜSLÜMANLIK)

Müslüman, her türlü olumsuzluklardan… güvenli ve barış yurdu olan İslama kaçan kişinin adıdır. Kaçtığı islamın kitabına uyarak mü’min olacaktır. Kur’an’a uygun olmayan Müslümanlık olsa olsa münafıklıktır,müşrikliktir.

22. İslam Allah'ın dini, Hz. Muhammed de Allah'ın son elçisidir. Kur'an-ı Kerim, hem Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğu*nun belgesi, hem de Allah'ın insanlardan neler istediğini açıkça ortaya koyan ve güvenli yollarla bize ulaşmış olan ilahî kitap*tır. Bu sebeple Kur'an'ı iyi anlamak gerekir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Bunlar Kur’an üzerinde akıl yormazlar mı? Yoksa kalp*ler üzerinde kilitler mi vardır?(Muhammed 47/24)

And olsun ki, biz Kuran'ı, üzerinde dü*şünülsün diye kolaylaştırdık; ama hani dü*şü*nen? (Kamer 54/17, 22, 32 ve 40))

Allah razı olsun. Bizim de yapmaya çalıştığımız yaşam kitabımız olan Kur’an’ı okumak anlamak ve yaşamak.

23. Müslümanlar Kur’an üze*rinde düşün*meyi asır*larca unuttular. Kur’an üzerinde akıl yorma gereği unutulunca o, ulaşıla*maz, erişile*mez bir kutsal sayıldı ve onu anla*yamayacağımız şeklinde bir ka*naat oluştu. Sonra eskile*rin her şeyi hallettiği savu*nuldu ve yeniliklere kapılar kapandı. Nihayet Kur'an, se*vap kazanmak için oku*nan bir kitap haline dönüştü. )

Ne yazık ki böyle oldu.Bu gün bile Kur’an okuyanlar “Kur’an’cılar” “mealciler” olarak nitelendirilerek akılları sıra Allah’ın mü’minlere yasakladığı alaya alma işini yapıyorlar.


Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا (9)

9-"Bu Kur'an, gerçekten en doğruya ve en sağlama ulaştırır ve iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler.." (İsra 17/9
Kur'an, gerçekten en doğru ve en sağlam olana ulaştırır. Fakat o, anlamak için değil de sadece sevap olsun diye oku*nursa onunla bir yere ulaşılamaz. Böyle bir şey, tıpkı kaliteli bir balın, sırf görüntüsü ve ko*kusu ile yetin*meye benzer. Yenmeyen balın vücuda ne faydası olur. Müslümanlar asırlardır böyle yapmışlar ve Kur'an ile yeterince bes*lenememişlerdir. Geleneksel kültür kalıpları ile hurafeler iç içe girmiş, halkı hurafeler sar*mıştır. Ama artık Kur'an'ı an*lamak için okuyanlar ve Kur'an üzerinde akıl yoranlar vardır. Bunlar kendilerini ve toplumu sorgula*mak*tadırlar. Bu hareket geçmişle de he*sap*laşmaktadır.)

Allah razı olsun. Rabbim cümlemizi de Kur’an’ı anlamak ve kendisi için yaşam kitabı edinmek için okuyanlardan eylesin.



Allah Teâlâ şöyle buyurur:

أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنْ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمْ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ (16)

16-İnanmış kimseler için Allah'ı gönülden hatırlama ve ondan inen gerçeğe içten bağ*lanma zamanı hâlâ gel*medi mi? Sakın daha önce kendilerine Kitap verilen*ler gibi olmayalar. Onların üze*rinden uzun za*man geçmişti de kalpleri katılaşmıştı. On*lardan çoğu yoldan çıkmış durumdadır. (Hadid 57/16)

24. Türkiye'de kendini müslü*man sayma*yan azdır. Kendini müslüman sayanlar iki kesimdir. Birinci kesim kendini inanç bo*yutunda müslüman sayar. Onların içinde oruç tutan, kurban ke*sen, bayram na*mazı kılan ve zaman zaman Cuma na*mazına gidenler vardır. Onlar Batı me*deniyetini he*deflemişlerdir. Kolaylık olsun diye onlara "Batıcılar" diyelim. Diğer kesim ise dinin emirle*rini yerine getirme arzu ve kararlılığı içindedirler. Onlara da "dindarlar" diyelim.
Batıcılar dindarları gerici ve tutucu sa*yar, dindarlar da onları dinin dışında kal*makla suçlarlar. )

Niçin “batıcılar” ve “dindarlar” ya da “dindarlar” ve “dinciler” diyelim? Niçin mezheplere ayıralım ?


25. Son yıllarda gösterilen gayretler her iki kesimi de Kur'an'ın etrafında toplamış*tır. Kur'an'a yönelen Batıcılar, dindarlardan bir kısmının ya*şadığı dinin hurafelerle dolu olduğunu görmüşler ve böyle bir din anlayışı ve uy*gulamasından uzak oldukları için kendi*lerini şanslı saymış*lardır. Bu durum, böyle din*darları fena halde sarsmıştır. Bu sar*sıntı karşısında onlar kendilerini savunmak için Kur'an'a yönelince yapılan tenkitlerin ço*ğunun haklı ol*duğunu görmüşlerdir. Bu yö*neliş, hurafeye bulaşmış ol*sun olmasın, bütün dindarları ve Batıcıları derinden etki*lemiştir. Artık bunların hepsi, Kur'an'ın etra*fında tek vücut olma nokta*sına yaklaş*mış*lardır. )

İnşaAllah dediğiniz gibidir. Olması gerektiği gibi olur da Allahın vahyine sıkı sıkıya sarılınır.


26. Bu sarsıntı, bazı kimselerin kendilerini tamamen dinin dışında görmelerine sebep olmuştur. Allah'ın Kitabına yönelmenin olduğu her yerde bu süreç kaçınılmaz olarak yaşanır. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurur:

Onlara bu işte (din işinde) apaçık belgeler verdik. Birbirlerine düşmeleri ancak, kendilerine bu bilgi geldikten sonra, aralarındaki çeke*mezlikten dolayı oldu. İşte senin Rabbin kıyamet günü, onların ayrılığa düştükleri konularda aralarında hük*medecektir. (Casiye 45/17)

Ehl-i Kitap’tan ve müşrik*lerden olan o tanımazlar, kendilerine apaçık bir kanıt ge*linceye dek çözülecek değillerdi.

O (kanıt) Allah’ın elçisidir ki, tertemiz sayfalar okur.

Onlarda dosdoğru hüküm*ler bulunur.

Kendilerine Kitap verilen*lerin bölük bölük bölünmeleri, ancak bu apaçık belgenin (Kur'an'ın) onlara gelmesin*den sonra olmuştur.(Beyyine 98/1-3)


De ki: "Haq geldi, Batıl yok oldu. Çünkü Batıl hep yok olagelmiştir.
İnananları esirgeyen ve iyileştiren ne varsa, biz Kuran ile onu indiririz. Ama bu, zalimlerin sadece yıkı*mını artırır. (İsra 17/81-82)

27. Kur'an'a yönelmenin güçlü olduğu her yerde çözülen gruplar, ellerindekini kay*betme korkusuyla harekete geçerler. Duygusal davran*dıkları için tozu dumana ka*tarlar. Kendilerine hiç bir şey anlata*mazsınız. Onlara karşı sabırlı olmak gerekir.

Allah Teâlâ bu konuda şöyle bu*yurur:
"Sizde bir iyilik görülse bu onları tasa*landırır. Başınıza bir kötülük gelse ona da se*vinirler. Eğer sabırlı olur ve koru*nursanız onların kurduk*ları düzen size bir zarar vermez. Çünkü onlar ne yapsalar Allah, onu çepe*çevre kuşatır." (Al-i İmran 3/120)

Bu çalkantılar faydalıdır. Bu sayede kimileri sevap kazanır, kimilerinin de gerçek kimliği ortaya çıkar. Sonunda sağlam bir din anlayışı elde etmek mümkün olur.

28. Kur'an'a yönelme bir fan*tazi ya da bir moda değildir; evrensel ve kalıcı boyut*ları olan ciddi bir iştir. Kur'an'a yönelme sloganı ile çıkan*lardan kimileri, Kur'an'a uyma yerine Kur'an'ı kendilerine uydurma çabasına girebil*mektedirler. Bunlar başkala*rını tenkit ederken kendileri*nin ne duruma düştüklerinin farkına bile varamıyorlar. Bu sebeple Kur'an'a yönelen herkes kendini bu açıdan sık sık sorgulamalıdır.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarı*lın; birbirinizden ayrılma*yın. (Al-i İm*ran 3/103)

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا (59)

59-Ey İnananlar! Allah’a bo*yun eğin, el*çisine boyun eğin, sizden olan yetkililere de. Bir konu üzerinde çeki*şince, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu hemen Allah’a ve Resulüne götürün. Bu hem daha hayır*lıdır, hem de sonu daha iyi olur. (Nisa 4/59)

Allah'ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Sakın onların heveslerine uyma. Onlardan kaçın ki Allah'ın sana indirdiği*nin bir kısmın*dan seni saptır*masınlar. Eğer yüz çevirirlerse bilesin ki, Allah bir takım günahla*rına karşılık başlarına bir kötülük gelmesini istiyordur. Zaten insan*lardan çoğu ger*çekten yol*dan çıkmıştır.

Yoksa Cahiliye devri hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir millet için kimin hükmü Allah'ın hükmünden güzel olabilir? (Mâide 5/49,50)

Amenna Saddakna. Allahın vahyi karşısında ancak boyun bükülür ve secde edilir.

Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.

Ali Rıza Borazan
27. January 2010, 12:06 PM
KUR'AN VE SÜNNET
KURAN VE SÜNNET ANLAYIŞI
Kur’an ve sünnet anlayışı tarih boyunca insanların kafalarını kurcalamış,ve yanlış algılama nedeniyle de tevhit dininin bozulmasına yol açmıştır. Ve bu sebeple de bir olan o din yüzlerce binlerce tarikat mezhep,meşreplere ayrılmıştır. Allah Bir tane olduğuna göre Emir komuta da o bir tane Allah a aittir. Şimdi bunları ayrı ayrı izah ederek Allah’ın Tanımladığı dini yerine oturtturmaya çalışalım
KUR’AN
Allah’ın İnsan oğlunun Var oluşu ile İnsanlar içerisinden duyarlı olanlardan peygamber olarak seçtiği ardı ardına dizilen elçilerle İnsanların nerde ne yapması gerektiğini en güzel bir biçimde tasarlanmış hayat projesinin adıdır.Allah bir taraftan kainatı yaratmış. Kainata bir yasa koymuş , bir taraftan da. Peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu vahiylerle bu Kainatın, esrarını genelleme ile bildirerek, halife olan adem oğluna, yorumlamasını istemiştir. İnsan oğlunun var oluşunun yeni yürümeye başladığı, dönemlerinde helal ve haramları peygamberlik aracılığı ile bildirirken. Kendi dinini tamamlayarak peygamberlik hayatını da noktalayıp. Hayatlarında kılavuz olacak olan her örnekten ,bir örnek verdiği,, hiçbir eksiğin bırakılmadığı insanların elleriyle koruttuğu bir kitapla yeni bir döneme girilmiştir. Artık bir daha Allah'tan peygamber gelmeyecek.
33/40- “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.
Allah bu Kainat kitabını yazarken hem kendi içerisindeki çelişkisizliği,hem de göndermiş olduğu vahiylerin çelişkisizliğini halife olarak yaratılan insanın yakalayıp.fıtratına uygun olarak inanıp yaşamasını istemiştir. Allah katında makbul olan dinin o olduğunu ve düşünen ve aklı olup da kullananların mutlaka o dini bulabileceklerini vurgulamıştı.
30/30- Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.
Bütün insanları Allah böyle bir dine yönlendirmek istemiştir. Örnek olarak da Hazreti İbrahim i göstererek Çevresi hep putlara taparlarken o yerlerin ve göklerin yaratılışının sırlarını keşfederek çevresinde bulunan insanların düştüğü yanılgıyı kavrayıp ben sizin taptığınız putlara tapmam diyerek kimliğini ortaya koymuştur.
6/74- Hani İbrahim, babası Azer'e (şöyle) demişti: "Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum."
6/75- Böylece İbrahim'e, -kesin bilgiyle inananlardan olması için- göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.
6/76- Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: "Bu benim Rabbimdir." Fakat (yıldız) kayboluverince: "Ben kaybolup-gidenleri sevmem" demişti.
6/77- Ardından Ay'ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: "Bu benim Rabbim" demiş, fakat o da kayboluverince: "Andolsun" demişti, "Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum."
6/78- Sonra Güneş’i (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: "İşte bu benim Rabbim, bu en büyük" demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: "Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım."
/679- "Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim."
İşte Hz. İbrahim peygamberdeki bu haslet insanların hepsinde vardır.düşünerek yapmış olduğu her iş olumsuzluklar tekrar gözden geçirilerek. Israrla üzerinde durulduğunda olumsuzlukların bir bir çözüldüğü görülecektir. Soruyorum düşünüp de tevhid dinini yakalayamayan insanların hangisi tatmin oluyor. Çelişkiler içerisinde olan din akleden ve düşünenleri rahatsız eder durur ve doğruyu buluncaya kadar.aramaya devam eder.
2/144- Biz, senin yüzünü çok defa göğe doğru çevirip-durduğunu görüyoruz. Şimdi elbette seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Her nerede bulunursanız, yüzünüzü onun yönüne çevirin. Şüphesiz, kendilerine kitap verilenler, tartışmasız bunun Rablerinden bir gerçek (hak) olduğunu elbette bilirler. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Düşünen ve akleden nereye gideceğini bilmeyen ve Allah’ın yol göstericiliğine inanan birisi seyirci kalmaz. hemen onunla diyaloga geçer. İşte Allah ın dua eden birisinin duasına icap etmesinin anlamı budur. Dua Kişilerin istedikleri yöndeki arzularının fiiliyatıyla buluşmasının adıdır. Bahçesini sulamak isteyen bir adamın Allah’a duası Allah'tan yağmur istemesi değil.Allah ın yeryüzünde verdiği sularla sulamak için yönelmesidir. Doğru bir dinin duası da Allah’ım beni doğru yola götür dediği zaman o tarafa yönelmesidir.
İşte Hz. İbrahim peygamberin İnandığı ve yaşadığı hayatın adı mesci-di haram yani haramlardan uzaklaştırılmış örnek bir yaşam biçiminin sembolize edildiği yerdir. Allah son peygambere böyle bir dinin örnekliğini vererek oraya yönlendireceğini bildiriyor.
İşte Peygamberlerdeki temel özellik vahiylerin kontrolünde yol Almalarıdır.Hiç bir peygamber kendi keyfine göre hareket edemez. O Allah’ın tabiri caiz ise kumandasıdır Şimdi Peygamberin emirleri ve yaşadığı hayatı anlamındaki sünnet anlayışını kuran ile ölçerek değerlendirmeye çalışalım.
SÜNNET KAVRAMI
Allah’ın Göndermiş olduğu vahiylerin O çağda bulunan şartlarda olan teknoloji ile yaşanmasının bir peygamber örnekliğinde pratik hayata götürülmesidir.Hiç Bir peygamber vahyin dışına çıkamaz, ve vahyin dışında bir şey söyleyemez. Onların Yaşadıkları Hayat Kur’an’ın o toplum ve şartlarda Allah ın emirlerinin örnek verilerek yaşamasıdır. Yani Sünnet Eğer peygamberin söyledikleri ve yaptıkları anlamında kullanıyorlarsa Söylediği Kur’an ve yaşadığı ise Kur’an ın emirlerinin o çağa ait bölümüdür
69/44Eğer o, Bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı.
69/45- Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik.
69/46- Sonra onun can damarını elbette keserdik
Bilindiği gibi kültür ve medeniyet. Teknoloji gün değil, ay değil,yıl değil, asır değil , Saat ve dakikada bile değişmektedir. Bir öncekine göre daha güzeli daha iyisi oluşmaktadır.
İnsan yaşamında kültürler.devamlı gelişmekte. Çağlar ilerledikçe. Eşyanın sırları çözülmekte, çözüldükçe de yaşam değişmekte ve kolaylaşmaktadır. Ama Tevhit esasları hiçbir peygamber de farklı değildir Allah’ın birine helal ettiğini diğerlerine de helal birine haram ettiğini diğerlerine de haram etmiştir.
16/118- Yahudi olanlara da, bundan önce sana aktardıklarımızı haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
İnanç be ibadet esaslarında değişme olmadan devam edip gelmiştir. Ama ilk insanlar. yaratıldığı zaman kültür sıfır idi ilk insan topluluğu hayatlarını sürdürebilmek için,Allah’ın Yarattığı tabiata yönelerek deneme yanılma yoluyla kedi ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Yemek istediklerinde kendileri için hazırlanmış elverişli bir ortamda meyvelerden sebzelerden hayvanlardan bulup yiyerek hayatlarını idame ettirirken. Bir taraftan da üzerlerini yaprak ve otlarla örtmeye çalışıyorlardı.
7/22- Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"
İlk insanlar yaşadıkları Hayat içerisinde bir kültür edinerek kendilerinden sonra gelecek olanlara yaşadıkları kültürü, miras olarak devretmişlerdir. Onlarda o kültürler üzerine bir kültür ekleyerek kendilerinden sonra kilere daha güzel bir hayat bırakmışladır. bu olay bu güne kadar devam edip gelmiş ve devam edecektir..ta… eşyanın esrarı çözülüp insanoğlunun ömrünün bitişine kadar
Bunu somutlaştırarak anlatacak olursak, İlk insanlar doğdukları zaman çırılçıplak idi, ilk olarak doğada bulabildiklerini iklim şartlarına göre, Ağaç yaprakları ve otlarla örtünüyorlardı. Gün Gelmiş Hayvan derileriyle örtünmeyi keşfederek onlarla örtünmüşler. Gün Gelmiş Hayvan kıllarını eğirerek kendilerine elbiseler yaparak örtmeye başlamışlar. Gün gelmiş onların yerlerini dokuma tezgahları ve fabrikalar keşfederek daha modern elbiseler imal edip giyinmişlerdir. Bu Örtünüş biçimini Allah ın gönderdiği peygamberlerle. Ve kitaplarla da tarif edilerek, örtünmesi gereken yerler..tarif edilmiştir.
Aynen onun gibi, Orijinal olan kitapla korunmuş olan vahiy çerçeve olarak peygamberlerin kitapla hayatlarını bütünleştirdikleri gibi, Günün koşullarında, Allah'tan gelen hangi bir emirin, hangi malzemelerle, ve aletlerle, nasıl yapılacağının örneğini pratik hayatta örnek olarak bizzat göstermiştir. Devlet başkanlarının da üfürüldükçe genişleyen balonun çevresini taşmadan, global kültürde,yerini alması sünnetlerdendir. Bunu Bir ayetle biraz daha genişletmeye çalışalım.
8/60- Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz olarak ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.”
Dikkat edilirse, Kur’an da bahsedilen( kuvvet ve besili atlar,) ifadesi sözü edilmektedir. Buradaki hitap devlet başkanı ve ona tabi olanlaradır. Günün Şartlarına göre değişken bir emirdir. Yani Kültür ve medeniyet ilerledikçe, bir önceki kültürün yerini bir sonraki daha da güzelleşerek, yerini alacaktır
Peygamberimiz döneminde, O Günün şartlarında, savaş aracı olarak, en önde geleni besili atlar imiş.ki, düşman güçleri onlarla püskürtülüyormuş. Ama şimdi savaş aracı olarak sünnet diye at beslemeye kalkışılırsa, Hem gülünç olur. Hem de bu yanlışlığın bedelini öldürülmek ve köleleştirilmekle öderiz. Rahmetli babam sağ iken Köyde,Evin yük taşıma ihtiyaçlarını, At ile temin ediyorduk, O Dönemlerde Traktörler cipler arabalar daha yeni yeni kullanılmaya başlamış idi Bazı traktör alanlar da ücretle yüklerimizi taşıyorlardı. Ona Verdiğimiz ücret ile at beslediğimiz ücreti hesapladığımız zaman, Traktöre kira olarak verilen ücret yem samana verilen ücrete göre çok komik kalıyordu. Ben Dedim ki Baba Bu Atı Satalım bize masraflı geliyor. Biz Her işimizi arabalarla yapıyoruz at bomboş yem yiyecekten başka yük getirmiyor. En Sonunda Babam bunu iki sene bekledikten sonra anlayabildi. Ve atı sattık. Aynen onun gibi ayette değişiklik kavramı Çağlar üstü bir kavram ifade etmektedir. Balonun içerisine hava üfürüldükçe, büyüyen balonun içerisinde yer almaya devam etmektedir. Asıl Sünnet olan Yirmi birinci asrın şu anda muhtaç olduğu teknoloji ne ise önemli olanı onu hazırlamaktır.
İşte Kur’an’ın anlaşılmasını engelleyen zihniyet bu zihniyettir. Şeytan İslam toplumunun sağ tarafından yaklaşarak Hadis kılığına bürünerek, sünnet diye peygamber misyonuna yakışmayan, ve söz ve davranış biçimleriyle uyuşmayan, zihniyeti getirmişler. Peygamberin sünneti diye lanse etmişlerdir.
Yine güncel bir örnekle söylediklerimizi daha da pekiştirmeye çalışalım. Hiç Laboratuar kelimesinin duyulmadığı bir zamanda,, Suyun Temiz olup olmadığının bilinmesi O Günün şartlarına göre anlaşılmaya çalışılıyordu. Saman çöpünün götürüp götürememesi suyun temiz olup olmamasının bir ölçüsü idi, Veya kuyudaki bir suya düşen ölü bir hayvanın çeşidine ve büyüklüğüne göre kuyudan ne kadar teneke ve kova su çekileceği tartışılıp duruluyordu..
Şimdi Allah İnsanlar aracılığı ile teknolojiyi geliştirdi suyun temiz olup olmadığı birkaç damla suyu laboratuara götürüp tahlil neticesinde belli olmaktadır.
İşte Günümüzde peygamber olsa, Suyun temiz olup olmadığını saman çöpünün, götürüp götürmediği ile değil laboratuarla inceletir öyle karar verirdi.
3/159- Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
Devlet başkanının yapacağı da odur. Eğer peygamber olayının bitişiyle beraber. İnsanlık yolunu kaybedecekse, elinde bir kılavuz yoksa haksızlık olur ve imtihan adaletsiz bir ortamda yapılmış olurdu
Halbuki öyle değil, Kuranın yol göstericiliği altında, Müspet bilimlerin gelişmesiyle,İnsanlara faydalı ve zararlı olanlar tespit edilerek,Haram ve helaller ortaya konmalıdır. Onların vermiş oldukları kararlar devlet başkanlarının uyacağı kararlardır.
Daha öncede bu konuda vermiş olduğum bilgilerde olduğu gibi Peygamber tıp alanında uzman değilse tıp ile bilgileri tıp uzmanlarından alıyordu, bu Tabi ki vahiy bilgisinin dışında olursa.
10/94- Sana indirdiğimizden eğer kuşkudaysan, senden önce kitabı okuyanlara sor. Andolsun, Rabbinden sana gerçek gelmiştir, şu halde kuşkuya kapılanlardan olma
21/7- Biz senden önce de kendilerine vahiy ettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun.
Zikir ehli bir şeyin uzmanı bilgi sahibi kişilerdir Peygambere gönderilen vahiyler Eşyanın yapısında zikir ehlinin bulduğu bulgularla çatışmaz. Kuran Herhangi bir konuda bir şey söylemişse o konu ile ilgili bilime eğer ulaşabilmişse Çelişkiye düşmez. Bakınız İlim ve teknolojinin ulaşamadığı dönemlerde Gök Yüzü ile ilgili bilgiler. Bu gün çözülüp ortaya çıkınca Kur’an ın söylediklerinin doğruluğunu görenlerin imanları daha da artmaktadır..
36/37- Gece de kendileri için bir ayettir. Gündüzü ondan sıyırıp yüzeriz, hemen artık karanlıkta kalıvermişlerdir.
36/38- Güneş de, kendisi için (tespit edilmiş) olan bir müstakarra doğru akıp gitmektedir. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)ın takdiridir.
36/39- Ay'a gelince, Biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner).
36/40- Ne Güneş'in Ay'a erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler
Dikkat edilirse Kur’an’ın yirmi üç yıllık dönemi içerisinde, Zaman ve şartlara göre değişme ve gelişme olmuştur. Müslümanların kesin bir zafer kazanıncaya kadar, esir alınmasını yasaklayan ayet olduğu gibi Müslümanlar kesin zafer kazandıktan sonra esir alınmasını emretmiştir.
8/67- Hiçbir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir
Görüldüğü gibi peygambere yön veren vahiydir, Nerde nasıl davranacağını Allah bildiriyor. Bakınız şartlar değişince aynı esir alma konusunda bunun tamamen tersini söylüyor
8/70- Ey peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: "Eğer Allah, sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse (görürse) size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
İşte sünnet de Kur’an’da, Farzda Kur’an da dır. Allah ile peygamberi ayır maya kalkmak, peygamber kavramını kavrayamamak demektir.
Allah Kur’an da Müslümanların zayıf olduğu zamanlarda esir almayın güçlü olduğunuz zaman esir alın diyor. bir peygamber kalkıp da esiri zayıf olduğunda alıp güçlü olduğunda almayabilir mi? Eğer bir peygamber öyle davranmış olsa Allah onu peygamberlikten azleder,
Ben Çocuklara şöyle bir soru soruyordum. Allah bir emir verse, Peygamber de bir emir verse ikisi çelişkiye düşse hangisi doğru olur dediğim zaman Kafası çalışanlar veya peygamber kavramını bilenler Allah ile peygamberin verdiği emirler çelişmez diyor. Doğru olanı da odur. Peygamberler Allah'tan gelen emirleri Bir örnek olarak yaşar ve söyler. Diğer onu takip eden Müslümanlar bulunmuş olduğu dönemde onun yaptığı gibi yaparlar.
Kurandaki Bütün emirler peygambere ait olan dönemde yapılması gereken emirleri bizzat kendisi yapar diğerlerini de kendinden sonra gelecek olan elçilere bırakırlar.
Her Müslüman olan şunu iyi bilmelidir ki Peygamberlik hayatı devam etmiş olsaydı, ki devam etmeyecek, Eksiksiz ve her örnekten bir örnek verilen Kuran dururken, Bir olay karşısında ne yapardı.? Sorusuna cevap bulabiliyorsak, problemi çözmüşüz demektir. Kur’an’ı Çelişkisiz bir anlayışla kavrayıp, Önüne çıkan problemleri onun örnekliğinde çözülmesi gerekmektedir. Veya bunu Kendilerinde bir ilim haline getiremeyenler, Aklını Kullanarak O Konu İle ilgili uzman olanlara danışarak Akıl Ve takvadan gelen sese uyduğu zaman doğru olan bir davranış şeklini yakalar kanaatindeyim.
Şu Bir gerçek ki herkes her konuda uzman olamaz. Her bilgi sahibin üstünde bir bilgi sahibi vardır.

12/76- Böylece (Yusuf) kardeşinin kabından önce onların kaplarını (yoklamaya) başladı, sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte Biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) Hükümdarın dininde (yürürlükteki kanuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah'ın dilemesi başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır
Hiç Olmazsa her Müslüman kendi yaşamında helal ve haramları bilip öğrenmesi gerekmektedir.uğraş verdiği hayat ile ilgili. Ticaret ile uğraşan birinin o konu ile ilgili bilgileri,öğrenerek,ticaret hayatında haram ve helal ölçüleri içerisinde mesleğini icra etmesi gerekmektedir. Ziraatte,siyasette, tıpta,çobanlıkta,v.s. her meslek dalında. Yaptıkları her davranışı helal ve haram ölçülerine dikkat ederek yaşaması gerekmektedir.
Kuranı kerim, dikkat edildiği zaman,Günün şartlarına göre değişen problemlerin çözümünü kesin bir emirle bildirip mecbur tutmamıştır. Bunlardan bir örnek verecek olursak, zekat Müslümanların İslam devletine ödedikleri verginin adıdır. Vergi günün şartlarına göre devletin halktan kırkta bir,on da bir. Gün gelir yarısı veya hepsi insanlardan talep edilebilir. Bu şartlara göre değişken bir olaydır. Bunu O günün İslam otoritesi. Günün şartlarına göre belirler.. Kırkta bir zekat verilecek diye kuranda bir ayet yoktur. Bu kuranda yok diye. Klasik din alimleri bunu peygamberimizin sünnetinden öğreniyoruz diye kuranın dışına çıkıp yol aramaya malzeme olarak kullanmışlardı.
Bakınız evrensel olan Kur’an ceza ve diyet bedelinden bahsederken, örfe göre tabirini kullanmıştır. Mesela, oruç tutmaya takati yetmeyenlerin, Her gün bir acı doyuracak kadar diyet ödemesi kişinin durumuna göre ve günün şartlarına göre değişken bir olaydır.
4/92- Bir mü'mine, -hata sonucu olması dışında- bir başka mü'mini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü’mini 'hata sonucu' öldürürse, mü'min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka. Eğer o, mü'min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda mü'min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü'min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkanı) Bulamayan ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah'tan bir tevbedir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir
Ayette görüldüğü gibi altmış yoksulu doyurmaya gücü yetmeyenlerin altmış gün oruç tutmasından söz edilmektedir. Diğer bir ayette de.
2/184- (Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun). Zor dayanabilenlerin üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar fidye (vardır). Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız, -eğer bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır.
Bakınız ülkemizde,bile paraya çevrilebilen hapis cezalarının, Aradan on beş yirmi sene geçmesine rağmen, kanunun çıkışı anında gayet güzel ve mantıklı olan, fakat aradan kısa bir süre geçmesine rağmen, demode olup evrenselliğini kaybederek gülünç duruma düşmektedir. Bir örnek verecek olursak, Kanun çıktığı zaman, ağır para cezası olarak verilen, yirmi bin lira, o günün şartlarında o verilen para cezası bir apartman alırken, aradan on beş yirmi sene geçtiğinde para alım gücünü kaybederek sakız bile alacak değeri kalmıyor. Şimdi Hakim ceza verirken sakız parası dahi etmeyen yirmi bin lirayı, ağır para cezası diye tanımlarsa ne kadar gülünç olur.
İşte çağ dışı diye ilan ettikleri kuran böle bir gafa düşmemiştir. Çağa göre değişebilecek ayetlerin yorumunu. Çağların kendisine bırakmıştır.
Kur’an’ın diğer zamanın şartlarına göre değişken olan ayetlerden biri de, örf ile ilgilidir. Bu yorumu da o konuda ilim sahipleri yapar,
2/233- Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği bilinen (örf)e uygun olarak, çocuk kendisinin olana (babaya) aittir. Kimseye güç yetireceğinin dışında (yük ve sorumluluk) teklif edilmez. Anne, çocuğu, çocuk kendisinin olan baba da çocuğu dolayısıyla zarara uğratılmasın; mirasçı üzerinde(ki sorumluluk ve görev) de bunun gibidir. Eğer (anne ve baba) aralarında rıza ile ve danışarak (çocuğu iki yıl tamamlanmadan) sütten ayırmayı isterlerse, ikisi için de bir güçlük yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (bir süt anneye) emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun olarak ödedikten sonra size bir sorumluluk yoktur. Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir
Bakınız bu ayette de bir örften söz etmektedir. Örf olayı da toplumdan topluma değiştiği gibi zaman ve şartlara göre de değişmektedir. Daha önceki toplumlarda, anne babaya ait çocuğu emzirmek istemez, veya kadın boşandığı zaman iki yıla kadar emzirirse, günün şartlarına göre bir süt anneye ödenecek bedel kadar. Kendine ait olan çocuğun babası ödemesi gerekmektedir.
Günümüz şartlarında süt annesi diye bir olay yoktur bunun yerine anne sütü kadar besin değeri olmasa da, hazır mamalar üretilmektedir.., eğer boşanmış olan kadın, çocuğa belirli zaman bakmak zorunda kalırsa, çocuğun bakım masrafları artı, çocuk için günün şartlarına göre gereksinimler boşadığı kadına ödenmesi gerekmektedir.
Sonuç Olarak diyebiliriz ki peygamberimiz dönemindeki şartlarla , günümüz dönemindeki ve daha sonra değişerek gelecek olan şartlar bir değildir. Kur’an bunun formülünü verip, kültür ve medeniyet değiştikçe.ilerledikçe, balonun içerisine üfürülen Hava çeperlerine doğru genişlemektedir.
2/228- Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç 'ay hali ve temizlenme süresi' beklerler. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidirler. Onların lehine de, aleyhlerindeki maruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece var. Allah Azizdir. Hakimdir.
Buradaki illet, “ başkalarına ait çocuğun saklamaları onlara helal olmaz.” Çocuğun kime ait olduğu bilinmesi ile ilgilidir, O dönemlerde laboratuar diye bir olay yoktu, kadında çocuk olup olmadığı, kadındaki fiziksel bir değişme ile bilinebiliyordu, Şimdi ise bir idrar tahlili ile çocuğun olup olmaması hemen belli oluyor.
2106- Biz, daha hayırlısını veya bir benzerini getirinceye (kadar) hiçbir ayeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kaldırmaz) veya unutturmayız. Bilmez misin ki Allah, gerçekten herşeye güç yetirendir.
İşte Allah burada çocuğun olup olmamasını ilim ve teknoloji geliştiği zaman üç ay yerine bir tahlil ile bildirerek. Daha güzeli ile üç ay beklemeden çocuğun olup olmaması belli olabiliyor. Ayet devam ediyor.” Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidir ler” işte kuranın bahsettiği bu süre içinde barışıp barışmayacaklarını Allah'tan başka kimse bilmez. Bu değişken olmayan yönüdür. Çünkü bu dönem kadın ve erkek için düşünme ve ders alma dönemidir. Evli olan dönemle evli olunmayan bir dönemin mukayesesinin yapıldığı bir dönemdir. Kurandaki bu ayet,hem sünnetteki bir uygulamayı,hem de evrensel olan ikinci bölümdeki,” Kocaları başka kocalardan barışmak isterlerse daha çok almaya hak sahibi oluşu güncelliğini korumuş ve ilelebet koruyacaktı
/
İlim ve teknoloji ilerledikçe,insan yaşamı da o oranda kolaylaşmıştır, yenı yeni keşifler icatlar, bir öncekinin hükmünü yürürlükten kaldırarak.daha iyisi ve moderni hayata geçmektedir.Elektrik icat edilince, gaz lambasının hükmünün kalktığı, petrolün icat edilmesiyle, kömürle çalışan trenlerin, yerini mazotla çalışan trenlerin alması gibi.
Çatal ve kaşık yokken peygamberimizin sünneti deyip avuçla yemek yemek, Arabalar uçaklar icat edildiği halde onlara binmeyip sünnet diye ata deveye binilirse.yanlış bir sünnet anlayışının örnekleridir. Asıl Sünnet olan, Daha güzeli varken daha az güzelini terk etmektir.
Söylediklerimizi ve anlattıklarımızı toparlayacak, olursak, İnsan yaşamı ile ilgili Kur’an her örnekten bir örnek verip, ve hiçbir eksik bırakmadan, yol gösterici bir rehberdir. O Kur’an’ı bulunmuş olduğu çağda İnsan toplumlarındaki ilelebet değişmeyen yasallar aynı kalmak koşulu ile, şartlara göre değişebilen ayetlerin elçiler aracılığı ile çağlarda hayatla yorumlanmasıdır.
İşte sünnet bazılarının söylediği gibi Peygamberimizin kuranın dışında söyledikleri ve yaptıkları değil, Sünnet peygamberimizin kuranın emirlerini hayata günün şartlarına göre yaşamasının adıdır.
6/91- Onlar: "Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir" demekle Allah'ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler. De ki: "Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kağıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi? Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir." De ki: "Allah." Sonra onları bırak, içine 'daldıkları saçma uğraşılarında' oyalanıp-dursunlar.
Bakınız Ayette İnsan kültürleri ilerledikçe Açıklanabilecekler anlamında olan,”Bir kısmını açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi” ifadesi, gelecek olan çağlarda açıklanabilecek olan ayetlerdir. Şimdi peygamber ortada yok, peki ileriki zamana bırakılan ayetleri. O zaman kim açıklayacak.
Evrensel olan kuran elbette yirmi üç yıl gibi kısa bir zamana sıkıştırılamaz. O kitap insan oğlu var oldukça evrenselliğini koruyacak ve korumaya devam edecektir.
3/159- Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
Allah ve resulüne iman eden her devlet başkanının üzerine düşen yükümlülük, Kur’an a uygun olarak. Yapmak istediği bir icraatı o konunun uzmanlarını toplayarak,istişare yaptıktan sonra uygun olan kararı verir ve uygular. Şimdi peygamberlik devam etseydi onun yapacağı da o idi.
O Zaman fıkıh kitaplarında aktarılıp durulan. Edilleyi şeriye dörttür Kitap ,Sünnet. İcmai ümmet, ve kıyası fukaha. Diye söylemeleri eksik bırakılmayan her örnekten verilen kuran anlayışına ters düşmez mi
Peygamber Allah’ın bir kulu ve elçisidir, Kuran bir kanun peygamberin yaptıkları ve yaşadıkları da bu kanunun pratik hayata uygulanmasının adıdır.. peygamber kanun koyamaz hüküm koyan kanun koyucu Allah tır. Eğer O Kuranın dışında bir davranışta bulunsaydı, başına şunlar gelir.
69/44- Eğer o, Bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı.
69/45- Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik.
69/46- Sonra onun can damarını elbette keserdik
Öyleyse Kur’an artı sünnet eşittir İslam değil. İslam Allah’ın gönderdiği kur’an’ın öğütlediği hayatın adıdır. O zaman Müslüman'ım diyenlerin Allah’ı Bir tanedir. İnsanlar arasından Allah’ın peygamber olarak seçtiği Muahammet SAV. İman edenlere güzel bir örnektir. Onun Yaşadığı Hayat Kuran’ın ta kendisidir. Bize hadis diye aktarılan sözlerin büyük bir çoğunluğu. Yahudi ve Hıristiyanların uydurduğu hikayelerdir. Hicri yüz yüzeli sene sonra kaleme alınmaya başlamı.ştır. insanların ağızdan ağza aktardıkları unutma, yanılma ve kasıtlı olabilme sebepleriyle doğru olarak bu güne kadar gelebilme şansı çok azdır. Bu Sebeple hadis ilmi diye bir ilim olmaz İlim Belge gerektirir İnananlar için.farz sünnet diye bir olay yoktur Bu Allah’a ortak koşmak olur. Emirin tek kaynağı Allah tır.Onun Resulü de o emre uymakla , diğer iman edenlerde o emire uymakla yükümlüdürler.. İşte Kuran ve sünnet hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Eleştirilerinizi bekler sevgiler sunarım.
kuranianlamametodu.blogspot.com
alirizaborazan@hotmail.com

müslümanlardan
28. January 2010, 01:01 PM
KUR’AN
Allah’ın İnsan oğlunun Var oluşu ile İnsanlar içerisinden duyarlı olanlardan peygamber olarak seçtiği ardı ardına dizilen elçilerle İnsanların nerde ne yapması gerektiğini en güzel bir biçimde tasarlanmış hayat projesinin adıdır.Allah bir taraftan kainatı yaratmış. Kainata bir yasa koymuş , bir taraftan da. Peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu vahiylerle bu Kainatın, esrarını genelleme ile bildirerek, halife olan adem oğluna, yorumlamasını istemiştir. İnsan oğlunun var oluşunun yeni yürümeye başladığı, dönemlerinde helal ve haramları peygamberlik aracılığı ile bildirirken. Kendi dinini tamamlayarak peygamberlik hayatını da noktalayıp. Hayatlarında kılavuz olacak olan her örnekten ,bir örnek verdiği,, hiçbir eksiğin bırakılmadığı insanların elleriyle koruttuğu bir kitapla yeni bir döneme girilmiştir. Artık bir daha Allah'tan peygamber gelmeyecek[ALİRIZA BORAZANDAN ALINTI]
1. İnsanların elleriyle koruttuğu demişsiniz,günümüze kadar gelen kuran hangi insanlarla korunmuştur.[yani ravileri kimdir açıklarmısınız].

2.30/30- Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.
Bütün insanları Allah böyle bir dine yönlendirmek istemiştir. Örnek olarak da Hazreti İbrahim i göstererek Çevresi hep putlara taparlarken o yerlerin ve göklerin yaratılışının sırlarını keşfederek çevresinde bulunan insanların düştüğü yanılgıyı kavrayıp ben sizin taptığınız putlara tapmam diyerek kimliğini ortaya koymuştur[ALİRIZA KARDEŞTEN ALINTI]

Sormak isterim size hz ibrahim döneminde putlara tapma nasıl oluyordu.bu insanlar [putlara tapanlar]putların onları yarattığınımı söylüyorlardı,yoksa PUTLAR,İÇİN BAYRAM YAPIP KARŞILARINA GEÇİP SAYGI DURUŞUNDA MI DURUYOR ONLARA TAZİMMİ EDİYORLARDI VE bu inanç şuan türkiyedede çoğunlıkta değil mi.

3.Bilindiği gibi kültür ve medeniyet. Teknoloji gün değil, ay değil,yıl değil, asır değil , Saat ve dakikada bile değişmektedir. Bir öncekine göre daha güzeli daha iyisi oluşmaktadır.
İnsan yaşamında kültürler.devamlı gelişmekte. Çağlar ilerledikçe. Eşyanın sırları çözülmekte, çözüldükçe de yaşam değişmekte ve kolaylaşmaktadır. Ama Tevhit esasları hiçbir peygamber de farklı değildir Allah’ın birine helal ettiğini diğerlerine de helal birine haram ettiğini diğerlerine de haram etmiştir.[ali rızadan alıntı]
ALLAH IN BİRİNE HELAL ETTİĞİNİ DİĞERİNEDE HELAL ETMİŞTİR DEMİŞSİNİZ .
Aliimran50. Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helal kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mucize getirdim. O halde Allah'tan korkun, bana da itaat edin.bunun gibi bir çok ayet var bir bakın kurana PARÇACI DEĞİLDE GENEL BAKARSANIZ İYİ OLUR.

4.İnanç be ibadet esaslarında değişme olmadan devam edip gelmiştir. Ama ilk insanlar. yaratıldığı zaman kültür sıfır idi ilk insan topluluğu hayatlarını sürdürebilmek için,Allah’ın Yarattığı tabiata yönelerek deneme yanılma yoluyla kedi ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Yemek istediklerinde kendileri için hazırlanmış elverişli bir ortamda meyvelerden sebzelerden hayvanlardan bulup yiyerek hayatlarını idame ettirirken. Bir taraftan da üzerlerini yaprak ve otlarla örtmeye çalışıyorlardı.
7/22- Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"
İlk insanlar yaşadıkları Hayat içerisinde bir kültür edinerek kendilerinden sonra gelecek olanlara yaşadıkları kültürü, miras olarak devretmişlerdir. Onlarda o kültürler üzerine bir kültür ekleyerek kendilerinden sonra kilere daha güzel bir hayat bırakmışladır. bu olay bu güne kadar devam edip gelmiş ve devam edecektir..ta… eşyanın esrarı çözülüp insanoğlunun ömrünün bitişine kadar
Bunu somutlaştırarak anlatacak olursak, İlk insanlar doğdukları zaman çırılçıplak idi, ilk olarak doğada bulabildiklerini iklim şartlarına göre, Ağaç yaprakları ve otlarla örtünüyorlardı. Gün Gelmiş Hayvan derileriyle örtünmeyi keşfederek onlarla örtünmüşler. Gün Gelmiş Hayvan kıllarını eğirerek kendilerine elbiseler yaparak örtmeye başlamışlar. Gün gelmiş onların yerlerini dokuma tezgahları ve fabrikalar keşfederek daha modern elbiseler imal edip giyinmişlerdir. Bu Örtünüş biçimini Allah ın gönderdiği peygamberlerle. Ve kitaplarla da tarif edilerek, örtünmesi gereken yerler..tarif edilmiştir.
[ALİRIZA KARDEŞTEN ALINTI]
KÜLTÜR,sıfır idi ve esyanın esrarı demişsiniz .sanki Allah ilk insanları yaratıp onları gelişi güzel hayvanlar gibi ki hayvanlarda kendi aralarında ümmettir diyor kuran,dünyaya atmış ve onlarda Alirıza kardeşindediği gibi yapraklarla ,çimenlerle kendilrini örtmüş,taş devri,bilmem cilalı de,cilasız devirler geçirerek dah sonra kendilerince bir kültür oluşturmışlar. kardeş bak buanlattıklarınız ilk okul çocuklarına ve çizgi filimlerde var.sizde kurana parçacı yaklaşarak EŞYANIN ESRARI BİLMEM KÜLTÜRSÜZ TANIMLAR BİRAZ DEĞİL ÇOKÇA KURANIN ÖNÜNDE HAVADA KALIR BAKIN ARAF 26 VE 27 DE HİÇTE SİZİN DEDİĞİNİZ GİBİ BİR DURUM YOK İNSANLARA RABLERİNDEN NASILDA ELBİSELER GÖNDERİLİYOR.ARAF.26. Ey Adem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takva elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın ayetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). *


27. Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.

VE Allah hz ademe eşyayıda öğretmiştir.[bir kurana genelbakın]
Allah ilk insandan itibaren onları KÜLTÜRSÜZ BIRAKMAMIŞTIR.ONLARI DEVAMLI BİLGİLENDİRMİŞTİR. Sizin dediğiniz gibi insanları kendi hallaerine bırakmış olsalarda TIP Kİ AZGIN İSRAİLOĞULLARI GİBİ NASIL Kİ ÇÖLDE YILLARCA DÖNÜP ,DÖNÜP YOLLAARINI bulamadılarsa insanlarda bulmazdı.

Ama size göre kültür ve kültürsüzlük ,eşyanın hakikatını bilmekse inanın ve birde HZ SÜLEYMAN DÖNEMİNİN KURAANDAN ANLATILDIĞI AYETLARE BAKIN,Odönemde yaşayıp GÖZ AÇIP KAPAYINCAYA KADAR belkısın tahtını getire bilirim diyen ve BELKIS HZ.SÜLEYMANIN YANINA GELİNCE YERDEKİ SAYDAMLIĞI SU ZANNEDİP ETEĞİNİ TOPLAMASI GİBİ BİR YANILGIYA DÜŞMESİ KURANIN bize verdiği bu bu bilgi halen BU DÖNEM İNSANLARIN SİZİN DEDİĞİNİZ GİBİ EŞYANIN HAKİKATI OLAYINA hz SÜLEYMAN DÖNEMİNİN çok ,çok daha gerisinde olduğunu kanıtıdır ve bu kanıt SİZİN KÜLTÜRE BAKIŞ AÇISINA GÖRE KÜLTÜRÜ GELİŞMEYEN BİZ ,ONLAR İSE BİZDEN YILLAR ÖNCE YAŞAMIŞ AMA BİZDEN ÖNDELER.

Bşka bir yanılgınız ise her gelen yeni nesil geçmişin kültürüne bir şey eklemiş demişsiniz bunada ÖZELLİKLE ÖRTÜNMEDE BÖYLEDİR İMASINDAN BULUN MUŞSUNUZ VE EŞYENIN ESRARINDAN bahsetmiş siniz.SEBE SÜRESİNİ BİR OKUYUN VE HZ SÜLEYMANI VE FİRAVUNUN PİRAMİTLERİ HAKKINDA İNCELEME VE ARŞTIRMA YAPIN.

Unutmadan teknoloji insanı mutlu dğil mutsuz eder.teknolojiye karşı değilim sadece
TEKNOLOJİ EMPERYALİZMİN KÖLESİDİR SADECE ONA HİZMET EDER VE SÖMÜRÜ ARACIDIR.
Teknoloji yüzünden bu gün insanlar organik bir meyve bile yiyemiyorlar. saygılar ve sevgiler bizden

müslümanlardan
28. January 2010, 01:11 PM
Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyette Millet meclisi vardır ve yasaları yapanlar da milletin seçtiği vekillerdir. Millet Kur’an’ı bilir ve yaşamına geçirmek isterse ona uygun yasalar yapar.
Mustafa Kemal’in döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisinde çıkan yasalardan Kur’an’a aykırı olan yasalar nelerdir?
Dünyada bugüne kadar kurulmuş olan halkı Müslüman olan devletlerde -adı din devleti veya değil-Kur’an’ aykırı olan yasalar nelerdir?
Kur’an’a uygun çıkan yasalar Mustafa Kemal’in liderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyetinde mi değil mi? Lütfen araştırınız.[DOST1 ALINTI]

POZİTİVİSTLER
1.ABDULLAH CEVDET.CELAL NURİ,

Batılılaşma (Garplılaşma)



Günümüz Türkçe'sinde Batılılaşma (Garplılaşma) tabiri, genel olarak Batı ülkeleri dışında kalan toplumlarda, özel olarak da Osmanlı İmparatorluğu ile Cumhuriyet Türkiyesi'nde Batının gelişmişlik seviyesine ulaşabilmek için gerçekleştirilen siyasî, sosyal ve kültürel hareketleri ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Ancak Osmanlılar'ın Batı ya yönelişinin başlangıcından beri öncelikle askeri ve eğitim müesseselerini içine alan değişme, başkalaşma ve gelişmelere, bir taraftan sosyal olayların karakteri, diğer taraftan Osmanlı Devleti'nin tarihî özelliği ve coğrafî konumu dikkate alınarak birçok isim verilmiştir. XVIII. yüzyılın başlarında teceddüd veya ıslahat daha sonra tanzimat olarak adlandırılan hareketler, İstanbul'un çeşitli kesimlerindeki farklı yaşayış biçimlerini de ifade etmek üzere asrîlik, asrîleşme gibi benzer kavramlarla da anlatılmaya çalışılmıştır. Osmanlıların son yıllan ve Cumhuriyetin başlarında gözlenen gelişmeler Batılılaşma hareketini ifade edecek bir tarzda muasırlaşma, muasır medeniyet seviyesine ulaşma gibi tabirlerle de anlatılmış, dildeki sadeleştirme gayretiyle zamanla bunun yerine çağdaşlaşma deyimi benimsenmiştir.
Bazı araştırmacılar Batılılaşma kavramı yerine çağdaşlaşma veya modernleşme kavramlarını kullanmayı uygun görüyorlarsa da çağdaşlaşma Doğu Bat farkı olmaksızın bütün toplumlar için geçerli bir harekettir ve farklı toplumların birbirlerinden bazı sosyal ve kültürel müesseseleri alması şeklindeki bir hareketi anlatmaktadır. Ayrıca modernleşme ve çağdaşlaşma kavramları Batılılaşma kavramında olduğu gibi kültürel ve sosyal değer ifadelerinden daha çok teknik, teknolojik, prodoktif, rantabl, rasyonel gibi ilk bakışta herhangi bir manevî değer ifade etmeyen, nisbeten nötr ve daha çok maddî gelişmelere yönelik bir anlam taşımaktadır. Bu anlamda çağdaşlaşma veya modernleşme kavramları, yenileşme ve değişme hareketlerinin vazgeçilmez olanıdır; bütün milletler için söz konusu olup tarihin bütün devirlerinde görülen bir olgudur. Bu bakımdan Türk tarihinde özellikle Tanzimat'tan günümüze kadar yapılagelen değişiklik ve yenilikler için çağdaşlaşmadan çok Batılılaşma deyimi uygun düşmektedir.
Batılılaşma hareketinin Osmanlı İmparatorluğu içerisinde en yoğun bir şekilde tartışıldığı II. Meşrutiyet döneminde kendilerine Garpçılar adını veren bir grup ortaya çıkmıştır ki bunlar konu üzerinde yoğun bir tartışmayı başlattıkları gibi daha sonra kurulan yeni Cumhurifin resmî ideolojisinin de önemli unjrlarını ortaya çıkarmışlardır. Günü
müzdeki Türk toplumu üzerinde de etkileri süren bu hareketin son iki safha Osmanlı Batılılaşması ile doğrudan ilişkili ve onun bir sonucu olmakla beraber aya çıkardığı değişiklik bakımından daha da önemlidir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik, idarî ve askerî sıkıntılarla karşılaşması devletin yöneticilerini ıslahat tedbirleri almaya sevketmiştir. Ancak genellikle
yapıldığının aksine bu ıslahat tedbirleini bir çeşit Batılılaşma başlangıcı olarak görmek yanlış olur. Genç Osman, IV.Murad ve Köprülüler devrindeki ilk ıslahat girişimleri, Batı'nın taklidi gibi bir düşüncenin tamamıyla dışında ve imparatorluğun meselelerine bütünüyle geniş dinamiği çerçevesinde çözümler bul düşüncesini taşımıştır. Bunun ötesinde Osmanlı üst tabakaları ve yöneticileri Batı kültürüne karşı küçümseyici akış açılarını sürdürmüşlerdir. Nitekim dönemde kaleme alınan. ıslahatı konu alan ve aralarında Koçi Bey Risalesi gibi oldukça ün kazananları da bulunan eserlerde Batı'nın taklidi alanında herhangi bir ifadeye rastlanmaz ve problemlere, her şeyin düzen içinde olduğu eski dönemlerdeki kuralların uygulanması ile çözüm bulunması sürekli bir biçimde önerilir.
Bundan sonraki safha ise imparatorluğun Batı ile ilgilenmeye başlaması biçiminde ortaya çıkmıştır. Özellikle Lâle Devri süresince Batı kültür ve müesseselerine yoğun bir ilgi vardır. Damad İbrahim Paşa tarafından Paris'e elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi'ye verilen talimatta. "Fransa'nın vesâiti umrân ve maârifine dahi lâyıkıyla kesbi ıttıla ederek kabili tatbîk olanların takriri" ifadesi göze çarpmaktadır. Nitekim Mehmed Çelebi, çok değişik bulduğu bu yapının görünürdeki özelliklerini ortaya koymaya çalıştığı gibi beraberinde Paris'e giden oğlu Said Mehmed Efendi de İstanbul'da matbaa kurmak için ilk girişimleri başlatmıştır. 17301731 Patrona Halil İsyanı ile sona eren Lâle Devri'nin ardından da Batı ile temaslar sürdürülmüştür. I. Mahmud, III. Mustafa ve I. Abdülhamid dönemlerinde bilhassa Batı'nın askerî usullerinin uygulanması çabalarına ağırlık verilmiş. Batı ile olan temaslar sıklaşmış ve daimî elçiliklerin kurulması yaygınlaşmıştır. Bu girişimin "Avrupa kaidesi" çerçevesinde hareket etme fikriyle ortaya konulması

ilginçtir. Nitekim Osmanlı metinlerinde söz konusu gelişme, "Avrupa'nın terakkiyâtı cedîdesi ve Devleti Aliyye'nin vakt ü hâli iktizâsınca düveli Avrupa ile peyda olan revâbıtı adîde düveli Avrupa kaidesince sefaret usulünün vaz" ve tesisi" biçiminde anlatılıyor. Nihayet III. Selim döneminde Batı ile temaslar arttırıldığı gibi özellikle askerî alanda Batılılaşma çabalarına büyük bir hız verilmiştir. Bu hususta özel görevle Paris'e gönderilen İshak Bey aracılığıyla bizzat Fransa kralından Fransızlar'in söz konusu alandaki fikri sorulmuş ve bir dizi mektup teati edilmiştir. Ancak bütün bu çabaların, temelde askerî bakımdan büyük bir çöküntü içinde olan bir devletin yöneticilerinin bu çöküntüye çare bulmanın ötesinde büyük bir yapı değişikliğini tasarlamadığı da bir gerçektir. Batı ile geliştirilen ilişkiler sonucunda buradaki değişik içtimaî yapı ve kültürle karşılaşan Osmanlı seçkinlerinin geçirdiği zihniyet değişikliğinin yakın tarihte yaşanılan büyük toplumsal değişimin hazırlayıcısı olduğunda şüphe yoktur. Bu ilişki sonrasında Batı ile temasa geçen başka sosyal yapılarda olduğu gibi Osmanlı toplumunda da Batı'yı tanıdığı için kendisini diğer toplum unsurlarının önünde gören ve kendisine öteki kesimleri eğitme, değiştirme ve yönlendirme vazifesini atfeden bir seçkinler grubu ortaya çıkmıştır.
Bu kimseler ilk merhalede çok değişik bir yapı karşısında bulunduklarını farketmişler ve hemen bunun sonrasında bu değişik yapının üstünlüğünü kabul etmişlerdir. Bu durum Ebûbekir Râtib Efendi'nin sefaretnâmesinde bir aşağılık kompleksi olarak ortaya konulurken başka bir yazıda galip Avusturyalı bir subay ile konuşturulan mağlûp hayalî Osmanlı zabitinde Batı'nın üstünlüğünü kabul ve öğrenme arzusu şeklinde, Viyana'ya tahsil için gönderilen Osmanlı matematikçisinin kitabının önsözünde ise Osmanlılar'ın bilimi Batı dillerinde öğrenmelerinin gerekliliği biçiminde ortaya çıkıyordu (bk. bibi.) Batı ile temasa geçenlerin hepsinin üzerinde birleştikleri nokta, Batı'yı taklit etmek dışında bir çarenin kalmamış olduğu idi. Bundan sonra kaleme alınan çeşitli yazma eserlerde ve en ünlüsü herhalde Mustafa Sami Efendi'nin Avrupa Risalesi olan matbu kitaplarda Avrupa ve kültürü mutlak bir üstünlük olarak ele alınırken mevcut iç yapı gerilik sebebi olarak takdim edilmiştir.

Bu şekilde başlatılan üçüncü merhale iç yapının yerine Batı tarzı bir yapının geçirilmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu hiç şüphe yok ki Osmanlı tarihindeki en hassas zihniyet değişikliklerinden biridir. Bu yaklaşım bir dizi çok önemli sonuç ortaya çıkarmıştır. İlk olarak arzu edilen yeni yapıya yönelim toplumda yeni dengelerin ortaya çıkmasını sağlamış, belirtilen özelliklere sahip bir seçkinler grubu toplumda klasik usullerle seçkin olma yollarını tedricî bir biçimde kapatmaya başlamıştır. İkinci olarak kendilerini münevver sayan bu yeni seçkinlerle onların aydınlanmaya muhtaç gördükleri kitle arasındaki farklılık inanılmaz derecede artmıştır. Üçüncü olarak Batılılaşma'ya karşı çıkan kitle ile seçkinler arasında birinci grubun dindarlıkdinsizlik, ikinci grubun ise ilericilikgericilik olarak gördükleri bir çatışma başlamıştır ki bu çatışma Osmanlı ve daha sonra Cumhuriyet dönemi Türk toplumunun uzun süre temel zihniyet problemi olma özelliğini taşımıştır. Burada Batılılaşma yanlısı seçkinlerin Batı'nın üstünlüğüne sebep olarak "ilim ve fünûn'u görmeleri OsmanlıTürk düşüncesinde biyolojik materyalizmin ağırlık kazanması sonucunu doğurmuştur. Dördüncü olarak Levvis'in The Müslim Discovery of Europe adlı eserinde de (New York 1982) işaret ettiği gibi hıristiyan grupların Batılılaşma sonrasında müslümanlara göre toplumdaki rolleri daha hızlı ve olumlu bir değişikliğe uğramıştır ki bunda azınlıklar lehine dışarıdan yapılan maksatlı müdahalelerin önemli derecede tesiri olmuştur. Nihayet beşinci ve çok önemli bir sonuç, Osmanlı seçkinlerinin siyasî yapıyı da Batı esaslarına göre yeniden düzenlemeleri ve milletlerarası ilişkilerde Batı ile bütünleşme arzusunu benimsemeleridir.
Batı ile temasların başlamasından sonra Batı kültürünün üstünlüğü konusundaki yaklaşım inanılmaz bir hızla Osmanlı aydınlarının büyük bir bölümü tarafından benimsenmiştir. "Terakkiyâtı cedîde" dönemin sihirli deyimi haline gelmiş, zihniyet alanındaki bu değişimle birlikte sanattan edebiyata, giyimden mimariye kadar Batılılaşma yanlısı bir değişme meydana gelmiştir. Ahmed Midhat Efendi Osmanlı toplumunda en çok kullanılan kelimenin "alafranga" olduğunu belirtirken buna işaret etmek istemişti. Burada dikkat edilmesi gereken nokta Batı yanlısı bu değişime olumlu değer atfedilmesidir. Nitekim bir süre sonra bir Osmanlı mizah dergisinde biri alaturka, diğeri alafranga kıyafetli iki hanım arasındaki konuşma karikatür biçiminde verilirken birinci hanım diğerinin kıyafetini ahlâkî açıdan eleştirmekte, buna karşılık o da, "Bu asr-ı terakkide asıl sen utan kıyafetinden" şeklinde bir cevap vermektedir (Hayâl, nr. 157, 5 Haziran 1291). Burada kıyafetteki değişmenin terakkiye uyma biçimindeki bir değer kategorisi içinde sunulması son derece önemlidir. Nitekim bu yeni yaklaşım, aydınların ve idarî kadroların Batılılaşma'nın değil, onun ne ölçüde ve hangi alanlarda gerçekleştirileceğinin tartışılmasına başlamaları sonucunu doğurmuştur. Batılılaşma'yı reddeden ve onun sosyal yapı içerisinde çok önemli sorunlar yaratacağını ileri süren seçkinlerin genel seçkin kitlesi içerisindeki oranları çok düşük bir seviyeye inmiştir. Bu sahada verebileceğimiz dikkate değer bir örnek, Osmanlı seçkinlerinin okudukları kitaplar alanında Batılılaşma'nın yarattığı etkidir. Osmanlı İmparatorlu-ğu'ndaki ansiklopedist akımın en önemli temsilcisi olan Münif Mehmed Paşa ve arkadaşlarının çıkardığı Mecmûa-i Fü-nün, Şevval 1280 (Mart 1864) tarihinde kurulması düşünülen bir kütüphane için bağış talebinde bulunduğu zaman beş üst düzey yönetici kitaplarını hediye etmişlerdir. Toplam 126 cilt eser içinde Bacon, Shakespeare, Montesquieu. Hel-vetius külliyatından Adam Smith ve La Fontaine'in kitaplarına kadar Batılı ya-zarlarca kaleme alınmış örnekler bulunmasına karşılık İbn Haldun'un Mukad-dime'sl ile Kavâid-i Osmâniyye dışında hiçbir yerli ve Doğu eserine rastlanmamaktadır {Mecmûa-i Fünûn, nr. 22, Şevval 1280).
Siyaset alanında dinî gelenekçilikle siyasî liberalizmi beraber yürütmeye çalışmakla itham edilen bir kesim daha vardı ki Avrupa âdet ve düşüncelerinin taklitçileri tarafından, getirilmek istenen yeni seçkinciliğe ulaşamayan kişiler olarak değerlendirilen bu kesim Yeni Osmanlılar diye adlandırılmaktaydı. İslâmî siyasî değerlerle Batı tipi yönetim biçimlerini telife çalışan bu zümrenin görüşlerini yansıtan en önemli eserlerden biri olan Akvemü'l-mesâlik fî marifeti ahvâli'l-memâlik adlı kitabın yazarı Tunuslu Hayreddin Paşa gibi yönetici düşünürlerin fikirleri dahi Batılılaşmayı daha genel anlamda düşünen kimselerce sert eleştirilere mâruz kalmış ve bu tenkitler rağbet görmüştür. Şemseddin
Sami Bey'in Güneş mecmuasındaki makaleleri bu tenkitlerin en önemlileri olarak gösterilebilir. Kültürel alanda da klasik ifadelendirme ve sanat biçimlerinin yerini belirgin bir şekilde Batılı olanlar almaya başlamıştır. Ancak kültürel alanda en önemli sonuçların eğitim sisteminde Batı tipi eğitim müesseseleri kurulması ile ortaya çıktığı söylenebilir. Nitekim bu kurumlar, Batı kültürünü eskiden olduğu gibi sınırlı seyahatlerle tanıyan az sayıdaki seçkinlerin yerine bu kültür değerleriyle yetişen bir seçkinler grubu yetiştirmiştir. Bu grup Batı ile evvelce tanışanlardan çok daha kuvvetli bir biçimde kültür düzeyinde Batı'yı kendi toplumlarına mal etme arzusu taşımışlardır. Toplumu bu şekilde algılama ve onu değiştirme isteği bu seçkinler grubunu toplumsal gelişme ve değişmeyi bir çeşit ilericilik - gericilik mücadelesi olarak kabule yöneltmiş ve Batılılaşma taraftarları bu noktadan itibaren kuralları din tarafından belirlenen bir yapıda yeni bir sosyal dengeyi kurabilmek için İslâmiyet'in toplumda oynadığı rolü ikinci plana düşürmeye çalışmışlardır. Bu istek özellikle XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Osmanlı aydınları nezdinde çok yoğun bir biyolojik materyalizm cereyanının yayılması sonucunu doğurmuştur. Şüphesiz bu sebeple bilhassa II. Abdülhamid döneminde bir yandan Batı tipi müesseseler kurulurken öte yandan bu merkezlerde yaygınlaşan biyolojik materyalizm cereyanına karşı tedbir alınmak istenmişse de bu kurumlar, yaşadıkları düzenle değer çatışmasına giren ve içinden çıktıkları sosyal gerçekliğin tamamıyla dışında bir diğer gerçekliği hayal eden fertler yetiştirme işlevi görmüşlerdir. Bu noktadan itibaren de Batılılaşma ve yaşanılanın dışında bir sosyal düzen kurma fikri eğitimle seçkinlik kazanan kitlenin temel arzusu olmuştur. Jön Türkler'in Batı tipi bir yönetim biçimi yani anayasa ve temsil kurumları istemeleri onların muhalefetinin yalnızca bir cephesini teşkil etmektedir. Bu kimselerin aynı zamanda Büchner'in eserlerini Madde ve Kuvvet adıyla Türkçe'ye tercüme ettiklerini unutmamak gerekir (aş. bk.). Sabahaddin Bey, "Medeniyyet-i Garbiyye ile münasebete giriştiğimizden beri memleketimizde bir intibah-ı fikrî gözüküyor, bu münasebetten evvel cemiyetimiz bir hayât-ı fikrî ihtiva etmiyordu" derken (Terakki nr. 1, Nisan 1321) Batı'nın emperyalist ve
yayılmacı politikalarına en sert bir biçimde karşı çıkan ve bu alandaki en önemli eserlerden La Faillite morale de la politique Occidentale en Orient'nm (Ziyad Ebuzziya tarafından Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflâsı adıyla tercüme edilerek basılmıştır; İstanbul 1982)ya-zarı olan Ahmed Rızâ Bey. Brezilya'da olduğu gibi pozitivizmin şekillendirdiği bir toplum arzuluyor ve ülke şapka ile rahatlıkla dolaşılır bir hale gelmedikçe geri dönmemeyi düşünüyordu. Burada önemli olan nokta bu kimselerin, ılımlı Batılılaşma yanlıları gibi problemin esasını teşkil eden Batı bilim ve teknolojisinin imparatorluğa naklini ya da Avrupa güçleriyle olumlu ilişkiler ve Avrupa dengesinin parçası olarak milletlerarası ilişkilerde rol almayı arzulamanın ötesinde, Osmanlı dünyası için tamamen yabancı olan ve sosyal onay ve uzlaşma sağlanması imkânsız bulunan yeni bir değerler sistemi kurmak istemeleridir.
II. Meşrutiyet dönemi, Osmanlı toplumunda Batılılaşma konusundaki fikirlerin sistematik hale getirilerek kapsamlı ve etkili olduğu bir devre olma özelliğini taşımaktadır. Siyasî olarak kısa aralar dışında önce iktidarı denetleyen, sonra ele geçiren ve nihayet ülkeyi bir tek parti rejimi altında yöneten Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti (Partisi) temelde Batılılaşma hareketini olumlu karşılayıp özellikle hukuk düzeninde Batılılaşma yolundaki cereyanı hızlandırmışsa da çok radikal bir tavır içine girmemiştir. Meselâ Mecelle Komisyonu böyle radikal bir sonuç gerçekleştirmemiş. Hukuk-1 Aile Kararnamesi ise telifçi bir karakter arzetmiştir (aş bk.). Ziya Gökalp'in "yeni hayat" ve muasırlaşma fikri. Batılılaşma düşüncelerinden etkilenmekle beraber telifçi pek çok özellik taşımaktadır. Bu dönemde Batılılaşma alanındaki fikirler. Garpçılık adı verilen bir düşünce hareketi tarafından ortaya konulmuştur. Meşrutiyetin ilânının hemen sonrasında Mehtab dergisinde (kapatıldığı dönemde Şebtâb adıyla da çıkmıştır) bu alanda ilk tartışmalar başlatılmıştır. 1911'de Doktor Abdullah Cevdet tarafından İstanbul'da yayımlanmaya başlanan İctihad mecmuası bu düşünce hareketinin merkezi haline gelmiştir. Başta Abdullah Cevdet. Kılıçzâde Hakkı ve Celâl Nuri beyler olmak üzere materyalizm, pozitivizm. Darvinizm. Freudizm gibi Batı'daki sivri akımlara kendilerini kaptıran pek çok yazar. Osmanlı toplumunun gerek yapısal problemlerin gerekse bu problemlere bağlı siyasî meselelerin çözümü için topyekün Batılılaşma dışında bir çaresinin bulunmadığını iddia etmişlerdir. Bu kimselere göre temel mesele "Asyaf kafalar"ın Batılılaştırılmasıdır. Garpçılar, bu temel değişim gerçekleştirilmeden yapılacak ıslahat veya değişikliğin bir sonuç getirmeyeceğini savunmuşlardır. İcühad başyazarı. "Biz Avrupa'ya gitmezsek Avrupa bize gelecek" şeklindeki anlatımı ile bu noktaya işaret etmek istemiştir. Garpçılar'a göre Batı ile onun dışındaki sosyal yapılar arasındaki ilşkiler güçlü ile zayıf, zengin ile fakir arasındaki ilişkilere benzemekteydi. Batılılaşma'nın hangi düzeyde gerçekleştirilmesi gerektiği tartışmasında Garpçılar klasik tezlerin ötesinde bir fikri ortaya atarak fert düzeyindeki bir değişikliği arzu ediyorlardı. Nitekim bu dönemde fert düzeyinde Avrupa âdâbı muaşeretini yayma konusundaki girişimler Garpçılar'ın temel çabalarından birisi haline geldi. İctihad'daki yayınların yanı sıra bilhassa Yirminci Asırda Zekâ mecmuasının resimler yardımıyla Avrupa âdâbı muaşeretini benimsetme yolundaki gayretlerini özellikle belirtmek gerekir. Garpçılar, Batılılaşma hareketi önünde engel olarak gördükleri din kurumuna ve geleneksel değerlere karşı da büyük bir mücadele başlatmışlardır. Bu alanda, Hollandalı Reinhardt Dozy'nin Essai sur l'histoire de l'Islamisme adlı kitabının Abdullah Cevdet tarafından Târîhi İslâmiyet (İstanbul 1908) adıyla Türkçe'ye çevirilmesi olayında görüldüğü gibi bir yandan doğrudan dine yönelik eleştiriler ortaya konulurken diğer yandan dinin belirlediği sosyal yapıda ortaya çıktığı iddia edilen problemler tartışılmış ve Batılılaşma ile bunlara çözüm bulunacağı ileri sürülmüştür. Geleneksel değerler alanına gelince Garpçılar bunların, ister dinden kaynaklansın isterse kaynaklanmasın, sosyal gelişmenin önünde büyük bir engel teşkil ettiğini savunuyorlardı.
Garpçılar'ın kitaplarında ve başta İctihad olmak üzere çeşitli dergilerde yazdıkları makalelerde Batı'daki din karşıtı cereyanlardan basmakalıp alınan fikirlere dayanılarak sürekli bir biçimde geleneksel değerlerden tamamen arınmış, din kurumunu bir bâtıl itikadlar bütünü olarak gören ve bunların yerine Batılı değerleri ikame eden bir tipin profili çizilmiştir. Israrla işlenen bu tipler bazan bir hoca ile tartışan materyalist tıbbiye talebesi, bazan da halkı eğitmek

gayreti içinde Avrupa'da tahsilde bulunan bir genç olmaktadır. Bu tiplerin en çarpıcı ve etkili biçimde ortaya konulduğu yazı dizileri, Kılıçzâde Hakkı Bey'in "Dinsizler" ve "Yûnus Hoca Hikâyeleri" başlığı ile kaleme aldıklarıdır. Meselâ birinci dizide tamamen Batı değerlerini benimseyen bir ailenin hayat tarzı ve geleneksel yapı içerisinde yaşayan diğer insanlara göre elde ettiği avantajlar ele alınmaktadır. Burada çizilen ideal tip de, belirtildiği gibi, içinden çıktığı sosyal gerçekliğin dışında ve üstün olduğuna inanılan bir diğer gerçekliğin değerlerini benimsemekte ve bununla da kendi toplumunu normal gelişiminin çok ötesinde bir hızla ve olumlu bir biçimde değiştireceğine inanmaktadır.
Nihayet Garpçılar yeni bir ahlâka sahip kılmak istedikleri ferde girişimci bir karakter vermek istemektedirler. Bunun yanı sıra dergilerinde klasik Yunan düşünürlerinden başlayarak pek çok materyalist düşünürün fikirlerini tanıtmışlardır. Aynı zamanda dinden bağımsız bir ahlâk anlayışının benimsetilmesi için Sanfani gibi yazarların eserleri Türkçe'ye çevrilmiştir (Tıbbiyeli ve Nişanlısı, İstanbul 1912).
Bu inançla Garpçılar Batılılaşma konusunda bir de o döneme kadar görülmemiş sistematik bir plan hazırlamışlardır. 1912 yılında yazılan ve gerek yerli gerekse yabancı pek çok yazar tarafından Abdullah Cevdet'e atfedilen bu taslak gerçekte Kılıçzâde Hakkı Bey tarafından kaleme alınmıştır. Planın ilk maddesi, hanedan mensuplarının ve özellikle şehzadelerin eğitimiyle ilgili olup burada Avrupa ülkelerinde olduğu gibi genç şehzadelerin orduda görev almaları istenmektedir. İkinci maddede modern Batılı değerlerin geleneksel değerlerin yerini nasıl alması gerektiği konusunda ilginç bir teklif yapılmakta ve binaların üzerine asılan "Yâ Hafız" levhalarının altına bir de sigorta şirketinin levhasının asılması önerilmektedir. Üçüncü maddede önemli bir istek olarak Bizanslılar'ın başlığı olarak tanımlanan fesin terkedilmesi, yerine yeni bir millî başlığın alınması ve askerî kalpakların dahi değiştirilerek eski Türkler'in kullandıkları başlıklara benzer, fakat çağın "nezaket"ine uygun bir başlık kabulü önerilmektedir. Dördüncü maddede kadınlara çeşitli hakların verilmesi ve dinî makamların bu konuya karışmamaları istenmektedir. Aynı konuyu ele alan beşinci maddeden sonra altıncı madde ile

tekke ve zaviyelerin ilga edilmesi, bir sonraki madde ile de medreselerin kapatılarak yerlerine Batı yöntemlerine göre eğitim veren kurumların tesisi talep edilmektedir. Geleneksel alışkanlıkların terkedilmesi gereğine işaret eden sekizinci madde sonrasında dokuz ve on birinci maddeler yeni bir ahlâk telakkisi oluşturma etrafındaki teklifleri ele almakta, onuncu madde ise cemiyetlerin yönetime dair işlerle ilgilenmemelerini önermektedir. On ikinci madde, meşihatta yapılacak bir reform ile bu makamın modernleşme taraftarlarının destekçisi durumuna getirilmesini teklif etmektedir. On üçüncü madde orduda yapılması düşünülen ıslahat hakkındadır. On dördüncü maddede bütün mezheplerin tek bir mezhep çatısı altında birleştirilmesi teklif edilmektedir. On beşinci madde dilde yapılması düşünülen reformu tartışmakta, on altıncı maddede özel girişimin toplumda itici güç olması gerektiği belirtilmekte, on yedinci maddede geleneksel değerlerin bırakılması yolundaki istekler tekrarlanmakta, on sekizinci maddede ise kanunlarda çağın gereklerine uygun reformların yapılması istenmektedir.
Cezaî takibata uğramamak için yer yer gülünç örneklerle işlenen bu yazı dizisinin önemli bir yanı da daha sonra Cumhuriyet rejiminin gerçekleştirmeye çalıştığı bir düzenin tasarımı olmasıdır.
Batıcılar bu tezleri yüzünden toplumun çeşitli kesimlerinden önemli tepkiler almışlar ve bilhassa meşihat makamından yapılan müracaatlar sonucunda bu alanda kaleme alınan yazılar sebebiyle Garpçı yazarlar yargılanmış ve dergileri kapatılmıştır. Özellikle İslamcı dergiler Batılılaşma yolundaki tezlere karşı yoğun bir muhalefeti dile getirmişlerdir. Nitekim bu muhalefet Garpçılar üzerinde de etkisini göstermiş ve Batılılaşma'nın sınırı, ölçüsü, yöntemi, gayesi vb. konulardaki tartışmalar onları ikiye bölmüştür. Balkan savaşlarının Osmanlı kamuoyunda meydana getirdiği radikalleştirici tesir Batıcılar'm tezlerinde de benzer bir etkiyi doğurmuş, bu da aralarında büyük bir ayrılığa yol açmıştır. Bu şartlar altında Celâl Nuri Bey İctihad mecmuasında "Şîmei Husûmet" başlıklı bir makale yazmış ve Batı'nın Osmanlı toplumuyla hiçbir zaman dost olmadığını ve bundan dolayı Batılılaşma'nın Batıya rağmen sürdürülmesi gerektiğini iddia etmiştir. Aynı mecmuanın bir sonraki sayısında bu yazıya cevap veren Abdullah Cevdet ise bu görüşün tamamen yanlış olduğunu, Osmanlılar'ın Batı'nın bir talebesinden başka birşey olmadıklarını belirtmiş ve bir tek medeniyet bulunduğunu, bunun da Avrupa medeniyeti olduğunu, dolayısıyla bunun gülü ve dikeni ile alınmasının elzem olduğunu ileri sürmüştür. Bu tartışma sonrasında söz konusu fikirler etrafında ikiye ayrılan Batıcılar'dan "tam Batıcılar" eskiden olduğu gibi İctihad mecmuasında tezlerini dile getirirken "kısmî Batıcılar" Celâl Nuri Bey'in liderliğinde Serbest Fikir (kapatıldıkça Uhuuüeti Fikriyye ve Hürriyeti Fikriyye adlarıyla çıkarılmıştır) dergisindeki yazılarında tam Batıcılığın Osmanlı Devleti'nin Batı'nın bir uydusu durumuna gelmesinden başka bir anlam taşımadığını belirtmişler ve bu alanda bir sınır çizilmesinin gerekliliğine işaret etmişlerdir. Celâl Nuri Bey bu dergideki yazılarında geleneksel değerlerden olumlu olanların seçilerek bunlardan faydalanma yollarının bulunmasını istemiştir.
II. Meşrutiyet dönemindeki Batılılaşma faaliyetleri incelendiğinde Garpçılar'ın, siyasî olmaktan oldukça uzak ve temelde fertte yeni bir ahlâk anlayışı gerçekleştirilecek sosyal değişim projesi ortaya koymuş oldukları görülmüştür. Nitekim daha sonra Garpçılar'ın bir bölümü Kurtuluş Savaşı'na destek olurken diğer bölümünün İstanbul hükümetleri tarafından önemli makamlara getirilmeleri, onların temel meselelerinin siyasî mücadele olmadığını göstermektedir. Ayrıca İttihat ve Terakki de özellikle yasal alanda Batılılaşma yanlısı çabalar içinde olmakla birlikte Garpçılar'ın temel yayın organı olan İctihad'm yayın faaliyetini durdurmuştu. I. Dünya Savaşı sırasında en önemli yayın organlarının kapatılmış olması bu akımın faaliyetine büyük darbe vurmuştur. Bunun yanı sıra savaş şartlarının ve örfî idare makamlarının bu şartlar içinde sakıncalı kabul ettiği neşriyata izin vermemesi de bu kimselerin eylemlerini asgariye indiren bir diğer sebep olmuştur. Bu yüzden savaş yıllarında Garpçıların Celâl Nuri Bey'in Edebiyyâtı Umûmiyye Mecmuası'nöaki makaleleri ve Abdullah Cevdet Bey'in İkdam gazetesindeki kısa süreli başyazarlığı dışında bir yayın faaliyeti olmamıştır.
Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulan yeni siyasî yapının temel dayanaklarından birisini de Batıcılık alanındaki fikirler meydana getirmiştir. Bu durum, II.

Meşrutiyet döneminin ünlü Garpçilar'ının yeni rejimdeki mevkileriyle de gözlemlenebilir. Kılıçzâde Hakkı Bey ve Celâl Nuri Bey yeni dönemde mebus olmuşlardır. Abdullah Cevdet de bizzat M. Kemal Atatürk tarafından kabul edilip Elazığ mebusluğu gündeme gelmişse de kişiliği hakkındaki olumsuz tesbitler bunu imkânsız hale getirmiştir (bk. ABDULLAH
CEVDET).
Yeni rejim kendisini Osmanlı İmparatorluğu'nun bağlı bulunduğu değerler sistemiyle bütünleşme zorunda saymadığı, ayrıca demokratik kamuoyu kaygısı da taşımadığı için Batılılaşma konusunda çok daha radikal adımlar atmıştır. Tanzimat'tan beri süren ikili yapılar tesisi fikri ve eskinin yanında yeniyi yaşatma davranışı tamamen terkedilmiş ve her alanda tam bir Batılılaşma çabası başlatılmıştır. Cumhuriyet rejimi ulaşılması gereken hedef olarak da "muasır medeniyet" şeklinde tavsif ettiği Batı medeniyetini göstermiştir.
Garpçılar'ın II. Meşrutiyet döneminden itibaren ileri sürdükleri görüşlerden pek çoğu Cumhuriyet döneminde uygulama alanına konmuştur. Fert düzeyinde Batı değerlerini kabul ettirme yolunda önemli ve sert tedbirlerle desteklenen girişimler yapılmış, "Şapka İktisâsı Hakkındaki Kanun"da en belirgin biçimde görüldüğü gibi bu alanda daha önce yapılmamış uygulamalar ortaya konulmuştur. Başta Abdullah Cevdet'in yayımladığı Mükemmel ve Resimli Âdâbı Muaşeret Rehberi (İstanbul 1927) olmak üzere Avrupa âdâbı muaşeret kitaplarından uyarlanan pek çok rehber de bu dönemde yayımlanmıştır.
Eğitim alanında tamamen Batı usulleriyle çalışan müesseseler kurulmuştur (aş. bk). Zikredilmesi gereken bir diğer büyük değişiklik, 1928 yılında Arap harfleri yerine Latin harflerinin kullanımının kabulüdür. Hukuk alanında da en önemli değişiklik, hiç şüphesiz 1926 yılında İsviçre medenî ve borçlar kanunlarının kabulü olmuştur (aş bk.) Garpçılar'ın toplumda İslâmiyet'in oynadığı rolleri ikinci plana geçirmek alanındaki fikirleri de yeni rejimin uygulamalarından birisini teşkil etmiştir. Bu dönemde en ünlüleri Le Bon Şans (Descartes) olan pek çok eser maarif bütçesinden yapılan destekle Türkçe'ye çevirilmiştir.
Cumhuriyet rejimine geçiş ile bilhassa tek parti ve şeflik yönetiminin sonuna kadar, Batılılaşma resmî ideolojinin

önemli bir parçasını teşkil etmiştir. Batılılaşma hareketine yönelik nisbeten bağımsız ve tenkitçi bakış açıları, Cumhuriyet'in Takriri Sükûn Kanunu'na kadar olan dönemindeki yazılar istisna edilirse, 1950 sonrasında ortaya konulmaya başlanmıştır. Bu alanda zikredilmesi gereken en önemli tenkitler. Mümtaz Turhan'ın Garbhlaşmanm Neresindeyiz adlı eseriyle Ali Fuat Başgil'in medenî kanun ile ilgili makaleleridir.
Batılılaşma hareketinin Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'ndeki etkileri ve sonuçlan düşünüldüğünde bu çabanın yaşanılan sosyal değişimin çok önemli bir belirleyicisi olduğunda şüphe bulunmamaktadır.


BİBLİYOGRAFYA:
Ebûbekir Râtib Efendi. Seyahatname, İÜ Ktp., TY, nr. 6096; Bir Osmanlı Zabiti İle Bir
Ecnebi Zabitinin Mükâlemesi, İÜ Ktp., TY, nr. 6623; Hamdi, Beyânı Fâidei Cedîde, İstanbul
Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Muallim Cevdet Yazmaları, nr. K 51 /I; Koçi Bey. Risale (Danışman); Mustafa Sami Efendi, Avrupa Risalesi, İstanbul 1256; Ahmed Midhat. Aurupa Âdabı Muaşereti Yahut Alafranga, İstanbul 1312; Ahmed Rızâ, Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflâsı (trc. Ziyad Ebuzziya), İstanbul 1982; Peyami Safa. Türk İnkılâbına Bakışlar, İstanbul 1933; Karal, Osmanlı Tarihi, V; Tanpınar, Türk Edebiyatı Tarihi; Tank Zafer Tunaya. Türkiyenin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri, İstanbul 1970; Niyazi Berkes. Türkiye'de Çağdaşlaşma, İstanbul 1978; Hilmi Ziya Ülken, Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi, İstanbul 1979; Mümtaz Turhan. Garblılaşmanın Neresindeyiz, İstanbul 1980; M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, İstanbul,. Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ue Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük (18891902), İstanbul; Sabri Ülgener. İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası, İstanbul 1981; Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, İstanbul 1983; Mecmûai, Funûn, nr. 22, İstanbul 1280; Celal Nuri. "Şîmei Husûmet", İctihad, nr. 88, İstanbul 1329, s. 19491951; Hayâl, İstanbul, nr. 157, 5 Hazi
ran 1921.

M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

DEVAMI GELECEK İNŞAALLAH..............

müslümanlardan
29. January 2010, 02:48 PM
ATATÜRKÜN FİKİR BABALARI BATILAŞMANIN DEVAMI

abdullah cevdet,bir fıransız filozofun KURANI KAPAT KADINI AÇ SÖZÜNE ŞÖYLE KATILIYORDU,bizce HEM KURANI AÇMALI,HEM KADINI AÇMALI DİYORDU..............
[KAYNAK. UMUM MÜSLÜMANLAR KONGRESİ İCTİHAD DERGİSİ 2.SENE SAYI.4. EYLÜL.1907 SAYFA 287.]

Kadimdost
12. June 2010, 12:59 PM
"Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmistir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Çünkü 0, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli (ve) merhametlidir."

hiiic
12. June 2010, 02:19 PM
Aslında böyle konularda direk devreye girme özelliğim var ama son zamanlarda bunun yanlış olduğunu düşünerek cevap hakkını ilmen büyüklerime bırakıyorum.

Ama şunuda söylemeden geçemeyeceğim.

Hz. Muhammed siz bir din yaratmak.
diye bir terim kullanılmış...

Şimdiye kadar gelenekler ve atalarımızdan öğrendiğimizle yaşamaya çalıştığımız din aslında Hz muhammetsiz yaratılmış bir dindir. Onun ölümünden sonra, dahası o olmadığı halde çeşit çeşit hurafelerin, Kuran dışı uygulama ve hadislerin devreye girdiği gelenekçi ve Hz muhammetsiz bir din şimdiki insanların çoğunun yaşadığı dindir.

Hz Muhammetli bir din yaşatmak isteyen onun olası ağzından çıkabilecek kelamların başında gelen; "Kurana uyunuz, yalnızca onu rehber alınız ve sadece Allaha tapınınız" sözünden başka bir şey olamaz.

Hz Muhammetsiz bir şekilde, o mubarek peygamberden 300 yıll sonra derme çatma usllerle toplanan, kendi içlerinde ve mantıkla hatta kuranla bile çelişkiye düşülen bir hadis kitabı bu dinin rehberi olamaz. Din Kurandadır.

Hz Muhammetli bir din isteyen sadece kuranı rehber edinsin, orada Muhammette var Allahta var diğerleride, gerçekler var. Ama hz Muhammedi hiçe sayarak onun adını kullanıp din ortaya atan vede buna masum samimi insanarı alet eden bir düzen değil sadece Hz muhammedi (bunu söylemem gerekli) Allahsız da bir din oluşturmanın peşine düşmüşlerdir.

dost1
12. June 2010, 03:32 PM
Selamun Aleykum! Değerli Kadimdost Kardeşim.

Burda okuduklarım gerçekten beni dehşete düşürdü.Hz. Muhammed' i o yaratılanların en üstününü, en şereflisini bir kenara atmak onu yok saymak ''haşimilerden abdullah ın oğlu Muhammed'' diye bahsetmek herhalde bir gaflet göstergesi olmasa gerek.Bu daha da kötü bir şey.Dikkatimi çeken şey İbrahim alehisselam ı öne çıkarıp bütün dinlerin kurucu peygamberi olarak göstermek ki bu yanlıştır.Hz muhammedide bir postacıdan farksızmış gibi nitelemek bence islama hatta Kur 'an a bile hakaret sayılabilir.
Başlangıcın Hz. İbrahimden başlatılmasıda ayrı bir konu.Benim kanaatim bu işin kur' an lada bir ilgisi yok.Bu gibi denemeler batı dünyasındada var.Bu gün sözüm ona Kur' an a sarılmış gibi görünen bu arkadaşların yarın üç dini bir arada bulunduran yeni bir kutsal kitap ortaya çıkarmayacakları ne malumdur.Açıkça niyetlerini gizleyen bu insanların aslında müslüman oldukları konusunda şüphelerim var.(eminim burda beni bir sürü süslü sözle tenkit edeceksiniz)
Bu konu bana bir zamanlar Süleyman Ateş in Allah birdir diyen herkes cennete girebilir demesini hatırlattı.Burdaki durumda aynı.Hz. Muhammed siz bir din yaratmak.(Burda çoğu arkadaşımın yaratmak sadece Allah a mahsusutur)dediğini duyar gibiyim.Elbette! ama sözlere takılıp konunun sulandırılmasını istemem.
Kısacası ortaya konulan fikirlerin semitik olduğu aşikardır.Hadi ağzınızdan baklayı çıkartın.Kur an ı da kendinize kalkan yapmaktan vazgeçin.
Hz. Muhammed e sırt çevirenler Allah ada ,Kur an ada sırt çevirmiş demektir.Hz İbrahim e halilim diyen Allah ımız Resulullah efendimizede habibim demiştir.Allah ın sevgilisini, ''haşimilerden abdullah ın oğlu Muhammed'' diye niteleyenlerin sözüm ona Allah ve kur an sevgisi ne kadar gerçektir.

Bütün Müslüman kardeşlerimi ve yüce Allah ımı şahit tutuyorum kendime...Allah ım, Bütün peygamberlerine ve gönderdiğin kitaplara iman ediyorum.Yaratılanların ve peygamberlerin en üstünü Hz Muhammed i ,onun sünnetini terk etmeyeceğim konusunda sana söz veriyorum.Son nefesimi kur an ın ışığında vermemi nasib et.


"Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmistir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Çünkü 0, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli (ve) merhametlidir."

Allah razı olsun. Kendinizce doğru olduğuna inandığınız ve çoğu zanna dayanan sözlerinizi paylaşıma açmışsınız.

Allah Resulune uymakla ilgili yazımız burada bulunmaktadır. (http://www.hanifler.com/showthread.php?t=63)Daha da bilgilenmek isterseniz Nebilerin sonuncusu Muhammed Peygamber ana başlığındaki yazılarımıza bakarsınız.


...Bütün Müslüman kardeşlerimi ve yüce Allah ımı şahit tutuyorum kendime...Allah ım, Bütün peygamberlerine ve gönderdiğin kitaplara iman ediyorum.Yaratılanların ve peygamberlerin en üstünü Hz Muhammed i ,onun sünnetini terk etmeyeceğim konusunda sana söz veriyorum.Son nefesimi kur an ın ışığında vermemi nasib et.

Evet bu kendi içerisinde çelişki olan sözlerinize şahit oluyoruz ki, Allah da şahittir.

Alemlerin Rabbi olan Cenabı Allah :

Ali İmran;144-: Ve ma Muhammedün illâ Rasûl* kad halet min kablihirRusül* efein mate ev kutilenkalebtüm alâ a'kabiküm* ve men yenkalib alâ akıbeyhi felen yadurrAllahe şey'a* ve seyeczillahuş şakiriyn;
Muhammed ancak bir Rasûl’dür. Ondan önce de Rasûller gelip geçti.Şimdi O, ölse veya öldürülse, ökçeleriniz üzerine /eski halinize mi döneceksiniz?... Kim iki ökçesi üzerine/eski haline dönerse, Allah’a hiç bir zarar veremez... Allah şükredenleri cezalandıracaktır /karşılığını verecektir.

Kehf;110: Kul innema ene beşerun mislüküm yuha ileyye ennema ilahuküm ilahun vahıd* femen kâne yercu Lıkae Rabbihi felya'mel amelen salihan ve la yüşrik Bi ibadeti Rabbihi ehada;
(Rasûlüm) de ki: “Ben sizin misliniz bir beşerim, ancak ilahınızın İlah’un Vahid olduğu bana vahyolunuyor . O halde kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih) amel işlesin ve Rabbi’nin ibadetine birini ortak koşmasın”.

İsra;93: Ev yekûne leke beytün min zuhrufin ev terka fiys Sema'* ve len nu’mine lirukıyyike hatta tünezzile aleyna Kitaben nakrauh* kul subhane Rabbiy hel küntü illâ beşeran Rasûla;
“Yahut senin zuhruf dan/altından bir evin olmalı, ya da Sema’da terakkı etmelisin/ilerlemelisin. Kendisini okuyacağımız bir kitab bizim üzerimize indirinceye kadar senin rukıyyene) biz asla iman etmeyeceğiz”. De ki: “Subhan’dır Rabbim!.. Bir Beşer Rasûl’den başka neyim ki?”.

Enbiya;107: Ve ma erselnake illâ rahmeten lil alemiyn
Biz seni ancak alemler için bir rahmet olarak irsal ettik/gönderdik.

Ahzab;45-: Ya eyyühenNebîyyü inna erselnake şahiden ve mübeşşiren ve neziyra;
Ey O Nebî! Muhakkak ki biz seni bir şahid, bir mübeşşir ve bir neziyr olarak irsal ettik.

Ahzab;46: Ve daıyen ilellahi bi izniHi ve siracen müniyra;
Allah’a, O’nun izniyle çağıran ve sırac-ı muniyr /nur saçan bir kandil olarak (irsal ettik).

Ahkaf;9: Kul ma küntü bid'an miner Rusuli ve ma edriy ma yüfalu biy ve la biküm* in ettebiu illâ ma yuha ileyye ve ma ene illa neziyrun mübiyn;
De ki: “Rasûller’den bir ilk değilim. Bana ve size ne yapılacağını bilmem. Bana vahyolunandan başkasına tabi olmam ve ben apaçık bir neziyr dan başka da değilim”.

En’am;50: Kul la ekulü leküm ındiy hazainullahi ve la a'lemül ğaybe ve la ekulü leküm inniy melek* in ettebiu illâ ma yuha ileyye, kul hel yestevil’ a'ma vel basıyr* efela tetefekkerun;
De ki: “Size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. gaybı da bilmem. Size “Muhakkak ki ben bir meleğim” de demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana tabi olurum”. De ki: “A’ma ile gören müsavi olur mu? Hala tefekkür etmiyor musunuz?”.

Diyor.

Biz de buna uyuyoruz.Bizim gibi bir beşer olan ve bu yüzden bize örnek gösterilen, melek olmayan, gaybı bilmeyen, yeri geldiğinde Rabbinden azar işiten ama risâleti açısından âlemlere rahmet olarak gönderilen beşer peygambere iman ediyoruz/güveniyoruz.

Alemlerin Rabbi olan Cenabı Allah:
İsra ;55: Ve Rabbüke a'lemu bi men fiys Semavati vel Ardı ve lekad faddalna ba'danNebîyyiyne alâ ba’din ve ateyna Davude Zebura;
Rabbiniz Semavat’ta ve Arz’da bulunan bilinçleri daha iyi bilir. Andolsun ki biz Nebîlerin bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kıldık. Ve Davud’a da Zebur verdik.

Nahl;123: Sümme evhayna ileyke enittebı' millete İbrahiyme haniyfa** ve ma kâne minel müşrikiyn;
Sonra, biz sana: “Haniyf olarak İbrahim’in milletine (diyni’ne) tabi ol... O, müşriklerden olmadı” diye vahyettik.

En’am;161: Kul inneniy hedaniy Rabbiy ila sıratın müstekıym* diynen kıyemen millete İbrahîyme haniyfa* ve ma kâne minel müşrikiyn;
De ki: “Muhakkak ki beni, Rabbim sırat-ı müstakım’e, (yani) pek kaim/payidar/değişmeyen diyn’e, haniyf olan İbrahim’in milletine hidayet etti... (İbrahim) müşriklerden olmadı”.

Bakara;130:Ve men yarğabu an milleti İbrahîyme illâ men sefihe nefseh* ve lekadıstafeynahu fiyd dünya* ve innehu fiyl ahıreti le mines salihıyn;
İbrahim’in milletinden/tevhid dininden, kendini tahkir eden/kendini bilmez/ akılsızlardan başka kim yüz çevirir? Andolsun ki biz Onu dünyada ıstıfa ettik/seçtik; ve o kesinlikle ahirette de salihlerdendir.

Bakara;135: Ve kalu kunu huden ev nesara tehtedu* kul bel millete İbrahîyme Haniyfen, ve ma kâne minel müşrikiyn;
dediler ki: “Yahudi olun veya Nasara olun ki doğru yolu bulasınız”... De ki: “Hayır, haniyf olarak İbrahim’in milletinden (uyarız);O, müşriklerden değildi”.

Ali İmran;95: Kul sadakAllahu, fettebiu millete İbrahîyme haniyfa* ve ma kâne minel müşrikiyn;
De ki: “Allah doğru söylemiştir... O halde haniyf olarak İbrahim’in milletine (diynine) tabi olun... (O), müşriklerden değildi”.

Nisa;125-: Ve men ahsenü diynen mimmen esleme vechehu Lillahi ve huve muhsinun vettebea millete İbrahîyme haniyfa* vettehazAllahu İbrahîyme haliyla
Ve din bakımından, iyilik - güzellik üreten biri olarak, yüzünü [kendisini] Allah'a teslim eden ve hanifçe, İbrâhîm'in dinine tâbi olan kimseden daha iyi - güzel kim olabilir? Ve Allah, İbrâhîm'i "halil [izdaş]" kabul etti.

Bakara;285: Amener Rasûlü bi ma ünzile ileyhi min Rabbihi vel mu'minun* küllün amene billahi ve MelaiketiHi ve KütübiHi ve RusuliHi, la nuferriku beyne ehadin min RusuliHi, ve kalu semi'na ve eta'na ğufraneke Rabbena ve ileykel masıyr;

Er-Rasûl , Rabbinden kendisine inzal olana iman etti, mü’minler de . Hepsi, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve Rasûllerine iman etmiştir. O’nun Rasûllerinden hiçbirini ayırt etmeyiz. “işittik ve itaat ettik, Ğufran’sın Rabbimiz, dönüşümüz sanadır”, dediler.

Nisa;150: İnnelleziyne yekfürune billahi ve RusuliHi ve yüriydune en yüferriku beynAllahi ve RusuliHi ve yekulune nu'minu bi ba’din ve nekfürü bi ba’din ve yüriydune en yettehızu beyne zâlike sebiyla;
Onlar ki Allah’a ve O’nun Rasûllerine kafir olurlar, Allah ile O’nun Rasûllerinin arasını tefrik etmek /ayırmak dilerler ve “ ba’zısına iman ederiz, ba’zısına küfr ederiz” derler; arada bir yol edinmek dilerler.

Nisa;151: Ülaike hümül kafirune hakka* ve a'tedna lil kafiriyne azaben mühiyna;
İşte onlar hakiki kafirlerin ta kendileridirler. kafirler için alçaltıcı bir azab hazırladık.

Nisa;152: Velleziyne amenu billahi ve RusuliHi ve lem yüferriku beyne ehadin minhüm ülaike sevfe yü'tiyhim ücurehüm* ve kânAllahu Ğafuren Rahîyma;
Allah’a ve O’nun Rasûllerine iman edip, Onlardan birini ayırmayanlara gelince, işte onlara ecirlerini verecektir... Allah Ğafur’dur, Rahıym’dir.

diyor.

Biz de Allah'ın bu vahyine tıpkı tüm Resullerinin de uyduğu gibi uyuyor ve resullerinden hiçbirinin arasını ayırmıyoruz. Kafirlik yerine imanı seçiyoruz.

Siz de
Burda okuduklarım gerçekten beni dehşete düşürdü.Hz. Muhammed' i o yaratılanların en üstününü, en şereflisini bir kenara atmak onu yok saymak ''haşimilerden abdullah ın oğlu Muhammed'' diye bahsetmek herhalde bir gaflet göstergesi olmasa gerek.Bu daha da kötü bir şey.Dikkatimi çeken şey İbrahim alehisselam ı öne çıkarıp bütün dinlerin kurucu peygamberi olarak göstermek ki bu yanlıştır.Hz muhammedide bir postacıdan farksızmış gibi nitelemek bence islama hatta Kur 'an a bile hakaret sayılabilir.
Başlangıcın Hz. İbrahimden başlatılmasıda ayrı bir konu.Benim kanaatim bu işin kur' an lada bir ilgisi yok.Bu gibi denemeler batı dünyasındada var.Bu gün sözüm ona Kur' an a sarılmış gibi görünen bu arkadaşların yarın üç dini bir arada bulunduran yeni bir kutsal kitap ortaya çıkarmayacakları ne malumdur.Açıkça niyetlerini gizleyen bu insanların aslında müslüman oldukları konusunda şüphelerim var.(eminim burda beni bir sürü süslü sözle tenkit edeceksiniz)
Bu konu bana bir zamanlar Süleyman Ateş in Allah birdir diyen herkes cennete girebilir demesini hatırlattı.Burdaki durumda aynı.Hz. Muhammed siz bir din yaratmak.(Burda çoğu arkadaşımın yaratmak sadece Allah a mahsusutur)dediğini duyar gibiyim.Elbette! ama sözlere takılıp konunun sulandırılmasını istemem.
Kısacası ortaya konulan fikirlerin semitik olduğu aşikardır.Hadi ağzınızdan baklayı çıkartın.Kur an ı da kendinize kalkan yapmaktan vazgeçin.
Hz. Muhammed e sırt çevirenler Allah ada ,Kur an ada sırt çevirmiş demektir.Hz İbrahim e halilim diyen Allah ımız Resulullah efendimizede habibim demiştir.Allah ın sevgilisini, ''haşimilerden abdullah ın oğlu Muhammed'' diye niteleyenlerin sözüm ona Allah ve kur an sevgisi ne kadar gerçektir.

Bütün Müslüman kardeşlerimi ve yüce Allah ımı şahit tutuyorum kendime...Allah ım, Bütün peygamberlerine ve gönderdiğin kitaplara iman ediyorum.Yaratılanların ve peygamberlerin en üstünü Hz Muhammed i ,onun sünnetini terk etmeyeceğim konusunda sana söz veriyorum.Son nefesimi kur an ın ışığında vermemi nasib et.

diyorsunuz.

Ne diyelim? Kıyamette "Sayfaların neşredileceği o günde" siz de biz de bu yazılarımızı göreceğiz.

Bilge kişiler ne güzel söylemiş:

Bildiğini bilenin arkasından git,bildiğini bilmeyeni uyar,bilmediğini bilene öğret, bilmediğini bilmeyenden uzak dur.

Aradığını bilmeyen bulduğunda anlayamaz.

Konuşmaya layık olanlarla konuşmazsanız insan kaybedersiniz. Konuşmaya layık olmayanlarla konuşursanız söz kaybedersiniz. Bilge olan kişi insan kaybetmez söz de kaybetmez.

Bilgi insanı kuşkulardan,iyilik acılardan,kararlılık korkulardan kurtarır.
Kendini eleştirebilen insanlar doğruyu ve güzeli bulmak konusunda daha şanslıdırlar.


Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen AllaH'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.

Kadimdost
13. June 2010, 10:06 AM
.el-AHZÂB;

21. Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.

29. Eğer Allah'ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır

31. Sizden kim, Allah'a ve Resûlüne itaat eder ve yararlı iş yaparsa ona mükâfatını iki kat veririz. Ve ona (cennette) bol rızık hazırlamışızdır

36. Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.

56. Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salevât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.

57. Allah ve Resûlünü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lânet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap hazırlamıştır.

Nisa
(105) (Ey muhammed!) Biz sana Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin Sakın hainlerin savunucusu olma


De ki: Ey kâfirler, Sizin taptıklarınıza ben tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır. (Kâfirun )

dost1
14. June 2010, 04:32 AM
Selamun Aleykum! Değerli Kadimdost Kardeşim!
Öncelikle yazıma cevap verme lütfunda bulunan,engin ilim ve takva sahibi, elit mümin,gerçek müslüman dost1 kardeşime selamlar.

Hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmadığınız birisi ya da birileri için hakaret ve iftira dolu zanna dayalı yazdığınız yazının kıyamette sizi sorumlu kılacağı düşüncesiyle yazınıza cevap vererek -sizin deyiminizle lütuf - size iyilikte bulunmak istedim. Bu cevabı yazmam imanımın gereği idi.

Aleykum selam. Rabbim, tüm kullarını da Hucurat suresini hatırlıyanlardan eylesin.
Engin ilim ve takva sahibi… Elit mü’min… Gerçek müslüman… Beni tanımadığınız halde bunları söylüyorsanız Allah razı olsun.
Bize yakıştırdığınız “Engin ilim ve takva sahibi” görüşünüz ile ilgili olarak söyleyebileceklerim şunlar olabilir:
Kulu olduğum Yüce Allah’ın, Resulu Muhammed ile gönderdiği

Ta Ha ;98: Sizin ilahınız ancak Allah’dır -ki O’ndan gayrı ilah yoktur! (O) ilmen herşeyi kuşatan genişliktedir.

Ta Ha;99: ;İşte böylece öne geçmiş olanların haberlerinden bazısını sana kıssa ediyoruz... Hakikaten sana ledünnümüzden bir Zikir verdik.

Ta Ha;100: Kim Ondan yüz çevirirse, muhakkak ki o kıyamet günü ağır bir yük/günah yüklenecektir.

Vahyindeki ayetlerine uyuyor ve Zikrini/Kur’an’ı kendim için bir yaşam kitabı olarak algılayarak Ona/Zikre;Kur’an’a uygun yaşamaya çalışıyorum.

Yine kulu olmaktan onur duyduğum Yüce Allah’ın

Yusuf;76: ...Her ilim sahibinin fevkınde bir bilen/Aliym vardır.

ayetine uyarak;

“Rabbim ilmimi,arınmışlığımı, yakiynimi artır.” diye yakarıyorum.

Yine kulu olmaktan onur duyduğum Allah’ın

Nur; 52: Ve kim Allah’a ve Elçi’sine itaat eder, Allah’a haşyet duyar ve O’na takvalı davranırsa, işte onlar başarıya ulaşanların ta kendileridir.

Haşr; 18, 19: Ey inanmış olan kişiler! Allah’a takvalı davranın; her kişi yarına ne hazırladığına bir baksın. Ve Allah’a takvalı davranın. Şüphesiz Allah, işlediklerinizden haberdardır.Ve Allah’ı umursamayan kimseler gibi olmayın: Böylece Allah, onlara kendilerini umursatmaz. İşte onlar, yoldan çıkmış kimselerin ta kendileridir.

Âl-i Imran; 131: Ve inkârcılar için hazırlanmış Ateş’ten korunun.

Bakara; 24: Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan Ateş’ten korunun.

“Allah’tan ittika etmez misiniz?”…

ayetleriyle uyarıldığım için ve

Hucurat;13:“Muhakkak ki Allah indinde sizin en ekreminiz , sizin en muttekıy olanınızdır. Muhakkak ki Allah Aliym’dir, Habiyr’dir

müjdesini aldığım için öncelikle kendimi var edeni tanımak ve O’nun razı olacağı bir yaşam sürmekle yükümlü olduğum inancıyla , her şeyin sahibi olan Allah tarafından, hayatımın hesabını vermek üzere öldürüleceğimi, başıboş bırakılmadığımı biliyorum. Bu nedenle de kendimi Allah’ın koruması altına koyarak ahirette zarar ve acı verecek şeylerden sakınıp, günahlardan uzak durarak iyiliklere sarılıyorum.”

“Elit mü’min…” sözünüze gelince

Îmân, güvenlik anlamındaki emn kökündendir. Kelimenin asıl manası; korku karşısında emniyet ve güven duymaktır. Bir diğer manası da "Bir şeye veya birisine inanıp güvenmektir.

Mü’min’in eliti elitsizliği olmaz. Allah’a kul olan her insan “ mü’min” olur. Allah’ın kuluyum dediği halde “mü’min” değilse adı ; “müşrik,münafık ve kafir” olur. Çünkü kulu olduğu Allah, vahyinde “mü’min” olmanın özelliklerini belirtmiştir.
Birlikte bakalım isterseniz.
Furkan;63-77
63- Rahmân'ın kulları öyle kimselerdir ki, yeryüzünde mütevazı olarak yürürler, câhiller kendilerine laf atarsa "Selâm" derler.
64- Gecelerini Rab'lerine secde ederek, Onun dîvânında durarak geçirirler:
65-"Rabbimiz, cehennemin azabım bizden uzaklaştır, doğrusu onun azabı sargındır" derler.
66- "Orası ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir makamdır!"
67- Ve harcadıktan zaman, ne israf ederler ne di cimrilik ederler; harcamaları, bu ikisinin arasında dengeli olur.
68- Ve onlar Allah ile beraber başka tanrıya yalvarmazlar. Allah'ın haram ettiği canı haksız yere öldür¬mezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezasını bulur,
69- Kıyamet günü onun için azâb kat kat yapılır ve o azabhn içinde hor ve hakir olarak kalır.
70- Ancak tevbe edip inanan ve faydalı bir iş yapanlar, işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere değiştirecektir, Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
71- Kim tevbe eder ve faydalı iş yaparsa o, makbul bir kimse olarak Allah'a döner.
72- Onlar yalan ve boş sözün yanında bulunmazlar, boş söze rastladıklarında vekar ile geçip giderler.
73- Ve kendilerine Rab'lerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.
74- Ve: "Rabbimiz, bize gözler sevinci (gönüller açan) eşler ve çocuklar lütfeyle ve bizi korunanlara önder yap!" derler.
75 İşte onlar, sabretmelerine karşılık saraylarda ödüllendirelecekler ve orada bir sağlık dileği ve selâm ile karşılanacaklardır.
76- Orada ebedî kalacaklardır. Ne güzel karargâh ve ne güzel makamdır orası!
77- De ki: "Duânız (ibâdetiniz) olmadıktan sonra Rabbim sizi ne yapsın? (Size haber verdiklerimi) yalanladınız.

Mü'minûn;1 -1 I
1-Felaha ulaştı o mü'minler.
2- Ki onlar, salatlarında saygılıdırlar.
3- Onlar boş peylerden yüz çevirirler.
4- Onlar zekâtı verirler.
5- Ve onlar ırzlarını korurlar.
6- Ancak eşleri, yahut ellerinin sâhib olduğu hariç. Onlar kınanmazlar.
7- Ama bunun ötesine gitmek isteyen olursa, işte onlar haddi aşanlardır.
8- Ve o(mü'min)ler emânetlerine ve ahidlerine özen gösterirler.
9- Onlar salatlarını (vakitlerinde ikame ederler) korurlar.
10- İşte vâris olacaklar onlardır.
11- Onlar (en yüksek cennet olan) Firdevs'e vâris olacaklar, orada ebedî kalacaklardır.

Ra'd;19-25
19-Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (bunu kabul etmeyen) kör gibi olur mu? Ancak sağduyu sâkibleri öğüt alır.
20- Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar.
21- Ve onlar Allah'ın bitiştirilmesini İstediği şeyi bitiştirirler, Rablerine karşı saygılı olur ve en kötü hesaptan korkarlar.
22- Ve onlar Rab'lerinin yüzünü (rızâsını) arzu ederek (nefsin gücüne giden şeylere) sabrederler salatı ikame ederler, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak (hayır yoluna) harcarlar ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte şu yurdun sonucu onlarındır:
23- (Onlar) Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlar da kendileriyle beraber olur. Melekler de her kapıdan yanlarına varırlar:
24- "Sabretmenize karşılık selâm size, yurdun sonu ne güzel" (derler).
25- Ama Allah'a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah'ın bitiştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar... İşte la'net onlara, yurdun kötü sonucu da onlaradır.!.

Zümer;10-20
10-De ki: "Ey inanan kullarım, Rabbinizden korkun. Bu dünyâ hayâtında güzel davrananlara güzellik vardır. Allah'ın yeri geniştir. Ancak sabredenlere, ödülleri hesapsız ödenecektir.
11- De ki: "Bana dîni yalnız Allah'a hâlis kılarak, O'na kulluk etmem emredildi.
12- Ve bana müslümanların ilki olmam emredildi,"
13- De ki: "Ben, Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım."
14- De ki: "Ben, dînimi yalnız Allah'a hâlis kılarak ona kulluk ediyorum.
15- Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin." De ki: "Ziyana uğrayanlar Kıyamet günü hem kendilerini, hem de ailelerini ziyan edenlerdir. Dikkat edin, işte bu, apaçık bir ziyandır!"
16- Onların üstlerinden ateşten gölgeler, altından da (ateşten) gölgeler var. İşte Allah kullarını bu durumdan korkutur. Ey kullarım, benden korkun!
17- Tâğût'a kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı:
18- Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar sağduyu sahihleridir.
19- Üzerine azâb kararı kak olanı mı, sen ateşte bulunanı mı kurtaracaksın?
20- Fakat Rab'lerinden korkanlar için üstüste yapılmış odalar var. Odaların altından da ırmaklar akmaktadır. Bu, Allah'ın va'didir. Allah va'dinden caymaz.

Şûra;36-39
36- Size verilen şeyler, dünyâ hayâtının geçimidir. İnanıp Rab'lerine dayananlar için Allah'ın yanında bulunan ödül ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
37- Onlar büyük günâhlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; kızdıktan zaman da onlar, affederler.
38- Rab'lerinİn çağrısına gelirler, namazı kılarlar. İşleri, aralarında danışma iledir, Kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar.
39- Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar.

Secde;15-20
15- Bizim âyetlerimize o kimseler inanırlar ki onlar, kendilerine öğüt verildiği zaman derhal secdeye kapanırlar; Rab'lerini överek tesbih ederler, büyüklük taslamazlar.
16- Yanları yataklardan uzaklaşır, korkarak ve umarak Rab'lerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar.
17- Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne gözler aydınlatıcı(ni' metleri)in saklandığım hiç kimse bilemez!
18- Hiç inanan kimse, (yoldan çıkan) fasık gibi olur mu? Elbette bunlar bir olmazlar.
19-inanan ve iyi işler yapanlara gelince, onlar, yaptıklarına karşılık, durulmağa değer cennetlerde ağırlanırlar.
20- Yoldan çıkanların barınacakları yer de ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler, yine oraya geri çevrilirler ve onlara: "Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın" denilir.

Zümer;23
Allah, sözün en güzelini, (Kur'ân'ın âyetlerini güzellikte) birbirine benzer, ikişerli bir Kitâb halinde indirdi. Railerinden korkanların, ondan derileri ürperir, sonra derileri ve kalbleri Allah'ın Zikrine yumuşar. İşte bu (Kitâb) Allah'ın rehberidir. Dilediğini bununla doğru yola iletir. Ama Allah kimi sapıklığında bırakırsa artık ona yol gösteren olmaz.

Enfâl;2-4
2- Mü'minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, O'nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler.
3- Salatı ikame ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) harcarlar.
4- İşte gerçek mü'minler onlardır. Onlara Rablerinin katında dereceler, bağışlanma ve tükenmez rızık var.


Benim gibi bu güne kadar herşeyi yanlış bilen,kara cahil,konuşmaya değer olmayan sizin deyiminizle kafir bir acizi aydınlanmaya gark ettiğiniz için sonsuz şükranlarımı sunuyorum...

Kendinizi, “herşeyi yanlış bilen, kara cahil olarak” niteliyorsanız bir şey diyemem. Biz ancak kulu olmaktan onur duyduğumuz Yüce Allah’tan ittika edenler olarak O’nun:
Bakara;159-160: Şüphesiz indirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz, kitapta insanlara apaçık gösterdikten sonra gizleyen kimseler; işte onlar; onlara Allah ve lânet ediciler lânet eder. Ancak tevbe eden ve düzeltenler ve (açık delilleri ve hidâyeti) açıkça ortaya koyanlar başkadır. İşte onlar; Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ve Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.Bakara;161-162: Şu inkâr edip de inkârcı olarak ölen kimseler; işte onlar; Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti onlaradır. Onlar onda [lânette] temelli kalıcıdırlar. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmayacaktır da.

ayetleri uyarınca ayetlerini teybin ederiz/ortaya koyarız . Gerisi size kalmıştır. Her insan seçiminin sonucunu yaşayacaktır.

Ahzab ;41,42,43: Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin!.Sabah-akşam /sürekli O’nu tesbih edin !.O’dur ki, sizi zulumatlardan/karanlıklardan cehaletten Nur’a/aydınlığa ilme çıkarmak için size salat eder/destek olur, ve O’nun melekleri de (salatederler/destek olurlar. Mü’minlere Rahıym’dir.O’na kavuşacakları gün, onlara tahiyye’si “Selam”dır. Onlar için keriym bir ecir hazırlamıştır.

Rabbimiz, emrine uyarak desteğini alan ve “selam” ına değer olan kullarından eylesin bizleri.

“…konuşmaya değer olmayan” görüşünüze ise katılmıyorum. Her insan konuşulmaya değerdir. Çünkü Cenabı Allah hepimizi de “ahsen-i takvim” üzere yaratmıştır. Bizler bu "ahsen-i takvim" yaratılışını kötüde kullanır; iman etmez, salihatı işlemez ve aklını kullanmazsak; hevamızı ilâh edinirek, hırsa kapılır, tamah eder, bencillik yapar, şehvete düşer, tekasür hastalığına yakalanır, büyüklenir, istiğna, tuğyan ve yalanlama cihetine gidersek; esfeli safilin /aşağılıkların en aşağılığı durumuna getiriliriz. Rabbimiz bizleri bu duruma düşürmekten korusun.

“…sizin deyiminizle kafir bir acizi aydınlanmaya gark ettiğiniz için sonsuz şükranlarımı sunuyorum.” Sözünüze gelince ilk yazınızdaki iftirayı sürdürmeye bir de ince alayı katıyorsunuz.

Yazdığınız ve yazdıklarım ortada. Size kafir demedim.

Siz, iftira ve hakaret içeren yazınızı:
“Bütün Müslüman kardeşlerimi ve yüce Allah ımı şahit tutuyorum kendime...Allah ım, Bütün peygamberlerine ve gönderdiğin kitaplara iman ediyorum.Yaratılanların ve peygamberlerin en üstünü Hz Muhammed i ,onun sünnetini terk etmeyeceğim konusunda sana söz veriyorum.Son nefesimi kur an ın ışığında vermemi nasib et.”
Sözlerinizle bitirdiniz.

Biz de, bu iftira ve hakaret eden kardeşimiz ya yazdıklarımızı okumuyor ya da okuduklarını yanlış algılıyor düşüncesiyle Kur’an’dan ayetleri teybin ettik.İstedik ki, yazdıklarınız ile Kur’an’da söylenenlerin çeliştiğini görebilesiniz. Aydınlanmanıza vesile olabildiysek ne mutlu bizlere. Şükrümüzden aciziz.Allah’ımıza hamd olsun.


Değerli görüşleriniz sayesinde kendimi şu an foton kuşağından geçip başka bir boyuta yolculuk yapıyormuş gibi hissediyorum.Fani ömrünü geçirirken sünnetullah a uyarak günahların en büyüğünü işleyen ben denizin, sizin gibi iman ve kur an konusunda zirveye ulaşmış bir zatı muhteremle karşılaşması ne şans.Belkide 1400 yıldır herşeyi yanlış bilen ve uygulayan bu dünyada hayatı sonlanmış veya yaşayan kendini müslüman adleden kişilerden birinin doğru yola ulaşmasına vesile olacaksınız.Allah sizden razı olsun.

Yazımda yazılanların büyük çoğunluğu Allah’ın ayetleri idi. Cenabı Allah ayetlerinin gönüller için şifa olduğunu ve insanı rüşde erdirdiğini belirtir. Ayetlerin etkisiyle başka bir boyuta geçebildiyseniz ne mutlu sizlere.

Kendinizden; “Fani ömrünü geçirirken sünnetullah a uyarak günahların en büyüğünü işleyen ben denizin” diye sözediyorsunuz. Yazık! Gerçekten de çok üzüldüm. Kur’an’da sekiz defa geçen “Sünnetullah”, Cenabı Allah’ın hükümleri, emir ve nehiyleri anlamındadır. Üstelik bunlarda hiç bir değişme de olmaz. Rabbimiz , “Sünnetullah’ta tebdil ve tahvil olmayacağı”nı (el-Ahzâb, 33/62; Fâtır, 35/43; Feth, 48/23) bildirmiştir.

Siz ya sünnetullahı bilmiyorsunuz ya da sünnetullaha uymuyorsunuz. Allah’ın sünnetullahına uyacak ve günah işliyeceksiniz! Şaşılacak bir durum.

“…sizin gibi iman ve kur an konusunda zirveye ulaşmış bir zatı muhteremle karşılaşması ne şans.” diyorsunuz. Henüz karşılaşma şansımız olmadı. İnşaAllah karşılaşırız.

Siz alay etseniz de biz kendimizi tanıtalım ki, insanlar alay edip iftira atarak vebal altında kalmasınlar.
Allah’a iman ediyorum/güveniyorum. Allah’a fakir/Allah’a ihtiyaç duyan bir kul olarak müstağnileşmiyorum/kendimi hertürlü ihtiyaçtan uzaklaşmış görmüyorum.
Cenabı Allah’ın tüm ayetlerine iman ettiğim/güvendiğim gibi
Hud; 17: O dünyayı isteyenler hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan ve kendisini Allah’tan bir şahidin takip ettiği ve de kendinden önce bir imam (önder) ve rahmet olarak Musa’nın kitabı bulunan kimse gibi midir? İşte onlar (böyle olanlar), ona (Kur’an’a) inanırlar. Hangi hizipten olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona vaat edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de bundan (Kur’an’dan) şüphe içinde olma. Kesinlikle o Rabbinden bir hakktır / gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmiyorlar/güvenmiyorlar.
ayetinde belirtilene de iman ediyorum/güveniyorum. Yaşamımı; Allah Resulunun yaptığı gibi kendime yaşam kitabı olarak seçtiğim Kur’an’ın imamlığında sürdürmeye çalışıyorum.

Değerli Kardeşim! "Belkide 1400 yıldır herşeyi yanlış bilen ve uygulayan bu dünyada hayatı sonlanmış veya yaşayan kendini müslüman adleden kişilerden birinin doğru yola ulaşmasına vesile olacaksınız.Allah sizden razı olsun.” Sözünüze gelince!

Allah sizlerden de razı olsun. Adına, “müslümanım” diyenin dini islamdır. O da Kur’an’dır. İnsanlar doğru mu biliyorlar , yanlış mı biliyorlar sağlamasını yapacakları yer Kur’an’dır.

Biz;
Nisa;85: Kim güzel bir şefaatte/yardımda bulunursa, ondan kendisi için bir nasip olur. Kim de kötü bir şefaatte/yardımda bulunursa, ondan da onun için bir nasip olur. Allah herşey üzerine Mukıyt’tir /her şeyin karşılığını, gıdasını verendir.
Nahl;25: Kıyamet günü kendi yüklerini/günahlarını kamilen yüklenip taşımaları ve ilimsizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden de yüklenmeleri için. Dikkat edin, yüklendikleri ne kötüdür!.
ayetlerinin bilinciyle elimizden geldiğince Kur’an’ı tebyin ederiz.

Değerli Kardeşim!
Dünkü yorumumu yazarken beni özlü ve bir sürü süslü cümlelerle yereceğinizi biliyordum.Tabii görüşlerinizi ayetlerle destekleyeceğinizide düşünüyordum yanılmamışım.

Ne mutlu sizlere! Geleceği görebiliyorsunuz demek. Rabbim daha da artırsın.
Özlü ve bir sürü süslü cümleler dediğiniz yazımın büyük kısmı Allah’ın ayetlerinin mealleridir. Allah’ın emrine uymak , teybin görevini yapmak ve Hakk’ı tavsiyeleşmekten onur duyarım.

Şimdi ; Hz. Muhammed tebliğ emrini yerine getirdi ve görevi sonlandı.Onun varlığı sadece mektubu yerine ulaştırmaktı.Bir aracıydı.Mektup elimizde onu okuyan herkes aynı şeyimi anlayacaktır. Mesela sizin gibi ilim irfan sahibi bir zatla benim gibi bir karacahil kur anın mealini okuyunca aynı şeyimi anlayacaktır.Kur an mealleri yazan o zatı muhteremler neden ayetleri çevirirken sözcüklerin kökenlerini bilmek zorunda.Bu kur an meallerini yapanlar neden aynı kur andan farklı tesirler çıkarırlar.Bu kişiler ilmin neresindedir.Dünya ve ahiret hayatımızı düzenleyen yüce kitap kur an indirildiğinde Hz.Muhammed ''sadece'' kur anın hatibi mi olmuştur.Yaşantısını kur anın emirlerine göre yaşayan Resul un ahlakı, beşeri hayatı, yaptığı ibadetler, konuşmaları önemsizmidir.Hiç bir müslüman peygamberini örnek almasın mı?Hz muhammedin hangi davranışı kur ana aykırıdır.Dinini peygamberinin öğrettiği gibi yaşayan hangi müslüman yanlış yapmıştır.


Yazı yazdığınız bu başlıktaki bir yazımda:

Alemlerin Rabbi olan Allah’ıma hamdolsun…

Mushaftaki yazılı olan tüm ayetler Allah tarafından vahyedilmiş.

Allah’ın, Resulu ve son Nebisi olarak görevlendirdiği Mekkeli Haşimiler’den

Abdullah oğlu Muhammed tarafından tebliğ edilmiş tüm ayetlere iman ediyorum.

İman ettiğim gibi de yaşıyorum.

Allah’ın dışında hiç kimsenin hüküm koyma yetkisinin olmadığına iman ediyorum.

Değerli Kardeşim!

Rabbimiz Allah’ın otoritesine hiçbir kul ortak kılınamaz. Kılana da Müslüman denilemez. Edindiğimiz bu ilke, hepimizin her müslümanım diyenin ilkesi olmalıdır diye düşünüyorum.

Dinin tek kaynağı vardır. O da Kur’an’dır. Peygamber de Kur’an’daki dini yaşamıştır. Onun dine ilave yapması, çıkarması ve dine bir ilke koyması söz konusu değildir.

İsra;9:Şüpheniz olmasın ki bu Kur'an en kalıcı, en doğru olana kılavuzlar ve müminlere şu yolda müjde verir: Hayra ve barışa yönelik işler yapanlar için büyük bir ödül vardır.

Muhammed ;23-24:İşte bunlardır, Allah'ın kendilerine lanet edip kulaklarını sağır, gözlerini de kör ettiği kimseler... Peki bunlar, Kur'an'ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?

Zuhruf ;43-44Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl! Hiç kuşkusuz, sen, dosdoğru bir yol üzerindesin. Gerçek şu: Bu Kur'an sana ve toplumuna elbetteki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.

Ahkaf ;9De ki: "Ben, resuller içinden bir türedi değilim! Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Bana vahyedilenden başkasına da uymam! Ve ben, açıkça uyaran bir elçiden başkası da değilim."

Ali İmran;189Göklerin de yerin de mülk ve yönetimi Allah'ındır. Allah Kadîr'dir, herşeye gücü yeter.

Ta-Ha;124-126Kim benim zikrimden/Kur'anımdan yüz çevirirse onun için zor, sıkıcı bir hayat şekli/dar bir geçim vardır; kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: "Rabbim, beni neden kör haşrettin, ben gören biri idim?" Allah buyurur: "Ayetlerimiz sana geldiğinde sen böyle unutmuştun; bugün de sen aynı şekilde unutuluyorsun."

Değerli Kardeşim!

Bununla birlikte Rasülüllah Efendimizin de Kur’an’da’ki dini yaşarken söylediği, davrandığı güzel şeyler bulunursa ve bilinirse- ki,vardır- niye benimsenmesin?

Müslüman kimse her söze kulak vermek ve en güzel olanı benimsemekle yükümlü değil midir?
Rabbimiz olan Allah Zümer suresinin 18. Ayetinde;

“Onlar ki, sözü dinler de en güzeline uyarlar. İşte bunlardır, Allah’ın kılavuzladıkları; işte bunlardır, akıl ve gönül sahipleri.”
diyor.

Güzel söz kimden olursa olsun; ister Rasulüllah’tan, ister sahabeden, ister Buda’dan, ister Konfüçyüs’ten, ister Marks’tan, ister Lenin’den, ister Necip fazıl’dan, ister Mehmed Akif’ten ister Nazım’dan…..

Evet değerli kardeşim!
Biz rivayetlere de değer veririz. Ancak; Kur’an’dan aldığımız emirler doğrultusunda tüm rivayetlere karşı da ihtiyatlı oluruz. Çünkü Kur’an’dan biliyoruz ki Rasülüllah’ın çevresinde bulunanlardan bir kısmı münafık idi. Rasülüllah Efendimiz de bunların kimler olduğunu bilmiyor idi.

Tevbe 101: “Çevrenizdeki Bedevi Araplardan münafıklar var. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar var. Sen bilmezsin onları. Ama biz biliriz onları . İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba itilecekler.”

Biz de bilmiyoruz. Ancak; yine Kur’an’dan biliyoruz ki bunlardan bir kısmı “süslü sözler” uydurmuşlardır ve dinin yozlaşmasına gayret göstermişlerdir.

En’am 112, 113 ve 121:“İşte böyle, biz her Nebiyye insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine lafın yaldızlısını fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Bırak onları, düzdükleri iftiralarla baş başa kalsınlar.”

“Ki ahirete inanmayanların gönülleri ona ısınsın, ondan hoşlansınlar, elde ettikleri şeylere sahip olmaya devam etsinler.”

“… şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için gizlice telkinde bulunurlar. Onlara boyun eğerseniz siz de müşriklerden oldunuz demektir.”

Rivayetlerin (hadis) derlemelerinin başladığı günden 150- 200 sene geriye yönelik yapıldığını ve bunun yapılmasının sonucunda da ne kadar sağlıklı bilgi alınabileceğinin insanlarca mutlaka düşünülmesi gerektiğini, La reybe fih olan Kur’an’ın süzgecinden geçmeyen hiçbir rivayetin inanç konusunu olamayacağını 1965 yılından bu güne kadar söyleyen ve ölünceye kadar söylemeye devam edecek olan Allah’ın aciz bir kuluyum.

Elhamdülillah! Rasülüllah Efendimiz’in Kur’an’da tanıtılan kimliğini, kişiliğini örnek alıyorum. Tıpkı İbrahim Peygamberimizi Kur’an’daki yönleriyle örnek aldığım gibi.
Ahzab 21:“Andolsun Allah resülünde sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenlerle Allah’ı çok ananlara güzel bir örnek vardır.”

Mümtehine 4, 6:“İbrahim’le beraberinde olanlarla sizin için çok güzel bir örnek vardır.Hani onlar toplumlarına şöyle demişlerdi:”Biz sizden de Allah dışındaki kulluk ettiklerinizden de uzağız. Sizi tanımıyoruz.. Sizinle bizim aramızda, siz Allah’a, yalnız Allah’a inanıncaya kadar, sürekli düşmanlık ve nefret olacaktır.” Ancak İbrahim babasına şöyle demişti:”Senin için hep af dileyeceğim ama Allah’tan sana gelecek şeyi geri çevirme gücüm yoktur.Ey Rabbimiz! Yalnız sana güveniyoruz, yalnız sana yöneliyoruz..Dönüş yalnız sanadır.”

“Andolsun onlarda sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenlere çok güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse şunu bilsin ki, Allah, sınırsız zengindir; tüm övgülerin sahibidir.”

Elhamdülillah! Rasülüllah Efendimiz’in tebliğ ettiği dini yaşayan ve yaşatanlara elimden geldiğince destek oluyorum.

Ahzab 56. “İnnellahe ve melaiketehu yüsallune alen nebiyy* ya eyyühellezıne amenu sallu aleyhi ve sellimu teslıma “

“Şüphesiz Allah ve melekleri Nebiyyi destekliyorlar/ ona yardım ediyorlar/ onun için gerekeni yapıyorlar. Ey mü’minler! Siz de ona destek olun ona yardım edin/ onun için gerekeni yapın ve onun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayınız!”

Ah! O günlerde yanında olsaydım da adım adım izleseydim Allah’ın Resulünü! Böyle bir şey olamayacağına göre elimde Kur’an , dilimde Kur’an gönlümde Kur’an . Kur’an’dan öğreniyorum O’nu. Resullük ve Nebilik görevini yüklenip bu alemden ayrıldığı son ana kadar yaptığı ve bağlılarından da yapmalarını istediği tek şeyin KUR’AN’a uymak ve KUR’AN’ı yaşamak olduğunu biliyorum.

Allah Resulünün beşer ve nebi niteliklerinin olduğunun gözardı edilmemesi gerektiğini; O’nun, din adına bağlayıcı nitelikteki söz ve fiillerinin; nebi olarak söylediği söz ve fiiller olduğunu, bunun da çerçevesinin Kur’an tarafından çizildiğini biliyor ve inanıyorum. İnancım doğrultusunda da amel ediyorum.

Cenabı Allah Tevbe 24 de:“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kızkardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz/menfaat çevreniz, elde ettiğiniz mallar, kesadından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden konutlar sizin için Allah’tan, Resulunden ve Allah yolunda cihattan daha sevimli ise artık Allah, emrini getirinciye kadar bekleyin. Allah yoldan ayrılmış bir topluluğu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.”

Diyor.
Rabbim olan Allah’ın emrine uyuyorum . Ancak Resulü Muhammed’i (Allah’ın selamı üzerine olsun) asla putlaştırmıyorum. Bugün aramızda olmadığını biliyorum.O’nun Allah adına, Resulu olarak aldığı vahyi tebliğ ettiğini ve Kur’an olarak mushafta topladığını biliyorum. Kendisini Allah’ın Resulu/Nebisi olduğunu kabul ederek bıraktığı Kur’an’ a uyan tüm insanların “Kur’an Ahlakı” ile ahlaklanacaklarını biliyorum. Tüm dualarımı, Alemlere Rahmet olarak gönderilen ve inananlara Rauf ve Rahim olan Peygamber Efendimizin bu misyonunu yürütenler için yapıyorum. Böyle olmayanların da idrak ve basiretlerinin açılması için elimden geldiğince bilgilenme çalışmalarına katkıda bulunmaya çalışıyorum.

Değerli Kardeşim!
Bu sitede bu formlara katılmamın nedeni;farklı bakış açılarını öğrenmek, farklı yorumları anlamak, kendi bakış açılarımı sunmak ve bildiklerimi paylaşmak.
Hiç, ama hiçbir kimseye; “Arkadaşlar bakın! Benim dediğim doğrudur. Benim söylediklerimin dışındakiler yanlıştır.Benim dediğim gibi yapmazsanız Allah’ı kızdırırsınız.” gibi dayatma yapmak niyetinde değilim.
Alemlerin Rabbi olan Allah’ım; Peygamber Efendimizin şahsında tüm insanlığa şöyle seslendiği;
Tahrim1:”Ey Peygamber! Allah’ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek neden haramlaştırıyorsun? Allah Gafur’dur, Rahim’dir.
Maide 99:” Resule düşen, tebliğden başka bir şey değildir. Allah sizin açığa vurduklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.”
Nur 54:” De ki “ Allah’a da itaat edin, resule de. Eğer yüz çevirirseniz/yüz çevirirlerse, onun görevi ona yükletilen, sizin göreviniz de size yükletilendir. Eğer ona itaat ederseniz yolu bulursunuz. Resule düşen, açık bir tebliğden başkası değildir.”
Şura 48: “Yüz çevirirlerse, biz seni onlar üzerine bekçi göndermemişiz. Sana düşen, tebliğden başkası değildir…
halde bizler ne düşünebiliriz?

Söyleyebileceğim tek şey var değerli Kardeşim!
Bir canım var. Bin canım da olsa Allah için, Kur’an için,
Allah’ın Resulu için ve Allah Resulu’nun getirdiklerini yaşayan ve yaşatanlar için feda olsun.

Rabbim olan Allah’ım,
Furkan;30: Ve kaler Rasûlü ya Rabbi inne kavmittehazu hazel Kur’âne mehcura;
Rasûl dedi ki: “Ya Rabb!.. Muhakkak ki benim kavmim şu Kur’an’ı terkedilmiş edindi”.
ayetinin muhatabı eylemesin.
Fecr;27: Ya eyyetühen Nefsül Mutmainneh;
“Ey O Nefs-i Mutmainne!”.
Fecr;28: İrci'ıy ila Rabbiki radıyeten mardıyyeten;
“Radiye/razı olarak, Mardıyye/Rızasını kazanmış olarak Rabbine rücu’ et!”.
Fecr;29: Fedhuliy fiy 'ıbadİy;
“Kullarımın içine dahil ol!”.
Fecr;30:Vedhuliy cennetİy;
“Cennetim’e dahil ol!”.
Denilen kullarından eylesin.

diye yazmışım.

Yazımı ve yazdıklarınızı tekrar tekrar okuyun lütfen. Dilediğiniz gibi de yargılayın.

Değerli Kardeşim! Çeviri yapan tüm çevirmenler çevirdikleri ve çevirecekleri dilin bütün özelliklerini köken bilimine kadar bilmek zorundadırlar. Yoksa yaptıkları çeviri olmaz. Kelimeler canlı birer varlık gibidir; doğarlar, gelişerek yaşarlar ve ölürler. Yazılan bir kitabı çevirebilmek için o kitabın yazıldığı dönemdeki dilin bilinmesi gerekir.

Kur’an’ı doğru anlamak için; sözcüklerin vazı’ anlamlarını (ilk anlamlarını), Kur’an’ın indiği dönemdeki anlamlarını ve o günden bugüne kadar olan değişimlerini iyi bilmek gerekmektedir.

Kur’an, indiği çağın insanlarının kullandığı dil ve sözcüklerle inmiştir ve bu çerçevede anlaşılması gerekir. Bir örnek verecek olursak:
“hakeme” sözcüğünün mastarı olan “hukm” sözcüğü; “engel olmak” anlamına gelmektedir. Araplar bu sözcüğü “insan veya hayvana mani olmak, onu kontrol altına almak” anlamında kullanmışlardır ve İslâm öncesi Arap şiirinde bunun yüzlerce örneği vardır. Ayrıca hayvanların kontrolünü sağlayan “gem” denilen alete de Araplarca “ حكمةhakeme” denmiştir.

Kur’an döneminde ise bu sözcüğün anlamı biraz özelleşmiş ve sözcük; “zulüme ve fesada engel olmak” anlamında kullanılmıştır. “Hakeme” sözcüğünden türetilen sözcükler de o dönemde özelleşmiş anlama uygun olarak,
-hâkim; zulüme ve fesada engel olan kişi,
mahkeme; zulüme ve fesada engel olunan yer,
ihkam; zulüme ve fesada engel oldurma,
muhkem; zulüme ve fesada engel edilmiş şey, anlamında kullanılmıştır.

Sözcüğün Kur’an’ın indiği dönemde, özelleşmiş bu anlamda kullanıldığına dair, peygamberimizin ağzından nakledilmiş meşhur bir hadis bile bulunmaktadır: “ حكّم اليتيم كما تحكّم ولدكHakkimül yetime kema tühakkimü veledeke (Kendi çocuğunu engellediğin gibi yetimi de engelle! Yani kendi çocuğunun zulümüne, fesadına, kötü yetişmesine mani olduğun gibi yetime de mani ol, o da iyi yetişsin, kötü birisi olmasın.)”
“ حكمHukm” mastarının tüm türevleri bu anlam ile uyumludur ve Sarf ilmi kurallarına göre yüzlerce hatta binlerce sözcük türetilebilir. Nitekim, “hukm” mastarının farklı türevleri Kur’an’da 210 yerde geçmektedir ve dikkatle incelendiği takdirde hepsinin de “zulüme ve fesada mani olma, engelleme” anlamında kullanıldığı açıkça görülmektedir.

“Hukm” mastarından türemiş olan “ حكمةhikmet” sözcüğü “zulüme ve fesada engel olma”nın adı olmak durumundadır. Öyleyse “hikmet”; “zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş olan; kanun, düstur ve ilke…” demektir.
Kur’an’ın indiği dönemdeki anlamlarını ve o günden bugüne kadar olan değişimleri iyi bilinmezse günümüzde olduğu gibi “hikmet” sözcüğüne çok değişik anlamlar yüklenir.

Siz dün ayetlerden örnekler vermiştiniz bende vereyim.el-AHZÂB;
21. Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.
29. Eğer Allah'ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır
31. Sizden kim, Allah'a ve Resûlüne itaat eder ve yararlı iş yaparsa ona mükâfatını iki kat veririz. Ve ona (cennette) bol rızık hazırlamışızdır
36. Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.
56. Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salevât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.
57. Allah ve Resûlünü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lânet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap hazırlamıştır.
Nisa(105) (Ey muhammed!) Biz sana Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin Sakın hainlerin savunucusu olma

Allah razı olsun. Amenne ve saddakna.

Sevgili dost1 Peygambere uymayı bizzat bizden Allahü teala istiyor.Bana şunu söyle evet! bir sürü uydurma hadis peygambere atfedilen davranış vardır.Bunların hangisi doğru veya yanlış ayırt etmek zor o yüzden şüpheci davranabiliriz.Olabilir ama işte o zaman akıl devreye girer.Kendine şu soruyu sorabilirsin.Bu yaptığım Kura an a uyarmı?Peygamberimiz olsa nasıl davranırdı?Ama yok ben bunları tümden reddederim.Akıl benim asıl peygamberim dersen ki demişsin,O zaman ya iblisin ağına düşme ihtimalin artar yada akıl tutulması yaşayabilirsin.Lafı fazla uzatmayayayım.Ben dün zanla hareket etmiştim ki yanlıştı. Sen dolaylı yoldan bana kafir demişsin.Yada ona kesin hüküm vermişsin.Bu konuyla ilgili sana son söyleyeceğim iman ettiğim Kur anı Kerimden
(burda kastettiğim siz değilsiniz.Şüphesiz Allah her şeyin doğrusunu bilir)
De ki: Ey kâfirler, Sizin taptıklarınıza ben tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır. (Kâfirun )

Değerli Kardeşim! Bu yazılarınızda yazdığınız kişiyi tanımıyorsunuz. Yazdıkları nelerdir diye bakmıyorsunuz ilk yazınızda yaptığınız hakaret ve iftirayı sürdürüyorsunuz ve üstüne üstlük “överken sövmek” deyimini ustaca kullanarak ince ince alay ediyorsunuz. İnşaAllah nefsiniz tatmin olmuştur.

Sizin yazınızı okuyan insanların hakkımda kötü bir zanna kapılarak vebal altında kalmamaları için yazdığım yazılardan bir kısmının başlığını verip bir kısmını da olduğu gibi asacağım.

http://www.hanifler.com/showthread.php?t=63 Allah'ın Resûlune/Nebisine Uymak

http://www.hanifler.com/showthread.php?t=383 (Allah' Resulu Muhammed ( Allah’ın selamı üzerine olsun) Müjdeleyici ve Uyarıcıdır

Selamun Aleykum! Değerli Kardeşlerim!

Allah, Resulu Muhammed’i bütün insanlığa göndermiştir.

Furkan;51: Eğer biz dileseydik, her kente bir uyarıcı gönderirdik.

Furkan;52: Kâfirlere boyun eğme ve bu Kur'ân ile onlara karşı büyük cihâd et.

Cumu’a;3: O resulü, ümmîlerden olup da henüz onlara katılmamış bulunan başka kimselere de gönderdi. O'dur Azîz, O'dur Hakîm.

Sebe’;28: Biz seni, bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik, başka değil! Ama insanların çokları bilmiyorlar.



Selamun Aleykum! Değerli Kardeşlerim

Allah Resulu olan Muhammed( Ona selam olsun) , Allah’ın mü’minlere olan lutfudur.

Al-i İmran;164: Andolsun ki, Allâh, mü'minlere büyük lutufta bulundu: Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allâh'ın âyetlerini okuyan, kendilerini yücelten ve kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi.

Tevbe;128: Andolsun, içinizden size öyle bir Elçi geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametlidir.

Alemlerin Rabbi olan Allah, Resulu Muhammed’e (Allah’ın selamı üzerine olsun) Kur’an ‘ı vermiştir.
Bakara;99: Andolsun, sana apaçık âyetler indirdik, onları yoldan çıkmışlardan başkası inkâr etmez.

Bakara;119: Doğrusu biz seni, gerçekle, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Cehennem halkından sen sorumlu değilsin.

Bakara;151: Nitekim kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitabı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Elçi gönderdik.

Nisa;163: Biz, Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrâhim'e, İsmâ'il'e, İshak'a, Ya'kûb'a, sıbtlara, Îsâ'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Hârûn'a, Süleyman'a da vahyetmiş ve Dâvûd'a da Zebur'u vermiştik.

Hicr;87: Andolsun sana ikililerden yedi ve bu büyük Kur'ân'ı verdik.

Nahl;44: Açık kanıtları ve Kitapları. Sana da o Zikr'i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar.

Kehf;1: Allah'a hamdolsun ki, kuluna Kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı.

Ankebut;47: İşte böylece Kitabı sana da indirdik. Kendilerine Kitabı verdiklerimiz, ona inanırlar: Şunlardan (şu Araplardan) da ona inananlar vardır. Âyetlerimizi, kâfirlerden başkası inkâr etmez.

Şura;52: İşte sana da böyle emrimizden bir ruh (gönüllere can veren bir söz) vahyettik. Sen Kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, doğru yola ilettiğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz sen, doğru yola götürüyorsun:

Hakka;40: Ki, o (Kur'ân) elbette değerli bir elçinin sözüdür.

Müzzemmil;5: Doğrusu biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.

Alemlerin Rabbi olan Allah, Resulu Muhammed’i(Allah’ın selamı üzerine olsun.) üstün meziyetlerle göndermiştir.
Bakara;253: Bu elçilerin bazılarına diğerlerinden daha fazla meziyetler bahşettik: İçlerinden kimi ile Allah (bizzat) konuşmuş, kimini de daha üst derecelere yükseltmiştir. Biz, Meryem oğlu İsa'ya hakikatin tüm kanıtlarını bahşettik ve o'nu kutsal ilham ile destekledik. Ve eğer Allah dileseydi, o (elçiler)den sonra gelenler, kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra birbirleriyle çatışmazlardı; ancak (vaki olduğu üzere) onlar karşıt görüşlere kapıldılar ve bazıları imana ererken diğerleri hakikati inkara yöneldi. Buna rağmen Allah dileseydi, birbirleriyle çatışmazlardı. Ama Allah dilediğini yapar.

Kalem;1: Nûn! Yemin olsun kaleme ve satır satır yazdıklarına
Kalem;2: Sen, Rabbinin ni'metiyle cinlenmiş (deli) değilsin.

Değerli Kardeşlerim!

Alemlerin Rabbi olan Allah, Resulu Muhammed’i (Allah’ın selamı üzerine olsun.)her toplum için hidayet rehberi kılmıştır.
Ra’d;7: Bütün bunlara rağmen, hakkı inkara şartlanmış olanlar yine de (inanmaktan kaçınıyor ve) "Niçin o'na Rabbinden mucizevi bir alamet indirilmiyor?" diyorlar. (Fakat, (onlar ne derlerse desinler)) sen sadece bir uyarıcısın ve bütün toplumlar için (asıl) yol gösterici (Allah'tır).

Neml;79: Allah'a tevekkül et, çünkü sen apaçık gerçek üzerindesin.

Cumu’a;3: O resulü, ümmîlerden olup da henüz onlara katılmamış bulunan başka kimselere de gönderdi. O'dur Azîz, O'dur Hakîm.


Selamun Aleykum! Değerli Kardeşlerim.

Allah Resulu Muhammed’i rahmet olarak göndermiştir.

Tevbe;61: İçlerinden bazıları da Peygamberi incitirler: "O, (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır." derler. De ki: "(O), sizin için hayır kulağıdır. Allah'a inanır, mü'minlere inanır. Sizden inananlar için de (O), bir rahmettir, Allâh'ın Elçisini incitenlere acı bir azâb vardır."

Tevbe;128: Andolsun, içinizden size öyle bir Elçi geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametlidir.

Enbiya;107: Ve biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.

Kasas;46: (Mûsâ'ya) ünlediğimiz zaman sen Tûr'un yanında değildin. Fakat Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik) ki senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan toplumu uyarasın; belki düşünüp öğüt alırlar.

Duhan;6: Senin Rabbinden bir rahmet olarak. Hiç kuşkusuz O, gereğince duyan, gereğince bilendir.


Allah Resulu Muhammed (Allah’ın selamı üzerine olsun.)Doğru yol üzerindedir.

Selamun Aleykum! Değerli Kardeşlerim!

Allah Resulu Muhammed, (Allah’ın selamı üzerine olsun.)kendinden önceki resul/Nebileri tasdik edendir

Saffat;37: Hayır, öyle değil! O, hakkı getirmişti. Diğer peygamberleri de tasdik etmişti.

Allah Resulu Muhammed (Allah’ın selamı üzerine olsun.)Doğru yol üzerindedir.

Ya Sin;4: Dosdoğru bir yol üzerindesin.

Şura;52: İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur yaptık. Hiç kuşkusuz, sen, dosdoğru bir yola kılavuzluk etmektesin.

Zuhruf;43: Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl, çünkü sen doğru yoldasın.

Ahkaf;9: De ki: "Ben, resuller içinden bir türedi değilim! Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Bana vahyedilenden başkasına da uymam! Ve ben, açıkça uyaran bir elçiden başkası da değilim."

Fetih;2: Ki Allah senin günahından geçmiş olanı da gelecek olanı da bağışlasın, nimetini senin üzerinde tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola kılavuzlasın.

Necm;1,2: İndiği zaman necme kasem olsun ki (Parça parça inmiş ayetlerin her bir inişi kanıttır ki),arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır.

Saff;9: Resulünü hidayet ve hak dini getirmek üzere o gönderdi ki, ortak koşanlar hoşlanmasa bile, onu tüm dinlerden üstün kılsın.

Nisa;174: Ey insanlar, size Rabbinizden delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik.

Hadid;9: Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık âyetler indiren O'dur. Şüphesiz Allâh, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.

Cin;27: Seçtiği bir elçi müstesna. Çünkü O, resulünün önünden ve arkasından gözetleyiciler yürütür.

Fetih;28: Ki onların, Rablerinin elçiliklerini hedefine tam ulaştırdıklarını bilsin. Allah, onların katında bulunan şeyleri kuşatmış ve her şeyi inceden inceye sayıya bağlamıştır.

Allah Resulu Muhammed (Allah’ın selamı üzerine olsun.)mecnun değildir.
Sebe;46: De ki: "Size, bir tek şey öğütleyeceğim: Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın, sonra da iyice düşünün!" Arkadaşınızda cinnetten eser yok! O, şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kişiden başkası değil.
Kalem;1-8:
1- Nun. Kalem`e ve onların satır satır yazıp söylediklerine/ efsaneleştirdiklerine kasem olsun ki/ bunları kanıt gösteririm ki:
2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde, mecnun/ cinlenmiş/ deli değilsin.
3- Ve muhakkak senin için minnete bulaşmamış çok mal var.
4- Ve kesinlikle sen, çok büyük bir ahlâk üzerindesin / üstün bir karaktere sahipsin.
5- Yakında göreceksin onlar da görecekler,
6- fitneye uğramış/ delirmiş hanginizmiş.
7- Şüphesiz Rabbindir, yolundan sapanı en iyi bilen, yine O`dur doğru yola ermiş olanları en iyi bilen.
8- O halde yalanlayıcılara itaat etme!
Tekvir;22: Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.
Ahzab;46: Ve Allah'ın izniyle bir davetçi, ışık saçan bir kandil olarak...
Kur’an, Allah Resulu Muhammed’in (Allah’ın selamı üzerine olsun.) sözü değildir.
Hakka;40: O hiç şübhesiz kerîm bir Resulün getirdiği sözdür.
Hakka;44-47: Eğer bazı lafları bizim sözlerimiz diye ortaya sürseydi, Yemin olsun, ondan sağ elini koparırdık. Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik. Sizin hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.

Allah, Resulu Muhammed’i(Allah’ın selamı üzerine olsun.) destekler ve desteklememizi emreder.
Ahzab;56: Şu bir gerçek ki, Allah ve melekleri, o Peygamber'e destek verirler/onun şanını yüceltirler. Ey inananlar! Siz de ona destek olun/onun şanını yüceltin ve ona içtenlikle selam verin.

Allah Resulu Muhammed(Allah’ın selamı üzerine olsun.),kendisine vahyedilene uyar.
Ahzab;1-3:Ey Peygamber! Allah'tan kork ve küfre batmışlarla münafıklara boyun eğme! Kuşkusuz, Allah Alîm, ve Hakîm'dir.
Rabbinden sana vahyedilene uy! Allah, yapmakta olduklarınızdan en iyi biçimde haberdardır.
Allah'a dayanıp güven! Vekil olarak Allah yeter.

Muhammed (Allahın Selamı Üzerine olsun) Resul/Nebi olarak gönderilmiştir.
Selamun Aleykum! Değerli Kardeşlerim!

Mekkeli olan Abdullah oğlu Muhammed(Allah’ın selamı üzerine olsun.)Allah’ın Resulu/Nebisi olarak gönderilmiştir.
Bakara;252:İşte bunlar Allah'ın ayetleri. Onları sana hak olarak okuyoruz. Yemin olsun ki sen, gönderilen elçilerdensin.

Al-i İmran;144: Muhammed bir resulden başkası değildir. Ondan önce de resuller gelip geçmiştir. Şimdi o ölse yahut öldürülse ökçeleriniz üzerine gerisin geri mi döneceksiniz! İki ökçesi üzerine geri dönen, Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah, şükredenleri ödüllendirecektir.

Nisa;79: İyilik ve güzellikten sana her ne ererse Allah'tandır. Kötülük ve çirkinlikten sana ulaşan şeyse kendi nefsindendir. Biz seni insanlara bir resul olarak gönderdik. Tanık olarak Allah yeter.

Nisa;80: Resule itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Yan çizen çizsin, biz seni onlar üzerine bekçi göndermedik.

Nisa;174: Ey insanlar! Size Rabbinizden apaçık, çok parlak ve güçlü bir kanıt gelmiştir. Biz size, herşeyi açık seçik gösteren bir ışık gönderdik.


En am;50: Onlara şunu söyle: "Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem ben! Size ben bir meleğim de demiyorum. Yalnız bana vahyedilene uyarım ben!" Sor onlara: "Körle gören bir olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?"

A’raf;158: De ki: "Ey insanlar, ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sâhibi olan, kendisinden başka tanrı bulunmayan, yaşatan, öldüren Allâh'ın Elçisiyim. Gelin Allah'a ve O'nun ümmi peygamberi olan Elçisine inanın -ki o (peygamber) de Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır,-O'na uyun ki doğru yolu bulasınız!"

Ra’d;30: Seni de böylece, kendilerinden önce nice milletler geçmiş bulunan bir millete gönderdik ki, sana vahyettiğimizi onlara okuyasın. Oysa onlar Rahmân'a nankörlük ederler. De ki: "O (Rahmân), benim Rabbimdir. O'ndan başka tanrı yoktur. O'na dayandım, tevbem yalnız O'nadır."

Kehf;110: De ki: "Ben de sizin gibi bir insanım; Tanrınızın bir tek Tanrı olduğu bana vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabbine (yaptığı) ibâdete hiç kimseyi ortak etmesin.

Ya Sin;2: Hikmetli Kur'ân'a andolsun.
Ya Sin;3: Kuşkusuz sen gönderilmiş elçilerdensin.

Duha;7: Seni şaşırmış bulup yola iletmedi mi?

Fetih;29: Muhammed Allâh'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı katı, birbirlerine karşı merhametlidirler. Onların, rükû' ve secde ederek Allâh'ın lutuf ve rızâsını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır. Onların Tevrât'taki vasıfları ve İncildeki vasıfları da şöyle bir ekin gibidir ki, filizini çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı, derken gövdesinin üstüne dikildi, ekincilerin hoşuna gider, onlara karşı kâfirleri de öfkelendirir bir duruma geldi. Allâh onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfât va'detmiştir.

Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.

Miralay
14. June 2010, 10:19 AM
Selamünaleyküm

Dost1 kardeşim öncelikle Cenab-ı Allah sizden ve tüm inananlardan razı olsun.
Verdiğiniz cevaplar ve Kur'an'dan deliller üzerine söylenecek bir söz bulamıyorum.
Hepsi apaçık herşeyi gözler önüne sermektedir. Şahsım olarak sizler gibi Kur'an'a henüz tam manasıyla vakıf olamadığımdan dolayı ayetlerle,necmlerle örnekler veremiyorum. Sadece sizlerin vermiş olduğu o çok güzel örneklerle yetinebiliyorum. Halen öğrenme sürecindeyim.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki; Resulullah (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) zamanında ne kamera vardı,ne de onun hayatıyla,sözleriyle ilgili bugüne kadar gelen yazılı bir kaynak.
O'nun yaşantısı ve hallerini ancak Kur'an'dan öğrenebiliriz.

Ancak günümüze kadar bizlere intikal etmiş Kur'an'dan ve rivayet zincirlerinden anladığımız kadarıyla O'nun güzel ahlakından tabii ki istifade edeceğiz. Çünkü O güzel ahlak üzerine gönderilmişti. Elimizden geldiği kadar O'nun Kur'an'dan ibaret olan güzel ahlakıyla ahlaklanmak hepimize düşen bir görevdir.

Mesela, O'nun çocuklara ve yetimlere olan merhameti,temizlik ve hijyene uyması,yemekten önce ve sonra ellerini yıkaması,sair zamanlarda dişlerini fırçalaması (misvaklaması), Allah'tan gereğince korkması,hakka karşı merhametliyken batıla ve zulme karşı Allah için hiddetlenmesi,güler yüzü, tatlı dili...

Örnekler çoğaltılabilir. Bizler O'nun sünnetinden sakal,sarık,cübbe...vs. anlamak yerine güzel ahlakını sünnet kabul edenlerdeniz. Sonuçta kıyafet ve yiyecek olarak O'da içinde bulunduğu toplum gereğince davranmıştır.

Amacımız O'nu ilahlaştırmak değil; yine O'nu bulunduğu peygamberlik gibi yüce makama layık görmektir. Zira rabbimiz (Celle Celalüh) böyle takdir buyurmuşlardır.

(" O " dediğim her yerde Resulullah'ı kastediyorum ve her seferinde Allah'ın selamı,rahmeti ve bereketi üzerine olması için dua ediyorum.)

Selam,saygı ve muhabbetlerimle

hiiic
14. June 2010, 05:41 PM
Kadimdost, zanna dayalı konuşuyorsunuz yada konuşuyordunuz denildiğinde alınmanızı gerektirecek hiçbir sebep yok. Gerçekleri ve problemin özünü ortaya koymadan tedavinizi gerçekleştirmek mümkün değildir. Eğer Hz Osman, Ömer, Ebubekir ve diğerleri, putperest olup zanlarına taptıklarını kabul etmeselerdi belkide müslümanlığa geçemiyeceklerdi. Unutmayınız Hz Osman peygamberimizi öldürmeye giderken müslüman oldu. Kendimizi doğru yolda gidiyor sanmadan önce yanlış yolda olup olmadığımızı kontrol etmek için eleştirilere açılalım ve bunu, yani şahsımıza yapılan eleştirileri bir değer olarak ifade edilim çünkü sizi bu konuda bilgi veren kişi müslüman diğer ülkelerde bile nadir bulabileceğiniz alimlerden. Zana dair konuştuğunuz gerçeğini böyle bir alimden öğrenebilmek için aslında daha fazla emek çaba ve maliyete katlanmanız gerekirdi ama bu bilgiyi burada kolayca edindiniz.

Bende kendi zannıma göre konuşuyorum, önemli olan hangi düşüncelerimizin toplumun beyin yıkaması (atalarımızın yolu) hangi düşüncelerimizin tutum ve zanlar (kendimizi doğru yolda sanmamız) ve hangi düşüncelerimizin dinen aykırı olduğunu (bidat ve günahlar) olduğunu bilelim.
Bizler için şu aşamada en değerli bilgi saha fazla öğrenmek yada sonu olmayan birşeyin peşine düşmek değil, şimdiye kadar ve halen yanlış yaptıklarımızın neler olduğunu öğrenmektir. Yanlışın temelin üzerine doğru bir yapı dikemezsiniz bunun için lütfen temelinizdeki hataları alınmadan ve gurur yapmadan görüp düzeltme eğilimne giriniz bu sizin için daha yararlıdır.

Bir çoğumuzda sizin gibi yanlış bildiklerimiz ve amellerimizin doğrusu acaba nedir diye paylaşım yapıp kendimizi dahada düzeltme ve takvada yarış etme halindeyiz.

Hayatın ve dinin gerçekleri vardır. Herkez askerdeki güzel anlılarını anlatır ama yağmurlu havada 100lerce metre süründükten sonra dayak yiyerek saatlerce yediği nöbet cezasını anlatmak istemez. Herşey çift yaratılmıştır, tatlı şey varsa acılıyada razı olmazsak tatlının tadı kaçacaktır. Dünya ve ahiret hayatının gerçekleri kolay değildir ama eğer zor olanı yani kendi gururumuzu korumayı bırakıp Allahın dinine yardım edecek olursak o zaman yardım görürüz ve kolay olur. Lütfen eleştiriye daha açık olalım.

Eksikliklerinizi görüp geliştirebilmeniz için fikirlerinizi paylaşın ve aldığınız cevapları objektif tarafsızca değerlendirin. Önemli olan bilmemek uyada hatalı olmak değil, önemli olan zoru başarmartık zordan kastımız; hatalarımızı görüp kabul etmek ve yanlışlıklarımızı kabul edebilmektir.

Tekrar hoş geldiniz.

Miralay
14. June 2010, 05:47 PM
Mesela hiiiç kardeşim ben seni bir eleştireyim de gör gününü :)

"Unutmayınız Hz Osman peygamberimizi öldürmeye giderken müslüman oldu." demişsin.

Hz.Osman (Allah ondan razı olsun) yerine Hz.Ömer (Allah ondan da razı olsun) diyecektin sanırım. :)

Selam,saygı ve muhabbetlerimle

hiiic
14. June 2010, 06:13 PM
Çok güldüm Allahta seni güldürsün emi... :D

Kişilerle değil fikirlerle ilgileniyorum. Önemli olan yaşayanlardan ziyade yaşanan olay :)

Hz Osman, Hz Ömerden pekde farklı değil esasında bir zamanlar hepsi atalarından alim bildiklerinin peşlerinden giden samimi dürüst ve mert kimselerdi. Ama bu konuda ısrarcı olmadılar. Menat Risalelerini yazan şeyh abulmenatın sözlerinin geçersiz olduğunu anlayıp, bir inancı kapatıp orjnal hakiki dine geçmeyi başarabilmiş kimselerdir :)

akşam akşam çok güldüm yavvv :D

Kadimdost
14. June 2010, 06:47 PM
Değerli hiiic

En azından yaklaşımızın için teşekkür edebilirim.

Kadimdost
14. June 2010, 06:47 PM
Nisa / 36. …Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez

İsra / 37. Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsinمُ

Sad / 75. Allah: "Ey İblis! O benim kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?" dedi.

MÜ'MİN / 56. Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde ancak yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen hemen Allah'a sığın. Çünkü her şeyi işiten ve gören O'dur

“Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.” Lokman 18


Rabbimiz, ikimizi sana teslim olmuş (Müslümanlar) kıl ve soyumuzdan sana teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet (ver) Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin" (2/128)

snobyx
14. June 2010, 07:07 PM
Selamun Aleykum,

Değerli Dost1'e gayet samimi ve açıklayıcı paylaşımları için teşekkür ederim.Oldukça faydalanıyoruz,Rabbimiz razı olsun.

Kadimdost kardeşede siteye hoşgeldin diyoruz.Kendisine sitedeki paylaşımları önyargısız bir şekilde okumasını tavsiye ederim.Katılmasada faydalanıcağına inanıyorum.

Söylenecek sözler var ama bir tarafın kişiselleştirdiği bu tartışmaya karışmanın doğru olmadığına inanıyorum.Sadece Kadimdost'a itidalli olmasını öneririm.

Sevgi ve saygılarla

hiiic
14. June 2010, 07:20 PM
Kadimdost'um...

Neden olayları kişiselleştiriyorsunuz? Ortak paydamız fikirler olmalı, yoksa kazanım elde edemeyiz. aksi taktirde eleştirerek belkide motivasyonunda krılmaya sebep olduğunuz kişi, bu ve benzeri ülkelerde herkesin çıkıp söyleyemediği gerçekleri, belkide pek çok baskı ve sıkıntıya rağmen çıkıp söyleyen kimselerden. Bu iş için hiçbir menfaat beklemeden kendilerini deşifre eden ve gelenekçi anlayışında ötesinde (sitemizi daha iyi incelerseniz göreceğiniz üzere) alimci anlayışın baskısına dayanaksızca ve mantıkdışı birşekilde maruz kalan kimselerden.

Böyle kişilerin motivasyonunu kırarak, insanların kafalarındaki batılın parçalanması için hakikatleri açıklayan kimselere kırıcı davranmak tahminimce büyük günahlardandır.
----------------------------------------------------------------------

Baskı kurarak sizi ve sizden önce ailenizi etki altına alan geleneksel yaklaşıma maruz kalındığını ve kendilerine ayetler ve hakikat uzatıldığında saldırıya geçtiklerini göz önüne alırsak, sizin daha fazla anlayışlı olmanız gerekmektedir. Lütfen kendinizi (özellikle dayanağınız olmayan konularda) haklı çıkarma yada başkalarını haketmedikleri şekilde eleştirme girişiminde bulunmayalım...

İslam ayrılık değil birlik dinidir.

İnsanın kendini savunması da yerine göre bir kibirdir. Her zaman değil sadece yerine göre.
Günümüz insanının sevap sandığı ancak en büyük kibirlerden bir taneside kendi şahsi fikrini katı olarak savunmasıdır. Burada aslında dini yada önceki alimleri savunduğunu sanar ama aslında hiçde öyle değildir. Asıl amacı kendisinin mutlak doğru olduğunu ispat etme girişimidir. Allah kibirin bu gizli silahından hepimizi korusun.

Kadimdost
14. June 2010, 07:41 PM
yorumcu tarafından kaldırılmıştır.

hiiic
14. June 2010, 08:07 PM
Çok haklısınız.

Sahip olduğunuz fikirlere karşı yapılacak eleştirileri görmek için yazdığınızdanda eminim. Eğer böyle olmasaydı zaten burda yazmazdınız, demek ki Allah size kendisini aratmak için hissetmeniz gereken ihtiyacı vermiş ve yolunuzu buraya kadar düşürmüş.

Sitemizin alimleri kimseyi şahsi olarak eleştirmez, fikirleri ve tutumları eleştirir. Hiçbir fikir bizim değildir, çünkü doğduğumuzda dünya hakkında hiçbir fikrimiz yoktu, aklımızdaki her fikir bize sonradan kokuşturulmuş aslında başkalarına ait fikirlerdi. Bu nedenle inancınızı savunmanıza gerek yok, her inancın bir sahibi vardır ve onu ancak sahibi korur,.. tıpkı Kuranı Allahın koruması gibi. Bu nedenle aklınızdaki bilgilerin size ait olmadığını bilin ve onları kafanıza sokan asıl sahiplerini korumak (eğer gerçekten çaresiz değillerse) zorunda olmadığınızıda bilin. Belkide kim bilir atalarımız yanılmış ve şeytan onları alevli bir ateşe çağırmışsa.

Ancak üst üste inatla sırf saldırmak ve fitne çıkarmak amacıyla hep aynı tavıra sürekli muhatap kalıyoruz. Ben islamın kölesiyim, peygaberin hizmetcisiyim v.s. gibi duygusal sömürülerin altında büyük bir islami yozlaştırma operasyonu tarafından çoğu kez saldırıya uğruyoruz. İnatla ve dayanaksızca süren bu saldırılar gerçekten insanın motivasyonunu kırıyor. Siz karşı alınan tavırda bu yaşanan sürece olan benzerlikten kaynaklanmaktadır. Sanki biz Allahın yolunda gitmiyor, peygamberi canımızdan çok sevmiyormuşuz gibi bu tür manevi duygusal sömürülere sığınmak ve bunlarla politik bir saldırı yapmak gerçekten itici geliyor...

Ama ben inanıyorum ki siz bilgileri en iyi şekilde değerlendirecek ve subjektif yargılarınızın ötesinde islamın hak kavramını görüp bizi anlayacaksınız. Gerçekten görmek istemeyenler haricinde herkese açık bilgiler aytlerde yazıyor.
Bu gerçek daha önce islamla hiç tanışmamış bir dünya vatandaşının eline kuranı almasıyla başlayan müslümanlaşma sürecinden farksızdır. Aslında İslam adı altında, canımızı uğruna veririz naraları atarak (kendimizi kandırmamızdan öte birşey değil aslında) savunduğumuz dinimizin aslında kendi kuruntumuz, atalarımızın yolu ve islamdan uzak ideolojiler olduğunu anladığımızda herşey daha net gözükecek.

Tutumları yıkmak kolay değildir. Şeytanın gururunuzu kurtartmak amacıyla asılsızca sizi sürüklemeye çalıştığı tuzaklara düşmeyin. Ortada hakikat varsa, şahsi görüşlerimiz bunun dışında kalır.....................

ve "ben islama köleyim, canımı veririrm peygambere, kabenin bekçisiyim, muhafızıyım, kuranın kölesiyim" gibi yaldızlı sözler hatta ötesine de giderek "ben cennetin kapısıyım" gibi yalan sözler kişisel yargıdan ve zandan öte birşey değildir. Böyle olduğunu idda eden varsa şanslı, henüz Allah tarafından böyle olmadığını kendisine göstereceği bir sınava çekilmemiş, yada bu laflarla insanların manevi duygularını kullanmaya çalışıyordur.

sadece kendi yargılarımızı ve çıkarlarımızı ortadan kaldırıp empati kurarak birbirimizi anlayabiliriz.

Kadimdost
14. June 2010, 08:33 PM
yorumcu tarafından kaldırılmıştır.

hiiic
14. June 2010, 10:55 PM
Evet ama kuranı ve peygamberi done olarak kullanmak şu aşağıdaki verdiğim örneği kullanmak değildir. Bu cümleler herhangi bir gerçekliğe dayanmadığı gibi samimiyetsiz olarak dikkat çekmektedir.


Kısacası ortaya konulan fikirlerin semitik olduğu aşikardır.Hadi ağzınızdan baklayı çıkartın.Kur an ı da kendinize kalkan yapmaktan vazgeçin.
Neyi kalkan yapacağız? Eğer sizin başka bir kalkanınız varsa saygı duyarım, ama bize kuranı kalkan yapmaktan uzak durun derseniz bu kusura bakmayın ama kafirane bir talimattır. Bizim dinimizin kökü kurandır, kurandan ve sahibinden başka kalkan tanımayız... Gerçekten bu söz belkide özde bir insanı dinden çıkarmaya yeter... Ahirette bir gruba kuranı kalkan olarak kullanmaktan sakındıranların zümresinde nasıl hesap vermeyi düşünüyorsunuz? Onu okumak ve anlamaktan bizi alıkoymaya çalışmak vebal gerektirir. Dikkat edin bu cümleyi kuran olarak şahidiniz bile olmak istemem, halinizi bilmiyorum. Erkenden tevbe etmenizde yarar var ama başka bir dindeyseniz farklı bir başlıkta konuşabiliriz.

Hz. Muhammed e sırt çevirenler Allah ada ,Kur an ada sırt çevirmiş demektir.
Aslında tamamen yanılıyorsunuz, bu cümle kurana vede peygamberin vermeye çalıştığı mesaja dahi ters. Haa vebal gerektirir, dikkatli olunuz. Tam tersine Kurana sırt çevirenlere Allaha ve peygamberine sırt çevirmişlerdir. Peygamber kuranı getirmiştir başka birşeyi değil, sahihi buhari peygamberin getirdiği değil ondan sonrakilerin uydurduğu kitaptır. Bu konuyu daha tartışmak istemiyoruz formu araştırın. Sanki peygamber kurandan ayrıymış gibi bir propaganda islamın dışında bir propagandadır. Müslümansanız kuranı tepeye koyacaksınız sonrasında da peygamberi... Yoksa peygamberin sözü Allahın sözünden üstün müdür? eğer eşit dahi tutarsanız geçmiş olsun şirke düştünüz, o mülkün sahibinin kim olduğunun çıkacağı günde sizi değil peygamber, peygamberlerin şefaati bile kurtaramaz.

Hz İbrahim e halilim diyen Allah ımız Resulullah efendimizede habibim demiştir.Allah ın sevgilisini, ''haşimilerden abdullah ın oğlu Muhammed'' diye niteleyenlerin sözüm ona Allah ve kur an sevgisi ne kadar gerçektir.
Bu konular islam ve kuran çatısı altında tartışılmaz bunu dışarda bihter ve behlülü izlerken tartışırız. Ben muhammedi sevdim ibrahim dostum aha şurdakide kölen grup şurdakide metresim tarzı bir düşünce ne kurana ne akla mantığıa nede vicdana sığar... bu tür sonradan uydurma iftiralardan uzak duralım... Dost kardeşimin yazısını dikkatli okuyunuz. Allah peygamberler arasında ayrım yapmamamızı emrediyorç. Çünkü onlar sadece kendilerine verilen vahyi iletebilir fazlasını değil. Rabbimizin sevgisi sonsuzdur, bunu yine şahsileştirip bir aile süsü vermek çok daha büyük vebal gerektirir. eksiklikten münezzeh bir varlığa oğul istinad edenlerin cezası neyse eksiklikten münezzeh bir varlığa eş, aşık, sevgili olarak diğer bir peygamberi istinad etmekte aynı cezayı gerektirecektir. Eğer Allah bir sevgili edinmek isteseydi onu kendi katından edinirdi ama onu tenzih ederim. Böyle sapıklardan uzak duralım hepsi şirke düşmüş zanperst saçmalıklarından ibaret. bu kimselerin ilimden kastı kulakdan dolma ve kendi zanlarından başka birşey değildir.


Bütün Müslüman kardeşlerimi ve yüce Allah ımı şahit tutuyorum kendime...Allah ım, Bütün peygamberlerine ve gönderdiğin kitaplara iman ediyorum.Yaratılanların ve peygamberlerin en üstünü Hz Muhammed i ,onun sünnetini terk etmeyeceğim konusunda sana söz veriyorum.Son nefesimi kur an ın ışığında vermemi nasib et.
Allah mubarek etsin. Ama bu sözü bize değil Allaha söylemeniz gerekiyordu... Allaha maille ulaşmakta bir yöntem olabilir ama kurana göre gereksizdir, sonradan uydurmadır. Kalbinizden geçirmeniz bile yeterli ama siz yinede karşınızdaki problemi tanımlayıp belirsizlikten kurtulmak için biraz seslice dua ediniz.

Ama bana soracak olursanız kabul olmaz bu. Çünkü dua diğerlerine işittirmeden gizlice yapılmalıdır. Bu şekildeki dualar bazen rahatsız edici olabiliyor, Allahta diğerlerine işittirilen yüksek sesli duadan fazla hoşlanmadığını ayetle belirtmiş, şimdi yazmak istemiyorum o ayeti alınma olmasın...

Kapiş?

dost1
15. June 2010, 03:52 AM
Selamun Aleykum! Değerli Kadimdost Kardeşim!

Sevgili dost 1
Şeytanın ilk işlediği günah nedir bilirmisiniz?''KİBİR''
Yaptığım yorumları okurken sadece okumuşsunuz.Sözlerimi çarpıtmanızda cabası.Tanrı tanımaz birisi sizinle karşılaşsaydı ve sizinle sohbet etseydi emin olun inancınıza karşı kuşkuyla yaklaşırdı.Sebebi anlatacağınız şeylerin elle tutulur olmaması değil.Sizin insana tepeden bakan,sabit fikirli ve bu özelliklerinide kibirle tamamlayan bir yapıda olmanız.Yorumunuzu okurken aslında bana atfetdiğiniz şeyleri fazlasıyla yaptığınızı gördüm.İftira, hakaret,sövme vs.
Siz hangi sıfatla bana kafir diyebildiniz?(Dolaylı yollarlada olsa)Yorumlarınızı yazarken maaşallah kendinize biçtiğiniz payeler inanılmaz boyutlarda.İngiliz aristokratı havasında yazdığınız yorumlarınızı tekrar okuyunuz.Bir müslümanın olması gereken alçak gönüllülüğü,mütevaziliği yazılarınızda bulmak neredeyse imkansız.Tövbe ediniz.

''KİBİR'' Türk Dil Kurumu Büyük Sözlük
Kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme, benlik, gurur:

Birde kibir konusunda yüce rabbim ne buyurmuş görelim;

Nisa / 36. …Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez

İsra / 37. Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsinمُ

Sad / 75. Allah: "Ey İblis! O benim kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?" dedi.

MÜ'MİN / 56. Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde ancak yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen hemen Allah'a sığın. Çünkü her şeyi işiten ve gören O'dur

“Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.” Lokman 18

Sadece kibirmi birde niyet okuyuculuğunuz var ki düşman başına.Yaptığım yorumlara verdiğiniz cevaplar gayri ciddi ve bayağı yaklaşımlarla dolu.(Tövbe! ayetlerden bahsetmiyorum cümlemi çarpıtmayınız)Bana bir şeyler anlatmaya çalışırken bile sağınızdaki solunuzdaki insanlara ince ince göz kırpıyorsunuz.Kendinizden biz diye bahsetmeniz de garipsediğim başka bir konu.(Bunuda lütfen kur an a bağlamayın artık kur an dilini kullanıyorum diye)

Benim bu siteye rastlamam bir kelimenin kökenini araştırırken oldu.Açık söyleyeyim böyle bir tartışmanın içine düşeceğimide sanmıyordum.Olay çok kişiselleşti.Benim buna katkımda elbette büyük.Ama bu noktaya gelmemin en büyük sebebi bana kibirle yaklaşılması oldu.Belki yaptığınız yorumları tekrar okuyup düşünmeniz için dünkü yazıyı yazdım.Aslında dikkat çekmek istediğim nokta kibrinizdi.Heyhat onuda anlayamadınız.Yorumlarınızı belli bir metadoloji ye göre yazdığınızı farkettim.Buda büyük ihtimalle akademik bir kariyere sahip olduğunuzu gösteriyor.Eğer böyleyse tüm yazdıklarınızı ve kibirinizi anlayabilirim.Buçok gördüğüm bir olay.

Umarım bu gün oturup bu söylediklerimin doğru olup olmadığı konusunda biraz düşünürsünüz.Bende öyle yapacağım.

Rabbimiz, ikimizi sana teslim olmuş (Müslümanlar) kıl ve soyumuzdan sana teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet (ver) Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin" (2/128)

Bir şeyi eleştirmek için öncelikle o şeyi iyi anlamak gerekir. Eleştirdiğimiz kişiye iftira atılmış, sözleri çarpıtılmış veya en azından, yanlış anlaşılmış olabilir.

Fikir tartışmalarında daha çok fikirler üzerinde durulmalı, fikirler eleştirilmeli, insanların şahısları hedef seçilmemelidir.

Sövgü, alay, küçümseme ve kişiliğe saldırı ile eleştiri birbirine karıştırılmamalıdır.

Eleştiri içten ve samimi olup, Allah rızasına yönelik olmalıdır.

Eleştiri amacımız "insanın karalanması" değil, "gerçeğin ortaya çıkartılması" olmalıdır.

Cenabı Allah:
Kaf;16:Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.

diyor.

Yazdıklarınız ve yazdıklarım ortada.

Alemlerin Rabbi olan yüce Allah gönüllerde olanları bilendir.

Cenabı Allah cümlemizi de

A'raf;200-201–202 :Eğer sana şeytândan bir vesvese gelirse de hemen Allah'a sığın. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi bilendir.
Kendi kardeşleri onları sapıklığa sürüklediği ve bırakmadığı hâlde şüphesiz şu takvâ sahipleri, kendilerine şeytândan bir taif [vesvese, karanlık kuruntu, sırnaşma] iliştiği zaman, hatırlarlar/ düşünürler. Sonra bir de bakarsın ki onlar görüp bilmişlerdir!

Fussilet;34:“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen, (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle; o zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki en yakın bir dost oluverir.”

Maide;8: Ey iman edenler! Allah için ikame ediciler/gözetleyiciler, bil-Kıst/herkese hakkını veren adil şahidler olun. Bir kavme olan buğzunuz sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adil olun; o takvaya daha yakındır. Allah’dan ittika edin. Muhakkak ki Allah tüm amellerinizi Habiyr’dir.

ayetlerini gönülden duyarak amel eden kullarından eylesin.


Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.

hiiic
15. June 2010, 07:26 AM
ayetlerini gönülden duyarak amel eden kullarından eylesin.

Aminnnn,

Heleki Kadimdost'umun kibiri tanımlamaya çalışırken ki mesajındaki ayeti kerimeyi gördükçe bu duayı daha çok edesim geliyor. :)

MÜ'MİN / 56. Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde ancak yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen hemen Allah'a sığın. Çünkü her şeyi işiten ve gören O'dur

Allah Gerçekten ayetlerini gönülden duyarak amel eden kullarından eylesin.

Göğüslerindeki yetişemeyecekleri kibirden kastı, içindeki kendi kibrini bilmiyor olmayışı olmalı.

Çok pahalı bir kaynaktan çok pahalıya edindiğim bir bilgi vardır, bunu sizlerle paylaşmak istiyorum, belkide bildiğiniz birşey ama bilimsel araştırmalarla günlük hayatta daha da kullanılabilir ve genellenebilir bil hal almış.

Konu şudur; Kişinin bir başkasında gördüğü olumlu ve olumsuz yanlar kişinin kendisinde bulunmaktadır.
destekleyen atasözü; Kötü söz sahibinindir
Destekleyen Düşünür sözü; Para herşeyi yapar diyen adam para için herşeyi yapan adamdır (benjamin franklin)
Argoda Destekleyen; Hacı hacıyı mekkede, derviş dervişi tekkede, totoş totoşu dakkada bulurmuş
pratik uygulaması; Kişinin topluma ait genellermeleri kendisini anlatmasıdır. Bu şekilde kişiyi daha iyi tanıyabilirsiniz.

Bu bağlamda birilerini suçlarken dikkat edelim, kendimizi ele vermeyelim. O kibirli bu sümsük bu hilebaz olabilir ama aslında karşımızda gördüklerimiz sadece kendimizdir...

Eğitimde uygulamaları, kişinin insanlara olan bakışını düzelterek kend iç dünyasını düzeltmesi yoluna gidilebileceği düşünülmüş ancak henüz bu konuda doyurucu bir çalışmaya ulaşılamamıştır. Sen kimsen herkez odur, herkez neyse sen de o sun denilmiş ancak henüz ispat edilememiştir.

Bu bilgiler basit gözükebilir ama binlerce dolarınıza mal olabilir. Paylaştım gitti ama ileride silebilirim.


A'raf;200-201–202 :Eğer sana şeytândan bir vesvese gelirse de hemen Allah'a sığın. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi bilendir.
Kendi kardeşleri onları sapıklığa sürüklediği ve bırakmadığı hâlde şüphesiz şu takvâ sahipleri, kendilerine şeytândan bir taif [vesvese, karanlık kuruntu, sırnaşma] iliştiği zaman, hatırlarlar/ düşünürler. Sonra bir de bakarsın ki onlar görüp bilmişlerdir!

Şeytanların her türlüsü baş etmek, Allahın izniyle çok kolay ama bi türlüsü var kiiiii (o Allahla Aldatanlar) onlarla peygamberimizden sonraki halifeler baş edememiş, Hz Osman hilafetinde hadis yazanları sürgüne göndermiş yine baş edememiş, Hz Ali baş edememiş, oğulları Hz Hasan, Hüseyin baş edememiş. Aramızda kalan nice alimlerimiz baş edememiş. Her türlüsüyle baş etmişler ama bu türlüsüyle baş edememişler.
Allah herşeyi görendir, O'na, görmediklerimizi gören gecenin rabbine sığındık.

hiiic
15. June 2010, 07:28 AM
Amin dedim de aklıma geldi,
Aminde Bidat mıdır?
Kuranda amin varmıydı, buda tespik gibi diğer budist geleneklerinden geçmiş olmasın, aum amin gibi, varsada ne demek?

Kadimdost
15. June 2010, 11:38 AM
yorumcu tarafından kaldırılmıştır.

Miralay
15. June 2010, 01:35 PM
Sevgili Kadimdost kardeşim.
Ettiğin güzel duadan dolayı çok teşekkür ederim.
Allah razı olsun
Her zaman değerli paylaşımlarda bulunarak, bilgi dağarcığımıza çok değerli şeyler katmanı temenni ederim. Kesinlikle bizlere karşı kalbin küsmesin. Şuna inan ki, düşüncelerin ve yazdıkların bizler için çok değerli bilgi niteliğindedir. Karşıt düşüncede olman ne size ne de bize hiçbir zaman olumsuzluk katmaz. Küçük bir çocuk bile olsa ondan öğrenilecek çok şey vardır ki, sizin gibi değerli bir kardeşimizden kimbilir neler öğreneceğiz. Ya da tam tersi siz kimbilir bizlerden neler kazanacaksınız. Takdir-i ilahi :)
Allah'a emanet olunuz.

dost1
15. June 2010, 01:35 PM
Selamun Aleykum! Değerli Hiiç Kardeşim!

Amin dedim de aklıma geldi,
Aminde Bidat mıdır?
Kuranda amin varmıydı, buda tespik gibi diğer budist geleneklerinden geçmiş olmasın, aum amin gibi, varsada ne demek?

Bu ayet sorunuzun yanıtı olabilir mi?

Yunus;10: Da'vahüm fiyha subhanekellahümme ve tehıyyetühüm fiyha Selâm ve ahıru da'vahüm enil Hamdu Lillahi Rabbil alemiyn

Yunus;10. Onların oradaki duaları "Allah'ım, Sen her türlü eksiklikten münezzehsin!"dir. Ve onların oradaki selâmlaşmaları, "selâm"dır. Dualarının sonu da "Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun!"dur.

Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.

hiiic
16. June 2010, 02:51 AM
Sevgili dostlar

Artık bu kısır döngünün içinde bulunarak değerli vaktimi boşa harcamak istemiyorum.Gördüğüm kadarıyla kendinize göre inandığınız ve doğru sandığınız şeyler idefix haline gelmiş.Karşınızdakinin ne yazdığı ne söylediği umurunuzda değil.Sizin fikirleriniz hariç her şey size göre imansızlıkla eşdeğer.Dolayısıyla başkalarıyla bir konuyu tartışabilmenize imkan yok.Bu yüzden sizi birbirinizle başbaşa bırakıyorum.

İnsanlara bakış açısı ve kişinin iç dünyası konusundaki mesajıma dikkat çekerim. Değerli vakte sahip bu arkadaşımızın bizi kibirlilikle suçlarkenki halini ordaki kuramsal bilgiye ispat amacıyla değerlendirebilirsiniz. İnsan hep aynı, Allahın dediği gibi hepimiz Ademdeniz, bizi çok iyi tanıyor... Sıradan bir kul bile insanları analiz ederken yaratan rabbi ne sırlarımıza vakıf...

ALLAHIIIIM BİZE DÜNYADADA AHİRETTE DE GÜZELLİK VER, sen ne verceğini daha iyi bilirsin, mutlu olalım yeter.

myro
16. June 2010, 09:45 PM
Sevgili dostlar

Artık bu kısır döngünün içinde bulunarak değerli vaktimi boşa harcamak istemiyorum.Gördüğüm kadarıyla kendinize göre inandığınız ve doğru sandığınız şeyler idefix haline gelmiş.Karşınızdakinin ne yazdığı ne söylediği umurunuzda değil.Sizin fikirleriniz hariç her şey size göre imansızlıkla eşdeğer.Dolayısıyla başkalarıyla bir konuyu tartışabilmenize imkan yok.Bu yüzden sizi birbirinizle başbaşa bırakıyorum.

Allah yar ve yardımcınız olsun.Sizin için duam cennetin kapılarının sonuna kadar sizin için açık olmasıdır.

Daha bunlar ne ki. En ufak bir tartışmada hemen kafir damgası yersin. Konuyla alkalı olsun olmasın hemen tehdit ayetleri yazılır. İşine gelince Demokrasi din olur ama işine gelmeyince Cumhuriyet din olmaz. Kesinlikle referanslı yazılmaz. Kendi düşünceleri ben böyle anladım böyledir kesinliğinde aktarılır. Konuyla alakalı olsun olmasın terim manaları tekrar tekrar yazılır ki iyice konudan kopasın. Yazılarda ana fikirler sayfalar dolusu alıntının arasında kaybolur. İşine gelince hadisi güvenilmnez kabul eder, işine geldiğinde o tarihlerden alıntılar yapar. İslama göre yaşama peşinde değil de kendine göre islam peşine düşülür. Gazalinin tırnağı olamaz ama ona laf söyler. Kendi eleştiri konusunda ahkam keser ama ehli sünnet alimlerine en galiz şekilde giydirir. Onun gibi düşünürsen müslümansın düşünmezsen değilsin. Sanki Cennetin kapısında durup o karar verecek. Çekinmese eline mühür alıp onun bunun alnına müslüman kafir mührü basacak. Bir de bir oda dolusu phpohçusu vardır müridlik eden. Tarikatı anlamaz giydirir ama mürşidliğe soyunur. Allah onun ve hepimizin yardımcısı olsun.

Daha geniş bilgi için şu sitelere bakınız;

http://www.istekuran.net/
www.hanifdostlar.net
http://www.tebyinulkuran.com/
http://www.gercek-islam.com/

Miralay
16. June 2010, 11:57 PM
Selamünaleyküm myro kardeşim.

İlk önce şunu söyleyeyim ki, daha önce de belirttiğim gibi, biz ne A şahsını ne de B şahsını kesinlikle tekfir etmiyoruz.

Bizim kınadığımız ve de eleştirdiğimiz husus, İslam kisvesine bürünmüş ama islamdan olmayan, insanı şirke düşüren yollardır. Kişiler asla değil.

Bu sitede bizler tartışarak, birbirimize bilgilerimizi Allah rızası karşılığında alıp satarak doğruyu bulma yolunda gidiyuoruz.

Mutlaka sizin de kıymetli fikir ve delillerinizi dikkate alıyor ve bir nebze de olsa sizden de birşeyler öğrenme çabasına düşüyoruz.

Ben sizin kadar değerli Dost1 kardeşimizde veya diğer kardeşlerimizde herhangi bir tekebbür göremiyorum. Herkes bilgisini bildiği kadar elindeki delilleriyle arz ediyor. İşimize yarayanı alıyoruz, yaramayanı da eğrisiyle doğrusuyla eleştirerek ortak bir noktada buluşmaya çalışıyoruz.
Biz burada eğer doğru olduğuna kanaat etmişsek pohpohluyoruz (takdir ediyoruz), eğer aksiyse yine aynı kardeşimizi eleştirmekten de çekinmiyoruz.
Herkes herşeyi doğru bilecek diye bir kaide de yoktur.

Dost1 3 birim doğru bilir ve onu söyler, siz 5 bilir ve onu söylersiniz.

Şahsım acizane bu sitede ne yönetici ne de başka bir yetkisi olan birisiyim.

Belki de sizin gibi google dan bir konuyu araştırırken bu siteyi rastgele ziyaret ederek, hoşuma gitmiş ve müdavimlerinden olmuşum.

Yıllardır içimi kemiren mezheblere,tarikatlere ve din adına ahkam kesenlere olan şüphe ve çekincelerimin cevabını burada buldum elhamdülillah.

Daha doğrusu acaba benimle aynı düşüncede olan kimseler varmı diye ararken Cenab-ı Allah lütfetti de burdaki arkadaşlarla ve sizin gibi değerli şahsiyetlerle tanışmak nasib oldu. Hamdolsun.

Haaa! bu site ve buraya yazan çizenler kusursuz mu?

Sonuçta hepimiz insanız ve kusursuzluk sadece Cenab-ı Allah'a aittir.
Elbette hatalarımız günahlarımız vardır.

Şahsım adına Arapçayı bilmem. Yıllarca Kur'an'ı Kerim'i yüzünden Arab harfleriyle defalarca hatmettim. Lakin bir kerecik olsun elime bir meal alıp ta okumak aklıma gelmedi. Boşa geçen yıllar anlayacağınız.

Meal okumaya başlayınca Kur'an'ın ne denli büyük bir mucize olduğunu anladım.
Cenab-ı Allah'ın azameti karşısında eridim,tükendim,şaşkınlıklar içerisine düştüm.

Sizin de bu foruma değerli katkılarınızı temenni ederek sağ ve selamette kalmanızı Cenab-ı Allah'tan niyaz eylerim.

hiiic
17. June 2010, 12:54 AM
Daha bunlar ne ki. En ufak bir tartışmada hemen kafir damgası yersin. Konuyla alkalı olsun olmasın hemen tehdit ayetleri yazılır. İşine gelince Demokrasi din olur ama işine gelmeyince Cumhuriyet din olmaz. Kesinlikle referanslı yazılmaz. Kendi düşünceleri ben böyle anladım böyledir kesinliğinde aktarılır. Konuyla alakalı olsun olmasın terim manaları tekrar tekrar yazılır ki iyice konudan kopasın. Yazılarda ana fikirler sayfalar dolusu alıntının arasında kaybolur. İşine gelince hadisi güvenilmnez kabul eder, işine geldiğinde o tarihlerden alıntılar yapar. İslama göre yaşama peşinde değil de kendine göre islam peşine düşülür. Gazalinin tırnağı olamaz ama ona laf söyler. Kendi eleştiri konusunda ahkam keser ama ehli sünnet alimlerine en galiz şekilde giydirir. Onun gibi düşünürsen müslümansın düşünmezsen değilsin. Sanki Cennetin kapısında durup o karar verecek. Çekinmese eline mühür alıp onun bunun alnına müslüman kafir mührü basacak. Bir de bir oda dolusu phpohçusu vardır müridlik eden. Tarikatı anlamaz giydirir ama mürşidliğe soyunur. Allah onun ve hepimizin yardımcısı olsun.

Daha geniş bilgi için şu sitelere bakınız;

http://www.istekuran.net/
www.hanifdostlar.net
http://www.tebyinulkuran.com/
http://www.gercek-islam.com/

Zuhahaha myro sonunda kendine göre bir fikir buldun bak. bu tam senin kafana göre. hadi kardeş kardeş saldırın bakalım. Asılsız mesnetsiz saldırılar sizin ortak yanınız oluyor... Hadi size özel bir bölüm açalım hatta orda yazın çizin... Zuhha çok güldüm akşam akşam...

Zuhahaha sitede kedi kesiyolar de kedi.
Allahım bilmeden kurana ve peygambere karşı gelen bu tagutçu zihniyetin kurbanı myro ve diğer ademden gelme kardeşlerimizin gözlerini sen aç. Gelmiş bize şirki, batılı ve tagutu tarikatı savunuyor... sen doğruyu ona göster.

dost1
17. June 2010, 02:40 AM
Selamun Aleykum! Değerli Kardeşlerim!

Rabbimiz olan yüce Allah:

Şura;53: Semavat’ta ne var ve Arz’da ne varsa kendisinin olan Allah’ın Sıratı’dır. Dikkat edin, işler Allah’a döner!

Ali İmran185: Her nefis ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı zevkten başka birşey değildir.

Nisa;69: Kim Allah’a ve O’nun Rasûlüne itaat eder ise, işte onlar Allah’ın kendilerine in’amda bulunduğu Nebîler, sıddıklar, şehidler ve salihler ile beraberdirler. Ne güzel refiktir onlar.
Zümer;41: Biz bu kitabı sana, insanlar için hak ile indirdik. O halde kim doğru yola gelirse kendi lehinedir. Kim de saparsa, sırf kendi aleyhine olarak sapar. Sen onların üzerine vekil değilsin.

Ali imran, 51: “Şüphe yok ki Allah benim de rabbim sizin de rabbinizdir. Onun için hep ona ibadet edin, işte bu sırat-ı müstakimdir.’’

Âl-i İmran 101: “Kim Allah’a teslim olursa muhakkak o sırat-ı müstakime ulaştırılır.
Âl-i İmran 102: “Ey inananlar! Allah'tan sakınılması gerektiği gibi sakının, sizler, ancak müslüman olarak can verin.”

diye buyurmaktadır.

Şunu kesinlikle bilelim ki müslüman olarak ölmenin yolu, sürekli o yolda olmaya bağlıdır.
Şura;15,16:İşte bunun için sen “Allah”a davet et. Emrolunduğun gibi mustakıym ol. Onların hevalarına tabi olma ve de ki: “Allah’ın Kitab’tan inzal ettiğine iman ettim. Aranızda adaletli olmamla emrolundum. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizimdir, sizin amelleriniz de sizindir. Bizimle sizin aranızda hüccet/delil yoktur. Allah aramızı cem’eder!.. Ve O’nadır dönüş”.Ona icabet edilmesinden sonra Allah hakkında tartışanların hüccetleri/delilleri Rableri indinde batıldır. Onların üzerine bir gadab ve onlar için şiddetli bir azab vardır.

Rabbımız olan yüce Allah;

Sen sana vahyolunana tutun. Muhakkak sen doğru bir yol üzerindesin’’ (Zuhruf, 43)

Hitabına yaraşır kullarından eylesin. Kıyamet günü ameli sağdan verilenlerden, sabıkunlardan eylesin.

Ali İmran;30: O gün her nefis, ne hayır işlemişse, ne kötülük yapmışsa onları önünde hazır bulur. Yaptığı kötülüklerle kendi arasında uzak bir mesafe bulunsun ister. Allah, size asıl kendisinden çekinmenizi emreder. Şüphesiz ki Allah, kullarını çok esirger.

Burayı okur musunuz? Lütfen. (http://www.hanifler.com/showthread.php?p=5799#post5799)

Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.

myro
17. June 2010, 03:10 PM
Zuhahaha myro sonunda kendine göre bir fikir buldun bak. bu tam senin kafana göre. hadi kardeş kardeş saldırın bakalım. Asılsız mesnetsiz saldırılar sizin ortak yanınız oluyor... Hadi size özel bir bölüm açalım hatta orda yazın çizin... Zuhha çok güldüm akşam akşam...

Zuhahaha sitede kedi kesiyolar de kedi.
Allahım bilmeden kurana ve peygambere karşı gelen bu tagutçu zihniyetin kurbanı myro ve diğer ademden gelme kardeşlerimizin gözlerini sen aç. Gelmiş bize şirki, batılı ve tagutu tarikatı savunuyor... sen doğruyu ona göster.

Size tağutçu zihniyet gibi bir yakıştırmada bulunmayacağım. Şöyle böyle de demeyeceğim. Bu yaptığınız karşısında sizi ancak kınıyor ve ayıplıyorum. Sizin anlayacağınız dilden ve hak ettiğiniz perdeden çok güzel ifadeler kullanabilirim. Ama bu forumdaki nazik arkadaşlara çok ayıp olur. Yaptığınız çok ayıp. Hem de çok ayıp.

Kadimdost
14. July 2010, 02:16 AM
yorumcu tarafından kaldırılmıştır.

hiiic
14. July 2010, 02:43 AM
hiiç denen zevattan inciler

hiic ten Alıntı:Kapiş?

Terbiyesizce! sana her cevabı 4 dilde verebilirim.Mafya ağzıyla konuşma


hiic ten Alıntı:Bu konular islam ve kuran çatısı altında tartışılmaz bunu dışarda bihter ve behlülü izlerken tartışırız

Senin seviyen bu ben senle neyi tartışayım.


hicc ten Alıntı:Ama bana soracak olursanız kabul olmaz bu

Sana soran yok şimdide kendini haşa Allah yerine mi koyuyorsun.Sen kimsin ki duanın kabul olup olmayacağına karar veriyorsun.


hicc ten Alıntı:sizi değil peygamber, peygamberlerin şefaati bile kurtaramaz.

Cennete kimin girip girmeyeceğine sen mi karar veriyorsun.Peygamberin şefaatini sorgulayacak kapasitedemisin.Zihniyete bak, yuh diyorum başka bir şey demiyorum.


hicc ten Alıntı: Ben muhammedi sevdim ibrahim dostum aha şurdakide kölen grup şurdakide metresim

E yuh artık! Sözde bu arkadaş tövbe Allah ın ağzından konuşuyor.Allah böyle demez diyor.Yav bu yazıyı okuyan o senin ağababaların bile buna müdahale etmedi ya yazıklar olsun .Cahil herif Ağzından çıkanı kulağın duysun işte sizin tiyniyetiniz bu...Ne Allah a,ne kur an a, nede peygambere saygınız var.Zaten yazılarından yeni yetme biri olduğun anlaşılıyor.


Sana değil senin ağababalarına sesleniyorum.
Böyle hiiic gibi cahil cühela takımını toplayıp sözüm ona İslamiyete yeni yorumlar getiren arkadaşlar.Maşallah kendinizi Allah,Kur an,Peygamber yerine koyuyorsunuz.Allah adına hüküm veriyorsunuz.''Sen kafirsin,bu dua kabul olmaz vs.vs.vs''Sizin gibi yüzlerce yıldır islam a nifak sokmak isteyen münafıklar eksik olmadı.Biliyorum olmayacakta.Yukarıda örneklerini verdiğim hiic denen yeni yetmenin yazılarından bana Allah a kur an a (peygamberi geçiyorum zaten sizce olsada olur olmasada) saygılı tek bir söz gösterebilirmisiniz?Bumu sizin Allah Kur an sevginiz? Yazıklar olsun.Bu cahil yeni yetme arkadaş bana başka dindensen onuda tartışabiliriz diyor.Ben müslümanım.Tek bir ilaha Allah a inanıyorum.Kitabım Kur anı Kerim,Peygamberim Hz.Muhammed.

Hiic denen mental retardasyon rahatsızlığı olan arkadaş,...Senin benim veya bir başkasının inancını yargılamaya ,hüküm vermeye hakkın yok.Siz behlül,bihter kafasıyla devam edin.Zaten ağababalarınızı görüyoruz gazetelerde onun bununla bihter ve behlül olmuşken.Sonrada o,bu televizyona çıkıp millete fetva veriyorlar.

Kusura bakma ben kişilerle değil fikirlerle ilgileniyorum o nedenle senin seviyenle bir olacak değilim. Doğru bilgide eleştirilir, peygamberimizi nasıl eleştirdilerse sende beni eleştirmişsin afferim.
Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim, sen çıkıpta bana ALlah peygambere aşık olmuş dersen bende bundan daha büyük söz mü olur? Bihteri behlülü konuşmuşum sen Allahla peygambere aşk yaşatıyorsun edepsiz günahkar. Evet Allahın ağzıyla konuşuyorum, çünkü ben sizin gibi dine fitne sokucu uydurucular dğeilim... size gereken cevabı kuran vermiş zaten, Allahın dediğinden anlamayan benim dediğimden mi anlayacak. Allah hidayet versin, senin dinin sana benimkide bana, pek kısa zaman sonra Allah ayrılığa düştüğümüz anlaşamadığımız bu konularda kararını verecek. Keşke bilseydin...

Bir konunun bütününlüğünü bozup içinden kelime seçmek fitneci adetidir, Kuranda namaz kılmayınız da yazıyor ama cenabetken lafını kaldırırsan olmaz. amaaan bu kadar bilgi sana çok bile, sana anlatsamda aynı anlatmasamda üzerine varsamda dilini çıkarmış soluyorsun varmasamda, ne fark eder, seni Allaha havale ettim...

hiiic
14. July 2010, 02:57 AM
Hiic denen mental retardasyon rahatsızlığı olan arkadaş,...Senin benim veya bir başkasının inancını yargılamaya ,hüküm vermeye hakkın yok.Siz behlül,bihter kafasıyla devam edin.Zaten ağababalarınızı görüyoruz gazetelerde onun bununla bihter ve behlül olmuşken.Sonrada o,bu televizyona çıkıp millete fetva veriyorlar.

1- öyle bir rahatsızlığım yok diğerleri gibi bunuda yalan söylemişsin, yalancısın sen.
2- sesin çok fazla çıkıyor, bu suçluluk psikolojisidir.
3- bihter behlüle ve sizin hesabınıza göre peygamber tanrı arasındaki aşk yaşatmayı siz daha iyi bilirsiniz.
4- one munite, eğer kapasiten burayı kaldırmıyorsa buyrun gidin. sana hak etmediğin insanlığı gösterdim, keşke anlasaydın.
5- boşuna tahrik girişimlerinde bulunmaya çalışma. seninle aynı potansiyele inecek değilim. önce oku sonra aklını kullan, anlamadığın işin içinden çıkamadığın yer olursa söyle yardımcı olalım.

Kadimdost
14. July 2010, 03:07 AM
yorumcu tarafından kaldırılmıştır.

hiiic
14. July 2010, 03:16 AM
Olsun boş laf da yazmış olsan sonuçta bi emeğin geçmiş, yorumun için teşekkür ederim.

murarslan
31. October 2010, 06:37 AM
Sevgili dostlar kardeşler, selamun aleykum ,

Bu siteye yeni üye oldum ve sizlerle benzer fikirlere sahip biriyim . Kuran da da ayetlerin çoğu açık, insan gerçekten niyet eder ve kuran okuyarak Allah'a yönelirse Allah da ona kuranda yazdığı gibi doğru yola yöneltir kanaatindeyim. başka da bir yardımcıya ihtiyacı yoktur.Kuranda denildiği gibi sanki uzak bir yerden sesleniyorda anlamıyorlar.

Basitce Kuranda Allah Peygamberimize hitaben biz insanlara sesleniyor ve kendi katında seviyeler oldugunu mujdeliyor ve o seviyeye (takva sahibi olmak) ulasmak icin neler yapilmasi gerektiginden bahsediyor. bununla alakali olarak peygambere itaatten de bahsediyor ama kurani bilen peygamberlerin sadece elci olduklarini ve Allahin emirlerinden disari cikamayacaklarini yani yeni birsey getiremeyeceklerini var olani aciklamak zorunda oldugunu bilir.

Tevrati ve incili degistirenler de inanmis insanlar olduklarina gore peygamberimizin soylediklerininde dogru bir sekilde gunumuze ulasmasi tatli bir hayal olmali. Sonucta Allah Tevrat ve incilin degismesine izin vermisse sunnete dair bir baglayici sozu olmadigina gore degismis olmasi mumkundur. insanlarin kalpleri birbirine benzer ve nasil tahrifat yaptiklarini kolayca fark edebiliriz. Bu arada kuranda yazıldıgı gibi tum kitaplari da okumak gerekiyor cunku onda kuranin dogrulugunun ispati vardir.

Ornek vermem gerekirse tevrattaki Lut kavmi icin ibrahim peygambere gelen meleklerle yapilan pazarligin peygamberimizin yaptigi namaz pazarliginin ne kadar benzedigini fark etmek hic de zor degildir. Abdestin farzlari bu kadar kuranda detayli yaziyorken , namazin herhalde sunnete birakilmasi da biraz mantiksiz oluyor. Istisnasiz her din kendi peygamberini yuceltir onunla ,övünür , hz Isa peygamberimiz orneyi malum.

Sunnetin tahrifati da hic de zor degil . cikarina gore yeni bir sunnet uydurmak isteyen basitce Hz Ali'den rivayet edilen bilmemkimden duydum vebal altinda kalmamak icin ölmeden bana soyledi diye cevresindeki 5 kisiye soylese o oyle bir yayilir ki herkez de onu gercek gibi algilar. Sunnetleri yazan kisi de mumkun degil ayirt etsin cunki o da yuzde1 bile bir ihtimal olsa vebalinden korkar.

Bu konu uzerinde uzun zamandan beri arkadaslarimla tartisiyorum ve malesef ikna edemiyorum bununda artik bir sinav olduguna inanmaya basladim yani muslumanlik icindede bir sinav var. insanlarin Allah'a tek olarak ulasacaklari ve kendi yaptiklarindan ve aldiklari sorumluluktan baska hic bir seyin bir faydasi olmayacaginin sinavi .Sonucta Allah bunu niye yaptın diye sorsa, kuran varken X hoca boyle dedi de ondan yaptim demek cok da mantikli gelmiyor.

2 tane de uyarim olacak : yazilanlar cok uzun olunca amac anlasilmiyor , ne yazikki yazilanlarinda cogunu okuyamadim. Kurandan ayetleri yazmak guzel (Allah'in emri) ama ne gariptir tartisan iki insan ayetlerden farkli seyler anliyor dolayisi ile belli bir sayidan fazlasini yazmamak lazim. Hem karsıdaki insanda hakaret gibi algılıyor.

Birde sonucta benzer fikirde olmayanlar olabilir hepimiz muslumaniz yalnis fikre de sahip olabiliriz. kuranda yazildigi gibi guzel soz soyleyelim ,Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir (Ibrahim 24)

Ben insanları Allah'ın yoluna DÜŞÜNMEKSİZİN, TAKLİT YOLUYLA DEĞİL; DELİLE DAYANARAK, idrâklerine hitab ederek dâvet ediyorum. Ben de, bana tâbi olanlar da böyleyiz. Allah'ı bütün eksikliklerden tenzih ederim. Ben asla müşriklerden değilim.' " (Yusuf Suresi 108)

Allah hepimize dogru yolu gostersin .

hiiic
31. October 2010, 01:07 PM
SÜNNET IŞIĞINDA SÜNNETİN KAYNAK DEĞERİ

Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.
Tirmizi, Es Sunan, K. İlm 11

Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve “Yazdığınız şey nedir?” dedi. “Senden işittiğimiz hadisler” dedik. Hz. Peygamber: “Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.”
El Hatib, Takyid 33

Ey insanlar ateş tutuşturuldu ve karanlık gecenin parçaları gibi fitneler yakınlaştı. Allah’a yemin ederim ki aleyhimde tutunacak bir şeyiniz yoktur; Kuran’ın helal kıldıkları dışında bir şeyi helal kılmadım. Kuran’ın haram kıldıkları dışındakileri de haram kılmadım.
İbni Hişam Siret 4 sayfa 332

Allah bazı farizalar vazetmiştir, onları aşmayın. Bazı hadler koymuştur, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları yapmayın. Bazı şeyleri de unutmaksızın size rahmet olması için hatırlatmamıştır, onları da araştırmayın.
Mahmud Ebu Reyye,
Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, sayfa 403

Allah’ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah’ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.
Ebu Davud K. Etime 39/Tırmizi K. Libas 6
İbni Mace K. Etime 60/El-Müracaat sayfa 20

Peygamber’imiz Medine’ye geldiğinde Medineliler hurmayı aşılıyorlardı. Peygamber’imiz “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Onlar “Biz bunu yapardık.” dediler. Peygamber’imiz “Belki yapmazsanız daha iyi olur.” dedi. Onun sözüne uyarak bu işlemi terk ettiler de hurma ürün vermez oldu. Bu durumu Peygamberimiz’e hatırlattıklarında kendilerine şöyle buyurdu: “Ben ancak bir insanım. Size dininizle ilgili bir şeyi emrettiğimde onu alın. Kendi görüşümden bir şeyi emrettiğimde ise ben ancak bir insanım.”
Müslim, K. Fazail 140 / İbni Hanbel 3/152

Peygamber’imiz Bedir’de suyun yakın olduğu bir yeri ordugah olarak seçmişti. Sahabeden el Habbab b. el Munzir O’na şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi, burası bize laf düşmeyecek şekilde Rabbinin senin için seçip yerleştirdiği bir yer midir? Yoksa o bir görüş, öneri ve harp hilesi midir?” Allah’ın elçisi cevaben “ Aksine o bir görüş ve harp hilesidir.” dedi. Bunun üzerine el Habbab: “Burası hiç de iyi bir konak yeri değildir. Kalkıp karşımızdaki topluluğa en yakın suyun başına karargah kuralım. Sonra orada bir kuyu kazıp suyu depolayalım da biz içelim, onlar içmesinler.” dedi. Peygamber’imiz: “Doğru söyledin.” dedi ve onun söylediğini yaptı.
İbni Hişam, es Sireh c.1 sf.620/ Taberi-et Tarih c.2 sf.144

Ben ancak bir insanım. Sizler aranızdaki davaları bana getiriyorsunuz, umulur ki bazılarınız delillerini diğerlerinden daha iyi dile getirirler de ben duyduğum üzere onlar lehinde bir hükme varırım. Kime (haksız yere) kardeşinin hakkından hüküm verirsem, o kardeşinin hakkı olan bu şeyi kesinlikle almasın. Haksız yere alan için ancak ateşten bir parça ayırırım.
El Kadı Iyaz, Eş Şifa, c.2 sf.179

“Bilin ki; Kuran’dan başka bir şey eken, ektiğini biçerken belalara uğrar. Artık siz de O’nu ekin, O’na uyun. Rabbinize O’nu delil edin, nefislerinize O’nu öğütçü yapın. Kendi reyleriniz O’na uymazsa reylerinizi (yorumlarınızı, seçiminizi) töhmetleyin, dilekleriniz O’na aykırıysa dileklerinize hıyanette bulunun.”
Nehcül Belağa sayfa 55
-----------------------------

ama olur mu canıııııım :) bunlar lafın gelişi söylen miiiiiiş :) bunları yanlışlıkla söylemiş peygamber :) işlerine gelen yerden hadis ayet çekenler varya,, neyse,,

pramid
1. November 2010, 01:44 PM
allah unuturmu? hayır.

dini kaynağı nedir ? Kuran

kuran eksikmidir? değil.

kuran günümüze kadar korunmuşmudur.? evet

ihtilaf varmı? hayır.

detaylımı? evet.

en güzel örnekleri allah kuranda vermiş mi? evet

kuran anlaşılırmı? evet

apaçık mı? evet

başka kavimlere benzemeyin diye uyarı var mı? evet.

bu soruları bir de hadislere sorun ve cevabınıza bakın?

allah münafıkları sadece kendisinin bileceğini bu kuranada söylemiyor mu? rasulüm nerdeyse seni saptıracaklardı demiyor mu?

ben münafıkların kim olduğunu bilemediğime göre hadis ravilerine nasıl güvenecem.

son soru bu kuran ayetleri ruhul emin yani güvenilir bir bilgi değil mi? allah güvenilir bilginin ayetler olduğunu yazmışken başka kaynak aramak kimin haddine?

pramid
29. November 2010, 11:48 PM
allah din olarak islamı seçmiş ve bu dini yaşayanlara müslüman ismini takmış. tevhit kelimesi hoş ama ALLAH bize ne isim taktı ise onu kullanalım.herkez birer isim takmasın

Hac / 78 Ve ALLAH uğrunda gereken çaba ve gayreti gösteriniz. O'dur sizi seçen. O, babanız İbrahim'in yolu olan bu dini, sizin için güç ve ağır kılmadı. Elçinin size tanık olması, sizin de halka tanık olmanız için, sizi, daha önce de şimdi de "müslümanlar = teslim olanlar" olarak adlandıran O'dur. Namazı gözetin, zekatı verin ve ALLAH'a sarılın; Mevlanız (Sahibiniz) O'dur. Ne güzel sahip ve ne güzel Yardımcıdır

maide 3 :....Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için
din olarak İslam'ı beğendim....

merdem
10. November 2012, 09:57 PM
Sünnetin kaynak değeri.

Soru:
Niğde Üniversitesi 3. sınıf edebiyat öğrencisiyim. Akademik hayatımla ilgisi olmayan bir konuda görüşlerinizi istirham edeceğim.
Allah, bize doğru yolu bulmamız için kitabı Kur’an-ı Kerim’i indirmiştir ve Kitabı anlamamız için de Peygamberini bize örnek kılmıştır. Biz dinimizi en güzel bir şekilde O’ndan öğreniriz. O’nun sünnet-i seniyyesi bu dinin yegane açıklayıcısıdır. Kur’an-ı Kerim’de Peygamberin bize örnek olduğuna dair birçok ayet vardır. Rabbimiz dinini tamamlamıştır ki, bu konuda hiçbir şüphe yoktur.
Hadisler Kur’an-ı Kerim’i açıklamada başvurulan en önemli kaynaklardır. Bu kaynaklar hadislerden sonra icma, kıyas vs. devam eder gider.
Size sorum hadisler ve hadislerin sıhhatiyle ilgilidir.
Bir arkadaşım bana birçok alimin hadisler noktasında eksik olduğunu söyledi. Bu arkadaşıma göre Kur’an-ı Kerim hadislerle açıklanmalıdır ama hadislerle açıklama yapan pek de müfessir yoktur. Onun dediğine göre ayetler ikiye ayrılır:
1- Müteşabih.
2- Muhkem.
Muhkemler de kendi içinde ikiye ayrılır.
1- Hadislerle açıklananlar (Kendi elinizle kendinizi ateşe atmayın.).
2- Hadislerle açıklanma gereği olmayan, insanların üzerinde yorum yapabilecekleri ayetler (Allah bal arısına vahyetti.).
Kendisi, istediğim takdirde bu ayetlerin tasnifini getirebileceğini söyledi.
Ben kendisine hadislerin kimisi şüphelidir, kimisi de yanlıştır dedim, hatta İbrahim (as) ile ilgili sahih bir hadisin -"Üç yerde İbrahim yalan söylemiştir."- Kur’an-ı Kerim’in mantığına ters düştüğünü Tefhimul Kur’an’dan aktararak söyledim. Bu yüzden hadislerin tamamına (bütün hadis kitaplarına ya da bütün hadislere) güvenemeyeceğimizi belirttim.
Kendisi bu hadisin sahih olduğunu, Mevdudi’nin ise hata yaptığını, bunun sadece Mevdudi’yi bağladığını söyledi.
Kimi hadislerin uydurma (İsraliyat) olduğunu anlatarak birçok tutarsız ve birbiriyle çelişen hadis gösterdim.
Kendisi bana hadislerin korunduğunu Hicr sûresi 9. ayeti delil getirerek iddia etti. Yanlış ve uydurma olan hadislerin belli olduğunu sen de biliyorsun işte diyerek bunların bilindiğini ileri sürdü.
Ben de o ayetin Kur’an-ı Kerim için koruma vaat ettiğini, Ali Bulaç’ın vb. mealini göstererek -"Zikir" kelimesiyle Kur’an-ı Kerim’in kastedildiğini- açıkladım.
Kendisi bu sadece onları bağlar dedi. Bu konuda bazı meallerin "Zikir" kelimesini Kur’an ve hadis diye verdiğini iddia etti.
Ona sizin İslam Hukuk Tarihi adlı kitabınızdan mezhep imamlarının hadislerle ilgili görüşlerini gösterdim.
Bana onların hataları da beni bağlamaz dedi.
Bu kadarı konuyu anlamanıza yardımcı olur inşallah.
Bu konuda bana yardımcı olmanızı ve açıklamalarınızda da kaynak göstermenizi istirham ediyorum.
Hadislerle ilgili birkaç sorum daha var:
1- Bütün hadisler toplanmış mıdır, toplanmışsa sayısı kaç?
2- Bütün hadisler korunmuş mudur?
3- Dinin kemale ermesi hadislerin korunmasıyla alakalı mıdır?
4- Sahih-i Buhari ve diğer hadis kitaplarında bulunan şüpheli ve birbiriyle çelişen birkaç hadis gösterir misiniz?
İslam Hukuk Tarihi kitabınızda naklettiğiniz bir hadisin kaynağında yer almadığını söylediler. "Alimlerin ihtilafı bu ümmet için rahmettir. Herkes kendine göre doğru olana uymuştur, hepsi doğru yoldadır ve Allah’ın rızasını istemektedirler." 197. sayfa dipnot numarası 101.
Cevaplarınızı kısa zamanda göndereceğinizi ya da yayınlayacağınızı (Gerçek Hayat dergisi veya Yeni Şafak gazetesi) umut ederim saygılarımla..."

Cevap:
Bu soru mektubu birkaç bakımdan önemli:
a) Dinimizin vazgeçilmez, olmazsa olmaz bilgi ve hüküm kaynaklarının ikincisi olan Sünnet (hadisler ve Siyer) ile ilgili.
b) İslam’ı kuşa çevirmek, başka düşünce, sistem ve dinlere -aslında onlara birçok yönden aykırı olduğu halde- kolayca uygun hale getirmek için, modernizmin İslam âlemini etkilemeye başladığı zamanlardan beri "sünneti inkar etmek ve devreden çıkarmak" için gösterilen yerli ve yabancı gayretlerle ilgili.
Bu önemi dolayısıyla mektubun cevabını biraz uzun tutmak gerekiyor. Önce Sünnet kaynağı ile ilgili genel bilgiler vermek, sonra bu genel bilgiler içinde cevabını bulmuş olan sorular dışında kalan soruları ayrı ayrı cevaplandırmak uygun olacaktır.

a) Hüküm (dini kural ve açıklama kaynağı olma) bakımından yeri ve önemi:
Doğumdan ölüme, ibâdetten hayat nizamına kadar çok geniş bir sâhayı içine alan ve düzenleyen Fıkıh'ın iki ana kaynağından ikincisi Sünnettir. Burada Sünnet'ten maksat, Rasûlullah'ın (s.a.) ümmet için örnek teşkil eden davranışlarının bütünüdür. Ancak bunları bize ileten ifadeler çoğu kere ashâba ve diğer râvilere ait bulunduğu (hadîsi Rasûlullah'ın sözleri ile değil, mânayı ve meali esas alarak naklettikleri) ve hadîslerin çoğunun ilk nesillerde tek râvi tarafından nakledildiği (haber-i vâhid olduğu) için Sünnet -Kur'ân-ı Kerîm'e nisbetle- ikinci kaynak olarak kabul edilmiştir. Bununla beraber hadîs âlimlerinin ortaya koydukları ince ve sağlam güvenilirlik ölçülerine uygun bulunan hadislerin, ister haber-i vâhid olsun, ister meşhur veya mütevatir olsun, bilgi ve hüküm kaynağı olacağı konusunda sünnî mezheblerin ittifakı vardır. Özellikle Fıkıh'ta kesin bilgi yerine zan ve kanâat yeterli bulunduğu için, Rasûlullah'a aidiyyeti ve ifadesi konularında haklı bir şüphe bulunmayan, bu iki bakımdan kişiye kanâat ve itminan veren hadislerin delil (hüküm kaynağı) olarak kullanılması tabîîdir. Hadîslerin ve dolayısıyle Sünnet'in kaynak olmasına karşı eski ve yeni muhalifler tarafından ileri sürülen deliller ve bunlar arasında bulunan: "Hadîslerin ve dolayısıyle Sünnet'in kaynak olmasına karşı eski ve yeni muhalifler tarafından ileri sürülen deliller ve bunlar arasında bulunan: "Hadislerin Kur'ân-ı Kerîm ile karşılaştırılması ve ona uyanların kullanılması, uymayanların atılması" mânasını ifade eden hadîs, Fıkıh usûlü ve Hadîs usûlü kitaplarında ele alınmış, sahih hadislerin Ku'ran'a arzedilerek uymayanların atılmasını caiz görmeyenler bu rivayeti, ilmî tenkit ve tahliller ile çürütmüşlerdir. Hadisi sahih kabul edenler ise, "uymayan" kavramına açıklık getirerek meseleyi klasik usulde bilinen metin tenkidine irca etmişlerdir.
Fıkıh kaynağı olarak Sünnet bir yandan Kur'ân-ı Kerîm'in açıklanmaya (beyâna) muhtaç bulunan âyetlerini açıklarken diğer yandan boşlukları doldurmakta; yani müstakil olarak -Kur'ân-ı Kerîm'de bulunmayan- hükümler koymaktadır. "Onlara indirileni halka açıklaman için sana sözü (Kur'ân'ı) indirdik." (Nahl: 16/44) meâlindeki âyet Rasûlullah'ın ve dolayısıyle Sünnet'in birinci rolüne; "Rasûl size neyi getirirse onu alın, kabul edin, size neyi yasaklarsa ondan da uzak durun." (Haşr: 59/7), "Gerçekten Rasûlullah'ta sizin için güzel bir örneklik vardır." (Ahzâb: 33/21), "De ki, Allah'a ve Rasûlüne itâat edin..." (Âlü-İmrân: 3/32), "...Rasûl onlara güzel şeyleri helal kılar, pis ve çirkin şeyleri de haram kılar..." meâlindeki âyetler ile bunları teyit eden hadîsler de Sünnet'in ikinci rolüne mesnet teşkil etmektedir. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'de genel çizgileriyle anlatılan iman ve İslâm konularının, namaz, oruç, hac, zekât gibi temel ibâdetlerin ve benzeri hükümlerin geniş açıklamaları, Sünnet'in "açıklama" fonksiyonunun; fıtır sadakası, vitir namazı, evli kişilerin zinalarının cezası, bir kadının üzerine hala ve teyzesini almanın haram olşu, ehlî eşek etinin haram olması, ramazan orucunu kasten ve mazeretsiz bozan kimsenin yerine getireceği keffâret vb. yüzlerce hüküm de "boşlukları doldurma" fonksiyonunun örnekleridir. Sünnet kaynağının Fıkıh açısından önemini göstermesi bakımından İbn Kayyim'in verdiği rakkam da ilgi çekicidir; buna göre Sünnet kaynağında, Fıkıh hükümlerine esas teşkil eden hadîslerin sayısı beşyüz civarındadır; esas ile ilgili bulunan bu hadîsleri açıklayan, tafsîlât veren, kayıt ve şartları bildiren hadîslerin sayısı ise dört bine ulaşmaktadır.(1)

b) Sünnette nesih:
İslâm'ın bünyesinde bulunan kolaylık prensibinin gereklerinden biri de nesihtir (sonra gelen bir hadisin, daha önce gelen bir hadisi (hükmünü, getirdiği kuralı) kısmen veya tamamen yürürlükten kaldırmasıdır); bu sayede ilk Müslümanlar, önemli ve köklü bir kültür değişmini, ârızasız olarak gerçekleştirme imkânı bulmuşlardır. Bu cümleden olarak Kur'ân-ı Kerîm âyetleri arasında olduğu gibi hadîsler arasında, hattâ hadîsler ile âyetler arasında nesih tartışılmış olmakla beraber bazı hadîslerin birbirini neshetmiş olması vâkıası genellikle kabul edilmiş ve bu konuda müstakil eserler kaleme alınmıştır.(2) Sünnet'te nesih olayı da Rasûlullah devri özelliklerinden biri olup, daha sonraki devirlerde Sünnet'in neshi mümkün değildir.

c) Sünnetin yazılması ve toplanması:
Fıkh'ın kaynakları bakımından ilk tedvîni Kur'ân-ı Kerîm'in yazılıp Mushaf haline getirilmesidir, ikinci tedvîni ise Sünnet'in yazılıp ayrı kitaplarda ve farklı tertipler içinde derlenmesidir. Bu son iş yani çeşitli tertipler içinde Sünnet'in kitaplara geçirilmesi, kitaplaştırılması (tasnif) hicrî ikinci asırda gerçekleşmiş olmakla beraber tertipsiz olarak yazılması ve büyük küçük mecmûalarda ve sayfalarda muhâfazası (tedvîn) Rasûlullah (s.a.)'in zamanına kadar uzanmaktadır. Gerçi Rasûlullah (s.a) başlangıçta, Kur'ân âyetleri ile karıştırılmasın diye hadîslerin yazılmasını yasaklamıştır. Ancak yine başlangıçta güvendiği kimselerin yazmalarına izin verdiği gibi, karıştırılma ihtimali ortadan kalktıktan sonra yasağını geri almış ve genel olarak yazmaya izin vermiştir(3). Buhârî'nin Sahîh'i ve Müslim'in Sahîh'inin İlim bölümleri ile benzeri kaynaklarda, Hz. Peygamber'in hayatının sonlarına doğru yazma izni verdiğini gösteren açık ve güçlü ifadeler mevcuttur. Süleyman Nedvî, Prof. M. Hamîdullah, Prof. Fuad Sezgin gibi âlimlerin araştırmaları, hadîsin çok erken bir zamanda yazılmaya başladığını ve Buhârî, Muvatta gibi önemli hadîs kaynaklarının sözlü rivayetler yanında yazılı rivayetlere de dayandığını ortaya koymuştur.
Şüphesiz hadîslerin konularına göre kitaplara geçirilmesi daha sonraki zamanlarda yapılmıştır ve bu yapılırken daha önce yazılmış bulunan Fıkıh kitaplarının tertibinden istifade edilmiş, yahut bunların tesiri altında kalınmıştır. Ancak böyle bir tertiple olmasa bile hadîslerin, Hz. Peygamber zamanından itibaren hâfızlar yanında, yazılarak da muhâfaza edilmesi ve müctehidlerin fıkıh hükümlerini çıkarırken bu hadîslerden istifade etmeleri vâkıası Fıkh'ın oluşması ve tedvîni bakımından büyük önem taşımaktadır.

d) Kitab ve Sünnet'in Fıkıh hükümlerini ifade şekli:
İlmî eserler ve bu arada Fıkıh kitapları belli bir metod ve üslûb ile yazılır; ifade şekli tekdüzedir, aynı hüküm ve fikirler belli cümle şekilleri ve terimler ile anlatılır. Kitâb ve Sünnet ise insan eseri değil, Allah'ın vahyi mahsûlüdür. Bu iki kaynakta insanlara gerekli bulunan bilgiler en güzel ve tesirli ifade şekilleri ile verilmiş, üslûb usanmadan tekrar tekrar okunacak şekilde ayarlanmış, hem konular, hem de ifade şekli bakımından çeşitliliğe yer verilmiştir. Bu sebeple mezkur kaynakların ve özellikle tertibi de ilâhî olan Kur'ân-ı Kerîm'in belli bir bölümünde, Fıkıh hükümleri, "şu haramdır, şu helaldir, şu akit şöyle yapılır, şartları şunlardır..." şeklinde verilmemiştir; bilgi ve hükümler yeri geldikçe değişik kelime ve cümlelerle ifade edilmiş ve çeşitli sûrelere serpiştirilmiştir. Bu cümleden olarak: Helâller ve haramlar, "şu helaldir, size haram kılındı size helâl kılındı" şeklinde; farz kılınan hususlar "farz kıldık, Allah size farz kıldı, Allah hükmetti (kazâ), üzerinize şöyle yazıldı..." tarzında ifade edilmiştir.
Kimisi kesin, kimisi teşvik mahiyetinde olmak üzere istenen şeyler "Allah emretti, emreder, Allah şundan hoşnut ve razı olur, şöyle yapmanızda sakınca, günah ve kınama yoktur (bu üslûb daha ziyade serbest bırakılan davranışlar ve şeyler için kullanılır), şu işte, bu davranışta iyilik vardır, hayır vardır... şeklinde ifade edildiği gibi "şöyle yapın, şunu yapın" şeklinde açık emir kipi de kullanılmıştır.
Kesin veya teşvik mahiyetinde yasaklanan, yapılması istenmeyen hususlar da yukarıda geçenlerin tersi olan ifadelerle anlatılmıştır: "Allah şunu yapmanızı sevmez, şundan hoşnut kalmaz, razı olmaz, şu iyilik değildir, şunda hayır yoktur, şunda günah ve vebal vardır, şunu yapana Allah lânet eder, şu pistir, şeytan işidir, şunu yapmanın cezası cehennemdir, şunu yapmayın, şundan uzak durun..."
Bu ifadeler yanında Hz. Peygamber'in fiilleri, özellikle bir iş ve davranışı devamlı yapması yine hüküm kaynağı olarak değerlendirilmiştir.
Gerek ashâb ve gerekse daha sonra gelen müctehidler Kitâb ve Sünnet üslûbuna alışmış, maksadını anlamış, karîneleri de değerlendirerek gerektiğinde Fıkıh hükümlerini çıkarmış ve uygulamışlardır. Bu arada gerekçesi, dayanağı (illeti) zikredilen hükümlere kıyas yaparak da meselelere çözüm getirmişlerdir. Bununla beraber müctehidler Kitâb ve Sünnet'in açık ve kesin ifadelerine dayanmayan, ictihad ve yorum ile elde edilen bilgileri ve hükümleri için kesin ifadeler kullanmamış, "şu haram, bu helal, şu farz" dememiş, aksine "şunda sakınca yoktur, bu bana hoş gelmiyor, şu geçmişlerin fiillerine uymuyor, bu bana daha sevimli geliyor" gibi ifadeler kullanmayı tercih etmişlerdir.
Buhârî’nin Sahih’ini İngilizceye çeviren mühtedi M.Esed’in, hadisler ve sünnet konusundaki şu sözleri, sünnete yan bakan yerli Müslümanlar için bir ibret levhasıdır (İz Yayınevi’nce yayımlanan "Yolların Ayrılış Noktasında İslam" isimli kitaptan):
Muhaddislerin görüşü şudur: "Sahîh hadîs aynı mânada, çeşitli ve müstakil senedlerle (rivâyet yollarıyla) nakledilendir." Bununla beraber hadîslerin, gerek derece ve gerekse sıhhat bakımlarından Kur'ân-ı Kerîm derecesinde olduğu, hiçbir Müslümanın aklından geçmez. Hadîslerin incelenmediği ve tenkid edilmediği hiçbir devir geçmemiştir. Bazı Avrupalı tenkidçilerin üstünkörü ileri sürdükleri gibi hiçbir yalan hadîs muhaddislere gizli kalmamıştır. Biz, iddiânın tam zıddına kaniyiz. Sahîh hadisleri uydurma olanlarından ayırmaya ihtiyaç duyulduğu anda, hadîs ilmi başlamıştır. İmam Buhârî ve İmam Müslim'in sâhihleri bu ayıklamanın direkt sonuç ve meyvesinden başka bir şey değildir.
Şu halde, uydurma hadîslerin var olması, bütün hâlinde hadis sisteminin zayıf olduğunu göstermez. Nitekim, Binbir Gece Masalları'ndan dolayı, bu masalların ilgili bulunduğu asrın tarih haberlerine dâir rivâyetlerin sıhhat veya za'fına istidlâl ve hükmetmek beklenemez. Bugüne kadar hiçbir tenkitçi, kaidelere dayanan düzenli bir metod ve delille, hadisçilerin kaidelerine göre sahîh olan hadislerin sahîh olmadığını isbat edememiştir. Sahîh hadisleri toptan veya kısmen kabul etmemek -daha önce de söylendiği gibi- bugüne kadar sadece hissî bir hükümden ibaret olmuştur; hissî (sübjektif) duygulardan uzak, sırf ilmî bir etüd ve incelemeden mahrum olan bir hüküm... Muâsır Müslümanlardan çoğunu, şu "hadîslere karşı olma durumuna" sevkeden sebebi, kaynağına kadar takip etmek mümkündür: Bu sebep, Resûlullah (s.a.)'in sünnetinde parıldayan gerçek İslâm ruhu ile gerileyen asrî düşünüş ve yaşayış yolumuzu, bir düzen içinde birleştirmenin imkânsızlığıdır. Hadîsi kıymetten düşürmek isteyen tenkitçiler, kendilerine ve çevrelerine ait kusurları meşrû göstermek için sünnete uymanın kaçınılmaz bir esas olduğunu inkâra yelteniyorlar. Çünkü onlar bunu yapınca, Kur'ân-ı Kerîm'in öğrettiği esasları -her biri kendi meyline ve şahsî düşünüşüne göre- istediği gibi tevil etmek ve anlamak imkânını elde edecektir. Fakat İslâmın, ahlâkî ve amelî, ferdî ve sosyal bir nizam olarak sahip bulunduğu mümtaz durum, o yolu çıkmaz kılmaktadır. İslâm âleminde, Batı medeniyetinin tesirinin arttığı şu günlerde, bu mesele (sünnete uymak) karşısında, aydın adını verdiğimiz kimselerin aldıkları garip durumun yeni bir sebebi daha vardır; bu da onların şu sözlerinde ifadesini bulur: "Aynı zamanda, hem sünnete uymamız hem de Batı'nın hayat yoluna/tarzına ayak uydurmamız mümkün değildir."
Ayrıca bugünün Müslüman nesli, sırf yabancı olduğu, parlak ve maddî bakımdan kuvvetli bulunduğu için Batı’ya ait olan herşeyi büyütmeye ve yabancı her medeniyete tapınmaya hazır bulunmaktadır. İşte bu yabancıya ve Batı’ya özenme, Resûlullah (s.a.)'ın hadislerinin ve onlara bağlı olan sünnet nizamının kabul görmemesinin en kuvvetli sebebi olmaktadır.
Sünnet, Batı medeniyetinin dayandığı fikrî temellere açıktan açığa karşıdır. İkincisinin (Batı medeniyyetinin) câzibesine kapılanlar, bu müşkül durumdan kurtulmak için -mevsûk olmayan hadislere dayanması sebebiyle- Müslümanlara sünnete uymanın gerekli olmadığını söylemekten başka bir çare bulamıyorlar.
İşte bu vecîz (!) muhâkemeden sonra Kur'ân-ı Kerîm esaslarının, Garb medeniyetinin rûhuna uyacak şekilde tahrif edilmesi daha kolay bir hale gelmektedir.

Buraya kadar verdiğimiz genel bilgilerden sonra şimdi tarafların tartışmalarına katılacak ve madde madde sorularına cevap vereceğiz (siyah olanlar soru sahiplerine aittir).
"Bir arkadaşım bana birçok alimin hadisler noktasında eksik olduğunu söyledi."
-Bazı alimlerin hadis ilminde zayıf olması ondan yararlanmaya engel değildir, ayrıca hadis ilminde de zayıf olmayan yeterince alimimiz olmuştur, hala da vardır.

"Bu arkadaşıma göre Kur’an-ı Kerim hadislerle açıklanmalıdır ama hadislerle açıklama yapan pek de müfessir yoktur."
-"Hadislerle açıklama yapmayan bir müfessir yoktur" dense daha doğru olur. Bazı tefsirciler ise ya tamamen hadislere ve rivayetlere dayalı tefsirler yazmışlardır, yahut da bol miktarda hadis kullanarak tefsir yapmışlardır.

"Ben kendisine hadislerin kimisi şüphelidir, kimisi de yanlıştır dedim, hatta İbrahim (as) ile ilgili sahih bir hadisin -"Üç yerde İbrahim yalan söylemiştir."- Kur’an-ı Kerim’in mantığına ters düştüğünü Tefhimul Kur’an’dan aktararak söyledim. Bu yüzden hadislerin tamamına (bütün hadis kitaplarına ya da bütün hadislere) güvenemeyeceğimizi belirttim. Kendisi bu hadisin sahih olduğunu, Mevdudi’nin ise hata yaptığını, bunun sadece Mevdudi’yi bağladığını söyledi."
-Yalan kötüdür, ama bir kimsenin malına, canına, namusuna haksız olarak zarar vermek daha kötüdür; daha kötü olanı önlemek için gerekirse yalan söylenir; bunda ahlaka aykırılık yoktur.
"Hadislerin kimi şüpheli, kimi yanlıştır" ifadesi ilmî bir ifade değil. "Hadis yanlıştır" ne demek? Peygamberimizin dini açıklayan söz ve davranışlarını bize taşıyan ve sahih olan bir hadis için bir ifade kullanılamaz ve böyle böyle (şüpheli ve yanlış olmayan) yüzlerce hadis vardır.
"Kimi şüpheli" ifadesinden de "Hadisin rivayet yolunda bazı arızalar var" veya "Böyle bir sözü Peygamberimiz söylemez" denecek kadar hadis metninde bozukluk var" manası kast ediliyorsa böyle rivayetler vardır, fakat onları kullanan veya sahih olmadığı sonucuna vardığı için kullanmayan alimlerin şüphesi yoktur; onlar önce hadisi inceler, sıhhati konusunda bir sonuca varır, ondan sonra kullanırlar veya "Bu hadis değildir" diyerek bir tarafa koyarlar.

"Kimi hadislerin uydurma (İsraliyat) olduğunu anlatarak birçok tutarsız ve birbiriyle çelişen hadis gösterdim."
-Hadis alimleri "hadis diye uydurulmuş" sözleri ve bunlar arasında bulunan İsrail metinlerinden ve kültüründen aktarılmış ifadeleri tespit etmiş ve kitaplarda toplamışlardır; bunlar bilinmektedir, piyasada sahte para var diye sağlam paralar hakkında şüpheye düşülmez ve bunlar tedavülden kaldırılmaz.

"Ona sizin İslam Hukuk Tarihi adlı kitabınızdan mezhep imamlarının hadislerle ilgili görüşlerini gösterdim. Bana, onların hataları da beni bağlamaz dedi."
-Mezhep imamları birinci sınıf alimler, milyonlarca müslümanın tarih boyunca fetva ve ictihadlarıyla amel ettikleri büyük müctehidlerdir. "Onlar yanlış yaptı, beni bağlamaz" diyebilmek için en az onlar derecesinde ilim sahibi olmak gerekir. Çok kere cesaret cehaletten gelir.

Şimdi sorulara gelelim:
1- Bütün hadisler toplanmış mıdır, toplanmışsa sayısı kaç?
Cevap:
Peygamberimizin bütün söylediklerinin ve yaptıklarının bize nakledildiğini söylemek isabetli olmaz. Dinimizi anlamak ve yaşamak için gerekli olanların nakledildiği de şüphesizdir. Uydurma rivayete yer vermemeye çalışan bir hadisçinin kitabında (Kenzü’l-ummâl) topladığı rivayet sayısı (46624) tür. Bu kitap rivayet sayısı bakımından en zengin olanıdır (veya olanlardan biri) diyebiliriz.

2- Bütün hadisler korunmuş mudur?
Cevap:
Dinimizi anlamak ve yaşamak için ihtiyacımız olan miktardaki hadisler korunmuştur.

3- Dinin kemale ermesi hadislerin korunmasıyla alakalı mıdır?
Cevap:
Dini Kur’an, Sünnet ve ictihad kaynaklarının bütünü tamamlamıştır ve bunların da tamamı vahye dayanmakta; akıl ve ilim vahyi yorumlamada devreye girmektedir; yani akıl bağımsız olarak din kuralı koyamaz, vahyi yorumlayarak din kuralına ulaşır.

4- Sahih-i Buhari ve diğer hadis kitaplarında bulunan şüpheli ve birbiriyle çelişen birkaç hadis gösterir misiniz?
Cevap:
Buhârî’nin, sahih hadislerin önemli bir kısmını toplamak için telif ettiği kitabında merfu hadis sayısı 6397 dir. Bunların tekrarlananları çıkarılınca sayı 2513 e düşmektedir. Onun rivayet ettiği hadislerden 110 kadarı hadis ilmi ve tekniği bakımından tenkit edilmiş, İbn Hacer (Buhârî’nin kitabını şerhedenlerden biridir) gibi alimler bunları teker teker ele almış, incelemiş ve ortada, Buhârî’den şüphe edecek bir durumun bulunmadığı sonucuna varmışlardır.

5- İslam Hukuk Tarihi kitabınızda naklettiğiniz bir hadisin kaynağında yer almadığını söylediler. "Alimlerin ihtilafı bu ümmet için rahmettir. Herkes kendine göre doğru olana uymuştur, hepsi doğru yoldadır ve Allah’ın rızasını istemektedirler." 197.sayfa dipnot numarası 101.
Cevap:
Ben böyle bir hadis nakletmedim, verilen sayfadaki ifade İmam Malik’e aittir ve kaynağı da gösterilmiştir.


Dipnotlar:
1. İbn Kayyim, İ'lâmu'l-muvakki'în, C. II, s. 257.
2. Bu konuda yapılmış önemli bir çalışma Ali Osman Koçkuzu'nun doktorasıdır; Hadîste Nâsîh-Mensûh Meselesi, İstanbul, 1985, tartışmalar için 145-165. sayfalar, örnekler için 175-340. sayfalar.
3. Hadîsin yazılmasını yasaklayan hadîs ile buna izin veren hadîsleri uzlaştırmak için birçok görüş ileri sürülmüştür: Yasaklanan yazılıp Kur'ân sayfaları ile beraber Hz. Peygamber'in evinde bırakılmasıdır, yasaklanan Kur'ân ile aynı sayfaya yazılmasıdır, yasaklama ezber işine sekte vermesin diye bazı şahıslara mahsustur gibi yorumlar bunlar arasındadır. Ancak uzmanların tercihine göre doğrusu, karışma tehlikesinin bulunduğu zaman genel olarak yasaklanmış, bu tehlike ortadan kalkınca da izin verilmiş olmasından ibarettir. İbn Kesîr, İhtisâru Ulûmi'l-hadîs, A. Şâkir neşri, Mısır, 1951, s. 132 vd.
************************************************** ***************

Sizin anliyacaginiz bil dilden olsun diye sunuyorum bu satirlari: //Alintidir// Selamlarimla.



DİNİNİZİ KİMDEN ALDIĞINIZA DİKKAT EDİN

(1/1)

SELÂM:
Kuran’ın İslam öğretisine rıza göstermeyen çeşitli fert ve topluluklar, Allah’ın koruması nedeniyle Kur’an’ı değiştiremeyince İslam’a saldırmak için başka yollara başvurdular. Bu yolları başlıca şöyle sıralıya biliriz:

1. Peygamber adına yalan hadisler uydurmak,
2. Uydurulan hadislere dayalı mezhepler meydana getirmek,
3. Tasavvuf adı altında faaliyette bulunmak suretiyle sofistlik
Yapmak,
4. Felsefe yoluyla saldırmak,
5. Kur’an ayetlerine yanlış ve batini manalar vermek.
6. Ayrıca İslam’a, İslam’da olmayan Irkçılık, Babadan oğul'a
Saltanat, diktatörlük gibi kavramlar ve oluşumlar isnat etmek
ve bunları İslam’a karşı kullanmak.

Bunları anlatırken geniş kitlelere yayılmış olanlarına ağırlık verecek, diğerlerine ise kısaca yer vermeye çalışacağım.

HADİS FAALİYETİ :
Bu faaliyet hicri üçüncü asırdan itibaren başlıca iki dalda gelişme gösterdi. Bunlar Kütüb-i Sitte adı altında ehli sünnetin kabul ettiği rivayetler ile Kütüb-i Erbaa adı altında İmâmiyye Şiasının kabul ettiği rivayetlerdir. Bunların durumu şu şekildedir:
A- EHLİ SÜNNET VE KÜTÜB-İ SİTTESİ:Kütüb-i sitte’nin kelime manasından kastedilen, altı kişinin hadis kitapları şeklinde olup, bu şahısların kitaplarında 35647 hadis bulunmaktadır. Bu hadisler ayrı ayrı olmayıp, her biri bazen on beş yirmi kerelik tekrarlar halindedirler. Ayrıca bir şahsın kitabında yer alan bir hadis diğer bir şahsın kitabında ya aynen ya da biraz değişiklikle, büyük çoğunlukla yer almaktadır. Öyle ki tekrarlar dikkate alınmasa 35647 hadis 4000 hadisi bile bulmamaktadır. Bu 4000 hadis bir kitaba sığdırılabilecekken, gerek tekrarlar suretiyle, gerekse şerhlerle büyük bir külliyata dönüştürülmüş. Öyle ki inceleme yaptığımda her biri yüzlerce sayfalık 57 cilde bakmak zorunda kaldım. Ayrıca dikkatimi çeken şeylerden bir tanesi de bu hadis uydurma faaliyetinin iddia ettikleri gibi fertler tarafından din gayretiyle yürütülmüş bir hareket olmayıp, birbirlerine çağdaş kimseler tarafından ve bağlantılı olarak yürütülmüş sistemli bir hareket olduğudur. Şöyle ki:

1- Buhâri (Hicri 194-256) tekrarlarıyla birlikte 9082 hadis.
2- Müslim(Hicri 204-261) “ “ 7275 “
3- Nesai (Hicri 215-303) “ “ 5724 “
4- Ebû Dâvud (Hicri 212-275) “ “ 5274 “
5- Tirmizi (Hicri 209-279) “ “ 3951 “
6- İbnû Mace (Hicri 209-273) “ “ 4341 “
TOPLAM 35647


Ayrıca diğer bir hususta bu şahısların Arap asıllı olmayıp, Buhara, Merv, Horasan tarafında yaşayan kimseler oldukları ve İslam'ın yayılmasını engellemek için Kur’an öğretisine karşı bir ekol oluşturmuş olmaları hususudur. Arap asıllı değildirler derken ırkı söz konusu ettiğim zan edilmesin. Ancak şunu demek istiyorum ki, ne sahabeler nede tabiin tarafından ortaya atılmış bir hareket olmadığı gibi, Araplar arasında o döneme kadar hadis öğretisi söz konusu değildi. İslam derken sadece Kur’an öğretisi anlaşılıyordu. Zira hadis rivayeti konusunda yasaklarda mevcuttu, ondandır ki bu hareket Mekke ve Medine’nin çok uzağında hicri üçüncü asırda geliştirildi. Hadis diye peygamber adına uydurdukları iftiralara delil olarak yine kendilerince uydurulmuş ravi senetlerini gösterdiler. Kur’an’ı ölçü olarak kabul etmediler. Bunlara sormak gerekir! Hadis metnini uyduran insanların senedi de uydurmamaya verilmiş bir sözlerimi var? Yada senedin uydurulmamsına mani olan şey nedir ki, ravi zinciri şeklinde uydurulmuş sened hadisin sağlamlığına delil olabilsin? İş bununla da bitmiyor. Kur’an’ı ölçü olarak kabul etmedikleri gibi, uydurdukları rivayet iftiralarının Kur’an’ı nesh edebileceğini, yani ayetleri iptal edebileceğini iddia ettiler. Ve bu iddia çerçevesinde mezhepler geliştirdiler. Çok ilginçtir, geliştirmiş oldukları dört mezhebin imamları da Arap asıllı değildirler. İddia ettiklerine göre bu imamlar adına oluşturulan mezheplerden birine bağlı olmak İslâmi bir mecburiyetmiş. Ayrıca yukarıda belirttiğim, gibi iddia ettiklerine göre hadisin doğruluk güvencesi ancak ve ancak isnat ettiği ravi senedidir. Bu senet uydurmalarını da ağırlıklı olarak 5374 hadis ile hayali bir şahıs olan Ebû Hüreyre’ye isnat ettiler. Ebû Hüreyre’nin kelime manası “kedinin babası” demektir, ve güya bu bir şahsın takma adı imiş. Böyle bir şahıs bilinmediği gibi ne kendi adı, nede babasının adı bilinmemektedir. Adı hakkında 30 değişik rivayet olup adının ne olduğu tespit edilememiştir. Babasının adıyla ilgili de çeşitli rivayetler yapılmaktadır El-Kuta El-Halebi bunları kırk dört değişik rivayete çıkarmaktadır. Ve bu iddiaların hepsi bir yakıştırmadan öteye gidemez, zira böyle bir şahıs kanaatimce hiçbir zaman yaşamamıştır. Hadis ekolünü kuran bu ekip, bu şekilde hayali bir şahsa hadislerini dayandırmakla bu yönden yalanlanmalarının yolunu kapatmak istemişlerdir. Zira gerçek bir şahsa isnat etmeleri halinde birilerinin çıkıp ta bizim dedemizin dedesinden duymadığımızı sen kimden duydun deyip onları yalanlıya bilirlerdi. Benim kanaatimce hiçbir zaman böyle bir şahıs yaşamamıştır. İşte hadislerinin gerçek olduğuna dair verdikleri en büyük güvencelerden biri bu hayali şahsiyettir. Kaldı ki senedin hadisin sahihliğiyle (gerçek olmasıyla) ilgili hiçbir manası olamaz. Hadis metnini uyduranlar kolayca senedi de uydura bilirler. Falan, falana söyledi şeklindeki bir uydurmanın zorluğu veya imkansızlığı nedir ki hadisin sahihliğine güvence olabilsin. Buhâri’nin altıyüzbin hadisi senedleriyle birlikte ezbere bildiğini ve kitabına aldığı hadisleri bunlar arasından seçtiğini iddia etmişlerdir, bundan da anlaşılmaktadır ki senedleriyle birlikte yüz binlerce hadis uydurması mevcuttur ve hadisleri uyduranlar senedlerini de uydurmuşlardır. Bu onların kendi ifadeleridir. Öyleyse senedli olmalarına rağmen güya sahih görmemiştir ve dolayısıyla hadis metniyle beraber senedlerinde uydurulduğunu itiraf etmiş olurlar. Bu mantık kitabına aldığı hadisler içinde geçerlidir. Bir hadisin ne şekilde olursa olsun sened ihtiva etmesi onun sahih olduğuna delil teşkil edemez. Bu konuda daha birçok eleştiriler getirmek mümkündür. Kitabın çok hacimli olmasını amaçlamadığımdan bu kadarla yetiniyor ve işin esasına değinmek istiyorum. Bu kadar yoğun bir şekilde asırlardan beri insanlara din diye takdim ettikleri ve Kur’an’dan üstün tuttukları hadislerin içeriği nedir ve bunları öneren imamları kimlerdir, bunları belirtecek olursam:

BUHARİ: Künyesi “ Şeyhu’l İslam ve İmâmul-Huffaz Ebû Abdullah Muhammed İbnû İsmail, İbnû İbrahim, İbni’l Muğire, İbni’l-Berdizbe el-Buhâri el-Cu’fi” (H.194-256). Doğum yeri Buhara olup ölüm yeri de Semerkant’ın Hertenk köyüdür. Görüldüğü gibi yaşayıp öldüğü yer Arabistan’ın çok dışındadır. Kendisinden Müslim ve Tirmizi hadis almışlardır. Tirmizi ile Ebû Dâvud (ö.316) talebeleridir. Müslim kendisine “Müsaade et, ayaklarını da öpeyim, ey üstadlar üstadı, ey muhaddislerin seyyidi, İlel’de hadis hadis doktoru” demişti. Sahihinin en meşhur nüshaları Nesefi Nüshası ve Firebri Nüshasıdır. Nüshalar arasında farklılıklar vardır. Bazen “Babun” şeklinde kalıp hiçbir fıkhı hüküm ifade etmeyen başlıkların yer alması, bazen başlık olduğu halde arkadan hadis kaydetmeden bir başka bab başlığına geçmesi. Sonrakiler tarafından bu boşluk doldurulmuştur. Meşhur Çağdaşları, Ahmed İbnu Hanbel, Yahya İbnu Main, Ali İbnu’l Medeni, Salih Cezere, Nesefi, Firebri.
Buhari hadisleri kitabına yazarken sahih olmaları konusunda Allah’a danışmış olduğu garantisini de vermektedir. Bu hususla ilgili olarak şöyle demiştir. “Herhangi bir hadisi Sahih’e dahil etmezden önce yıkanıp iki rekat namaz kılarak, Allah’a istihârede Bulunup manevi bir işaret aramış, ondan sonra hadisin sıhhatine hükmetmiştir”. “Bu şekilde sıhhati nazarımda sübût bulmayan hiçbir hadisi Sahih’e almadım”der. Ayrıca Sahihini 16 yılda altıyüzbin hadisten seçerek tekrarlarıyla birlikte 9082 hadis yazmıştır, iddiası da vardır. Şöyle bir hesap yaparsak bu sözlerin herhangi bir gerçeği ifade etmediği ortaya çıkar. Altıyüzbin hadis için, altıyüzbin defa yıkandığını ve her bir hadis içinde iki rekat namaz kıldığını söylemekle, böylece (600.000.- : 16.- ) : 365 = 103 kere her gün yıkanmıştır. Ayrıca (600.000.- X 2.- ) : (16.- X 365.- ) = 205 rekat namaz kılmıştır. Her rekatı üç dakika da kılsa 3 X 205 = 605 dakika, bu da yaklaşık on saat demektir. Günde 103 kere yıkanıp on saat Namaz kıldığını ve bunu 16 sene devam ettirdiğini iddia etmek ciddiyetten uzak bir iddiadır. Zira değil günde 103 kere yıkanmak hiç uyumasa bile en az saatte dört defa giyinip soyunması demektir.

MÜSLİM : Künyesi, “El-İmam el-Hâfız Hüccetül- İslam Ebu’l Hüseyn, Müslim İbnul-Haccâc el el-Kuşeyri, en Nişâburi” (H.204-261) Horosanın Nişabur kentinde doğup ölmüştür. Müslim, Sahihini bizzat işiterek aldığı üçyüzbin hadisten seçtiğini ifade eder. Tekrarları nazara alınmadığı takdirde kitabında 3033 hadis mevcuttur. Rivayete göre, bir hadis ararken dalgınlıkla bir sepet hurmayı yemiş ve hastalanarak ölmüştür. Kitabında yazmış olduğu hadislerin, bazı senedlerinin ricâlinde şahıslar sayıca farklıdır. Bazı metinlerde elfaz değişmektedir.

NESAİ : Künyesi. “El-Hafız el-İmam Şeyhûl-İslâm Ebu Abdurrahmân İbnu Şuayb İbnu Ali İbnu Sinân Bahr el Horâsani el, Kâdi” (H.215-303). Aslen Horosanın Nesâ şehrindendir, orada doğmuştur. Tahsiline Belh şehrinde başlamıştır. Kitabının adı Kitab’ı el-Müctebâ Mine’s-Sünen (es-Sünenu’s-Suğra)dır. Tekrarlarıyla beraber 5724 hadis ihtiva eder. Şafii fukuhasındandır.

EBÛ DÂVUD: Künyesi, “El-İmam es-Sebt, Seyyüdü’l Huffâz Süleyman İbnul-Eş’es İbni İshâk es-Sicistani” (H 212-275). Doğum yeri Horasan Bölgesinin Sicistân şehridir. Kitabı hakkında “ Ben Resûlullah’a nispet edilen Beşyüzbin hadisten şu Sünen’i seçtim. Kitabımın içerisinde 4800 hadis mevcuttur.” der. Ebû Dâvud Sünen’ini kendisinden yüklenip rivâyet izni alan yedi kişi mevcuttur. Bunlardan dört tanesi yaygınlık kazanmıştır. Nüshalar arasında farklar mevcuttur.

TİRMİZİ: Künyesi “Muhammed b. İsâ b. Sevre b. Musa b. Ed-Dahhâk es Sülemi el-Bûği ed-Tirmizi” Tirmizi Orta Asya şehirlerinden Termiz, Türmiz şeklinde de telaffuz edilen, Tirmiz şehrine nispettir. Tahsilini memleketinde ve Horasan’da yapmıştır. Buhari’nin en meşhur talebesidir. Bir müddet Buhara’da hadis okutmuş. İlelu’l-hadisi Semerkant’ta tasnif etmiştir. Anadan doğma âmâ olduğu rivayet edilmekte. Tekrarlarıyla birlikte 3951 hadis yazmıştır.

İBNÛ MACE: Künyesi, “Muhammed b. Yezid b. Abdullah er-Raba’i el-Kazvini” (209-273). Tahran yakınlarındaki Kazvin şehrinde doğmuştur ve ölüm yeri de Kazvin’dir. Tekrarlarıyla birlikte 4341 hadis yazmıştır. İbnu Mace’nin Süneni hicri yedinci asırdan itibaren Kütüb’i Sittenin altıncı kitabı olarak benimsenir. Bazıları altıncı Kitab olarak Muvatta’yı görmüştür.

Görüldüğü gibi Kütüb’i Sittenin hiçbir yazarı aslen Arap olmadıkları gibi, seyahat amaçlı olsa dahi Mekke ve Medine taraflarına gittikleri pek bilinmemektedir. Bir iki tanesinin Mekke ve Medine taraflarını gidip gezdikleriyle ilgili kayıt varsa da bence uydurmadır. Zira böyle bir şey vuku bulmuş olsaydı Hac ve Umre yaptıklarıyla ilgili kayıtlarda mevcut olacaktı böyle bir şeye rastlamadım. Bunların öğretileri üzerine bir fıkıh oluşturularak mezhepler meydana getirilmiştir. Ehli Sünnet adı altında oluşturulan dört mezhebin İmamları da aynı şekilde Arap asıllı değillerdir. Bu şahısların ismi etrafında oluşturulan bütün fıkıh bu İmamlara mal edilmiştir yada adı kullanılmıştır. Öyle ki İmam Ebû Hanife’den hiçbir Kitab intikal etmemiştir, buna rağmen mezhebinin fıkhı ona dayandırılmıştır. Bundan dolayı konular işlendiğinde falan şahıs şu sözü söyledi veya şunu yaptı derken o sözün veya fiilin o şahsa ait olabileceği gibi, onun adına uydurulmuş olabileceğinin de dikkate alınması gerekir. Zira Allah’a ve Peygambere iftira edip yalan söz uyduran kimselerin, başkaları adına da yalan söz ve iftiralar uydurmaları gayet mümkündür. İnsanlar nasıl ki öbür semavi kitapları değiştirdiyseler, Allah, Kûran’ı korumamış olsaydı onu dahi değiştirmeye çaba sarf edeceklerdi. Bundan dolayı amacım bizzat şahıslar olmayıp, asırlardan beri süre gelen uydurma rivayetler ve onları gerçek manada uydurmuş olanlardır.
Konumuza dönüp, dört mezhep imamı konusunda, geçerli kaynaklara dayalı olarak bilgi verecek olursam:

EBÛ HANİFE: Numan b. Sabit (H.80-150), Arap olmadığı kesin olmamakla beraber, Türk veya İran asıllı olduğu hakkında farklı rivayetler mevcuttur. Onun Tirmizli bir Türk kabilesine mensup olduğu söylenmekle beraber M. Ebu Zehra’ya göre ise Farslıdır. Abdulbaki Gölpınarlı’ya göre de Ebû-Hanife Nu’man b. Sabit’in babası, Zerdüşt dinindeyken İslam'ı Kabul eden Kâbül’lü Zevtâ’dır, bu şahsın adının Tâvus yahut Merzubân olduğunun rivayet edildiği şeklindedir.
Fıkıh öğretisini öğrencileri oldukları iddia edilen Ebu Yusuf (H.113-182) ve Muhammed b. Hasan eş-Şeybani’ye (H.135-189) isnat ettirilmiştir. Ebû Hanife’nin bizzat kendisi tarafından kaleme alınmış eseri yoktur. Sünnet konusunda onun hakkında dendiğine göre ravisi güvenilir olduğu zaman Muhaddislerin çoğunluğunun eğilimine aykırı biçimde Mürsel hadisi delil olarak değerlendirmekteydi. Muhaddislerce zayıf karşılanan ve kendisiyle amel edilemez diye değerlendirilen bir çok hadisi delil olarak ileri sürme yoluna gitmiştir. Hanefiler şöyle söylemektedirler: “ Kur’an, mütevatir veya meşhur sünnetle nesh edile bilir. Sadece ahad hadisle nesh edilemez”. böylece hadislerin Kur’an’ı nesh edebileceğini yani iptal edebileceğini fıkıhlarına esas Kabul etmişlerdir. ( Bak. Dr. İsmail Hakkı Ünal. İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları No.327 Baskı-1994 Sayfa 213 )

İMAM MALİK: ( H.93-179) Bazıları aslen Yemenli olduğunu söylerken, bazı siyer yazarları İmam Malik ve ailesinin Arap olmadığını söylemişlerdir. Büyük atası Ebû Amir’in, Beni Teym kölelerinden olduğu söylenmiştir. İmam Malik, üstadının özellikle İbni Hürmüz olduğunu belirtir. “Yedi, sekiz yıl yalnız ondan okudum, başkalarını bu işe hiç karıştırmadım” der. Hürmüz adı Acem asıllı olanların kullandığı bir isimdir. Bir rivayette de “ On üç yıl oturup İbni Hürmüz’den ders okudum”der. (16 yıl rivayeti de vardır) Ondan öğrendiklerini, başka bir kimseden almadığını söyler. İmam Malik üstadı İbni Hürmüz’den aldıklarının tamamıyla tesiri altında kalmış denebilir. Medarik’de Şöyle denir: “ Malik derki, İbni Hürmüz’ü şöyle derken işittim” ifadeleri bunu açıkça ortaya koyar. Meşhur Kitabı Muvatta da 1826 hadis mevcuttur. Sünnet Kur’an ile Tearruz ederse, Bazı hallerde Kur’an’ı sünnete takdim eder, bazı hallerde sünneti Kuran’a hakim kılar. Böylece sünnetin Kur’an’ı iptal edebileceğini Kabul etmiştir. ( Bak, İmam Malik , Hayatı-Görüşleri- Fıkıhta yeri, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hilal Yayınları 1984 sayfa 283.)

İMAM ŞAFİİ: Ebû Abdullah Muhammed bin İdris bin Abbas Şafii (H.150-204).
Suriye’de (Filistin) doğduğunu söyleyenler olduğu gibi ayrıca Askalan’da (gazze yakınında) Hatta Yemen’de doğduğunu söyleyenlerde vardır. Kureyş kabilesinden olmadığı halde, “kölelik yönünden kureşli sayılmıştır. Zira atası Ebu Lehebin kölesi imiş” rivayet edilmiştir. Ömer, atası Şafii’yi Kureyş kölelerine katmamış, Osman onu bunlara katmış. İmam Şafii, Huzey kabilesinin yanında yaklaşık on yıl kalarak, kendilerinden Arap dili ve şiirini öğrendi. Ana dili Arapça olmayıp Arapçayı sonradan öğrendiği anlaşılmaktadır. Hocası İmam Malik’tir. El-Risale ve El-Üm isimli kitapları vardır. Şafii derki: “Fıkıh öğrenmek isteyen Ebu Hanife’nin iyalidir. Siyer isteyen Muhammed b. İshak’ın iyalidir. Hadis isteyen Malik’in iyalidir. Tefsir isteyen Mukatil b. Süleyman’ın iyalidir” diyerek tavsiyede bulunur. Ebu Hanife ve İmam Malik’ten bahsettik, diğer ikisi ise: Muhammed b. İshak : (H.85-151). Bilhassa Siyer Meğazi çalışmaları vardır. Siyerin dışında müstakil olarak Kitâbu’ssünen telif etmiştir. İbrahim b. Sa’d ez Zuhri ondan sadece ahkama dair 17 bin hadis rivâyet etmiştir. Yahya’l-Kattan onun hakkında “kezzab” yani yalancı demiştir. Ayrıca, hakkında Şiiliğe meyyal olduğu ve kaderi olduğu rivayetleri de vardır. Yalnız ahkama dair 17 bin hadis söylemesi “ne kadar” yalancı olduğuna dair kuvvetli bir delildir. (Bak. İlk üç Asırda İslam Coğrafyasında Hadis. Dr. S. Kemal Sandıkçı. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları 299. Baskı 1991 s. 45-46 )
Diğer tavsiye ettiği: Mukatil b. Süleyman Şiânın Zeydiye Mezhebindendir. Şafii onun kitaplarını okudu, inceledi ve neticede onları da okumağa teşvik etti. Onu bu hususta imam addetti. Bu maddede kendisine başvurulan bir âlim saydı. (Bu konuda bak. İmam Şafii. Osman KESKİOĞLU. Diyanet Başkanlığı yayınları 1987 s. 46 ).
Şafii’nin kendiside Harun Reşid zamanında Şiilikle itham edilmiş ve takibata uğrayarak, Harun Reşid’in huzuruna bu konuda çıkarılmıştır.
Kur’an ve Sünnet Konusundaki görüşü:
Şafii’nin bu konudaki görüşü, Sünnetin Kuran’la nesh edilemeyeceği şeklindedir. Resûlullah’ın sünnetini ancak Resûlullah’ın sünneti nesh edebilir. Kur’an bir sünneti nesh edemez, nesih olayı olması için bunu başka bir sünnetin ilân etmesi gerekir der. Kuran’ın sünnetle nesh edilip nesh edilemeyeceği konusuna gelince, her ne kadar Kur’an’ı ancak Kur’an nesh eder diyorsa da , uygulama konusunda durum hiçte öyle değildir. Örneğin, Kuran’a rağmen, zina olayında Recim cezasını kabul etmekle, sünnetin Kur’an’ı nesh edebileceğini açıkça beyan etmiş olur. Yani kısaca iddiası; Kur’an sünneti iptal edemez fakat sünnet Kur’an’ı iptal eder şeklindedir. (Konu hakkında bak: İmam Şafii. Osman KESKİOĞLU s.238-239. Büyük Şafii İlmihali, Yazan Halil Gönenç. Hilâl Yayınları 1979, 2. Baskı s. 375.)

AHMED İBN-HANBEL: (H. 164-241) : Anası O’na gebe olarak Merv’den Bağdat’a geldi. Merv’de doğduğunu söyleyenler var. Kendisinden yapılan rivayette Bağdat’ta doğduğu söylenmiş. Merv asılı olup Arap değildir. ( Yazılarımda Arap değildir derken, bununla o devirlerde ilk etapta Kuran’ın yayıldığı coğrafyaya yakınlığa veya uzaklığa dikkat çekmek suretiyle Kur’an dışı bazı kültürlerin etkinliğine dikkat çekmek içindir. Yoksa İslam dini evrensel olup, herhangi bir ırktan olmak veya olmamak avantaj veya dezavantaj değildir.)
Kitabı “Müsned”de yaklaşık 40.000.- hadis vardır. Kur’an’ı esas alıp sünneti terk edenlere red için Kitab bile yazmıştır. Ona göre Kuran’ın batını vardır. Halbuki Kuran’a batın bilgi isnat etmek küfürdür. Zira Kur’an açık manalı bir kitaptır.
Ahmed, Sünnetin Kuran’a hakim olduğunu, fakat Kuran’ın sünnete hakim olmadığı ve sünnetin Kur’an’ı nesh yani iptal edebileceği iddiasındadır. Şöyle ki : “Ahmed’e göre sünnet beyan bakımından Kuran’a hakim sayılır, onun ahkamını takrir eder. Şatıbi sünnetin Kur’an’a hakim olmasını şöyle açıklar. Ulemaya göre sünnet, kitaba hakimdir, Kitab hakim değildir, çünkü kitabın iki ve daha ziyade şeye ihtimali vardır.” demekte.“gerek iman itimade, gerek amel ve akla dair olsun, Hadisler arasında bir fark yapmazdı.” ( Konu hakkında bak.Ahmed İbn-i Hanbel. Hilâl Yayınları 1984 s.242-255 Prof. Muhammed Ebu Zehra. Terc. Osman KESKİOĞLU .)

Bütün korkuları Kuran’ın İslam dini öğretisine esas alınmasıdır. Zira Kur’an esas alınmış olsa ve Peygamber adına ileri sürmüş oldukları sözler Kur’an ölçüsüne vurulsa, bütün iftira ve yalanları hemen ortaya çıkar ve sünnet diye ileri sürmüş oldukları sözlerden geriye pek bir şey kalmaz. Bu hususu onlarda kabul eder mahiyette şu şekilde itiraf etmektedirler.
“İmam Ahmed’e gelince, o İmam Şafii’nin usulüne uygun hareket eder. İbni Kayyım, Ahmed’in ve Şafii’nin görüşlerini destekleyerek şöyle der: Eğer bir kimsenin kitabın zahirinden anlayışına göre Hz. Peygamber Aleyhisselamın sünnetleri red olunacak olursa o zaman sünnetlerin çoğu red olunur ve sünnet batıl olur.” (Ahmed ibn-i Hanbel, Hilal Yayınları S.247 )

Bu ifadeler bile, Sünnetle Kuran’ın ne kadar bir birleriyle bağdaşmayan bilgiler ihtiva ettiğini belirtmeye kafidir.

Sonuç olarak, İmam Ahmed birçok sözlerinde belirtmiştir ki, İslam dinini öğrenilmesi, aynı zamanda Kur’an’a hakim olan! sünnetle mümkündür. Kur’an bilgisi sünnet yoluyla olur, Kur’an sünnete hakim olamaz. Bu din sünnet yoluyla öğrenilir. İslam fıkhının en kestirme ve en işlek yolu sünnetten geçer. Sünnetin beyanından yararlanmaksızın sadece Kur’an’dan öğrenmeğe çalışanlar, doğru yolu şaşırırlar, hak yolu şaşırırlar iddiasındadır. 750 bin hadis arasından seçtiği rivayet edilen. Müsned teki hadislerin 10 bini tekrarlanmış hadislerdir. Hadislerin sahihliğine ölçü olarak Kur’an’ı değil de kendi Müsned ini kabul ve ve tavsiye eder, Şöyle ki: “Resulullah’ın hadislerinden olup olmadığı konusunda anlaşmazlığa düştüğünüz rivayetlerle ilgili olarak Müsned’e başvurun. Orada bulduysanız delil, bulmadıysanız delil olmaz .” demiştir. Mahiyeti ne olursa olsun, Kur’an’ı hadise tabi kılar, şöyle ki : “hatta ona göre haberi, vahid olan Hadisler bile, Kuran’ın umumini tahsis eder.” (Ahmed İbn-i Hanbel. Hilâl Yayınları s.245 )

Görüldüğü gibi dört mezhep imamı da fıkıhlarına hadisleri esas almaktadırlar. İttifakla hadislerin Kur’an ayetlerini iptal edebileceğini fakat Kuran’ın hadisleri iptal edemeyeceği iddiasındadırlar. Bu da başka bir ifadeyle, Allah’ın Kuran’la bildirdiği İslam’a, öncelikle hadislerle peygamberin karşı çıktığı ve peygamberin sözünün Allah sözünden daha üstün olduğu manasındadır. Bu ise İslam dinine saldırı ve peygambere büyük bir iftiradır.

hiiic
10. November 2012, 11:45 PM
“Müsned”de yaklaşık 40.000.- hadis vardır. Kur’an’ı esas alıp sünneti terk edenlere red için Kitab bile yazmıştır. Ona göre Kuran’ın batını vardır. Halbuki Kuran’a batın bilgi isnat etmek küfürdür. Zira Kur’an açık manalı bir kitaptır.

Ellerine sağlık merdem.

Gerçek dine uyan insanların nasıl "kitap topluluğu" olduğunu gözler önüne seriyor.
Samiri de insanlara sizin göremediklerinizi görüyorum diyerek yoldan çıkarmıştı.
Rahiplerde insanların göremediği hakikatler uğruna sevgili İsayı tanrı ilan ettiler.
Bizimkiler de bazı hakikatleri (yine kitaplarda yazmamasına rağmen) görüyorlar.

aorskaya
11. November 2012, 05:58 PM
Bu ifadeler bile, Sünnetle Kuran’ın ne kadar bir birleriyle bağdaşmayan bilgiler ihtiva ettiğini belirtmeye kafidir.

Merdem kardeşim,

Yazındaki eleştirilerden yukarıya alınan sözünü yanlış buluyorum:

1- Sünnet kuranla çelişmez, kuranla çelişen bir şey varsa o sünnet olamaz.
2- Yukarıdaki ifadelerin sünnet olduğunu, sen yada başkası nasıl tespit etmişlerdir?
3- Peygamberin vefatından sonra, bir şeyin % 100 sünnet olduğunu tespit etmek öümkünmüdür?
4- Kesin bilgi sahibi olmadığımız şeylerin peşinden gidilmemesi gerektiğine ilişikin rabbimiz emrine göre, bunların sünnet olduğunu tam olarak bilmeden, sünnet diyerek buna tabi olmak kadar, sünnet diyerek tabi olmamak ta aynı derecede yanlıştır.
5- Sünnet denilen rivayetlerin, % 100 sünnet olduğunu tespit etmek mümkün olsaydı, onlara uymamak peygambere iman etmemek olmazmıydı?

Lütfen bu konuları tekrar düşünerek cevaplarınızı yazabilirmisiniz...

selamlar,
aorskaya

pramid
12. November 2012, 09:12 AM
TARİH TEKERRÜR MÜ EDİYOR?
Kuran’daki gibi Tevrat’ta da her şeyin açıklaması olduğu 06:154 ve 07:145
ayetlerinde belirtildiği halde, Yahudiler de Hz. Musa’nın ölümünden yüzyıllar sonra “mişna”
(hadis, söz) ve “gamara” (sünnet) icat etmişler ve Tevrat’ı bırakarak bunlara uymaya
başlamışlardır.

1 Zehebi, Tezkiratul Huffaz 1/3, Buhari 1.cilt
2 İbni Abdil Berr, Camiul Beyanil İlm ve Fazluhu 1/64-65
3 İbni Sad/Tabakat 5/140
4 Tahzırul Havas 10b.

Benzer bir şekilde Hrıstiyanlar da Hz. İsa'nın ölümünden 300 yıl sonra teslis inancını
yaratmış ve Peygamberleri tarafından tebliğ edilen tek Tanrı inancını büyük ihtilaflar sonunda bırakıp ortak koşanlar kervanına katılmışlardır.

05:66 Eğer ehl-i kitap (kitap verilenler) iman edip (kötülüklerden)
sakınsalardı, herhalde geçmiş kötülüklerini örter ve onları nimeti bol
cennetlere sokardık. EĞER ONLAR TEVRAT’I, İNCİL’İ VE
RABLERİNDEN ONLARA İNDİRİLENİ DOĞRU DÜRÜST
UYGULASALARDI, şüphesiz hem üstlerinden hem altlarından yerlerdi.
Onlardan aşırıya kaçmayan bir zümre vardır; fakat çoğunun yaptıkları
ne kötüdür!

pramid
12. November 2012, 09:15 AM
ÇİN FISILTILARI

Bir üniversite profesörü sözsel bilgi transferinin orijinal mesajı nasıl değiştirdiğini
gösteren bir deney yaptı. İzleyenlerden 10 kişiyi yanına çağırdı ve bunların dokuzunun salonu terk etmesini istedi. Kalan kişiye bir alıntı verip seyirciye okumasını istedi.

Alıntı şuydu:

“Hz. İsa Capernaun’a annesi, izleyenleri ve öğrencileri ile birlikte gittikten sonra, orada
fazla kalmadılar çünkü Musevilerin Fısıh bayramı yaklaşıyordu. Hz. İsa Kudüs’e gitti. Orada
ibadethanenin içinde sığır, koyun ve güvercin tüccarları ve masalarında oturan döviz alıp
satan kişileri gördü. Hz. İsa ipten kamçı yapıp koyun, sığır ne varsa ibadethaneden çıkardı.”
Bundan sonra ilk kişiden kağıt parçasını alıp cebine koydu, ikinci kişiyi içeri davet etti
ve az önce kağıttan okuyan kişiye şimdi de ne okuduğunu ikinci kişiye anlatmasını istedi.

Çıkan şey şöyleydi:

“Hz. İsa Capernaun’a annesi ve öğrencileri ile gittikten sonra orada uzun süre kaldılar.
Ondan sonra Hz. İsa Kudüs’e gitti. İbadethanenin yakınında sığır, koyun ve güvercin satın
alan insanlar ve döviz alıp satan kişileri gördü. Hz. İsa hepsini kovdu.”
Daha sonra içeri üçüncü kişi çağırıldı ve ikinci kişiye birinciden ne duyduysa
tekrarlamasını istendi. Sıradaki duyduğunu şöyle aktardı:

“Hz. İsa Kudüs’e annesi ve bazı öğrencileriyle gittikten sonra birkaç gün kaldılar. Bundan
sonra Hz. İsa tekrar ibadethaneye gitti. İbadethanenin yakınında sığır ve domuz satın alan
insanlar ve döviz alıp satanları gördü. Hz. İsa onlara bağırdı ve yaptıklarının kötü olduğunu
söyledi.”

Tekrar sıradaki kişi geldi ve şöyle aktardı:

“Bir gün Hz. İsa annesiyle birlikte uzun yıllar kaldığı Kudüs’teymiş ama bir gün Hz. İsa
Kudüs’ten ayrıldı ve uzaklara gitti. İbadethanenin yakınlarında at ve domuz satın alan
insanlar gördü, onlara çok paraları olduğu için bağırdı ve paranın kötü olduğunu söyledi.”

Diğer kişi ise şöyle aktardı:

“Hz. İsa Kudüs’te doğmuş ve annesiyle uzun süreler orda kalmıştı. Bir gün Hz. İsa Kudüs’teki pazar yerine gitti ve ata binen ve domuz satan insanlar gördü. Onlara çok fazla hayvanları ve paraları olduğunu için bağırdı ve paralarını fakirlere vermelerini yaptıklarının kötü olduğunu söyledi.”

Sıradaki şöyle aktardı:

“Hz. İsa Kudüs’te doğmuş ve hayatı boyunca annesiyle kalmıştı. Bir gün Hz. İsa Kudüs’teki
pazar yerine gitti ve pazarda ata binen ve domuz satan insanlar gördü. Hayvanlara zulüm
ettikleri için onlara bağırdı, tüm paralarını vermelerini ya da hayvanları iyice doyurmalarını
istedi.”

Bu sözler şöyle değişti:

“Hz. İsa Kudüs’te doğdu ve birçok kişinin zavallı domuzlara kötü davrandığı ve atlarını
kamçıladığı bir pazarın yakınında yaşardı. Bir gün Hz. İsa pazar yerine gitti sadece
domuzlarını satmakla meşgul olan kötü insanlar gördü, ona karşı çok kaba ve sert
davrandılar, o yüzden bir şey demedi ama paralarına beddua edip oradan ayrıldı.”

Tüm bu deneme bir konferans sırasında 10 dakika içinde oldu.

aorskaya
13. November 2012, 04:50 PM
ÇİN FISILTILARI

Bir üniversite profesörü sözsel bilgi transferinin orijinal mesajı nasıl değiştirdiğini
gösteren bir deney yaptı. İzleyenlerden 10 kişiyi yanına çağırdı ve bunların dokuzunun salonu terk etmesini istedi. Kalan kişiye bir alıntı verip seyirciye okumasını istedi.

Alıntı şuydu:

“Hz. İsa Capernaun’a annesi, izleyenleri ve öğrencileri ile birlikte gittikten sonra, orada
fazla kalmadılar çünkü Musevilerin Fısıh bayramı yaklaşıyordu. Hz. İsa Kudüs’e gitti. Orada
ibadethanenin içinde sığır, koyun ve güvercin tüccarları ve masalarında oturan döviz alıp
satan kişileri gördü. Hz. İsa ipten kamçı yapıp koyun, sığır ne varsa ibadethaneden çıkardı.”
Bundan sonra ilk kişiden kağıt parçasını alıp cebine koydu, ikinci kişiyi içeri davet etti
ve az önce kağıttan okuyan kişiye şimdi de ne okuduğunu ikinci kişiye anlatmasını istedi.

Çıkan şey şöyleydi:

“Hz. İsa Capernaun’a annesi ve öğrencileri ile gittikten sonra orada uzun süre kaldılar.
Ondan sonra Hz. İsa Kudüs’e gitti. İbadethanenin yakınında sığır, koyun ve güvercin satın
alan insanlar ve döviz alıp satan kişileri gördü. Hz. İsa hepsini kovdu.”
Daha sonra içeri üçüncü kişi çağırıldı ve ikinci kişiye birinciden ne duyduysa
tekrarlamasını istendi. Sıradaki duyduğunu şöyle aktardı:

“Hz. İsa Kudüs’e annesi ve bazı öğrencileriyle gittikten sonra birkaç gün kaldılar. Bundan
sonra Hz. İsa tekrar ibadethaneye gitti. İbadethanenin yakınında sığır ve domuz satın alan
insanlar ve döviz alıp satanları gördü. Hz. İsa onlara bağırdı ve yaptıklarının kötü olduğunu
söyledi.”

Tekrar sıradaki kişi geldi ve şöyle aktardı:

“Bir gün Hz. İsa annesiyle birlikte uzun yıllar kaldığı Kudüs’teymiş ama bir gün Hz. İsa
Kudüs’ten ayrıldı ve uzaklara gitti. İbadethanenin yakınlarında at ve domuz satın alan
insanlar gördü, onlara çok paraları olduğu için bağırdı ve paranın kötü olduğunu söyledi.”

Diğer kişi ise şöyle aktardı:

“Hz. İsa Kudüs’te doğmuş ve annesiyle uzun süreler orda kalmıştı. Bir gün Hz. İsa Kudüs’teki pazar yerine gitti ve ata binen ve domuz satan insanlar gördü. Onlara çok fazla hayvanları ve paraları olduğunu için bağırdı ve paralarını fakirlere vermelerini yaptıklarının kötü olduğunu söyledi.”

Sıradaki şöyle aktardı:

“Hz. İsa Kudüs’te doğmuş ve hayatı boyunca annesiyle kalmıştı. Bir gün Hz. İsa Kudüs’teki
pazar yerine gitti ve pazarda ata binen ve domuz satan insanlar gördü. Hayvanlara zulüm
ettikleri için onlara bağırdı, tüm paralarını vermelerini ya da hayvanları iyice doyurmalarını
istedi.”

Bu sözler şöyle değişti:

“Hz. İsa Kudüs’te doğdu ve birçok kişinin zavallı domuzlara kötü davrandığı ve atlarını
kamçıladığı bir pazarın yakınında yaşardı. Bir gün Hz. İsa pazar yerine gitti sadece
domuzlarını satmakla meşgul olan kötü insanlar gördü, ona karşı çok kaba ve sert
davrandılar, o yüzden bir şey demedi ama paralarına beddua edip oradan ayrıldı.”

Tüm bu deneme bir konferans sırasında 10 dakika içinde oldu.

Bu teste bizim atalar dini yaşayanları, yani rivayetleri hadis/sünnet kabul ederek kaynak sayıp, ona göre yaşayanları soksak acaba durum değişirmiydi?

Büyük ihtimalle durum daha da karmaşık anlatılırdı.

Ancak, bu teste değil, testi izlemeye soksak, durum değişirmiydi?

Fikir beyan etmek isteyenler buyurun, cevaplayın lütfen...

selamlar,
aorskaya

ebumaruf
1. June 2014, 02:17 AM
Selamun Aleykum ey Müslümanlar.
Sitenize yeni üye oldum gezinirkende bu konuyu inceleme fırsatı buldum. Burada herkes ya kendi Kuran anlayışını dile getirmiş yada başka değer verdiği alimlerin yorumlarını nakletmiş.
Bu durumda şu soruyu sormak gerekli sanıyorum. ALLAH c.c bize Kuran' ı Kerimi dinimizi öğrenelim diye Rasulu s.a aracılığıyla göndermiştir. Kuran' ı anlamak için herkes farklı metodlar öne sürüyor. Herkes farklı görüşler belirtiyor. Peki bu durumda milyarlarca Müslüman Kuran hakkında fikir beyan ederken ALLAH Rasulu s,a in Kuran hakkında fikir beyan etmesi en doğal hakkı değilmidir. Onun en doğru yorumu yapmasıda en doğru olan şey değilmidir. Bunu sanırım herkes kabul eder. Kabul etmeyenlerin olaya Kuranında belirttiği gibi akılcı olarak bakması gereklidir. En mantıklı olanı bu olmalıdır. Zira vahyi en iyi anlayan vahye mazhar olandır. Bunu kabul ediyoruzda Hadis Rivayetlerinin ondan geldiğine inanmıyoruz. Ya da Onun ağzından çıktığı şekilde gelmemiştir diyorsak bunun teraziside Kurandır. Ben şahsen bir rivayetin manasını
Kuranın bütününde değerlenmesi taraftarıyım. Yani bir ayet tearuz edebilir. Başka bir ayet ise destekleyebilir. Bu durumda meselenin hadis rivayeti ışığında değerlendirilip tearuz noktasının iyice belirlenmesi gerektiğini düşünürüm. Zira böyle davranmak ALLAH c.c. katında bizim sorumluluğumuzu minimuma indirir. Zira aklımızı çalıştırıp değerlendirme yaparken ALLAH ' a ve Rasuluna itaat edin ve benzeri yüzlerce ayetede itaat etmiş oluruz.
Hadis rivayetinin açık ve net bir şekilde şüpheye yer bırakmaksızın Kuran tarafından red edilmesi durumunda ise bu hadis rivayetine zayıf yada mevzu diyebiliriz. Bu durumda bu rivayeti ALLAH Rasulu söylememiştir diye inanırım. Hadis rivayeti sayılarının yada şu muhaddis tarafından nakledildiği buna sahih veya zayıf dediğininde önemi yoktur. Zira genellikle uslu hadise göre Muhaddislerin nitelendirmesi sened endekslidir. Raviler sıka (sağlam ) dahi olsalar hata yapmış olabilirler yada hatasız nakletmiş olabilirler bunun garantisi yoktur. Yani kesinlikle ALLAH Rasulune aittir yada kesinlikle ALLAH Rasulu ne ait değildir diyemeyiz. Zira direk ALLAH Rasulun den duymadığımız için kesinlik arz etmez zan ifade eder. Bahsi geçen rivayetin uydurulduğunu iddia etmekde yada nakilde hata edildiğinide beyan etmek sadece zan dan ibarettir. Bu meselede itidalli olmak gereklidir.
Bir çok günümüz aliminin red ettiği hatta muhaddisler tarafından zayıf olarak nitelendirilen
hadis rivayetlerinin Kuranın bütünüyle nasıl uyum oluşturup. Tam olarak anlayamadığım meselelerde bana ışık olduğunu gördüm.
Saygılarımla

khaos
6. June 2014, 12:23 AM
ebumaruf kardeşim hoş geldiniz.

okuyan, araştıran, aklını kullanan, muhakeme yapabilen insanlar öncelikle ve daima kendilerine indirilmiş olanın peşinden gitmeli ve ona sarılmalılar.

Maalesef iş o kadar kötü boyutlardaki tarihi yolculuğunu da sayarsak bu gün elimizde din diye sarıldığımız şey koca bir boşluk.

Peygamberin vefatından hemen sonra gelişen olaylar, mevkisini ve iktidarını sağlamlaştırmak isteyen hatta bu uğurda kan döken halifeler,(bunun için genelde sözde hadisleri kullanmışlardır) atalarının dininin etkilerinden kurtulamayan dönemin arapları, çatallaşmalar, mezheplerin çıkışı, tarikatlerin türemesi ve nihayetinde hurafelere dayalı bir din.

Bahsettiğim konu sadece hadisler için geçerli değil bu gün din diye algılanan yada dayatılan şeyin yekününden söz ediyorum.

Bu günkü din anlayışının boşluktan ve hurafelerden oluştuğunu söylemem belki size abartlı hatta sivri bir çıkış gibi gelebilir ama söylediklerimin en basit teyidi için yakın çevremize, sokağa, ibadet ettiğimiz mekanlara ve dahi medyamıza bakmamız yeterlidir.
Anlatılan menkibeleri yada rivayetleri dinlerken gözünden sicim gibi yaşlar boşalan sevgili annelerimizin yada teyzelerimizin bir kur'an ayeti okunurken aynı şeyleri yaşadığını pek göremezsiniz.Çünkü okunan ayetin anlamını bilmezler.Çocuklarımıza beş yaşından itibaren fatiha suresini ezberletiriz ama aynı çocuk yetmiş yaşına geldiğinde fatiha nın anlamını hala bilmiyor olur.

Güncel bir örnek vereyim.Bir tv kanalında program yapan meşhur hocamızın alttaki acıklı fon müziğiyle safiyane kendisini dinleyenleri hikayeler anlatarak nasıl salya sümük ağlattığını hepimiz görüyoruz.Program sonunda birde yok böbrek ağrısına, yok gurbet sancısına iyi gelen dua diye bir de millete el açtırır olur biter.Alın size bu günkü yaşadığımız din.

Camilerimizde imamlarımız, müftülerimiz, mahallemizde ki yada köyümüzdeki şeyhimiz diyanetteki ünvanlı hocalarımız hep aynı yolu izler.Bir menkibe anlat arkasından ikide hadis patlat tamamdır.

Adam yetmiş senelik müslümandır Kur'an da Beyyine suresi var desen suratına Rus denizaltısını Newyork kıyılarında gören amerikalı gibi bakar.Kur'an da bir birinci sureyi ezberlemiştir, bir de yüz beşle - yüz ondört arasını. Ama onlarında anlamını bilmez.
Çünkü anlatılamaz, öğretimez.Bilinir ki adam dinini kur'andan öğrenirse bir çok tabu yıkılır.Düzen sorgulanır ve çok kişi kazandığı kirli para yada mevkiden olur.

Bir de şu konu var
-e kardeşim hadisin doğru olup olmadığını anlamak için Kur'an la karşılaştırın.

Adama kur' an öğretilmemiştir yada anlatılmamıştır ki hadisle karşılaştırma yapsın.Doğruyu yanlışı hurafeyi nasıl ayırt edecek? Al kardeşim şu meali eline yaratıcımız bak Bakara suresinde ne buyurmuş kimse demez.(Tabi kimseye bunların illa söylemesi gerekmiyor müslümansan sana indirileni okuyup, anlayıp uygulayacaksın.)

İslamda ruhban sınıfı yok denir ama bizde Allah' la kul arasına giren güruh sayısı diğer dinlerden daha fazladır.İnsan a içinden gelerek bir dua bile ettirmezler.Dua dediğin zırhlı birde aruz veznine uyan kafiyeli dua olmalıdır.

Dediğim gibi başlı başına sadece hadis değil yekünde sorgulanması gereken bir konu bu.İşin çıkış noktası olarak hadisler de işte bu yüzden adam sende denilecek konu değildir.

ebumaruf
6. June 2014, 01:07 AM
Hoş bulduk khaos kardeşim
Çok güzel yazmışsın hatta abartılı değil az bile yazmışsın. Kesinlikle katılıyorum.
Bizim toplumumuz malesef Kuran la haşır neşir olmuyor. Bunun başlıca sebebleri tabiki hocaların insanları Kuran ı anlamaya davet etmemeleridir. Kesinlikle her yazdığına katılıyorum.
Kuranı anlamak en önemli önceliğimizdir. Zaten o zaman bahsettiğin bir çok meslede halledilir inşaALLAH.
Tabiki burdaki konu Kuran ışığında sünnet olduğun için Kuranı anlamak noktasında Hadisin ehemmiyeti noktasında bir açıklama yaptım. Yoksa ben kesinlikle en çok ehemmiyetin Kuranı anlamaya çalışmak olduğuna inanırım.
Hatta Müctehid imamlarının her gün sürekli Kuranı anlamaya çalıştıkları için sürekli Kuran okuduklarını bilen hocaların insanları Kuran a yönlendirmemeleri çok manidar.
Ben her seferinde insanlara arapça biliyorlarsa orjinalinden Kuran okuyarak onu anlamaya çalışmalarını kafaları karıştığında Hadislere bakmalarını, Arapça bilmeyenlerede Kuran tefsiri ve Meali öneriyorum. Çok önemli bir meseleye değindiğin içinde teşekkür ederim
saygılarımla

galipyetkin
6. June 2014, 10:05 AM
Yunus-:36
"Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir"

"Raviler sıka (sağlam ) dahi olsalar hata yapmış olabilirler yada hatasız nakletmiş olabilirler bunun garantisi yoktur. Yani kesinlikle ALLAH Rasulune aittir yada kesinlikle ALLAH Rasulu ne ait değildir diyemeyiz. Zira direk ALLAH Rasulun den duymadığımız için kesinlik arz etmez zan ifade eder. Bahsi geçen rivayetin uydurulduğunu iddia etmekde yada nakilde hata edildiğinide beyan etmek sadece zan dan ibarettir."

Yukarıdaki satırlar Sayın ebumaruf'a ait.
Şu satırlar da kendisinden; "Bir çok günümüz aliminin red ettiği hatta muhaddisler tarafından zayıf olarak nitelendirilen
hadis rivayetlerinin Kuranın bütünüyle nasıl uyum oluşturup. Tam olarak anlayamadığım meselelerde bana ışık olduğunu gördüm."

Nasıl anlamalıyım?

Acaba bir açıklama gerekir mi?

Saygılarımla.
Galip yetkin.

ebumaruf
6. June 2014, 03:09 PM
Dostum verdiğin ayet ve nice benzeri ayetler zannın kesinlik kazanmadığı için hakikat olmadığını ifade eder. Bu sebeble kesin hüküm verilemez manasındadır.
Yani zanla bu kesin böyledir demek men ediliyor.
Benim ifadelerimde ise
bir rivayetin ALLAH rasuluna aittir yada değildir ifadesi zannidir.
Yani olabilirde olamazda.
Red edilen yani zan ile bu uydurmadır diye kesin olarak red edilen hadis rivayetlerinin bana ayetleri daha iyi anlamama faydası olduğunu belirttim.
Yani şudur ki.
Onu red edenler zanla red etmiştir.
Bende zanla deseydim bu rivayeti ALLAH rasulu s.a söylemiştir benimkide yanlış olurdu.
Halbuki ben ALLAH Rasulu a.s söylemiş olabilir diyerek inceledim.
ALLAH rasulu a.s söylemiş olabilirin manası olmayada bilir. Bu ise zan değil hakikattir.
Ya söylemiştir ya söylememiştir.
Umarım izah edebilmişimdir.

galipyetkin
6. June 2014, 03:55 PM
Ehhhh.....!. Pes yani....!

"ALLAH rasulu a.s söylemiş olabilirin manası olmayada bilir. Bu ise zan değil hakikattir.
Ya söylemiştir ya söylememiştir."

diyebilen biri yarın-öbür gün: "Allah vardırın mânâsı, olmaya da bilir. Bu zan değil hakikattir. Ya vardır ya yoktur" da diyebilir.

bu nedenle "emin/güvenilir" bırı değilsiniz gibi geliyor bana.

Saygılarımla.
Galip Yetkin.

bartsimpson
6. June 2014, 04:03 PM
Dostum verdiğin ayet ve nice benzeri ayetler zannın kesinlik kazanmadığı için hakikat olmadığını ifade eder. Bu sebeble kesin hüküm verilemez manasındadır.
Yani zanla bu kesin böyledir demek men ediliyor.
Benim ifadelerimde ise
bir rivayetin ALLAH rasuluna aittir yada değildir ifadesi zannidir.
Yani olabilirde olamazda.
Red edilen yani zan ile bu uydurmadır diye kesin olarak red edilen hadis rivayetlerinin bana ayetleri daha iyi anlamama faydası olduğunu belirttim.
Yani şudur ki.
Onu red edenler zanla red etmiştir.
Bende zanla deseydim bu rivayeti ALLAH rasulu s.a söylemiştir benimkide yanlış olurdu.
Halbuki ben ALLAH Rasulu a.s söylemiş olabilir diyerek inceledim.
ALLAH rasulu a.s söylemiş olabilirin manası olmayada bilir. Bu ise zan değil hakikattir.
Ya söylemiştir ya söylememiştir.
Umarım izah edebilmişimdir.

Bir hikaye geldi aklıma...

Muhammed Peygamber bir gün mescidde sohbet ederken birden ayağı kalkar ve wc'ye gider...
Etrafındakiler bu harekette hikmet aramaya başlar...
Konuşmalar şöyledir...

- Abdesti bozumluştur. Tazelemeye gitti...
- Yok yok. İki namaz arası tek abdestle durulmaz. Abdest yenilemeye giitti...
- Konuşulan mevzuu abdest alayı gerektiriyordu...
- Sakın konu ile alakalı yeni bir vahiy gelmiş olmasın...
- Namaz kılacaktır...
- YAHU SADECE TUVALETE GİTMİŞ OLAMAZ MI????

Sünneti adet, sünneti ibadet önüne geçmeye başlayınca bu tartışmalar bitmez.
Bırakalım O ne dedi, Bu ne dedi tartışmalarını.
Dini hadislerden öğreneceğimize, Kuran'a bakalım.

Formül basit...

Önce OKU...
Sonra iyi insan ol...

Memleketimizin, islam camiasının ve dünyanın öncelikle buna ihtiyacı var...
Gerisi arkadan gelir...

Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan kısır döngüleri, yumurtanın ne kadar faydalı bir besin olduğu gerçeğini değiştirmez.

ebumaruf
6. June 2014, 04:47 PM
Ehhhh.....!. Pes yani....!

"ALLAH rasulu a.s söylemiş olabilirin manası olmayada bilir. Bu ise zan değil hakikattir.
Ya söylemiştir ya söylememiştir."

diyebilen biri yarın-öbür gün: "Allah vardırın mânâsı, olmaya da bilir. Bu zan değil hakikattir. Ya vardır ya yoktur" da diyebilir.

bu nedenle "emin/güvenilir" bırı değilsiniz gibi geliyor bana.

Saygılarımla.
Galip Yetkin.

Arkadaşım Biz hadis rivayetlerinin ALLAH Rasulune a.s ait olup olmadığının meselesinin zanni olduğunu belirtiyoruz.ALLAH ın c.c varlığı birliği yada
Ayetler zannıdir demedikki onu burdan nasıl çıkardın anlayamadım.
Bizimki manada değil usuldedir.
Sen ayetlerin manası kesin şöyledir dediğinde emin ve güvenilir birisi olamazsın ki. Sadece ALLAH c.c adına konuşmuş olursun.
Ben tabiki ALLAH rasulu s.a adına konuşamam tabiki emin değilim o söyledi yada söylemedi diyemem.Orda değildim ki. Güvenmekte zaten sana kalmıştır. Zira ben bir iddia da bulunmuyorumki güvenesin yada güvenmeyesin.
Bana güvenince yazdığımdan ne anlayacaksın.
ALLAH Rasulu a.s söylemiş yada söylememiş olabilir diyeceksin.
Peki güvenmediğinde ne diyeceksin. Yalan söylüyorsun ALLAH rasulu a.s söylemiştir diyeceksin. Bende sana ordamıydın diyeceğim.
Yok söylememiştir diyeceksin yine soracağım oradamıydın.

Fakat sen sanki ALLAH c.c la bire bir görüşmüş gibi ALLAH c.çc ın ayetlerinin manası kesinlikle şöyle dediğin an emin ve güvenilir olamazsın.
O zaman sorarın ordamıydın.